Bu kısa yazımızda istiyorum ki, bizi bugünlere taşıyan tarihi oluşumlar, içlerinde sakladıkları kimliklerle birlikte tıpkı birer zafer armadası gibi gözümüzün önünden birer birer geçsinler ve bizler de onları hayatımızın yaşanmış en gerçek öyküleri olarak seyredelim. Bunu yaparken kendimize karşı koruyucu merhamet duygularımızı bir tarafa koyalım ve herhangi bir ahlâkî sapma göstermeden ve izzet-i nefis meselesi de yapmadan olayları, yani kendimizi görmeye çalışalım. Çünkü toplum olarak kendimizi kandırmada ve bile bile kendimize yalanlar söylemede iyi bir şöhretimiz var. Kimse buna itiraz etmesin, çünkü tarih, başa çıkamayacağınız kadar yakın tanığımızdır. Hayatın gerçek yasaları önünde, tesellilerin, kaçışların neler olduğunu ve hayatın asıl mânâsı ile gönülleri dolduran boş hayalleri anlamaya çalışalım istiyorum. İdeallerin beslediği, ama gerçek temalar üzerine oturtulmaya çalışılan başka coğrafyadaki bir zihniyetin nasıl toplumsal bir gerçeklik haline getirildiği ile bizim sahibi olduğumuz zayıf, iradesiz, çelimsiz, tabansız ve aciz anlayışların nasıl kahramanlık hayalleri üzerine oturtulmaya çalışıldığının çok kısa bir analizini yapalım istiyorum.
Ziya Paşa’nın bir beyiti var ki, bütün zamanları kuşatıcı ve ders alma istidadında olan insanlara ibretler verici mahiyettedir.
“Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz
Görünür kişinin rütbe-i aklı eserinde”
Bu, bizlere de çok ciddi hitabı olan bir sözdür ve insanımıza ama özellikle İslami duyarlılığı olanlara, diğer bütün kitlelerden farklı olarak kendi kriterlerini gözden geçirmeleri gereğini hatırlatmaktadır. Müslümanların, yani İslamî bir gelenekten geldikleri için kendilerini enikonu böyle saymada hak sahibi bulanların, ihtiraslarından ve psikolojik kapanlarından kurtularak kendi paylarına dersler çıkarabilmeleri mümkün görülmüyor. En azından şimdilik görünmüyor. Çünkü bizim, kendimizi bedbaht ve haksızlığa uğramış kimseler olarak gördüğümüz istisnai zamanların dışında kişisel değerlendirmeler yapmamız, kendimizi sorgulamamız, hele hele kendimizi yargılayacak net ahlâkî bir erdemi ortaya koyabilmemiz alışılmış bir psikoloji değildir. Üstelik böyle zamanlarda bile yapılan kişisel tahliller, Sinan Paşa’nın: ”Eğerçi akıl asıldur amma anda hata eksik olmaz.” dediği gibi kişiyi çok zaman hatalardan uzaklaştırmaz ve kendi nefsinin haklılığına yaklaştırmaya zorlar. Esasen hayata dair heyecanları olmayan, kendisini bütün iç bağlarından kurtarıp gelecek ideali ve özgürce hamleleri bulunmayan kimseler için kendi kişilik tahlilini yapmak oldukça zordur. Bizler bunu başarıyoruz diyebilir miyiz? Özellikle mü’min kimliği ile birlikte bunu söyleyebilir miyiz? Şunu biliyoruz ki, bugün hiçbir mesele ciddi bir mevcudiyet olgusu olarak müslümanların zihinlerinde yer tutmamaktadır. Nasıl olabilir ki, henüz disiplinli bir hayal gücümüz bile yok… Sıradan bir örnek olsun diye şunu hatırlayalım, bundan yıllar önce Çin’de Tianenmen meydanında ayaklanan Çinli üniversite öğrencileri, Mao’nun rütbesiz asker kıyafetli resminin karşısına yeni bir imge olarak Hu Yao Bang’ın on iki metrelik kravatlı dev resmini asmışlar ve iradelerinin boyutlarını, üzerlerine yürüyen Kızıl Çin’in tankları önünde bütün dünyaya göstermişlerdi. Bu durum; hayatı sadece dışarıda gözlenen olgular, vaaz eder gibi köşe bucak söylenen heyecanlı sözler, bazen gözyaşlarının da karıştırıldığı mahzun edalar ve kaygısızca seyredilen manzaralardan çok daha faklı görmek demektir. Yani meseleleri; aldatıcı dillerin, ahlâk gibi görünen entrikaların, avutucu ve uyuşturucu göşyaşlarının yaklaşamayacağı gerçek bir merhalede görmek demektir. Fakat kendine özgü diline ve kendi iç çizgilerine yabancı kaldığınız ve yalnızca dış modeline ait özentilerini koruduğunuz aciz bir îmanın sağlayacağı silik kimlikle böylesine gerçekci bir hayata müdahil olamazsınız. “(Ama), sizden önce gelip geçen (mü’min)ler gibi sıkıntı çekmeden cennete girebileceğinizi mi zannediyorsunuz? Onların başına öyle ezici sıkıntılar ve katlanılmaz darlıklar geldi ki ve öylesine sarsıldılar ki, mü’minlerle birlikte Elçi de: “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” diye feryat ediyordu. Gözünüzü açın, Allah’ın yardımı (daima) yakındır!” (Bakara – 214)
Siz kendinizi çok farklı bir kategoride ve üstün nitelikli birisi olarak görebilirsiniz, ama unutmayın ki, insana şeref hissini veren şey hayatın içindeki en gerçekci mücadelelere yaptığı katkılar ve bu hayatın içinde çektiği ıstıraplardır.
