“Esasında akademik aklın(Kantçı anlamdaki) eleştirisini sorgulamaların genellikle dokunmadığı bir noktaya kadar itmek ve skhole(Yunanca: boş zaman, İngilizce: okul) durumunun, yani serbest ve dünyadaki aciliyetlerden ve dünyadan azat olmuş zaman durumunun varsayımlarının açıklığa kavuşturmak istiyordum. Fakat filozoflar, tıpkı diğer düşünce profesyonelleri gibi, bu varsayımları kendi pratiklerine katmakla kalmamış, bunları analiz etmekten ziyade meşrulaştırmak üzere, söylemin düzenine taşımışlardır. Pascal’ın ‘gerçek felsefe felsefeyle alay eder’ derken haklı olduğuna inandığımdan, skolastik görgü kurallarının bu sloganı olduğu gibi benimsememe engel olmasına sık sık üzülmüşümdür: öncelikle filozofların kendilerine felsefe adına uygulanan simgesel şiddete karşı, bu şiddetin etkilerini savuşturmak için en çok başvurulan silahları, yani ironi, pastiş veya parodiyi kullanmak istediğim zamanlar oldu. Sanata ve sanatçılara olan inancı kendi pratiklerinde tartışma konusu etmekten asla kaçınmamış yazarların özgürlüğüne imrenmemek mümkün mü?”
Fransız sosyolog/felsefeci, antropolog ve kuramcı Bourdieu’nun derin entelektüel tarih bilgisi, kendine has sosyo-felsefik yorumlarıyla ortaya koyduğu eserinin aslında orijinal adı “Pascal’ca Düşünme Çabaları”. Bourdieu’ya göre akademik bir yorumu siyasi bir eylem olarak görenler, bir metin eleştirisini bir direniş başarısı olarak kabul edenler, felsefeye ve entelektüellerin sözlerine muazzam itibarlar atfedenler tipik bir “lector” yanılsaması yaşamaktadırlar ve Schopenhauer’in ‘ukalalık komedisi’ dediği kendi kavramında olmayan bir eylemi gerçekleştirenin içine düştüğü gülünç duruma düşmektedirler. Bourdieu, Skhole’nin bir tedrisat düzeninde kurumsallaştığı için felsefenin, bir yaşam tarzı olmaktan çıkıp salt kuramsal ve soyut bir etkinlik haline geldiğini, gitgide uzmanlara özgü kılınmış ve teknik bir dilde ifade edilen bir söyleme indirgenmesini eleştiriyor. Eser Bourdieu’nun kendi felsefesince yeniden ürettiği “doksa”, “habitus”, “simgesel sermaye”, “simgesel iktidar”, “simgesel şiddet” gibi kavramlar üzerinden tartışmalar ile devam ediyor.
Kekeme Çocuklar Korosu – Tarık Tufan
“Ölümü Melahat’tan öğrendim ben. Sekiz yaşındaydım ve okulda yanımda oturuyordu Melahat. Bembeyaz solgun bir yüzü, kıvırcık saçları ve mavi gözleri vardı. O dönemde uzun süre okula gelmedi Melahat. Sonra tekrar geldi. Aradan bir süre geçtikten sonra tekrar gelmemeye başladı. Sonra ara daha da uzadı ve ben kıskanıyordum okula bu kadar az gelmesini. Artık bazen birkaç günlüğüne geliyordu okula. Bir gün geldiğinde saçları dökülmüştü Melahat’ın. Bir tek gözlerinin maviliği renk veriyordu yüzüne. Eskisi kadar oynamıyor, ağır hareket ediyordu. Çabuk yoruluyordu ve annesi ayrılmıyordu yanımızdan. Bir daha gelmedi Melahat. Ben sekiz yaşındaydım ve ölüm Melahat demekti benim için. Ben sekiz yaşındaydım ve ölüm solgun bir yüz, dökülmüş saçlar, mavi bir çift göz demekti. Ben sekiz yaşındaydım ve ölüm, okula bir kez daha gelmemekti.”
