Değişim kaçınılmaz bir süreçtir. Değişmeden sabit kalan değil değişebilen, kendini güncelleyebilen ve değişimi yönlendirebilen ayakta kalır. Değişemeyen, statik yapısını devamlı hale getiren ise tarihte kalmaya mahkûmdur. Fakat değişim, dışarıdan topluma müdahil olanları memnun etmek için yapılmaz. Değişimin temel dinamiği, toplumun değişime duyduğu ihtiyaç olmalıdır. Ayrıca değişimin yönü, toplumun temel değerleri merkeze alınarak belirlenmelidir.
Bu durumda mesele “sabit” ve “değişken” kavramları üzerinde düşünmemizi zorunlu kılmaktadır. Her din gibi İslam dini de “sabit” ve “değişken” birtakım hükümler ortaya koymuştur. İslam’ın sabitelerini korumak nasıl bir zorunluluksa değişkenlerini doğru bir şekilde tespit ederek üzerinde gerekli içtihadi faaliyette bulunmak da bir zorunluluktur. Sabit ve değişken birbirinin zıddı değil tamamlayanıdır. Biri olmadan diğeri anlamsızdır. Değişken olanı sabit hale getirmek zamanla sabit olanın da sorgulanmasını gündeme getirecek ve sabitelerin de zarar görmesine neden olabilecektir.
İslam’ın sabiteleri (Tevhit, ibadetler vb.) ve değişkenlerinin (toplumsal meselelerin çözümü, hukuk, fıkıh vb.) tespiti önemli bir meseledir. Çünkü sabitelerin korunması, değişkenlerin ise güncellenmesi çağdaş bir saadet asrının inşasında temel bir yapı taşı vazifesi görecektir.
İçkinin, kumarın ya da domuz etinin haram oluşu; namazın, zekâtın ya da oruç ibadetinin farz olması kim ne derse desin İslam’ın sabitelerindendir. Bunların haram ya da farz oluşu içtihat kapsamında değerlendirilemez. Fakat bunların ayrıntılarında birtakım içtihadi yorumlar yapılabilir. Bireyler arası ilişkilerde ise- ki hukuk kurallarının büyük bir kısmı, ekonomik ve siyasi birçok mesele bunun içinde düşünülebilir- temel hükümlere bağlı kalmak şartıyla yeni içtihadi hükümler ortaya konulabilir. Çünkü daha önceki içtihadi hükümler o dönemin zamansallığı ve toplumsallığı dikkate alınarak konulmuştur. Zamansallık ve toplumsallık değiştiğinde hüküm de değişir. Eğer şartlar değiştiğinde hükmü değiştirmezseniz hükümle elde etmeye çalıştığınız maksadı da gerçekleştiremezsiniz.
Hükümleri form merkezli değil maksat merkezli ele almak gerekmektedir. Bir toplumda hayat bulmuş, adalet ve ahlak inşa etmeyi başarmış bir uygulama başka bir toplumda aynı neticeye sebep olmayabilir.
Burada yapılması gereken yeni toplumda adalet ve ahlakı inşa edebilecek formu bulabilmektir. Bunu gerçekleştirebildiğimiz oranda dinin toplumda bir karşılığını bulabiliriz.
Tevhit ya da ibadetler üzerinde tasarrufta bulunma yetkimiz yoktur. Bunlar, ya kabul edip gereğini yerine getireceğiniz ya da reddedip dinin sınırları dışına çıkacağınız alanlardır. Fakat bunları anlatımında, yeni bir din dilinin ortaya konulması her zaman gerekli ve zorunlu bir durumdur. Kelam ilminin yüzlerce sene öncesinin sorularına verdiği cevaplar, bugünün sorularına cevap olamayabilir. Tevhidi merkeze almak şartıyla tevhidin doğru bir şekilde anlatılması, günümüzde tevhide zarar veren şirk unsurlarının tespitinin yapılması bir zorunluluktur. Çünkü bugün tevhide zarar veren şeylerin Kuran’ın nazil olduğu dönemdeki şeylerden farklılaştığı da muhakkaktır. Dün somut bir varlık olan putlarla gündem bulan şirk, bugün daha soyut şeylerle varlığını devam ettirmektedir. Yapılması gereken tevhidin kendisinde değil anlatım tarzında bir güncellemedir. Bunu yapabildiğimiz oranda, her geçen gün daha çok gündem olmaya başlayan ve insanları etkisi altına almayı başaran deizm ya da ateizmin sorularına sahici cevaplar verebiliriz. Tevhit sabit iken tevhidin ortaya konuluş tarzı değişkendir. Bu konuda değişimi yakalamazsanız- ki yeni ilm-i kelam tartışmalarının temel hareket noktası biraz da burasıdır- var olabilmeniz de mümkün olmaz. Siz eski cevaplarla tatmin olabilirsiniz. Fakat gençlerin yeni soru(n)larına verdiğiniz eski cevaplar onlar için tatmin edici olmayabilir. Sorunları görmezden gelen ya da çözüyormuş gibi davranan fakat sahici çözümler üretemeyen bir inanç sistemi ise insanlar tarafından rağbet görmez.