Yoksa yalıtılmış bir hayatın içinde neş’enizi asla kaçırmayan rahatlığınız ve şirazesinden çıkmış benlik duygularıyla kendinize karşı olan takdir hislerinizi kuvvetlendirebilir, farkına varmadan yeni enkazlar haline gelebilirsiniz. Mamafih insanlar alıştıkları ve bizzat kendileri kıldıkları telâkkilerin yanlışlığını kolay kabul edemezler çünkü benlik duygusu burada da ağır basacaktır. Zira kendilerini gerçeklerin dünyasından ayırarak faydasız anlayışlara götüren bağlar, çok zaman fark edilemeyecek kadar derinlerdedir. İşte böyle bir bocalama ve değersiz bir duygu atmosferi içinde hayatın bereketini kimse ortaya koyamaz. İnsanoğlunun tarihinde Perikles’ten Annibal’a, Romalı Sezarlar’dan günümüze uzanan bir yolda kendisini nasibine götüren bütün gücü, kudreti ve heyecanı daima inançlarından aldığını biliyoruz. Bu inanç temelsiz bir duygusallık üzerine ve verimsiz alışkanlıklar olarak inşa ediliyorsa orada yalnızca gürültüler, sloganlar, aldatışlar ve ciddiyetsiz iddialar bulursunuz. Ama eğer bu inanç, bütün aleladelikleri, bütün yavanlıkları ve bütün sahtelikleri boğan pırıltılı ve tükenmez bir memba cevheri üzerine inşa edilirse, işte o zaman karşınızda yaşanmaya ve övgüye değer bir hayatın doğduğunu göreceksiniz. Düşünün bir kere, eğer Frans’ada bir Dreyfüs dâvâsı olmasaydı, Theodor Herzl, sadece sıradan ve adı duyulmamış Avusturyalı bir gazeteci olarak kalacaktı. Ama bu dâvâ, Herzl’in kendisine ait derin bir iç değerlendirmesini yapmasını, hislerinin asıl kıvamını tanımasını ve kendisine ait binlerce yıllık geçmişini ve muhayyilesinin özlemlerini bir araya getirmesini sağlamıştır. Peki, bu nasıl bir sonuç ortaya koydu dersiniz? Evet, bu bir kişinin, ümid etmenin ne demek olduğunu gösterecek kadar diri tuttuğu tasavvuru, sonuç olarak bugünkü İsrail’i doğurmuştur. İsrail, Theodor Herzl’in modern Ortadoğu’ya ve İslam alemine en ağır gelen armağanıdır. İşte bunu yeterince anlamamız, ama öncelikle de kibirlerinden her biri kendisini bir Zümrüd-ü Anka zanneden ilim adamlarımızın anlaması gerekiyor. Tarihi süreç içinde belki de İsrail’in 1917’deki Boulfour deklerasyonuna dayandırılarak kuruluş aşamalarını tamamladığını ve 1948’de kurulduğunu söyleyenler çıkacaktır ve bu doğrudur. Ama bu, meselenin yalnızca dış politikaya akseden görüntüsüdür. Meselenin en can alıcı ruhu; Dreyfüs, bütün toplum katmanları tarafından lânetlenip tek başına bırakıldığında, yine kendisi gibi bir Yahudi olan Emile Zola’dan başkası tarafından sahiplenilmeyişi ve adalet önünde müdafaa edilmeyişinin ve bütün bunların arkasında Yahudilere karşı duyulan derin nefretin Theodor Herzl tarafından fark edilmiş olmasıdır. Bunu küçük, basit bir uyarı noktası olarak göremeyiz. Çünkü çok kimse için küçücük bir ayrıntı gibi görünen bu nokta, Herzl için belki de en büyük bir ırk ideali haline dönüşmüştür. Bu çok önemli bir hadisedir ve bize belki de şunu sorgulatmalıdır: hayatımızın genel planı içindeki ideallerimiz nelerdir ve bizi hangi ölçüde sarmaktadır? Gerçekten bir idealiniz var mıdır veya var saydığınız idealinizin malzemesi nedir? Bunlar cevaplanmalı ve gözle görülür örnekler halinde ortaya konulmalıdır. Ama gerçekte bizim cephemizde durum tamamen farklı bir şekilde, bir tür idealsiz meram anlatma ve bazı hislerin tatmini şeklinde cereyan etmektedir. Mesela 1930’lu yıllarda üniversitelerde yeniden yapılanmaya gidilirken, dönemin ateşli Maarif Vekili Dr. Reşit Galip, bir komisyon teşkil ederek sahasında ün yapmış değerli birçok ilim adamını üniversiteden uzaklaştırarak, onların yerine kendi uygun gördüğü gençleri tayin eder ve etrafına da şöyle telkinlerde bulunur: “Bu gençleri methedeceğiz.” Evet, bu ale’l-usul ve aceleci tavırla sahip olduğu güç ve azametini tüketen, aynı anda kendi kültürel gücüyle hesaplaşan siyasal anlayışın ortaya koyacağı toplumsal tasvir ile Theodor Herzl’in gelecek adına beslediği umutların tonu bir olabilir mi? Gerçekten olabilir mi? Bugün geldiğimiz noktada neler olduğunu ve ne olduğumuzu görüyoruz. Bu elbette sadece bizde değil, uzunca bir zamandır bütün İslam coğrafyasında meseleler hep içi heyecansız rüyalarla dolu bireysel maceralar, teslimiyetler ve sıradan siyaset oyunları olarak ele alınmıştır. En heyecanlı dönemlerimizde dahi bu böyle olmuştur. Bu durum fevkalade önemlidir ve sizin ruhunuza neyin hâkim olduğu ile doğrudan ilgilidir. Herzl, bir kavmin, çok derinlere varan ideali ile dünyanın merkezinde İsrail devletini inşa ederken; aşağı yukarı aynı yıllara denk düşen bir dönemde bizde de İsmet Paşa önderliğinde toprak reformu meselesi görüşülüyor ve ülkenin yeniden yapılanması adına çok ciddi mücadele edileceği söyleniyordu. Bu belki de Osmanlı sonrası dönemde yepyeni bir devrin inşası, yeni bir sistemin ortaya koyulacağı sürecini başlatacaktı ve öyle söyleniyordu. Dönemin Başvekili Şükrü Saraçoğlu, Cumhuriyet döneminin belki de çekirdekten yetişmiş, alanının en kapsamlı, en liyakatli donanımına sahip bir kişisini, Raşit Hatiboğlu’nu Çankaya Köşkü’ne şöyle çağırıyordu: “Seni cepheye çağırıyorum, Çankaya’ya gel, şartların şimdiden kabul!..”[1] Bu heyecanla başlayan çalışmaların neticesinde toprak reformu kanunu 11.05.1945 tarihinde çıkarıldı. Bu kanun belki de tarihimizin en önemli hareketlerinden biri idi, çünkü Türkiye böylelikle modern bir ülke olma yolunda adımlar atabilecek ve asırlardır kötü yapılanmasını sürdürmekte olan feodal düzen ve toprak ağalığı tarihe kavuşacaktı. Ama ne garip bir tecellidir ki bu değerli Bakan kısa bir süre sonra istifa etmek zorunda bırakıldı. Peki, sonuç ne oldu dersiniz? Sonuç, bizim yapısal alanımıza ve zihniyetimize en uygun düşen bir mizah ile biçimlendirilerek, bu kanunun Adnan Menderes ve Emin Sazak’la birlikte en sert muhalifi olan Cavit Oral’ın, Hatiboğlu’nun yerine bakan olmasıyla sonuçlandı. Oysa Başvekil Saracoğlu: “İşte toprak reformu dediğin böyle olur.“ diyordu. Toplumsal yapı adına gerçekten sorumluluk taşıdığını hissedenler bu ve benzeri meseleleri düşünmek zorundadırlar. Milli Şef İsmet Paşa’nın temsil gücünün buna yetmediğini düşünebilir misiniz? Bence hayır! Zira biliyoruz ki o, kendi gücünü göstermesi gerektiği zamanlarda hiçbir musamaha ölçüsü tanımadan bunu yerine getirmişti. Mesela daha önceki yıllarda Halife Abdülmecid Efendi’yi Rauf Orbay ve bazı arkadaşları ziyaret ettiğinde İnönü, bu duruma, kendisine güvenen güçlü bir devlet adamı edasıyla şöyle tepki vermişti: “Halifeyi ziyaret meselesi halife meselesidir. Halife ordularının bu memleketi harabeye çevirdiğini bir devlet adamı olarak unutamayız. Bir halife, zihninden bu memleketin mukadderatına karışmak arzusunu geçirirse, o kafayı behemehâl koparırız.”[2] Hiçbir şeyin gizlenmediği, anlayışların çok açık olarak ifade edildiği yeni bir kuvvetin varlığına işaret eden bu sözler, aynı zamanda büyülü ve yeni hülyalara açık bir dönemin hâlet-i rûhiyesini de çizer. Ama bu uyarılardan toprak reformuna geldiğimiz döneme kadar yaşananlar, sadece ürküten güçler, hayatın akışını bozan vehimler ve idealsiz ağır tecellilerden ibaret kalmıştır. Oysa biz bunları yaşarken; bütün hazırlıkları Dreyfüs dâvâsı ile alevlenen ve çok yüksek bir idealle neticesi tamamlanan İsrail devletinin kuruluşunu Ben Gurion bütün dünyaya ilan ediyordu.
