“Bil ki ibadet kavramı, mekreme (ahlak ilkeleri) kavramından daha genel bir anlam içerir. Her ahlaki ilke ibadettir, ama her ibadet ahlaki ilke değildir. Aralarındaki belirgin fark şudur: İbadetlerin bilinen farzları, belirlenmiş sınırları vardır. Bu nedenle onları terk eden, haddi aşan zalim olur. Oysa ahlâkî ilkeler bunun tersidir. İnsan ibadetlerle ilgili vazifelerini hakkıyla yerine getirmedikçe şeriatın ahlâkî ilkelerini tamamlaması, kemale ermesi mümkün değildir. Bu bakımdan ibadetler, adalet kapsamında, ahlâkî ilkeler nafile ibadet kapsamında kabul edilmiştir. Birinci derecede önemli görevi, farzı ihmal eden kimsenin nafile ibadeti makbul değildir. Aynı şekilde adaleti terk edenden faziletli bir şahsiyet sahibi olması beklenemez. Ancak adaleti hakkıyla ikameden sonra fazladan iş veya ibadetle ilgilenmek, fazladan görev yapmak uygun bir tutum olur; çünkü adalet: bir şeyi olması gereken yere koymak; yapılması gerekeni yapmaktır. Nafile ibadet ve eylemde bulunmak, gerekenden fazlasını yapmaktır. Bu bağlamda bir şeyin kendisi meydana gelmeden, ona birtakım ilavelerde bulunmak doğru değildir.”
Daha çok dil üzerine yapmış olduğu çalışmalardan ve Müfredat adlı eseriyle tanıyor olduğumuz Râğıp İsfahânî’nin, önemli çalışmalarından biri de “İslâm’ın Ahlâkî İlkeleri” adlı eseridir. Şüphesiz yazar, İslâm düşünce geleneğinde oldukça önemli bir yere sahip olup, ömrünün semeresi olarak birçok eser bırakmıştır. Bu eseri ise yazarın, İslâm Ahlâkı’nın temel prensiplerini tespit etmeye yönelik ortaya koyduğu geniş çaplı bir çalışmadır. Kur’ân ve hadisler etrafında, tespit etmiş olduğu konuları vâzıh bir şekilde ortaya koymaya çalışıyor yazar. İnsanın hâlleri, akıl, ilim, şehevî kuvvetler, öfke kuvvetleri, adalet, zulüm vb başlıklar altında olan konular kitabın muhtevasını oluşturuyor. Oldukça nitelikli ve derli toplu bir ahlâk çalışması olduğunu düşündüğümüz bu eser, bir kütüphanede bulunması gereken kaynak eserlerden biri olmalıdır kanaatimizce.
EGEMEN VİRÜS
DONATELLA DI CESARE / PİNHAN YAYINLARI
“Bağışıklık durumu birilerini koruma, kollama ve güvence vadederken, birilerini ise reddedilmiş, savunmasız, dışlanmış ve terk edilmiş duruma sokar. Herkes için bakım, yardım, haklar umuyoruz. Ancak ‘hepsi’ giderek daha da kapanan bir küre gibidir: Sınırları vardır, dışlar, kalanları arkada bırakır ve dönüp bakmaz. İçerme gösterişli bir seraptır, eşitlik ise şimdi bir hakaret gibi görünen boş bir laftır. Uçurum büyüyor, artık çoğalıyor. Artık sadece yoksulların apartheid’ı yok. Ayrımcılık tam da ayırma çukurunu kazan bağışıklıktır. Zaten Batı toplumlarının içindedir. Ve daha da dışarıda, sonsuz sefaletin iç bölgelerinde, umutsuzluk ve ıssızlığın sınır çizgilerindedir. Küreselleşmenin kaybedenleri hayatta kaldığında, garanti ve sigorta sistemi gelmez. Tarlalara gömülmüş, kentsel boşluklara park edilmiş, kenara atılmış ve atık olarak birikmiş, sabırla olası bir geri dönüşümü beklemektir. Fakat tek kullanımlık dünya onunla ne yapacağını bilmiyor. Cüruf kirletir. Bu yüzden kirlenmiş, hastalık kaynağı, bulaşma nedeni olanlardan güvenli bir mesafede durmak en iyisi.’’