Ya da örneğin faizin haram olduğunu kabul etmekle birlikte insanların ev alırken, ticaret yaparken ya da birikimlerini değerlendirirken onların önünü açan, Müslümanca bir yaşantı ortaya koymaya çalışan bireyler için alternatif çözümler üretmek bir zorunluluktur. Dolayısıyla ekonomik alanda uygulanagelen onlarca uygulamanın hangilerinin meşru hangilerinin faiz kapsamında değerlendirilebileceğini doğru bir şekilde tespit emek, daha da önemlisi Müslümanların fıkıh birikiminden de yararlanarak yeni uygulamalar ortaya koyabilmek bir zorunluluktur. Bu da hem İslam’ın ekonomi alanındaki temel hedeflerini kavramış hem de ekonomiyi bilen âlimlerin cehtleriyle mümkün olabilecektir. Bu alanlardan birine hâkim fakat diğeri üzerinde derinlikli bir birikimi olmayan kişilerin ortaya koyacağı çözümlerin ya İslamiliği ya da problemi çözme kabiliyeti her zaman sorgulanacaktır.
Ayrıca toplumsal problemlere çözüm üretmeden, faklı bir zaman ve toplumsal şartlarda üretilmiş çözümlerle yetinmeye çalışmak birçok insanın çözümü dinde değil de seküler değerlerde aramasını da beraberinde getirecektir. Çözümü dinde bulamayan kitleler seküler değerlerin peşinden gideceklerdir. Sekülerleşmenin önemli bir sebebi de budur.
Din Hz Âdem’den Hz Muhammed’e kadar değişmeden gelmiştir. Bu sebeple dinin değiştirilmesini konuşmak dinde reformu konuşmaktır. Fakat bir peygambere vahyedilen şeriat, diğer bir peygambere vahyedilmiş şeriattan faklıdır. Toplum, zaman ve ihtiyaçları da dikkate alan yeni bir şeriatın vahyedilmesiyle inşa edilmeye çalışılmıştır. Örneğin zinanın haram olması dindir. Zinanın haram olmasını ortadan kaldırmaya yönelik her türlü yorum ya da uygulama din dışıdır. Zinanın önlenmesi için alınan tedbirler ise şerait kapsamında ele alınabilir. Zina fiilinin çoğaldığı İsrail oğullarında bu fiili gerçekleştirenlere daha ağır yaptırımlar uygulanırken Hz İsa ile birlikte zina fiiline verilen ceza hafifletilmiştir. Çünkü zina eski yaygınlığını kaybetmiş ve toplumu tehdit eden özelliğini yitirmiştir. Benzeri birçok durum hem peygamberler arasında hem de bizzat Hz Peygamberin Risalet sürecinde görülür. Bizzat Hz Peygamberin zamanında şartlara göre uygulamalarda değişiklikler meydana gelmiştir. Uygulamalarda meydana gelen değişiklikler bizzat Kuran’ın nüzul süreci içinde de vardır. Dolayısıyla bütün bu uygulamalar dinin değişmez ve sabit, şeriatın ise dinamik ve değişken olduğunu göstermektedir. Zaten dinin inşa etmek istediği toplum şeriatın dinamik yapısıyla mümkündür.
Kuran’ın toplumsal meselelerle ilgili (Miras, kadının şahitliği, kölelik, evlilik ve boşanma vb.) ortaya koyduğu hükümler o dönemin şartlarında, hak ve adalet bağlamında oldukça ileri hükümlerdi. Fakat son söz değildi. Müslümanların, içinde bulunduğu şartları da dikkate alarak Kuran’ın temel ilkelerinden hareketle hak ve adalete uygun bir tavır sergilemeleri bir zorunluluktur. Örneğin, Kuran’da kölelikle ilgili birçok ayetin var olması bugün kölelik kurumunu yeniden ihya edeceğimiz anlamına gelmez. Bu ayetlerin varlığı İslam’ın ruhuna aykırı bir uygulama olan köleliğin toplumdan birden bire sökülüp atılamadığını ancak kölelik uygulamasının olabildiği kadar insanileştirilmeye çalışıldığını gösterir. Ayrıca birtakım suçlara kefaret olarak köle azat etme şartının konulması Müslümanlara uzun vadede köleliğin kaldırılması yönünde bir hedef gösterir. Mesele Kuran’ın gösterdiği yerde durmak değil, Kuran’ın gösterdiği istikamette yürüyebilme meselesidir.