Öykücü, senarist, televizyon ve radyo programcısı Tarık Tufan’ın bu kitabı tür olarak biraz anı biraz deneme birazda öykü tadı verse de sade ve akıcı anlatımı, güçlü betimlemeleri ile edebiyatseverleri tatmin edecek cinsten ilginç bir kitap. Eser özellikle 1990-2000 yılları arasında İslamcıların söylemedikleri veya söyleyemediklerini kendi tarzıyla söyleyerek; bir nevi kekemelerin sözcüsü olma iddiasında. Bazen üniversiteye alınmayan başörtülü kızların ıstıraplarıyla, bazen oniki yaşında çalışmak zorunda kalan çocuk işçilerin yaşadıkları hayata itirazlarıyla, bazen okul önlerinde zorla içirilen anlamsız yeminlerden usanan öğrencilerin haykırışlarıyla, bazen de modern dünyanın ve kentin dönüştürdüğü insanların isyanlarıyla seslenerek, kekemelerin hatta belki de dilsizlerin sesi oluyor kekeme çocuklar korosu. Konu bütünlü ve kurgu akışkanlığı olamamasına rağmen başkahraman şizofren radyo programcısının iç çekişmeleri ve kendi özbenliğiyle mücadelesi üzerinden anlatılanlar bir sancı ve anlam bütünlüğü oluşturmaya yetiyor.
Judıth Butler – Savaş Tertipleri
“ABD’de milliyetçiliğin 11 Eylül’den bu yana tırmanışa geçtiğine şüphe yok ama ABD’nin yetki alanını kendi sınırlarının ötesine genişleten, kendi sınırları dâhilinde anayasal yükümlülüklerini askıya alan ve kendini birçok uluslar arası anlaşmadan muaf gören bir ülke olduğunu da unutmayalım. Kendi egemenliğini muhafaza etme hakkını canla başla savunurken başka egemenlik alanlarına yönelik saldırılarını haklı görür ya da, örneğin Filistin’de yaptığı gibi egemenlik ilkelerini tümden reddeder ABD.”
Feminist kuram ve Queer(Kuir) felsefenin önde gelen isimlerinden postyapısalcı filozof Judith Butler, ABD’nin 11 Eylül sonrası saldırgan tavrını özellikle eleştirdiği kitabında şu çarpıcı soruları soruyor: Hangi hayatlar değerlidir? Hangi hayatlar tahrip edilebilir? Hangi hayatlar kaybedilebilir? Hangi hayatların yası tutulabilir? Yası tutulabilirlik olmayınca hayatta olmaz diyen Butler, savaşlarda biteviye yitirilen hayatlara karşı duygulanımı, etik yargıları ve siyasi tavırları sorguluyor. Butler, ABD’nin maruz kaldığı şiddetin (11 Eylül saldırısı) yası yüksek sesle tutulurken ülke sınırları içerisinde uygulanan belirli şiddet biçimlerine karşı adil bir tepki gösterilmemesini veya Afganistan ile Irak’da ki orantısız şiddete sessiz kalınmasını sorguluyor ve akabinde şu tespitte bulunuyor: “ulus devlete sığınarak şiddetten korunmak, ulus devletin ustalıkla yönlendirdiği şiddete maruz kalmak demektir.” Butler’e göre Ebu Gureyb de ki işkence fotoğrafları ABD’nin neler yapabileceğini göstermenin, askeri zaferi ifade etmenin, düşmanları tamamen alçaltabileceğinin kanıtlanmasının, medeniyetler çatışmasından galip çıkmış olmanın askerlerde ki psikolojik tezahürüdür. Daha sonra Butler, Talal Asad’ın “intahar bombacılarına dehşetle ve ahlaki bir iğrenmeyle yaklaşırken devlet destekli şiddet karşısında neden aynı şeyleri hissetmiyorsunuz?” sorusu üzerinden sorgulamalarını devam ettiriyor. İşkence ile cinsel istismar ve savaş politikaları ile cinsiyet siyaseti arasında ki psişik bağlantı ise kitabın temel odak noktalarından biri.
Dücane Cündioğlu – Motto
“*Şöhret: halkın sana verdiği değer, itibar: seçkinlerin sana verdiği değer, haysiyet: senin sana verdiğin değer.
*İlim: bir annenin çocuğuna süt emzirdiğini söylemek İrfan: çocuğun emdiği ‘şey’in (hakikatte) süt değil şefkat olduğunu söylemek İlim ile malumatı birbirine karıştırma: malumat sahibine bilgiç denir, ilim sahibine bilgin, irfan sahibine bilge.*Kapitalizm seni betona gömüyor ey talib farkında bile değilsin, hem de bu sefer sarığıyla cübbesiyle seccadesiyle..”