Peki, bütün bunlardan ne diye bahsediyorum? İçimizde hep ardı arkası kesilmeyen karşıtlıklar var. Herkes, derin bir zaaf tehlikesiyle yaşamasına rağmen en abartılı bencillik duyguları ve kapalı gurup psikolojileri içinde eriyip gitmektedir. Kitlelerin yaşama biçimleri ve hayata bakışları bu açıdan değerlendirildiğinde, aslında hepsinin temelde aynı olan müşterek bir yanlışı alıp farklı tonlarda seslendirdiklerini görüyoruz. Bu kitlesel psikoloji hangi döneme ait olursa olsun, daima oluşturulan şartlara en uygun düşecek yalanlarla beslenir. Ve bu, hakikati araştıran ve şartları sorgulayan sağlıklı bir akla hiçbir zaman uygun düşmemektedir. Günümüzde ve yakın geçmişimizde kendine güven duyuyormuş gibi izlenim veren ama içinde türlü zaaf ve acziyet halleri yaşayanların kişilik travmaları tarih önünde son derece gergin ve yakışıksız bir karakter olarak durmaktadır. Mesela düşünebiliyor musunuz, II. Abdülhamid döneminde bir üs gibi İngilizlere verilen Kıbrıs[3] için 1947-1950 yılları arasında CHP’nin Hasan Saka ve Şemsettin Günaltay kabinelerinde Dışişleri bakanlığı yapan Necmettin Sadak, zaten bizim olan Kıbrıs için: “Bizim Kıbrıs diye bir meselemiz yoktur.“ diyerek konuyu aleyhimize olacak bir sürece sokmuş ve daha sonra DP iktidarının Dışişleri bakanı Fuat Köprülü de; “Kıbrıs gibi meseleleri olmadığı”nı tekrarlayarak, kime ve nereye ait olduğu ve neyi temsil ettiği zor anlaşılır bir kimlik ortaya koymuştur. Ama onlar bütün bu acizliklerine rağmen çok geniş kitleler tarafından kahramanlar olarak algılandılar, çünkü öyle anlamaya hazır hale getirilmiştik. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Lozan’da garip bir şekilde elimizden çıkan adalar, Almanlar tarafından tekrar bize terk edilmek istendiğinde, İsmet İnönü tarafından şiddetle reddedilmişti. Bütün bu oluşumların ardında derin bir gerçekçilikten ziyade hep zayıf intibalar ve adealsiz tahayyüller bulunmaktadır. İki ayrı kültür, iki ayrı inanç ve anlayış sistemini, yani bizi ve İsrail’i karşı karşıya getirerek mukayese etmek isteyişimdeki asıl niyet; İsrail’in hayallerini gerçekleştirme yolundaki azmi karşısında bizim ve diğer İslam(!) ülkelerinin kendi modern düzlemlerinde nasıl bocaladıklarının ve nasıl kimliksiz, zayıf, düşsel bir dünyada yaşadıklarının anlaşılmasını sağlamaktır. Bu, sıradan bir hadise değildir, öylesine büyük ve sınır tanımaz idealdir ki, bugün yalnızca İsrail devletini inşa etmekle kalmamış, bütün dünyaya hükmeden para endüstrisinin de merkezi haline gelmiştir. Düşünün, eğer size karşı Ermeni dosyası açılmak istenildiğinde, İsrail’in lobileri buna izin vermediği sürece açılamıyor ve erteleniyorsa, İsrail’in lobilerinin desteğini almayan birisi Beyaz Saray’da oturamıyorsa ve her canı istediğinde Filistin’e istediği gibi acılar yağdırıyor ama modern dünyanın hiçbir gücü onun kınayamıyorsa, işte o zaman Theodor Herzl’in yüksek idealinin nasıl bir noktaya geldiğini anlamaya başlayabiliriz. Hatta öyle ki; bu İsrail ideali Herzl’den sonra gelen varislerinde de yankısını bulmuş ve Ben Gurion tarafından şöyle dillendirilmiştir: “Bugünkü Filistin topraklarını İngilizler çizdiler, oysa bizim ve yetişen neslimizin zihninde çok daha büyük bir İsrail projesi vardır.” Bütün bu olaylara toplumculuk ya da bireysellik aktivasyonu açısından bakabilir ve olayları o şekilde değerlendirebilirsiniz, ancak toplum dinamizmini diri tutan en temel argümanın bütün zamanlarda bireysel bilinç olduğu unutulmamalıdır. Ve bu bireysel bilincin hangi temeli esas alarak olgunlaştığı hususu geleceğin aydınlığını ya da trajedisini belirlemektedir. Mesela İsrail’in ilk başbakanı Ben Gurion, İstanbul Darülfünun’unda hukuk tahsilini yapıyor ancak buradan aldığı kazanımları kendi hayalindeki toplumsal varoluşun ve yükselişin pratikleri olarak kullanabiliyor. Kamboçya’da ölüm tarlalarını oluşturan Kızıl Kımer örgütünün lideri Pol Pot da tahsilini Fransa’da yaptıktan sonra bütün bu kazandığı birikimlerini kendi siyasal mekânına taşıdı. Tabiî bu arada ancak katliamlarla açıklanabilecek büyük kâbusları ve gözyaşlarını da yaşattı halkına. Ama bu zalim tutkuları bütün Firavunların ve Nemrutların dünyasında zaten görmüyor muyuz? Bu örnekleri hesapsız bir şekilde çoğaltabilmemiz daima mümkündür. Rusya’da Kerenski ile başlayan sosyalist hareketliliğin Lenin’in Bolşevik ihtilaliyle neticelendirildiği süreç de yine benzer bir durumdur, ütopya gibi görünen bu büyük hareket, birçok acılar ve sıkıntıların sonunda Lenin’in önüne geçilmez bireysel, ideolojik heyecanlarının tazeliği ile hayat bulmuştur. Ben burada çok kısaltılmış olarak bazı örnekler verirken, onların, zulmü mü yoksa hakkı mı temsil ettikleri üzerinde durmuyorum. Üzerinde durduğum mesele, herhangi bir inanç, felsefe ve hayata bakış noktasındaki aksiyonlardır. ”Yoksa senin Rabbin, halkı (birbirlerine karşı) dürüst davrandıkları sürece, bir toplumu (sırf) (çarpık inançları) yüzünden asla helak etmez.” (Hud -117 )