Birtakım çevrelerin içtihat kapasını kapılı tutma gayretlerinin temelinde dünyanın değişmediği ön yargısı vardır. Fakat bin beş yüz yıllık tarih düşünüldüğünde tarım toplumundan sanayi toplumuna geçilmiş ve süreç bilişim toplumuna doğru evrilmiştir. Geleneksel aileler dağılmış, aile çekirdek aileye doğru evrilmiş, kadınlar çalışma hayatının içinde yer almaya, devlet yönetiminde önemli mevkilere gelmeye başlamıştır. Dolayısıyla aile içi ekonomik ilişkilerde de önemli değişimler meydana gelmiştir. Büyük imparatorluklar dağılmış, ulus merkezli devletler kurulmuştur. İnsanlar arasındaki ilişkilerin mahiyeti değişmiş, ulaşım ve iletişim hızlanmış, yeni ideolojiler hayat bulmuş, geleneksel değerler ciddi anlamda tahribata uğramıştır. Dünyadaki bu değişimin yönü İslami bir karaktere sahip olmamakla birlikte bu değişim, Müslümanların önüne devasa problemler koymuştur. Dolayısıyla geleneksel tarım toplumunda ortaya konulmuş içtihatlar o günün problemlerini çözerken bugün problemleri çözemeyebilmektedir. Hatta bu fıkhı hükümler oldukları gibi uygulanmaya çalışıldığında yeni problemlere de sebep olabilmektedirler. Dolayısıyla bugünün fıkhını üretmek Müslümanlar için bir zorunluluktur.
Ancak Kuran’ı, sünneti, fıkhı, İslam’ın sabit ve değişkenlerini konuşurken ölçümüz modern Batı uygarlığının değerleri olmamalıdır. Aksine Kuran, sünnet ve fıkhın ölçülerini esas alarak hem kendi problemlerimize çözümler üretmek hem de Batı uygarlığının insanlığın önüne koyduğu açmazları gün yüzüne çıkarmak amaç olmalıdır. İslam’ın sabit ve değişkenlerini belirlemede temel ölçü İslam’ın bakış açısı, içinde bulunulan toplumsal ve zamansal şartlar olmalıdır. Sabit ve değişkenlerin belirlenmesinde hâkim olan paradigmanın değerlerini ölçü aldığımızda ise ortaya koyacağımız çözümün İslamiliği her zaman tartışmaya açık olacaktır.
Örneğin hâkim devletler tarafından Müslüman toplumlara sorun olarak dayatılan insan hakları, cinsiyet eşitliği, özgürlükler, toplumsal şiddet gibi meselelerin Müslüman toplumların sahici problemlerinden olup olmadığının belirlenmesi gerekir. Daha da önemlisi Müslümanlar; öncelikli problemlerini tespit ederken kendi değerlerinden hareket etmek, problemlerini de kendi kaynaklarını merkeze koyarak çözmek zorundadırlar. Bunu yaparken de asla dünyaya gözünü kapatmak, dünyadaki gelişme ve değişimlere sırtını dönmek gibi bir hataya da düşmemelidirler. Ne yazık ki bugün yaşanan durum biraz böyledir. Dünyayı tanımaya çalışanlar kendi geleneklerinden haberdar değilken; kendi geleneklerindeki kaynakları ve üretilmiş değerleri bilenlerin de dünyayı tanımadığını söylemek mümkün. Bu iki bakış bir araya getirilmediği müddetçe üreteceğiniz her şey zamanın ve içinde yaşadığınız toplumun gerçeklerine ve değerlerine yabancı kalacaktır. Dolayısıyla sahici çözümler olmaktan uzak olacaktır.
İslami yenilenme bireyde başlayıp toplumun tüm yönleriyle değişmesi ile devam eden uzun soluklu bir sürecin adıdır. Bu sebeple din dilinin yenilenmesi, toplumda İslami bir yenilenmenin gerçekleşebilmesi çabalarının birincil muhatabı Müslüman toplumlardır.
Onlar tarafından rağbet görmeyen, onları sürece dâhil etmeyen, sadece entelektüel bir çaba mesafesinde kalan çalışmaların başarı şansı yoktur. Bireyde değişim meydana gelmeden toplum ya da devlet kademelerinde meydana gelen birtakım yenilenmeler ise gerçek anlamda bir değişim değildir. Görünümde meydana gelen bu tür bir yenilenme birçok probleme sahici çözümler üretmediği gibi yeni problemlere de sebep olabilmektedir.