İçinde yaşıyor olduğumuz zaman diliminde büyük bir krizin içinden geçiyoruz. Bir hastalığın olduğu muhakkak, lakin küresel ölçekte bugün yaşanan kriz hâli tümüyle bir hastalık etkeniyle midir? Gerçekten bugün yaşadığımız vakıa nedir? Bu hangi değişimin sancılarıdır? İşte bu bağlamda İtalyan akademisyen Di Cesare, içinden geçiyor olduğumuz bu süreci farklı açılardan okumaya çalışıyor. Yazarın sorduğu sorular tekrar tekrar düşünmek için farklı fikir arkları oluşturuyor. Yoğun medya enformasyonu altında izleyebildiğimiz bu sürecin gerçeklikleri nelerdir, neler göz önünden kaçırılıyor? Virüsün merkez üssü neden Avrupa oldu ve buna paralel olarak üçüncü(!) dünya ülkeleri olarak adlandırılan ülkelerden neden söz edilmiyor? Yazar şöyle vurguluyor: “Virüs, kapitalizmin acımasızlığını ortaya çıkardı. Kapitalizm nefessiz bırakır!”
EROS’UN ISTIRABI
BYUNG CHUL HAN / METİS YAYINLARI
“Dehşet bir hızla çoğalan enformasyon yığını, bu pozitiflik bolluğu, muazzam bir gürültüye yol açıyor. Şeffaflık ve enformasyon toplumunun gürültü seviyesi çok yüksek. Negatiflik eksikliğinde ise sadece Aynı var olabilir. Aslen huzursuzluk anlamına gelen zihin ise, canlılığını negatifliğe borçludur. Veri güdümlü pozitif bilim ne bir bilgi üretir ne de hakikat. Enformasyon sadece malumat verir. Ama malumat gerçek bilgi değildir. Pozitifliği nedeniyle toplamacı ve kümülatiftir. Bir pozitiflik olan enformasyon hiçbir şey değiştirmez, hiçbir şey açıklamaz. Herhangi bir sonuca yol açmaz. Bilgi ise bir negatifliktir. Hariç bırakan, seçkin ve yetkilidir. Bir deneyim sonucunda elde edilmiş bilgi, geçmiş bir durumu bütünüyle sarıp bambaşka bir şeyin başlamasını sağlayabilir. Malumat edinme konusundaki aşırılık, bilginin ortaya çıkmasını sağlamaz. Enformasyon toplumu bir yaşantı toplumudur. Yaşantı da toplamacı ve kümülatiftir. Genelde tek seferlik olan deneyimden esas farkı da bu özelliğidir. Bu haliyle, bütünüyle Başka olana erişimi yoktur.”
Güney Kore asıllı Byung Chul Han, Almanya’da yaşayan önemli bir kültür kuramcısı ve düşünür olarak günümüz dünyasına dair çözümlemeleri ve eleştirileriyle adından çokça söz ettiriyor. “Eros’un Istırabı” kitabında da kendi eleştirel çerçevesi dahilinde, bir takım tekil konulara dair çözümleme ve eleştirilerini kaleme alıyor. Burada kurguladığı temel eleştiri diyalektiğini negatiflik-pozitiflik dediği bir karşıtlık üzerinden kuruyor. Yazarın iddiası odur ki, bugün her yerde negatiflik ortadan kayboluyor. Her şey düzleştirilerek tüketim nesnesine dönüştürülüyor. Yazar burada negatiflik- pozitiflik bağlamında kurduğu diyalektiği açıklamak yerine birtakım örnekler üzerinden ortaya koymaya çalışması kanaatimizce okur açısından anlaşılmasını zorlaştırıyor. Yazarın bir diğer tezi ise, bugün toplumun vasıflarından birinin de başarı toplumu olmasıdır. Başarı toplumunda sömüren sömürülendir. Kişi hem fail hem kurbandır.