Ne yazık ki bu aksiyon ve mevcudiyetler dünyasında Müslümanlar görülmemektedir. Yani bir değer ifade eden güç olarak hiçbir platoda görülmemektedir. Yoksa Batı dünyasının ve global sermayenin sömürge alanı olarak kullandığı acınacak zayıflıkta sürüler halinde Müslümanlar elbette çoktur. Liderleri sanayi devi ülkeler tarafından terbiye edilirken; halkı da kendi liderleri tarafından terbiye edilmekten memnundurlar. Oysa Müslüman bireyin bütün güzelliklerini, isteklerini, sınırlarını, hedeflerini, gücünü ve gücünün mânâsını tamamlayan en derin ve en göz alıcı hatları Hz. Muhammed’in getirdiği insan fıtratına en uygun düşen öğretide idi. Ama onun getirdiği erdem unutulunca, insan hayatının en güzel tarafı olan ideali de, hayata dair iddialarındaki tutarlılık da kaybedildi. Sadece yönetim erki değil, aynı zamanda İslami alanda bilim adamı hüviyetli ve üniversitelerde kürsüleri olan kariyer sahibi kimseler de bu kötü durumdan oldukça yüksek bir payın sahibidirler. Çünkü onların büyük bir kısmı, ne olduğu anlaşılamayan renksiz, ürkek ve niteliksiz kimliklere dayalı temsilleriyle halkın inanç alanlarını işgal etmekte ve onları kötü derlenmiş fikirsiz cemaatler haline getirmektedirler. Bu bilimsel kamuflaj altındaki bilim(!) adamları, sistemin kendilerinden zaman zaman istifade ettiği “logo“lar haline gelmişlerdir. Hindistan İngilizler tarafından işgal edilip bir genel vali ile yönetilirken, oradaki halk, bizim insanımızın, yine bizim bilim(!) adamlarımız tarafından uğratıldığı kadar gadre uğramamıştır. Bu kadar gelenekçi olup yenilenmeye ve aydınlanmaya bu kadar kapalı dar kafa kalıplarını, bu ulema takımının, içinde bulundukları yalıtılmışlıktan kurtulmadıkları sürece kırabilmeleri asla mümkün olmayacaktır. Zira onlara intikal eden kafa yapılarının mirası çok daha başka katmanlara dayanmaktadır. Dâvâlarının ahenksizliği, varlıklarını sadece geçim kaygısına bağlamalarındaki sisteme bağlı gelenekci itaat ve bundan geriye kalan bütün mesainin ürküntülü bir kaçışla tamamlanması halleriyle onlar, bu toplumun önünde en büyük îmânî sorun olmaya devam edeceklerdir. Tamamı elbette böyle bir kategorinin içinde değildir ama azımsanmayacak bir kısmı ne yazık ki böyledir. Bazılarını televizyon konuşmaları ve bazı televizyon programlarına katılımlarında seyrettiğim olmuştur. Allahım! O ne kendinden emin olma duygusudur?! “İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayetin kendisi olan ayetleri insanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra gizleyenler var ya mutlaka onlara Allah lanet eder. Lanet edebilecek olanlar da lanet ederler.” (Bakara -159)
Kendilerine yakın gördüklerine ya da karşılarında görüp ama unvanından ürktüklerine karşı nasıl da erdemlerini sıralıyor ve iltifatlarını sunuyorlar? Cehaletle ünlenen bir toplumun bu âlimlerini asıl, kitabın özünden bahseden ve Allah’ın kitabından ayetler okuyan bir başka ilim adamına hitabederken takındıkları müşterek alaycı ve küstah edaları nasıl bağışlayabilirim? Bu kimseler bu ülkede İslam adına konuşan son üç beş yüzyıllık tarihimizin en acı meyveleridir. Onlar, hurafelere dayalı bir İslam anlayışını bu toplumda alabildiğine yaygınlaştırmaya çalışan ve hatları asla belli olmayan derebeyleridir. Birbirlerine karşı iltifatlı vecizelerle gönül alıcı olan, yine birbirlerini en ağırbaşlı üsluplarla selamlayan bu zümrenin büyük bir çoğunluğu, temsil ediyor göründükleri İslami düşünce ile ve ortaya koydukları arabesk şaşkınlıkların mizahı ile ancak XIV. Lui’nin Kraliyet sarayına şenlik olabilirler. Bu kimselerin ahlâkî ilkeleri yoktur, bu yüzden gelecek adına temiz ve özgür idealleri de yoktur. Onlarda var olan yalnızca günübirlik bir hayatın, suya sabuna dokunmadan elde edilecek menfaatleridir. Gündelik en hayati meselelerde analizler yapılırken, o mesele ile örtüşen Kur’an’ın âyetlerini asla telaffuza yaklaşmayan bu modern İslam’ın çelebileri, aynı analiz içinde Sokrat’tan Marx’a uzanan bir çizgide hayatın kavramlarını bulmaya çalışıyorlar. Aslında doğru da yapıyorlar, zira ikiyüzlü, kaypak ve bozuk bir ahlâkın beslediği kimliklerin niteliği budur.