Her türlü içtihadi hüküm kim tarafından ortaya konulmuş olursa olsun “inanç” kategorisinde değil “fikir” kategorisinde değerlendirilmelidir. Hiçbir içtihadi hükme kutsallık sıfatı eklenmemelidir.
Bir hükmün değerini onun eski olması belirlememelidir. Bir hüküm de sırf eski diye atılmamalıdır. Müslümanların tarihinde yetişmiş binlerce âlimin değeri bilinmeli, onlardan faydalanılmalı fakat onların da en nihayetinde birer insan oldukları unutulmamalıdır. İlme meraklı, bu yönde hedefler belirlemiş gençlere bu âlimler tanıtılmalı, onlardan istifade etmelerinin önemi gösterilmeli fakat mümkünse onları da aşacak bir ceht ortaya koymaları konusunda gençler cesaretlendirilmelidirler. İslami bir değişim ve ilerleme ancak öncekileri de aşabilecek bir gayretle mümkündür. Bu gayretin altında kalan hiçbir çaba değişimin fitilini ateşleyebilecek güçte bile değildir.
Kısaca, Müslüman kalarak yenilenmek ve değişim mümkün ve zorunludur. Yeter ki Müslüman kalarak yenilenmenin, yeni bir din dili inşa etmenin gereğine inanan ve bunun için gerekli olan donanıma sahip, hem İslam’ın temel parametrelerini iyi anlamış hem içinde bulunan toplumun sorunlarına hâkim hem de içinde yaşadığı çağı iyi tanıyan âlimleri ve fikir adamlarını yetiştirebilelim. Bunu gerçekleştirebildiğimiz oranda değişimin yönü İslami bir karakterde olacaktır. Bundan uzak olan her türlü tutum ise toplumu, değişim sürecini yönlendiren gayri İslami çevrelerin peşinden gitmek ya da geçmişin dünyasında oyalanmak gibi iki çıkmazdan birini seçmekle karşı karşıya bırakacaktır.
Şeytanın doğru söylediği de olmaz mı bize?Yalansız bir iki yemle avlayıp biziSürükler kalleşçe uçurumlaraBanquo-Macbeth Günler, aylar, yıllar geçiyor ve dünyamız kederleriyle yaşlanıyor. Savaşlar, sahte barışlar, yalanlar üzerine kurulmuş aldatıcı anlaşmalar, zulümler, kahırlar, heder edilen canlar ve hayatla sürüp giden ama hiç değişmeyen insanlığın tarihi, belli ki kıyamete kadar böyle sürüp gidecek. Bütün bu akıl …
Varoluşun temel olgularından biridir müzik. İnsanı büyüleme gücü en yüksek sanattır müzik. Sevgileri, coşkuları, hasreti sesler aracılığıyla anlatma sanatıdır müzik. Bir araya gelen ses dalgalarının oluşturduğu uyumlu, ritimli, hoşa giden, insanda çeşitli duygular oluşturan kompozisyonlardır müzik. Varlığı tanımlama biçimlerinden biridir müzik.
Çocuk edebiyatı; çocuklara dilin ve çizginin anlatım imkânlarıyla insan doğasını anlatır, sevdirir, hayatı tanımlamalarına ve anlamlandırmalarına yardımcı olur; estetik bir araçtır. Çocuk edebiyatı; efsaneleri, destanları, masalları hayal gücünün yardımıyla uçlara taşıyarak gerçekliğin sınırlarını genişletip düşseli geliştirmeye daha fazla imkân sağlayan ve ayrıca insan ile doğa, insan ile hayvan arasındaki ayrımları büyük oranda ortadan kaldıran ikili bir nitelik taşır. Ağaçlar konuşur, hayvanlar konuşur, bulutlar konuşur, ayrımlar silinir…
Muhafazakâr düşünceler ise toplumları edilgenleştirir, sıradanlaştırır, kimliksizleştirir ve donuklaştırır. Siyasal yönetimler bu zaaflardan yararlanarak halkları rahatlıkla sömürebilir, yolsuzluklarını ve keyfi yönetimlerini sürdürebilirler. Bazen sırtları sıvazlanarak…
Tahammülsüzlük ve bıkkınlık çağında ne yapacağını bilemez halde oraya buraya savrulan insan, “kendiliği”ni sağlayan dinamiklerin son bakiyesini tüketmesiyle “sözün gücü”nü de kaybetti. Bizden, pencerede görünen bu yansımanın olağanlığına alışmamız ve gerçeği kabul etmemiz; aslında işi daha fazla zorlaştırmamamız istenmekte. Bu yansımanın bir yanılsamadan başka bir şey olmadığını, sanal ve gerçek arasında yaşanan tereddütlerle daha iyi müşahede edebilecekken, önümüze her geçen gün serdikleri yeni gündemleri belki de bu kolaylaştırma istemi yüzünden kabulleniyoruz.