Yazar ve düşünür Dücane Cündioğlu’nun uzun bir aradan sonra çıkan ilk kitabı Motto, ekseriyeti sosyal medyada kullandığı aforizmalarının bir araya getirilmesi ve kendi ifadesiyle belleğinin ayrıntılarını kayıt alma isteğiyle ortaya çıkmış bir eser. Bir zamanlar Müslüman mahallenin sıra dışı, muhalif düşünürü olan Cündioğlu, daha sonra mahalleden ayrılmış modern ve geleneksel düşünceyi kendince meczederek avangard bir filozofça üslup geliştirip ve böylece geniş spektrumlu bir kitlenin ilgisine mazhar olmuştu. Cündioğlu, İnsanca şeylerin felsefesini yaptığını iddia ettiği yeni eserinde, birçok konu ve kavram ile alakalı geliştirdiği retoriklerini gelişigüzel toplamasına rağmen mistik ve hikmetli uslubunun tezahürlerini görebiliyoruz. Cündioğlu: “Retorik gösterileri (duygu patlamaları) sadece muhakemenin zayıfladığına değil, arkada mütalaaya dayanıksız şeyler olduğunu da gösterir.” derken biranlamda özeleştirisini eseri içerisinde yapmış diyebiliriz. “Düşünce inançtan üstündür, çünkü düşünce kanıt ister, inanç istemez.” derken her ne kadar felsefik metaforu güçlü bir retorik geliştirmiş olsa da İslam inancını her herhangi bir inanç ile aynı kefeye koyup inanç – düşünce ayrımı yapması bizce eleştirilecek noktalardan biri oluyor. İnsan olmak ile Müslüman olmak ve düşünce ile inanç karşılaştırmalarında yazar tercihini salt filozofi bir tavır ile insanlık ve düşünceden yana kullanıyor. Yazarın son dönemde geçirdiği değişimi ortaya seren bu cümleler akıllara büyük Müslüman filozof Farabi’nin peygamber ve filozof mukayesesinde ki filozof üstünlüğünü akıllara getiriyor.
“Bil ki ibadet kavramı, mekreme (ahlak ilkeleri) kavramından daha genel bir anlam içerir. Her ahlaki ilke ibadettir, ama her ibadet ahlaki ilke değildir. Aralarındaki belirgin fark şudur: İbadetlerin bilinen farzları, belirlenmiş sınırları vardır. Bu nedenle onları terk eden, haddi aşan zalim olur. Oysa ahlâkî ilkeler bunun tersidir. İnsan ibadetlerle ilgili vazifelerini hakkıyla yerine getirmedikçe şeriatın ahlâkî ilkelerini tamamlaması, kemale ermesi mümkün değildir. Bu bakımdan ibadetler, adalet kapsamında, ahlâkî ilkeler nafile ibadet kapsamında kabul edilmiştir. Birinci derecede önemli görevi, farzı ihmal eden kimsenin nafile ibadeti makbul değildir.
“Kur’an’a göre insan değersiz bir şey değildir. Maddenin bir kereliğine ve sonsuza kadar yok olacak, minicik bir parçası değildir. Bedeniyle öyle olsa dahi, ruhuyla birlikte doğada sürüklenir ve ‘şeylerin hiç doğmadığı yere’ değil, şeylerin gerçek olduğu yere doğru ilerler. Ahirete inanmayanların, ‘yaşam dünyadan ibarettir, yaşarız ve ölürüz bizi yalnızca zaman yok eder’ diyerek reddettikleri öteyaşamın mevcudiyeti inananların hayatının kilit taşıdır. Onların gerçekten geçici ve yıkıcı olan bu dünyada yaşamalarının sebebi, kalıcı ve mutlu bir dünyada yeniden doğmaktır.