Evet, işte bu kısa anlatımda işaret etmek istediğim hadise budur. Theodor Herzl’den örnek verirken aslında, samimi duygularla beslenen ideallerin nelere mâlik olduğunu göstermektir. Ellerinde Kur’an gibi en sağlam ve hayatın kendi fıtri şeması içinde sunulan bir metin olmasına rağmen, içlerindeki riyanın beslediği ürküntülerle geleneğin kasvetli labirentlerine sığınan bu kariyer sahibi ilim(!) adamlarında ideal ve cüret değil, bütün çağları kirletecek kadar asaletsiz sahte dekorlar görürsünüz. Bütün bunlar aslında derinden derine sessiz bir kaçış temayülüdür. Şöyle böyle, az veya çok, elde ettiğiniz dünya nimetlerini (mal, mülk, kariyer, himaye vs) elinizden kaçırmak endişesi taşırsanız, hiçbir ülkünün adamı olamazsınız. Gözden düşmüş ve küçülmüş kimseler olarak kafanızda kendinizi mühimsediğiniz hayallerinize sığıntı olursunuz yalnızca. Çünkü her fırsatta kendisine sığınılan şartlar, elinizden en faydalı taraflarınızı almış, korkak ve uslu yanlarınızı size bırakmıştır.
O zaman mesele şudur; peşinden gittiğiniz ve her şeyi onun adına yaptığınızı söylediğiniz dâvânız alay konusu yapılıyorsa, bir bilim adamı(!) olarak seküler dünyanın içinde ve bilim adamları arasında bilgiye ve şahsiyete dayalı bir itibarınız yoksa sadece kendi kopyelerinizle bir araya geldiğinizde krallığınızı ilan ediyorsanız, hayatın gerçekliğine ne kadar uzak düştüğünüzü anlamaya başlamalısınız.[4] Bilimsel ciddiyet; düzey, otorite ve îtibar çok farklı şeylerdir ve bir realite olarak, bir mevcudiyet olarak ben de varım demektir.
Kendi başınıza kaldığınız zaman yeni fetihler yapmış gibi sükseler yapıyor ama seküler bir şöhretin önünde terbiye oluyorsanız, günlük hayatınızda kafanızdaki hurafeleri gerçekler haline getiriyor ve bütün bu kirli unsurları vecd havasında insanlara sunuyorsanız, kendi ilmihalinizi yeniden gözden geçirmelisiniz.
Balzac, birgün Napolyon’un resminin üzerine şöyle yazar: ”Onun kılıçla sona erdiremediği şeyleri, ben kalemimle tamamlayacağım.” Balzac’ın bu ideali, Hügo, Volter ve diğerleri ile modern Fransa’yı, Theodor Herzl’in ideali İsrail’i hazırladı.
Çok merak ediyorum, bizim düşünce adamlarımız, gönül önderlerimiz, İslam dünyasının düşünürleri ve cemaatleri takdis eden efendiler, içlerindeki çürümeden kurtulup hayallerdeki masallar ülkesinden hayatın gerçekliğine inebilecekler mi? Herkes ama herkes şunu çok iyi bilmelidir; önce neler iddia ettiğimize ve ne halde olduğumuza bakalım ve sonra şunu iyice kavrıyalım; tarih, işinize geldiği zaman gözardı edelim diye önce kirletip sonra da katlanıp kaldırılacak bir mendil değildir. Ve tarih, yalan üzerine söylenmiş sözlerin diyetini hep ağır ödetmiştir.
[1] Ş. Süreyya Aydemir, İkinci Adam, C.2 s.347-350
[3] II. Abdülhamid, Rus Çarı’nın özellikle boğazlara yönelik baskılarına karşı bir tür garantörlük düşüncesiyle Kıbrıs adasını belli bir süre için İngilizlere üs olarak vermişti. Ayrıca bu üssün karşılığında tuz vergisi de dâhil olmak üzere İngilizlerden dış borçlara mahsuben kira geliri alınmıştır. Bu durum bugün için İncirlik üssünün ABD’ye üs olarak verilmesinden daha farklı değildir.
[4] Eski Diyanet İşleri Başkanlarından, Allah rahmet etsin, Ömer Nasuhi Bilmen’in “Hukuk-u İslamiye Kamusu“ adlı muhteşem bir eseri vardır. Bu esere o dönemin İstanbul Üniversitesi’nin Rektörü Ord. Prof. Sıddık Sami Onar, Ord. Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ve İst. Üniv. Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hüseyin Naili Kubalı birer methiye yazmaktan kendilerini alamamışlardır. Düşünebiliyor musunuz, Kubalı ve özellikle Sıddık Sami Onar, 27 Mayıs ihtilalinin üniversite ayaklarıdır ve Korgeneral Cemal Madanoğlu’nu meclisin kapatılması ve DP’lilerin yargılanması konusunda ikna eden kişidir. Fakat ilim öyle bir değer, öyle bir eşsiz cevherdir ki, en uç noktadaki kimseleri bile pırıltısına hayran bırakacak kıymettedir. İşte bu kişilerin İslam düşünce hayatı ile hiçbir ilgileri olmamalarına rağmen böyle hayranlık uyadıran müstesna eser için birer methiye yazmaktan kendilerini alamamışlardır. Aslında bu eser için sarfedilen saygı ve hürmet dolu sözlerin tamamını, eğer sığabilecek kadar kısa olsaydılar, buraya almak isterdim. İslam adına ahkâmlar kesen ve çalımından geçilmeyen ilim adamlarımız, ekran şovlarının dışında kendilerinin ortaya ne koyduklarına bir bakıversinler. Kariyer ile bilim adamı olunmaz. İnsanın kendisini Kaf dağında görüvermesi ne kadar kolaydır değil mi?
Gemi batıyor, seyrediyorlar. Bir heyula dolaşıyor, dinliyorlar. Dünya değişiyor, bakmıyorlar. Bir şeyler yaşıyoruz, şahit oluyoruz. Dönüşen sadece nesneler, mekânlar, olaylar, kişiler değil. Yaşadığımız gariplik bizi dönüştürüyor. Hem de dönüşümün ruhuna aykırı bir şekilde. İnsanı yavaş yavaş olgunlaştıran, var eden bir dönüşümden çok, şokla, özüne aykırı şekilde, varoluşunu tamamlamadan olgunlaştıran bir dönüşüm bu yaşadığımız.
Bilim insanları, etik konularını çalışanlar, politika yapıcılar vs. biyo-teknoloji ile siber-teknoloji (yapay zekâ) kesişmesinin ne gibi sonuçlar doğuracağı üzerinde düşünmesi gerekir. Zira sentetik biyoloji ile yapay zekâ teknolojilerinin sağlıklı ve güvenli biçimde ilerlemesi için böylesi bir sorumluluğa ihtiyaç var. Yapay zekânın tasarımı ve uygulanması süreçleri gittikçe karmaşıklaşması kontrolü, denetimi ve düzenlenmesini zorlaştıracak görünüyor.