“Sabit” Ve “Değişken” Bağlamında İslami Yenilenme
Değişim kaçınılmaz bir süreçtir. Değişmeden sabit kalan değil değişebilen, kendini güncelleyebilen ve değişimi yönlendirebilen ayakta kalır. Değişemeyen, statik yapısını devamlı hale getiren ise tarihte kalmaya mahkûmdur. Fakat değişim, dışarıdan topluma müdahil olanları memnun etmek için yapılmaz. Değişimin temel dinamiği, toplumun değişime duyduğu ihtiyaç olmalıdır. Ayrıca değişimin yönü, toplumun temel değerleri merkeze alınarak belirlenmelidir.
Bu durumda mesele “sabit” ve “değişken” kavramları üzerinde düşünmemizi zorunlu kılmaktadır. Her din gibi İslam dini de “sabit” ve “değişken” birtakım hükümler ortaya koymuştur. İslam’ın sabitelerini korumak nasıl bir zorunluluksa değişkenlerini doğru bir şekilde tespit ederek üzerinde gerekli içtihadi faaliyette bulunmak da bir zorunluluktur. Sabit ve değişken birbirinin zıddı değil tamamlayanıdır. Biri olmadan diğeri anlamsızdır. Değişken olanı sabit hale getirmek zamanla sabit olanın da sorgulanmasını gündeme getirecek ve sabitelerin de zarar görmesine neden olabilecektir.
İslam’ın sabiteleri (Tevhit, ibadetler vb.) ve değişkenlerinin (toplumsal meselelerin çözümü, hukuk, fıkıh vb.) tespiti önemli bir meseledir. Çünkü sabitelerin korunması, değişkenlerin ise güncellenmesi çağdaş bir saadet asrının inşasında temel bir yapı taşı vazifesi görecektir.
İçkinin, kumarın ya da domuz etinin haram oluşu; namazın, zekâtın ya da oruç ibadetinin farz olması kim ne derse desin İslam’ın sabitelerindendir. Bunların haram ya da farz oluşu içtihat kapsamında değerlendirilemez. Fakat bunların ayrıntılarında birtakım içtihadi yorumlar yapılabilir. Bireyler arası ilişkilerde ise- ki hukuk kurallarının büyük bir kısmı, ekonomik ve siyasi birçok mesele bunun içinde düşünülebilir- temel hükümlere bağlı kalmak şartıyla yeni içtihadi hükümler ortaya konulabilir. Çünkü daha önceki içtihadi hükümler o dönemin zamansallığı ve toplumsallığı dikkate alınarak konulmuştur. Zamansallık ve toplumsallık değiştiğinde hüküm de değişir. Eğer şartlar değiştiğinde hükmü değiştirmezseniz hükümle elde etmeye çalıştığınız maksadı da gerçekleştiremezsiniz.
Burada yapılması gereken yeni toplumda adalet ve ahlakı inşa edebilecek formu bulabilmektir. Bunu gerçekleştirebildiğimiz oranda dinin toplumda bir karşılığını bulabiliriz.
Tevhit ya da ibadetler üzerinde tasarrufta bulunma yetkimiz yoktur. Bunlar, ya kabul edip gereğini yerine getireceğiniz ya da reddedip dinin sınırları dışına çıkacağınız alanlardır. Fakat bunları anlatımında, yeni bir din dilinin ortaya konulması her zaman gerekli ve zorunlu bir durumdur. Kelam ilminin yüzlerce sene öncesinin sorularına verdiği cevaplar, bugünün sorularına cevap olamayabilir. Tevhidi merkeze almak şartıyla tevhidin doğru bir şekilde anlatılması, günümüzde tevhide zarar veren şirk unsurlarının tespitinin yapılması bir zorunluluktur. Çünkü bugün tevhide zarar veren şeylerin Kuran’ın nazil olduğu dönemdeki şeylerden farklılaştığı da muhakkaktır. Dün somut bir varlık olan putlarla gündem bulan şirk, bugün daha soyut şeylerle varlığını devam ettirmektedir. Yapılması gereken tevhidin kendisinde değil anlatım tarzında bir güncellemedir. Bunu yapabildiğimiz oranda, her geçen gün daha çok gündem olmaya başlayan ve insanları etkisi altına almayı başaran deizm ya da ateizmin sorularına sahici cevaplar verebiliriz. Tevhit sabit iken tevhidin ortaya konuluş tarzı değişkendir. Bu konuda değişimi yakalamazsanız- ki yeni ilm-i kelam tartışmalarının temel hareket noktası biraz da burasıdır- var olabilmeniz de mümkün olmaz. Siz eski cevaplarla tatmin olabilirsiniz. Fakat gençlerin yeni soru(n)larına verdiğiniz eski cevaplar onlar için tatmin edici olmayabilir. Sorunları görmezden gelen ya da çözüyormuş gibi davranan fakat sahici çözümler üretemeyen bir inanç sistemi ise insanlar tarafından rağbet görmez.