POSTHÜMANİZM
BAŞAK AĞIN / SİYASAL KİTABEVİ
“İşte bu nedenle Transhümanizm, Aydınlanma düşüncesindeki ‘insanın ilerleme kaydetmesine’ duyulan itikadın geldiği son noktadır. Oysa Posthümanizm, Transhümanizmden farklı olarak, teknolojiyi insanlığın birlikte evrildiği bir yol arkadaşı olarak görür. Her şeyden önce, Posthümanizme göre, insanın var olan değerler sistemlerinin merkezinde konumlandırılması sorunlu bir algıdır. Çünkü, insanın biyolojik bir tür olmak dışında tanımlanabileceği net bir referans noktası bulunmadığı için, bu soru beraberinde ‘hangi insan?’ sorusunu getirir. Ayrıca, Posthümanizmde teknoloji de merkeze alınacak bir olgu değil, insan türüne hayatta kalması için destek vermiş, kimi zaman sosyal hayatının kimi zaman bedeninin bir parçası olarak yoluna eşlik eden araçlar kümesidir. Hatta bu araçlar kümesi, evrimimiz boyunca bize yoldaş olduğu için ‘posthuman’ varlıklara dahildir. Ancak bundan daha da önemlisi şudur ki Posthümanizm, doğanın insanın kontrolüne girip ona hizmet edecek, onun buyruğuna ve sadece kendi yaşamını besleme arzusuna boyun eğecek ‘kaynaklar bütünü’ olmasına karşı çıkar.”
Ortadoğu Teknik Üniversitesinden Doktor Başak Ağın bu çalışmasında son dönemin popüler kavramlarından Posthümanizm’in felsefesini kavram, kuram ve bilim-kurgu temelinde açıklamaya çalışıyor. Kitap ana hatlarıyla iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde Posthümanizm kavramını açık bir şekilde ortaya koymaya çalışırken, ikinci bölümde ise Posthümanizm ile ilgili kavram ve kuramları sırasıyla roman, öykü ve bir film serisini inceleme ve eleştiriye tabi tutarak somutlaştırıyor. Yazarın en temel tezlerinden biri Rönesans ve Aydınlanma düşüncesinde ortaya atılan liberal hümanist anlayışın kapsayıcı olmadığı aksine ötekileştirici ve dışlayıcı bir tanımsal içeriğe sahip olduğudur. Liberal hümanist anlayışın insan tanımı beyaz, Avrupalı, erkek, erk sahibi, aklını kullanabilen ve sağlıklı olanı içerisine alan; bu özelliklerin dışında olanları görmezden gelip ötekileştiren bir telakkidir.
“Müslümanların birlik içinde olduğu inancı da tarihi temelleri bulunmayan bir yanılgıdır. Hatta bunun tam tersi doğrudur; şöyle ki, aslında sömürgeciliğin yarattığı kötü koşulların saikiyle Müslümanlar arasında küresel bir dayanışma fikrinin ilk tohumları yeşermeye başladı ve Avrupa ırkçılığına karşı ortak bir İslam medeniyeti tahayyülü zaman içinde gelişti. Yani on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Avrupa hegemonyasının zirve yapmasına dek, Müslüman toplumlar dünya çapında siyasi bir birliğe sahip olmayı hayal dahi etmemişti.”
Yeryüzü Yakılıp Yıkılırken Jonathan Crary / Metis Yayınları “Modern sanayi uygarlığı dünyayı ateşe vermenin eşiğinde. Toplumsal oluşumların ve toplulukların kökünün kurutulması, insani müştereklerin bağımlı olduğu canlı yeryüzü-sisteminin söndürülmesiyle iç içe geçmiş durumda. Artık kapitalizmin en son, ‘yakıp-yıkma’ safhasındayız. Askeri bağlamda bu tabir, yenilmiş bir halkın veya yaklaşan bir ordunun faydalanmasını engellemek …
“Kur’an’a göre insan değersiz bir şey değildir. Maddenin bir kereliğine ve sonsuza kadar yok olacak, minicik bir parçası değildir. Bedeniyle öyle olsa dahi, ruhuyla birlikte doğada sürüklenir ve ‘şeylerin hiç doğmadığı yere’ değil, şeylerin gerçek olduğu yere doğru ilerler. Ahirete inanmayanların, ‘yaşam dünyadan ibarettir, yaşarız ve ölürüz bizi yalnızca zaman yok eder’ diyerek reddettikleri öteyaşamın mevcudiyeti inananların hayatının kilit taşıdır. Onların gerçekten geçici ve yıkıcı olan bu dünyada yaşamalarının sebebi, kalıcı ve mutlu bir dünyada yeniden doğmaktır.