Adeta bir hapishane hayatına doğan ve defalarca yıkıcı savaşlar yaşayan Gazzeli çocukların olgunlukları ve felaketler karşısındaki sabırlı duruşları, hem çocuğa bakışımızda hem de çocuk yetiştirmedeki yanlışlarımızı gösterdi. Elini suya sabuna dokundurtmadan, tüm ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayarak, hayatın zorluklarıyla ve tehlikeleriyle yüzleştirmeden, hiçbir sorumluluk yüklemeden çocuk büyütmek ve bununla övünmek, dünyadaki varlık gayemiz olan imtihan olgusundan habersizliğimizin en açık göstergesi.
“İslâm insanlığa ne vadediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakikat sarkacında incelenmiş, ardından İslâm’ın temel kaynakları ekseninde değerlendirilmiştir. Çalışmada, kendini İslâm’a nispet eden toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken, konunun beyanı öncesi doğru bir durum tespiti yapılması zarureti vurgulanmıştır.
Bilginin doğruluğu kadar bağlamın doğruluğu da önemlidir. Bir anlatıda doğru bilgilerin olması, kurgunun, anlatının da doğru olmasını zorunlu kılmaz. Evet, ‘söylem’ anlatanın dünya görüşüne, bakış ve inanç biçimine göre şekillenir. Asıl dikkat edilmesi gereken söylemler, içerisinde bolca doğruların olduğu söylemlerdir.
Dreyfüs, Herzl Ve Bizim Çelebiler
Bu kısa yazımızda istiyorum ki, bizi bugünlere taşıyan tarihi oluşumlar, içlerinde sakladıkları kimliklerle birlikte tıpkı birer zafer armadası gibi gözümüzün önünden birer birer geçsinler ve bizler de onları hayatımızın yaşanmış en gerçek öyküleri olarak seyredelim. Bunu yaparken kendimize karşı koruyucu merhamet duygularımızı bir tarafa koyalım ve herhangi bir ahlâkî sapma göstermeden ve izzet-i nefis meselesi de yapmadan olayları, yani kendimizi görmeye çalışalım. Çünkü toplum olarak kendimizi kandırmada ve bile bile kendimize yalanlar söylemede iyi bir şöhretimiz var. Kimse buna itiraz etmesin, çünkü tarih, başa çıkamayacağınız kadar yakın tanığımızdır. Hayatın gerçek yasaları önünde, tesellilerin, kaçışların neler olduğunu ve hayatın asıl mânâsı ile gönülleri dolduran boş hayalleri anlamaya çalışalım istiyorum. İdeallerin beslediği, ama gerçek temalar üzerine oturtulmaya çalışılan başka coğrafyadaki bir zihniyetin nasıl toplumsal bir gerçeklik haline getirildiği ile bizim sahibi olduğumuz zayıf, iradesiz, çelimsiz, tabansız ve aciz anlayışların nasıl kahramanlık hayalleri üzerine oturtulmaya çalışıldığının çok kısa bir analizini yapalım istiyorum.
Ziya Paşa’nın bir beyiti var ki, bütün zamanları kuşatıcı ve ders alma istidadında olan insanlara ibretler verici mahiyettedir.
“Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz
Görünür kişinin rütbe-i aklı eserinde”
Bu, bizlere de çok ciddi hitabı olan bir sözdür ve insanımıza ama özellikle İslami duyarlılığı olanlara, diğer bütün kitlelerden farklı olarak kendi kriterlerini gözden geçirmeleri gereğini hatırlatmaktadır. Müslümanların, yani İslamî bir gelenekten geldikleri için kendilerini enikonu böyle saymada hak sahibi bulanların, ihtiraslarından ve psikolojik kapanlarından kurtularak kendi paylarına dersler çıkarabilmeleri mümkün görülmüyor. En azından şimdilik görünmüyor. Çünkü bizim, kendimizi bedbaht ve haksızlığa uğramış kimseler olarak gördüğümüz istisnai zamanların dışında kişisel değerlendirmeler yapmamız, kendimizi sorgulamamız, hele hele kendimizi yargılayacak net ahlâkî bir erdemi ortaya koyabilmemiz alışılmış bir psikoloji değildir. Üstelik böyle zamanlarda bile yapılan kişisel tahliller, Sinan Paşa’nın: ”Eğerçi akıl asıldur amma anda hata eksik olmaz.” dediği gibi kişiyi çok zaman hatalardan uzaklaştırmaz ve kendi nefsinin haklılığına yaklaştırmaya zorlar. Esasen hayata dair heyecanları olmayan, kendisini bütün iç bağlarından kurtarıp gelecek ideali ve özgürce hamleleri bulunmayan kimseler için kendi kişilik tahlilini yapmak oldukça zordur. Bizler bunu başarıyoruz diyebilir miyiz? Özellikle mü’min kimliği ile birlikte bunu söyleyebilir miyiz? Şunu biliyoruz ki, bugün hiçbir mesele ciddi bir mevcudiyet olgusu olarak müslümanların zihinlerinde yer tutmamaktadır. Nasıl olabilir ki, henüz disiplinli bir hayal gücümüz bile yok… Sıradan bir örnek olsun diye şunu hatırlayalım, bundan yıllar önce Çin’de Tianenmen meydanında ayaklanan Çinli üniversite öğrencileri, Mao’nun rütbesiz asker kıyafetli resminin karşısına yeni bir imge olarak Hu Yao Bang’ın on iki metrelik kravatlı dev resmini asmışlar ve iradelerinin boyutlarını, üzerlerine yürüyen Kızıl Çin’in tankları önünde bütün dünyaya göstermişlerdi. Bu durum; hayatı sadece dışarıda gözlenen olgular, vaaz eder gibi köşe bucak söylenen heyecanlı sözler, bazen gözyaşlarının da karıştırıldığı mahzun edalar ve kaygısızca seyredilen manzaralardan çok daha faklı görmek demektir. Yani meseleleri; aldatıcı dillerin, ahlâk gibi görünen entrikaların, avutucu ve uyuşturucu göşyaşlarının yaklaşamayacağı gerçek bir merhalede görmek demektir. Fakat kendine özgü diline ve kendi iç çizgilerine yabancı kaldığınız ve yalnızca dış modeline ait özentilerini koruduğunuz aciz bir îmanın sağlayacağı silik kimlikle böylesine gerçekci bir hayata müdahil olamazsınız. “(Ama), sizden önce gelip geçen (mü’min)ler gibi sıkıntı çekmeden cennete girebileceğinizi mi zannediyorsunuz? Onların başına öyle ezici sıkıntılar ve katlanılmaz darlıklar geldi ki ve öylesine sarsıldılar ki, mü’minlerle birlikte Elçi de: “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” diye feryat ediyordu. Gözünüzü açın, Allah’ın yardımı (daima) yakındır!” (Bakara – 214)