Liberal Virüs, Sürekli Savaş ve Dünyanın Amerikanlaştırılması Samir Amin, Yordam Kitap “Bugün ABD, şaibeli bir seçimle ama asıl bir tür hükümet darbesiyle (Hitler de seçimle …
İSLAM DÜŞÜNCE GELENEKLERİ
ÖMER TÜRKER
KETEBE YAYINLARI
“İslam dünyası genel olarak bilimlerde ve teknolojide Batı karşısında geri kalmışlığın bedelini önce peyderpey sömürgeleşerek sonra da değerler krizine duçar olmakla ödemeye başlamıştır. Hala da bu kriz, bütün acımasızlığıyla Müslüman dünyayı kasıp kavurmaktadır. Bu bakımdan İslam dünyasının krizi, fıkıh ve tefsir gibi uygulamalı dini bilimlerden ziyade düşünce ve teorik bilimlerdedir. Müslümanlar dünyaya açıklama, isim verme, anlamlandırma ve müeyyide koyma gücünü yitirmiştir. Kuşkusuz bu durum hayatın bütün alanlarına sirayet ettiğinden dini ve felsefi pratik ilimler de krizden derinlemesine etkilenmektedir. Krizin kaynaklarını doğru tespit etmediğimiz sürece çözüm arayışlarımız da sorunlu olacaktır. İğneyi karanlıkta kaybedip aydınlıkta arama işini tadını kaçıracak şekilde uzattığımız söylemek abartı olmaz.”
Kitap Seçkisi
Akademik Aklın Eleştirisi – Pierre Bourdieu
Fransız sosyolog/felsefeci, antropolog ve kuramcı Bourdieu’nun derin entelektüel tarih bilgisi, kendine has sosyo-felsefik yorumlarıyla ortaya koyduğu eserinin aslında orijinal adı “Pascal’ca Düşünme Çabaları”. Bourdieu’ya göre akademik bir yorumu siyasi bir eylem olarak görenler, bir metin eleştirisini bir direniş başarısı olarak kabul edenler, felsefeye ve entelektüellerin sözlerine muazzam itibarlar atfedenler tipik bir “lector” yanılsaması yaşamaktadırlar ve Schopenhauer’in ‘ukalalık komedisi’ dediği kendi kavramında olmayan bir eylemi gerçekleştirenin içine düştüğü gülünç duruma düşmektedirler. Bourdieu, Skhole’nin bir tedrisat düzeninde kurumsallaştığı için felsefenin, bir yaşam tarzı olmaktan çıkıp salt kuramsal ve soyut bir etkinlik haline geldiğini, gitgide uzmanlara özgü kılınmış ve teknik bir dilde ifade edilen bir söyleme indirgenmesini eleştiriyor. Eser Bourdieu’nun kendi felsefesince yeniden ürettiği “doksa”, “habitus”, “simgesel sermaye”, “simgesel iktidar”, “simgesel şiddet” gibi kavramlar üzerinden tartışmalar ile devam ediyor.
Kekeme Çocuklar Korosu – Tarık Tufan
Öykücü, senarist, televizyon ve radyo programcısı Tarık Tufan’ın bu kitabı tür olarak biraz anı biraz deneme birazda öykü tadı verse de sade ve akıcı anlatımı, güçlü betimlemeleri ile edebiyatseverleri tatmin edecek cinsten ilginç bir kitap. Eser özellikle 1990-2000 yılları arasında İslamcıların söylemedikleri veya söyleyemediklerini kendi tarzıyla söyleyerek; bir nevi kekemelerin sözcüsü olma iddiasında. Bazen üniversiteye alınmayan başörtülü kızların ıstıraplarıyla, bazen oniki yaşında çalışmak zorunda kalan çocuk işçilerin yaşadıkları hayata itirazlarıyla, bazen okul önlerinde zorla içirilen anlamsız yeminlerden usanan öğrencilerin haykırışlarıyla, bazen de modern dünyanın ve kentin dönüştürdüğü insanların isyanlarıyla seslenerek, kekemelerin hatta belki de dilsizlerin sesi oluyor kekeme çocuklar korosu. Konu bütünlü ve kurgu akışkanlığı olamamasına rağmen başkahraman şizofren radyo programcısının iç çekişmeleri ve kendi özbenliğiyle mücadelesi üzerinden anlatılanlar bir sancı ve anlam bütünlüğü oluşturmaya yetiyor.