“Bu argümandan popülizm üzerine düşünmek açısından beş temel yorum çıkarılabilir. İlki, krizlerin ancak ve ancak performans ve dolayımla kriz olabileceğini göstererek, çağdaş popülizmde performansın önemini açıkça ortaya koyar. İkincisi, krizlerin popülizme içkin bir tetikleyici olabildiği kadar dışsal olabildiğine işaret ederek, popülizm üzerine çalışanlar için kriz nosyonunu daha detaylı biçimde tasvir eder. Üçüncü olarak, kriz performanslarının “halkı” tanımlamaya yardımcı olmasından dolayı performanslar “halk” düşmanlarını “elitler” ya da diğer azınlık grupları biçiminde tanımlayabilir ve popülistlere, “halkın” düşmanlarını hedef almalarını sağlayacak görünürde “tarafsız” bir gerekçe verir. Dördüncüsü, popülist aktörlerin kriz performansları sırasında atacakları adımları gösteren dünya çapındaki farklı popülizm örnekleriyle test edebilecek ve uygulanabilecek bir model sunar. Beşinci ve son olarak, popülistlerin kriz performanslarıyla genel olarak “kriz siyaseti” arasında farklar olduğunu gösterir.”
İSLAM DÜŞÜNCE GELENEKLERİ
ÖMER TÜRKER
KETEBE YAYINLARI
“İslam dünyası genel olarak bilimlerde ve teknolojide Batı karşısında geri kalmışlığın bedelini önce peyderpey sömürgeleşerek sonra da değerler krizine duçar olmakla ödemeye başlamıştır. Hala da bu kriz, bütün acımasızlığıyla Müslüman dünyayı kasıp kavurmaktadır. Bu bakımdan İslam dünyasının krizi, fıkıh ve tefsir gibi uygulamalı dini bilimlerden ziyade düşünce ve teorik bilimlerdedir. Müslümanlar dünyaya açıklama, isim verme, anlamlandırma ve müeyyide koyma gücünü yitirmiştir. Kuşkusuz bu durum hayatın bütün alanlarına sirayet ettiğinden dini ve felsefi pratik ilimler de krizden derinlemesine etkilenmektedir. Krizin kaynaklarını doğru tespit etmediğimiz sürece çözüm arayışlarımız da sorunlu olacaktır. İğneyi karanlıkta kaybedip aydınlıkta arama işini tadını kaçıracak şekilde uzattığımız söylemek abartı olmaz.”
Kitap Seçkisi
İSLAM’IN AHLÂKÎ İLKELERİ
“Bil ki ibadet kavramı, mekreme (ahlak ilkeleri) kavramından daha genel bir anlam içerir. Her ahlaki ilke ibadettir, ama her ibadet ahlaki ilke değildir. Aralarındaki belirgin fark şudur: İbadetlerin bilinen farzları, belirlenmiş sınırları vardır. Bu nedenle onları terk eden, haddi aşan zalim olur. Oysa ahlâkî ilkeler bunun tersidir. İnsan ibadetlerle ilgili vazifelerini hakkıyla yerine getirmedikçe şeriatın ahlâkî ilkelerini tamamlaması, kemale ermesi mümkün değildir. Bu bakımdan ibadetler, adalet kapsamında, ahlâkî ilkeler nafile ibadet kapsamında kabul edilmiştir. Birinci derecede önemli görevi, farzı ihmal eden kimsenin nafile ibadeti makbul değildir. Aynı şekilde adaleti terk edenden faziletli bir şahsiyet sahibi olması beklenemez. Ancak adaleti hakkıyla ikameden sonra fazladan iş veya ibadetle ilgilenmek, fazladan görev yapmak uygun bir tutum olur; çünkü adalet: bir şeyi olması gereken yere koymak; yapılması gerekeni yapmaktır. Nafile ibadet ve eylemde bulunmak, gerekenden fazlasını yapmaktır. Bu bağlamda bir şeyin kendisi meydana gelmeden, ona birtakım ilavelerde bulunmak doğru değildir.”
Daha çok dil üzerine yapmış olduğu çalışmalardan ve Müfredat adlı eseriyle tanıyor olduğumuz Râğıp İsfahânî’nin, önemli çalışmalarından biri de “İslâm’ın Ahlâkî İlkeleri” adlı eseridir. Şüphesiz yazar, İslâm düşünce geleneğinde oldukça önemli bir yere sahip olup, ömrünün semeresi olarak birçok eser bırakmıştır. Bu eseri ise yazarın, İslâm Ahlâkı’nın temel prensiplerini tespit etmeye yönelik ortaya koyduğu geniş çaplı bir çalışmadır. Kur’ân ve hadisler etrafında, tespit etmiş olduğu konuları vâzıh bir şekilde ortaya koymaya çalışıyor yazar. İnsanın hâlleri, akıl, ilim, şehevî kuvvetler, öfke kuvvetleri, adalet, zulüm vb başlıklar altında olan konular kitabın muhtevasını oluşturuyor. Oldukça nitelikli ve derli toplu bir ahlâk çalışması olduğunu düşündüğümüz bu eser, bir kütüphanede bulunması gereken kaynak eserlerden biri olmalıdır kanaatimizce.