Yoksa yalıtılmış bir hayatın içinde neş’enizi asla kaçırmayan rahatlığınız ve şirazesinden çıkmış benlik duygularıyla kendinize karşı olan takdir hislerinizi kuvvetlendirebilir, farkına varmadan yeni enkazlar haline gelebilirsiniz. Mamafih insanlar alıştıkları ve bizzat kendileri kıldıkları telâkkilerin yanlışlığını kolay kabul edemezler çünkü benlik duygusu burada da ağır basacaktır. Zira kendilerini gerçeklerin dünyasından ayırarak faydasız anlayışlara götüren bağlar, çok zaman fark edilemeyecek kadar derinlerdedir. İşte böyle bir bocalama ve değersiz bir duygu atmosferi içinde hayatın bereketini kimse ortaya koyamaz. İnsanoğlunun tarihinde Perikles’ten Annibal’a, Romalı Sezarlar’dan günümüze uzanan bir yolda kendisini nasibine götüren bütün gücü, kudreti ve heyecanı daima inançlarından aldığını biliyoruz. Bu inanç temelsiz bir duygusallık üzerine ve verimsiz alışkanlıklar olarak inşa ediliyorsa orada yalnızca gürültüler, sloganlar, aldatışlar ve ciddiyetsiz iddialar bulursunuz. Ama eğer bu inanç, bütün aleladelikleri, bütün yavanlıkları ve bütün sahtelikleri boğan pırıltılı ve tükenmez bir memba cevheri üzerine inşa edilirse, işte o zaman karşınızda yaşanmaya ve övgüye değer bir hayatın doğduğunu göreceksiniz. Düşünün bir kere, eğer Frans’ada bir Dreyfüs dâvâsı olmasaydı, Theodor Herzl, sadece sıradan ve adı duyulmamış Avusturyalı bir gazeteci olarak kalacaktı. Ama bu dâvâ, Herzl’in kendisine ait derin bir iç değerlendirmesini yapmasını, hislerinin asıl kıvamını tanımasını ve kendisine ait binlerce yıllık geçmişini ve muhayyilesinin özlemlerini bir araya getirmesini sağlamıştır. Peki, bu nasıl bir sonuç ortaya koydu dersiniz? Evet, bu bir kişinin, ümid etmenin ne demek olduğunu gösterecek kadar diri tuttuğu tasavvuru, sonuç olarak bugünkü İsrail’i doğurmuştur. İsrail, Theodor Herzl’in modern Ortadoğu’ya ve İslam alemine en ağır gelen armağanıdır. İşte bunu yeterince anlamamız, ama öncelikle de kibirlerinden her biri kendisini bir Zümrüd-ü Anka zanneden ilim adamlarımızın anlaması gerekiyor. Tarihi süreç içinde belki de İsrail’in 1917’deki Boulfour deklerasyonuna dayandırılarak kuruluş aşamalarını tamamladığını ve 1948’de kurulduğunu söyleyenler çıkacaktır ve bu doğrudur. Ama bu, meselenin yalnızca dış politikaya akseden görüntüsüdür. Meselenin en can alıcı ruhu; Dreyfüs, bütün toplum katmanları tarafından lânetlenip tek başına bırakıldığında, yine kendisi gibi bir Yahudi olan Emile Zola’dan başkası tarafından sahiplenilmeyişi ve adalet önünde müdafaa edilmeyişinin ve bütün bunların arkasında Yahudilere karşı duyulan derin nefretin Theodor Herzl tarafından fark edilmiş olmasıdır. Bunu küçük, basit bir uyarı noktası olarak göremeyiz. Çünkü çok kimse için küçücük bir ayrıntı gibi görünen bu nokta, Herzl için belki de en büyük bir ırk ideali haline dönüşmüştür. Bu çok önemli bir hadisedir ve bize belki de şunu sorgulatmalıdır: hayatımızın genel planı içindeki ideallerimiz nelerdir ve bizi hangi ölçüde sarmaktadır? Gerçekten bir idealiniz var mıdır veya var saydığınız idealinizin malzemesi nedir? Bunlar cevaplanmalı ve gözle görülür örnekler halinde ortaya konulmalıdır. Ama gerçekte bizim cephemizde durum tamamen farklı bir şekilde, bir tür idealsiz meram anlatma ve bazı hislerin tatmini şeklinde cereyan etmektedir. Mesela 1930’lu yıllarda üniversitelerde yeniden yapılanmaya gidilirken, dönemin ateşli Maarif Vekili Dr. Reşit Galip, bir komisyon teşkil ederek sahasında ün yapmış değerli birçok ilim adamını üniversiteden uzaklaştırarak, onların yerine kendi uygun gördüğü gençleri tayin eder ve etrafına da şöyle telkinlerde bulunur: “Bu gençleri methedeceğiz.” Evet, bu ale’l-usul ve aceleci tavırla sahip olduğu güç ve azametini tüketen, aynı anda kendi kültürel gücüyle hesaplaşan siyasal anlayışın ortaya koyacağı toplumsal tasvir ile Theodor Herzl’in gelecek adına beslediği umutların tonu bir olabilir mi? Gerçekten olabilir mi? Bugün geldiğimiz noktada neler olduğunu ve ne olduğumuzu görüyoruz. Bu elbette sadece bizde değil, uzunca bir zamandır bütün İslam coğrafyasında meseleler hep içi heyecansız rüyalarla dolu bireysel maceralar, teslimiyetler ve sıradan siyaset oyunları olarak ele alınmıştır. En heyecanlı dönemlerimizde dahi bu böyle olmuştur. Bu durum fevkalade önemlidir ve sizin ruhunuza neyin hâkim olduğu ile doğrudan ilgilidir. Herzl, bir kavmin, çok derinlere varan ideali ile dünyanın merkezinde İsrail devletini inşa ederken; aşağı yukarı aynı yıllara denk düşen bir dönemde bizde de İsmet Paşa önderliğinde toprak reformu meselesi görüşülüyor ve ülkenin yeniden yapılanması adına çok ciddi mücadele edileceği söyleniyordu. Bu belki de Osmanlı sonrası dönemde yepyeni bir devrin inşası, yeni bir sistemin ortaya koyulacağı sürecini başlatacaktı ve öyle söyleniyordu. Dönemin Başvekili Şükrü Saraçoğlu, Cumhuriyet döneminin belki de çekirdekten yetişmiş, alanının en kapsamlı, en liyakatli donanımına sahip bir kişisini, Raşit Hatiboğlu’nu Çankaya Köşkü’ne şöyle çağırıyordu: “Seni cepheye çağırıyorum, Çankaya’ya gel, şartların şimdiden kabul!..”