Ya da örneğin faizin haram olduğunu kabul etmekle birlikte insanların ev alırken, ticaret yaparken ya da birikimlerini değerlendirirken onların önünü açan, Müslümanca bir yaşantı ortaya koymaya çalışan bireyler için alternatif çözümler üretmek bir zorunluluktur. Dolayısıyla ekonomik alanda uygulanagelen onlarca uygulamanın hangilerinin meşru hangilerinin faiz kapsamında değerlendirilebileceğini doğru bir şekilde tespit emek, daha da önemlisi Müslümanların fıkıh birikiminden de yararlanarak yeni uygulamalar ortaya koyabilmek bir zorunluluktur. Bu da hem İslam’ın ekonomi alanındaki temel hedeflerini kavramış hem de ekonomiyi bilen âlimlerin cehtleriyle mümkün olabilecektir. Bu alanlardan birine hâkim fakat diğeri üzerinde derinlikli bir birikimi olmayan kişilerin ortaya koyacağı çözümlerin ya İslamiliği ya da problemi çözme kabiliyeti her zaman sorgulanacaktır.
Ayrıca toplumsal problemlere çözüm üretmeden, faklı bir zaman ve toplumsal şartlarda üretilmiş çözümlerle yetinmeye çalışmak birçok insanın çözümü dinde değil de seküler değerlerde aramasını da beraberinde getirecektir. Çözümü dinde bulamayan kitleler seküler değerlerin peşinden gideceklerdir. Sekülerleşmenin önemli bir sebebi de budur.
Din Hz Âdem’den Hz Muhammed’e kadar değişmeden gelmiştir. Bu sebeple dinin değiştirilmesini konuşmak dinde reformu konuşmaktır. Fakat bir peygambere vahyedilen şeriat, diğer bir peygambere vahyedilmiş şeriattan faklıdır. Toplum, zaman ve ihtiyaçları da dikkate alan yeni bir şeriatın vahyedilmesiyle inşa edilmeye çalışılmıştır. Örneğin zinanın haram olması dindir. Zinanın haram olmasını ortadan kaldırmaya yönelik her türlü yorum ya da uygulama din dışıdır. Zinanın önlenmesi için alınan tedbirler ise şerait kapsamında ele alınabilir. Zina fiilinin çoğaldığı İsrail oğullarında bu fiili gerçekleştirenlere daha ağır yaptırımlar uygulanırken Hz İsa ile birlikte zina fiiline verilen ceza hafifletilmiştir. Çünkü zina eski yaygınlığını kaybetmiş ve toplumu tehdit eden özelliğini yitirmiştir. Benzeri birçok durum hem peygamberler arasında hem de bizzat Hz Peygamberin Risalet sürecinde görülür. Bizzat Hz Peygamberin zamanında şartlara göre uygulamalarda değişiklikler meydana gelmiştir. Uygulamalarda meydana gelen değişiklikler bizzat Kuran’ın nüzul süreci içinde de vardır. Dolayısıyla bütün bu uygulamalar dinin değişmez ve sabit, şeriatın ise dinamik ve değişken olduğunu göstermektedir. Zaten dinin inşa etmek istediği toplum şeriatın dinamik yapısıyla mümkündür.
Kuran’ın toplumsal meselelerle ilgili (Miras, kadının şahitliği, kölelik, evlilik ve boşanma vb.) ortaya koyduğu hükümler o dönemin şartlarında, hak ve adalet bağlamında oldukça ileri hükümlerdi. Fakat son söz değildi. Müslümanların, içinde bulunduğu şartları da dikkate alarak Kuran’ın temel ilkelerinden hareketle hak ve adalete uygun bir tavır sergilemeleri bir zorunluluktur. Örneğin, Kuran’da kölelikle ilgili birçok ayetin var olması bugün kölelik kurumunu yeniden ihya edeceğimiz anlamına gelmez. Bu ayetlerin varlığı İslam’ın ruhuna aykırı bir uygulama olan köleliğin toplumdan birden bire sökülüp atılamadığını ancak kölelik uygulamasının olabildiği kadar insanileştirilmeye çalışıldığını gösterir. Ayrıca birtakım suçlara kefaret olarak köle azat etme şartının konulması Müslümanlara uzun vadede köleliğin kaldırılması yönünde bir hedef gösterir. Mesele Kuran’ın gösterdiği yerde durmak değil, Kuran’ın gösterdiği istikamette yürüyebilme meselesidir.