EGEMEN VİRÜS
“Bağışıklık durumu birilerini koruma, kollama ve güvence vadederken, birilerini ise reddedilmiş, savunmasız, dışlanmış ve terk edilmiş duruma sokar. Herkes için bakım, yardım, haklar umuyoruz. Ancak ‘hepsi’ giderek daha da kapanan bir küre gibidir: Sınırları vardır, dışlar, kalanları arkada bırakır ve dönüp bakmaz. İçerme gösterişli bir seraptır, eşitlik ise şimdi bir hakaret gibi görünen boş bir laftır. Uçurum büyüyor, artık çoğalıyor. Artık sadece yoksulların apartheid’ı yok. Ayrımcılık tam da ayırma çukurunu kazan bağışıklıktır. Zaten Batı toplumlarının içindedir. Ve daha da dışarıda, sonsuz sefaletin iç bölgelerinde, umutsuzluk ve ıssızlığın sınır çizgilerindedir. Küreselleşmenin kaybedenleri hayatta kaldığında, garanti ve sigorta sistemi gelmez. Tarlalara gömülmüş, kentsel boşluklara park edilmiş, kenara atılmış ve atık olarak birikmiş, sabırla olası bir geri dönüşümü beklemektir. Fakat tek kullanımlık dünya onunla ne yapacağını bilmiyor. Cüruf kirletir. Bu yüzden kirlenmiş, hastalık kaynağı, bulaşma nedeni olanlardan güvenli bir mesafede durmak en iyisi.’’
İçinde yaşıyor olduğumuz zaman diliminde büyük bir krizin içinden geçiyoruz. Bir hastalığın olduğu muhakkak, lakin küresel ölçekte bugün yaşanan kriz hâli tümüyle bir hastalık etkeniyle midir? Gerçekten bugün yaşadığımız vakıa nedir? Bu hangi değişimin sancılarıdır? İşte bu bağlamda İtalyan akademisyen Di Cesare, içinden geçiyor olduğumuz bu süreci farklı açılardan okumaya çalışıyor. Yazarın sorduğu sorular tekrar tekrar düşünmek için farklı fikir arkları oluşturuyor. Yoğun medya enformasyonu altında izleyebildiğimiz bu sürecin gerçeklikleri nelerdir, neler göz önünden kaçırılıyor? Virüsün merkez üssü neden Avrupa oldu ve buna paralel olarak üçüncü(!) dünya ülkeleri olarak adlandırılan ülkelerden neden söz edilmiyor? Yazar şöyle vurguluyor: “Virüs, kapitalizmin acımasızlığını ortaya çıkardı. Kapitalizm nefessiz bırakır!”
EROS’UN ISTIRABI
“Dehşet bir hızla çoğalan enformasyon yığını, bu pozitiflik bolluğu, muazzam bir gürültüye yol açıyor. Şeffaflık ve enformasyon toplumunun gürültü seviyesi çok yüksek. Negatiflik eksikliğinde ise sadece Aynı var olabilir. Aslen huzursuzluk anlamına gelen zihin ise, canlılığını negatifliğe borçludur. Veri güdümlü pozitif bilim ne bir bilgi üretir ne de hakikat. Enformasyon sadece malumat verir. Ama malumat gerçek bilgi değildir. Pozitifliği nedeniyle toplamacı ve kümülatiftir. Bir pozitiflik olan enformasyon hiçbir şey değiştirmez, hiçbir şey açıklamaz. Herhangi bir sonuca yol açmaz. Bilgi ise bir negatifliktir. Hariç bırakan, seçkin ve yetkilidir. Bir deneyim sonucunda elde edilmiş bilgi, geçmiş bir durumu bütünüyle sarıp bambaşka bir şeyin başlamasını sağlayabilir. Malumat edinme konusundaki aşırılık, bilginin ortaya çıkmasını sağlamaz. Enformasyon toplumu bir yaşantı toplumudur. Yaşantı da toplamacı ve kümülatiftir. Genelde tek seferlik olan deneyimden esas farkı da bu özelliğidir. Bu haliyle, bütünüyle Başka olana erişimi yoktur.”