Judıth Butler – Savaş Tertipleri
“
ABD’de milliyetçiliğin 11 Eylül’den bu yana tırmanışa geçtiğine şüphe yok ama ABD’nin yetki alanını kendi sınırlarının ötesine genişleten, kendi sınırları dâhilinde anayasal yükümlülüklerini askıya alan ve kendini birçok uluslar arası anlaşmadan muaf gören bir ülke olduğunu da unutmayalım. Kendi egemenliğini muhafaza etme hakkını canla başla savunurken başka egemenlik alanlarına yönelik saldırılarını haklı görür ya da, örneğin Filistin’de yaptığı gibi egemenlik ilkelerini tümden reddeder ABD.”
Feminist kuram ve Queer(Kuir) felsefenin önde gelen isimlerinden postyapısalcı filozof Judith Butler, ABD’nin 11 Eylül sonrası saldırgan tavrını özellikle eleştirdiği kitabında şu çarpıcı soruları soruyor: Hangi hayatlar değerlidir? Hangi hayatlar tahrip edilebilir? Hangi hayatlar kaybedilebilir? Hangi hayatların yası tutulabilir? Yası tutulabilirlik olmayınca hayatta olmaz diyen Butler, savaşlarda biteviye yitirilen hayatlara karşı duygulanımı, etik yargıları ve siyasi tavırları sorguluyor. Butler, ABD’nin maruz kaldığı şiddetin (11 Eylül saldırısı) yası yüksek sesle tutulurken ülke sınırları içerisinde uygulanan belirli şiddet biçimlerine karşı adil bir tepki gösterilmemesini veya Afganistan ile Irak’da ki orantısız şiddete sessiz kalınmasını sorguluyor ve akabinde şu tespitte bulunuyor: “ulus devlete sığınarak şiddetten korunmak, ulus devletin ustalıkla yönlendirdiği şiddete maruz kalmak demektir.” Butler’e göre Ebu Gureyb de ki işkence fotoğrafları ABD’nin neler yapabileceğini göstermenin, askeri zaferi ifade etmenin, düşmanları tamamen alçaltabileceğinin kanıtlanmasının, medeniyetler çatışmasından galip çıkmış olmanın askerlerde ki psikolojik tezahürüdür. Daha sonra Butler, Talal Asad’ın “intahar bombacılarına dehşetle ve ahlaki bir iğrenmeyle yaklaşırken devlet destekli şiddet karşısında neden aynı şeyleri hissetmiyorsunuz?” sorusu üzerinden sorgulamalarını devam ettiriyor. İşkence ile cinsel istismar ve savaş politikaları ile cinsiyet siyaseti arasında ki psişik bağlantı ise kitabın temel odak noktalarından biri.
Dücane Cündioğlu – Motto
*İlim: bir annenin çocuğuna süt emzirdiğini söylemek İrfan: çocuğun emdiği ‘şey’in (hakikatte) süt değil şefkat olduğunu söylemek İlim ile malumatı birbirine karıştırma: malumat sahibine bilgiç denir, ilim sahibine bilgin, irfan sahibine bilge.*Kapitalizm seni betona gömüyor ey talib farkında bile değilsin, hem de bu sefer sarığıyla cübbesiyle seccadesiyle..”
Yazar ve düşünür Dücane Cündioğlu’nun uzun bir aradan sonra çıkan ilk kitabı Motto, ekseriyeti sosyal medyada kullandığı aforizmalarının bir araya getirilmesi ve kendi ifadesiyle belleğinin ayrıntılarını kayıt alma isteğiyle ortaya çıkmış bir eser. Bir zamanlar Müslüman mahallenin sıra dışı, muhalif düşünürü olan Cündioğlu, daha sonra mahalleden ayrılmış modern ve geleneksel düşünceyi kendince meczederek avangard bir filozofça üslup geliştirip ve böylece geniş spektrumlu bir kitlenin ilgisine mazhar olmuştu. Cündioğlu, İnsanca şeylerin felsefesini yaptığını iddia ettiği yeni eserinde, birçok konu ve kavram ile alakalı geliştirdiği retoriklerini gelişigüzel toplamasına rağmen mistik ve hikmetli uslubunun tezahürlerini görebiliyoruz. Cündioğlu: “Retorik gösterileri (duygu patlamaları) sadece muhakemenin zayıfladığına değil, arkada mütalaaya dayanıksız şeyler olduğunu da gösterir.” derken biranlamda özeleştirisini eseri içerisinde yapmış diyebiliriz. “Düşünce inançtan üstündür, çünkü düşünce kanıt ister, inanç istemez.” derken her ne kadar felsefik metaforu güçlü bir retorik geliştirmiş olsa da İslam inancını her herhangi bir inanç ile aynı kefeye koyup inanç – düşünce ayrımı yapması bizce eleştirilecek noktalardan biri oluyor. İnsan olmak ile Müslüman olmak ve düşünce ile inanç karşılaştırmalarında yazar tercihini salt filozofi bir tavır ile insanlık ve düşünceden yana kullanıyor. Yazarın son dönemde geçirdiği değişimi ortaya seren bu cümleler akıllara büyük Müslüman filozof Farabi’nin peygamber ve filozof mukayesesinde ki filozof üstünlüğünü akıllara getiriyor.