Birtakım çevrelerin içtihat kapasını kapılı tutma gayretlerinin temelinde dünyanın değişmediği ön yargısı vardır. Fakat bin beş yüz yıllık tarih düşünüldüğünde tarım toplumundan sanayi toplumuna geçilmiş ve süreç bilişim toplumuna doğru evrilmiştir. Geleneksel aileler dağılmış, aile çekirdek aileye doğru evrilmiş, kadınlar çalışma hayatının içinde yer almaya, devlet yönetiminde önemli mevkilere gelmeye başlamıştır. Dolayısıyla aile içi ekonomik ilişkilerde de önemli değişimler meydana gelmiştir. Büyük imparatorluklar dağılmış, ulus merkezli devletler kurulmuştur. İnsanlar arasındaki ilişkilerin mahiyeti değişmiş, ulaşım ve iletişim hızlanmış, yeni ideolojiler hayat bulmuş, geleneksel değerler ciddi anlamda tahribata uğramıştır. Dünyadaki bu değişimin yönü İslami bir karaktere sahip olmamakla birlikte bu değişim, Müslümanların önüne devasa problemler koymuştur. Dolayısıyla geleneksel tarım toplumunda ortaya konulmuş içtihatlar o günün problemlerini çözerken bugün problemleri çözemeyebilmektedir. Hatta bu fıkhı hükümler oldukları gibi uygulanmaya çalışıldığında yeni problemlere de sebep olabilmektedirler. Dolayısıyla bugünün fıkhını üretmek Müslümanlar için bir zorunluluktur.
Ancak Kuran’ı, sünneti, fıkhı, İslam’ın sabit ve değişkenlerini konuşurken ölçümüz modern Batı uygarlığının değerleri olmamalıdır. Aksine Kuran, sünnet ve fıkhın ölçülerini esas alarak hem kendi problemlerimize çözümler üretmek hem de Batı uygarlığının insanlığın önüne koyduğu açmazları gün yüzüne çıkarmak amaç olmalıdır. İslam’ın sabit ve değişkenlerini belirlemede temel ölçü İslam’ın bakış açısı, içinde bulunulan toplumsal ve zamansal şartlar olmalıdır. Sabit ve değişkenlerin belirlenmesinde hâkim olan paradigmanın değerlerini ölçü aldığımızda ise ortaya koyacağımız çözümün İslamiliği her zaman tartışmaya açık olacaktır.
Örneğin hâkim devletler tarafından Müslüman toplumlara sorun olarak dayatılan insan hakları, cinsiyet eşitliği, özgürlükler, toplumsal şiddet gibi meselelerin Müslüman toplumların sahici problemlerinden olup olmadığının belirlenmesi gerekir. Daha da önemlisi Müslümanlar; öncelikli problemlerini tespit ederken kendi değerlerinden hareket etmek, problemlerini de kendi kaynaklarını merkeze koyarak çözmek zorundadırlar. Bunu yaparken de asla dünyaya gözünü kapatmak, dünyadaki gelişme ve değişimlere sırtını dönmek gibi bir hataya da düşmemelidirler. Ne yazık ki bugün yaşanan durum biraz böyledir. Dünyayı tanımaya çalışanlar kendi geleneklerinden haberdar değilken; kendi geleneklerindeki kaynakları ve üretilmiş değerleri bilenlerin de dünyayı tanımadığını söylemek mümkün. Bu iki bakış bir araya getirilmediği müddetçe üreteceğiniz her şey zamanın ve içinde yaşadığınız toplumun gerçeklerine ve değerlerine yabancı kalacaktır. Dolayısıyla sahici çözümler olmaktan uzak olacaktır.
Onlar tarafından rağbet görmeyen, onları sürece dâhil etmeyen, sadece entelektüel bir çaba mesafesinde kalan çalışmaların başarı şansı yoktur. Bireyde değişim meydana gelmeden toplum ya da devlet kademelerinde meydana gelen birtakım yenilenmeler ise gerçek anlamda bir değişim değildir. Görünümde meydana gelen bu tür bir yenilenme birçok probleme sahici çözümler üretmediği gibi yeni problemlere de sebep olabilmektedir.