Güney Kore asıllı Byung Chul Han, Almanya’da yaşayan önemli bir kültür kuramcısı ve düşünür olarak günümüz dünyasına dair çözümlemeleri ve eleştirileriyle adından çokça söz ettiriyor. “Eros’un Istırabı” kitabında da kendi eleştirel çerçevesi dahilinde, bir takım tekil konulara dair çözümleme ve eleştirilerini kaleme alıyor. Burada kurguladığı temel eleştiri diyalektiğini negatiflik-pozitiflik dediği bir karşıtlık üzerinden kuruyor. Yazarın iddiası odur ki, bugün her yerde negatiflik ortadan kayboluyor. Her şey düzleştirilerek tüketim nesnesine dönüştürülüyor. Yazar burada negatiflik- pozitiflik bağlamında kurduğu diyalektiği açıklamak yerine birtakım örnekler üzerinden ortaya koymaya çalışması kanaatimizce okur açısından anlaşılmasını zorlaştırıyor. Yazarın bir diğer tezi ise, bugün toplumun vasıflarından birinin de başarı toplumu olmasıdır. Başarı toplumunda sömüren sömürülendir. Kişi hem fail hem kurbandır.
POSTHÜMANİZM
“İşte bu nedenle Transhümanizm, Aydınlanma düşüncesindeki ‘insanın ilerleme kaydetmesine’ duyulan itikadın geldiği son noktadır. Oysa Posthümanizm, Transhümanizmden farklı olarak, teknolojiyi insanlığın birlikte evrildiği bir yol arkadaşı olarak görür. Her şeyden önce, Posthümanizme göre, insanın var olan değerler sistemlerinin merkezinde konumlandırılması sorunlu bir algıdır. Çünkü, insanın biyolojik bir tür olmak dışında tanımlanabileceği net bir referans noktası bulunmadığı için, bu soru beraberinde ‘hangi insan?’ sorusunu getirir. Ayrıca, Posthümanizmde teknoloji de merkeze alınacak bir olgu değil, insan türüne hayatta kalması için destek vermiş, kimi zaman sosyal hayatının kimi zaman bedeninin bir parçası olarak yoluna eşlik eden araçlar kümesidir. Hatta bu araçlar kümesi, evrimimiz boyunca bize yoldaş olduğu için ‘posthuman’ varlıklara dahildir. Ancak bundan daha da önemlisi şudur ki Posthümanizm, doğanın insanın kontrolüne girip ona hizmet edecek, onun buyruğuna ve sadece kendi yaşamını besleme arzusuna boyun eğecek ‘kaynaklar bütünü’ olmasına karşı çıkar.”
Ortadoğu Teknik Üniversitesinden Doktor Başak Ağın bu çalışmasında son dönemin popüler kavramlarından Posthümanizm’in felsefesini kavram, kuram ve bilim-kurgu temelinde açıklamaya çalışıyor. Kitap ana hatlarıyla iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde Posthümanizm kavramını açık bir şekilde ortaya koymaya çalışırken, ikinci bölümde ise Posthümanizm ile ilgili kavram ve kuramları sırasıyla roman, öykü ve bir film serisini inceleme ve eleştiriye tabi tutarak somutlaştırıyor. Yazarın en temel tezlerinden biri Rönesans ve Aydınlanma düşüncesinde ortaya atılan liberal hümanist anlayışın kapsayıcı olmadığı aksine ötekileştirici ve dışlayıcı bir tanımsal içeriğe sahip olduğudur. Liberal hümanist anlayışın insan tanımı beyaz, Avrupalı, erkek, erk sahibi, aklını kullanabilen ve sağlıklı olanı içerisine alan; bu özelliklerin dışında olanları görmezden gelip ötekileştiren bir telakkidir.