İlgili Yazılar
Kitap Seçkisi
“Bil ki ibadet kavramı, mekreme (ahlak ilkeleri) kavramından daha genel bir anlam içerir. Her ahlaki ilke ibadettir, ama her ibadet ahlaki ilke değildir. Aralarındaki belirgin fark şudur: İbadetlerin bilinen farzları, belirlenmiş sınırları vardır. Bu nedenle onları terk eden, haddi aşan zalim olur. Oysa ahlâkî ilkeler bunun tersidir. İnsan ibadetlerle ilgili vazifelerini hakkıyla yerine getirmedikçe şeriatın ahlâkî ilkelerini tamamlaması, kemale ermesi mümkün değildir. Bu bakımdan ibadetler, adalet kapsamında, ahlâkî ilkeler nafile ibadet kapsamında kabul edilmiştir. Birinci derecede önemli görevi, farzı ihmal eden kimsenin nafile ibadeti makbul değildir.
Kitap Seçkisi
“Kur’an’a göre insan değersiz bir şey değildir. Maddenin bir kereliğine ve sonsuza kadar yok olacak, minicik bir parçası değildir. Bedeniyle öyle olsa dahi, ruhuyla birlikte doğada sürüklenir ve ‘şeylerin hiç doğmadığı yere’ değil, şeylerin gerçek olduğu yere doğru ilerler. Ahirete inanmayanların, ‘yaşam dünyadan ibarettir, yaşarız ve ölürüz bizi yalnızca zaman yok eder’ diyerek reddettikleri öteyaşamın mevcudiyeti inananların hayatının kilit taşıdır. Onların gerçekten geçici ve yıkıcı olan bu dünyada yaşamalarının sebebi, kalıcı ve mutlu bir dünyada yeniden doğmaktır.
Kitap Seçkisi
Liberal Virüs, Sürekli Savaş ve Dünyanın Amerikanlaştırılması Samir Amin, Yordam Kitap “Bugün ABD, şaibeli bir seçimle ama asıl bir tür hükümet darbesiyle (Hitler de seçimle …
Kitap Seçkisi
İnsana Yön Veren Değerler …
Kitap Seçkisi
İSLAM DÜŞÜNCE GELENEKLERİ
ÖMER TÜRKER
KETEBE YAYINLARI
“İslam dünyası genel olarak bilimlerde ve teknolojide Batı karşısında geri kalmışlığın bedelini önce peyderpey sömürgeleşerek sonra da değerler krizine duçar olmakla ödemeye başlamıştır. Hala da bu kriz, bütün acımasızlığıyla Müslüman dünyayı kasıp kavurmaktadır. Bu bakımdan İslam dünyasının krizi, fıkıh ve tefsir gibi uygulamalı dini bilimlerden ziyade düşünce ve teorik bilimlerdedir. Müslümanlar dünyaya açıklama, isim verme, anlamlandırma ve müeyyide koyma gücünü yitirmiştir. Kuşkusuz bu durum hayatın bütün alanlarına sirayet ettiğinden dini ve felsefi pratik ilimler de krizden derinlemesine etkilenmektedir. Krizin kaynaklarını doğru tespit etmediğimiz sürece çözüm arayışlarımız da sorunlu olacaktır. İğneyi karanlıkta kaybedip aydınlıkta arama işini tadını kaçıracak şekilde uzattığımız söylemek abartı olmaz.”