Bir hükmün değerini onun eski olması belirlememelidir. Bir hüküm de sırf eski diye atılmamalıdır. Müslümanların tarihinde yetişmiş binlerce âlimin değeri bilinmeli, onlardan faydalanılmalı fakat onların da en nihayetinde birer insan oldukları unutulmamalıdır. İlme meraklı, bu yönde hedefler belirlemiş gençlere bu âlimler tanıtılmalı, onlardan istifade etmelerinin önemi gösterilmeli fakat mümkünse onları da aşacak bir ceht ortaya koymaları konusunda gençler cesaretlendirilmelidirler. İslami bir değişim ve ilerleme ancak öncekileri de aşabilecek bir gayretle mümkündür. Bu gayretin altında kalan hiçbir çaba değişimin fitilini ateşleyebilecek güçte bile değildir.
Kısaca, Müslüman kalarak yenilenmek ve değişim mümkün ve zorunludur. Yeter ki Müslüman kalarak yenilenmenin, yeni bir din dili inşa etmenin gereğine inanan ve bunun için gerekli olan donanıma sahip, hem İslam’ın temel parametrelerini iyi anlamış hem içinde bulunan toplumun sorunlarına hâkim hem de içinde yaşadığı çağı iyi tanıyan âlimleri ve fikir adamlarını yetiştirebilelim. Bunu gerçekleştirebildiğimiz oranda değişimin yönü İslami bir karakterde olacaktır. Bundan uzak olan her türlü tutum ise toplumu, değişim sürecini yönlendiren gayri İslami çevrelerin peşinden gitmek ya da geçmişin dünyasında oyalanmak gibi iki çıkmazdan birini seçmekle karşı karşıya bırakacaktır.
Yazar
İlgili Yazılar
Söyleyecek Son Bir Sözümüz Olmalı
Şeytanın doğru söylediği de olmaz mı bize?Yalansız bir iki yemle avlayıp biziSürükler kalleşçe uçurumlaraBanquo-Macbeth Günler, aylar, yıllar geçiyor ve dünyamız kederleriyle yaşlanıyor. Savaşlar, sahte barışlar, yalanlar üzerine kurulmuş aldatıcı anlaşmalar, zulümler, kahırlar, heder edilen canlar ve hayatla sürüp giden ama hiç değişmeyen insanlığın tarihi, belli ki kıyamete kadar böyle sürüp gidecek. Bütün bu akıl …
Popüler Kültürden Uzak Bir Müzik
Varoluşun temel olgularından biridir müzik. İnsanı büyüleme gücü en yüksek sanattır müzik. Sevgileri, coşkuları, hasreti sesler aracılığıyla anlatma sanatıdır müzik. Bir araya gelen ses dalgalarının oluşturduğu uyumlu, ritimli, hoşa giden, insanda çeşitli duygular oluşturan kompozisyonlardır müzik. Varlığı tanımlama biçimlerinden biridir müzik.
Doğru ve Hedef Odaklı Bir Çocuk Edebiyatı
Çocuk edebiyatı; çocuklara dilin ve çizginin anlatım imkânlarıyla insan doğasını anlatır, sevdirir, hayatı tanımlamalarına ve anlamlandırmalarına yardımcı olur; estetik bir araçtır. Çocuk edebiyatı; efsaneleri, destanları, masalları hayal gücünün yardımıyla uçlara taşıyarak gerçekliğin sınırlarını genişletip düşseli geliştirmeye daha fazla imkân sağlayan ve ayrıca insan ile doğa, insan ile hayvan arasındaki ayrımları büyük oranda ortadan kaldıran ikili bir nitelik taşır. Ağaçlar konuşur, hayvanlar konuşur, bulutlar konuşur, ayrımlar silinir…
İslam’ı Sömürgeci Zihnin Sermayesi Kılmak
Muhafazakâr düşünceler ise toplumları edilgenleştirir, sıradanlaştırır, kimliksizleştirir ve donuklaştırır. Siyasal yönetimler bu zaaflardan yararlanarak halkları rahatlıkla sömürebilir, yolsuzluklarını ve keyfi yönetimlerini sürdürebilirler. Bazen sırtları sıvazlanarak…
Muharriflerin Sanalbazlığı: Göçe Zorlanan Söz
Tahammülsüzlük ve bıkkınlık çağında ne yapacağını bilemez halde oraya buraya savrulan insan, “kendiliği”ni sağlayan dinamiklerin son bakiyesini tüketmesiyle “sözün gücü”nü de kaybetti. Bizden, pencerede görünen bu yansımanın olağanlığına alışmamız ve gerçeği kabul etmemiz; aslında işi daha fazla zorlaştırmamamız istenmekte. Bu yansımanın bir yanılsamadan başka bir şey olmadığını, sanal ve gerçek arasında yaşanan tereddütlerle daha iyi müşahede edebilecekken, önümüze her geçen gün serdikleri yeni gündemleri belki de bu kolaylaştırma istemi yüzünden kabulleniyoruz.