Yazar
İlgili Yazılar
Kitap Seçkisi
“Müslümanların birlik içinde olduğu inancı da tarihi temelleri bulunmayan bir yanılgıdır. Hatta bunun tam tersi doğrudur; şöyle ki, aslında sömürgeciliğin yarattığı kötü koşulların saikiyle Müslümanlar arasında küresel bir dayanışma fikrinin ilk tohumları yeşermeye başladı ve Avrupa ırkçılığına karşı ortak bir İslam medeniyeti tahayyülü zaman içinde gelişti. Yani on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Avrupa hegemonyasının zirve yapmasına dek, Müslüman toplumlar dünya çapında siyasi bir birliğe sahip olmayı hayal dahi etmemişti.”
Kitap Seçkisi
Yeryüzü Yakılıp Yıkılırken Jonathan Crary / Metis Yayınları “Modern sanayi uygarlığı dünyayı ateşe vermenin eşiğinde. Toplumsal oluşumların ve toplulukların kökünün kurutulması, insani müştereklerin bağımlı olduğu canlı yeryüzü-sisteminin söndürülmesiyle iç içe geçmiş durumda. Artık kapitalizmin en son, ‘yakıp-yıkma’ safhasındayız. Askeri bağlamda bu tabir, yenilmiş bir halkın veya yaklaşan bir ordunun faydalanmasını engellemek …
Kitap Seçkisi
“Kur’an’a göre insan değersiz bir şey değildir. Maddenin bir kereliğine ve sonsuza kadar yok olacak, minicik bir parçası değildir. Bedeniyle öyle olsa dahi, ruhuyla birlikte doğada sürüklenir ve ‘şeylerin hiç doğmadığı yere’ değil, şeylerin gerçek olduğu yere doğru ilerler. Ahirete inanmayanların, ‘yaşam dünyadan ibarettir, yaşarız ve ölürüz bizi yalnızca zaman yok eder’ diyerek reddettikleri öteyaşamın mevcudiyeti inananların hayatının kilit taşıdır. Onların gerçekten geçici ve yıkıcı olan bu dünyada yaşamalarının sebebi, kalıcı ve mutlu bir dünyada yeniden doğmaktır.
Kitap Seçkisi
“Bu argümandan popülizm üzerine düşünmek açısından beş temel yorum çıkarılabilir. İlki, krizlerin ancak ve ancak performans ve dolayımla kriz olabileceğini göstererek, çağdaş popülizmde performansın önemini açıkça ortaya koyar. İkincisi, krizlerin popülizme içkin bir tetikleyici olabildiği kadar dışsal olabildiğine işaret ederek, popülizm üzerine çalışanlar için kriz nosyonunu daha detaylı biçimde tasvir eder. Üçüncü olarak, kriz performanslarının “halkı” tanımlamaya yardımcı olmasından dolayı performanslar “halk” düşmanlarını “elitler” ya da diğer azınlık grupları biçiminde tanımlayabilir ve popülistlere, “halkın” düşmanlarını hedef almalarını sağlayacak görünürde “tarafsız” bir gerekçe verir. Dördüncüsü, popülist aktörlerin kriz performansları sırasında atacakları adımları gösteren dünya çapındaki farklı popülizm örnekleriyle test edebilecek ve uygulanabilecek bir model sunar. Beşinci ve son olarak, popülistlerin kriz performanslarıyla genel olarak “kriz siyaseti” arasında farklar olduğunu gösterir.”
Kitap Seçkisi
İSLAM DÜŞÜNCE GELENEKLERİ
ÖMER TÜRKER
KETEBE YAYINLARI
“İslam dünyası genel olarak bilimlerde ve teknolojide Batı karşısında geri kalmışlığın bedelini önce peyderpey sömürgeleşerek sonra da değerler krizine duçar olmakla ödemeye başlamıştır. Hala da bu kriz, bütün acımasızlığıyla Müslüman dünyayı kasıp kavurmaktadır. Bu bakımdan İslam dünyasının krizi, fıkıh ve tefsir gibi uygulamalı dini bilimlerden ziyade düşünce ve teorik bilimlerdedir. Müslümanlar dünyaya açıklama, isim verme, anlamlandırma ve müeyyide koyma gücünü yitirmiştir. Kuşkusuz bu durum hayatın bütün alanlarına sirayet ettiğinden dini ve felsefi pratik ilimler de krizden derinlemesine etkilenmektedir. Krizin kaynaklarını doğru tespit etmediğimiz sürece çözüm arayışlarımız da sorunlu olacaktır. İğneyi karanlıkta kaybedip aydınlıkta arama işini tadını kaçıracak şekilde uzattığımız söylemek abartı olmaz.”