[1] Bu heyecanla başlayan çalışmaların neticesinde toprak reformu kanunu 11.05.1945 tarihinde çıkarıldı. Bu kanun belki de tarihimizin en önemli hareketlerinden biri idi, çünkü Türkiye böylelikle modern bir ülke olma yolunda adımlar atabilecek ve asırlardır kötü yapılanmasını sürdürmekte olan feodal düzen ve toprak ağalığı tarihe kavuşacaktı. Ama ne garip bir tecellidir ki bu değerli Bakan kısa bir süre sonra istifa etmek zorunda bırakıldı. Peki, sonuç ne oldu dersiniz? Sonuç, bizim yapısal alanımıza ve zihniyetimize en uygun düşen bir mizah ile biçimlendirilerek, bu kanunun Adnan Menderes ve Emin Sazak’la birlikte en sert muhalifi olan Cavit Oral’ın, Hatiboğlu’nun yerine bakan olmasıyla sonuçlandı. Oysa Başvekil Saracoğlu: “İşte toprak reformu dediğin böyle olur.“ diyordu. Toplumsal yapı adına gerçekten sorumluluk taşıdığını hissedenler bu ve benzeri meseleleri düşünmek zorundadırlar. Milli Şef İsmet Paşa’nın temsil gücünün buna yetmediğini düşünebilir misiniz? Bence hayır! Zira biliyoruz ki o, kendi gücünü göstermesi gerektiği zamanlarda hiçbir musamaha ölçüsü tanımadan bunu yerine getirmişti. Mesela daha önceki yıllarda Halife Abdülmecid Efendi’yi Rauf Orbay ve bazı arkadaşları ziyaret ettiğinde İnönü, bu duruma, kendisine güvenen güçlü bir devlet adamı edasıyla şöyle tepki vermişti: “Halifeyi ziyaret meselesi halife meselesidir. Halife ordularının bu memleketi harabeye çevirdiğini bir devlet adamı olarak unutamayız. Bir halife, zihninden bu memleketin mukadderatına karışmak arzusunu geçirirse, o kafayı behemehâl koparırız.”[2] Hiçbir şeyin gizlenmediği, anlayışların çok açık olarak ifade edildiği yeni bir kuvvetin varlığına işaret eden bu sözler, aynı zamanda büyülü ve yeni hülyalara açık bir dönemin hâlet-i rûhiyesini de çizer. Ama bu uyarılardan toprak reformuna geldiğimiz döneme kadar yaşananlar, sadece ürküten güçler, hayatın akışını bozan vehimler ve idealsiz ağır tecellilerden ibaret kalmıştır. Oysa biz bunları yaşarken; bütün hazırlıkları Dreyfüs dâvâsı ile alevlenen ve çok yüksek bir idealle neticesi tamamlanan İsrail devletinin kuruluşunu Ben Gurion bütün dünyaya ilan ediyordu.
Peki, bütün bunlardan ne diye bahsediyorum? İçimizde hep ardı arkası kesilmeyen karşıtlıklar var. Herkes, derin bir zaaf tehlikesiyle yaşamasına rağmen en abartılı bencillik duyguları ve kapalı gurup psikolojileri içinde eriyip gitmektedir. Kitlelerin yaşama biçimleri ve hayata bakışları bu açıdan değerlendirildiğinde, aslında hepsinin temelde aynı olan müşterek bir yanlışı alıp farklı tonlarda seslendirdiklerini görüyoruz. Bu kitlesel psikoloji hangi döneme ait olursa olsun, daima oluşturulan şartlara en uygun düşecek yalanlarla beslenir. Ve bu, hakikati araştıran ve şartları sorgulayan sağlıklı bir akla hiçbir zaman uygun düşmemektedir. Günümüzde ve yakın geçmişimizde kendine güven duyuyormuş gibi izlenim veren ama içinde türlü zaaf ve acziyet halleri yaşayanların kişilik travmaları tarih önünde son derece gergin ve yakışıksız bir karakter olarak durmaktadır. Mesela düşünebiliyor musunuz, II. Abdülhamid döneminde bir üs gibi İngilizlere verilen Kıbrıs[3] için 1947-1950 yılları arasında CHP’nin Hasan Saka ve Şemsettin Günaltay kabinelerinde Dışişleri bakanlığı yapan Necmettin Sadak, zaten bizim olan Kıbrıs için: “Bizim Kıbrıs diye bir meselemiz yoktur.“ diyerek konuyu aleyhimize olacak bir sürece sokmuş ve daha sonra DP iktidarının Dışişleri bakanı Fuat Köprülü de; “Kıbrıs gibi meseleleri olmadığı”nı tekrarlayarak, kime ve nereye ait olduğu ve neyi temsil ettiği zor anlaşılır bir kimlik ortaya koymuştur. Ama onlar bütün bu acizliklerine rağmen çok geniş kitleler tarafından kahramanlar olarak algılandılar, çünkü öyle anlamaya hazır hale getirilmiştik. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Lozan’da garip bir şekilde elimizden çıkan adalar, Almanlar tarafından tekrar bize terk edilmek istendiğinde, İsmet İnönü tarafından şiddetle reddedilmişti. Bütün bu oluşumların ardında derin bir gerçekçilikten ziyade hep zayıf intibalar ve adealsiz tahayyüller bulunmaktadır. İki ayrı kültür, iki ayrı inanç ve anlayış sistemini, yani bizi ve İsrail’i karşı karşıya getirerek mukayese etmek isteyişimdeki asıl niyet; İsrail’in hayallerini gerçekleştirme yolundaki azmi karşısında bizim ve diğer İslam(!) ülkelerinin kendi modern düzlemlerinde nasıl bocaladıklarının ve nasıl kimliksiz, zayıf, düşsel bir dünyada yaşadıklarının anlaşılmasını sağlamaktır. Bu, sıradan bir hadise değildir, öylesine büyük ve sınır tanımaz idealdir ki, bugün yalnızca İsrail devletini inşa etmekle kalmamış, bütün dünyaya hükmeden para endüstrisinin de merkezi haline gelmiştir. Düşünün, eğer size karşı Ermeni dosyası açılmak istenildiğinde, İsrail’in lobileri buna izin vermediği sürece açılamıyor ve erteleniyorsa, İsrail’in lobilerinin desteğini almayan birisi Beyaz Saray’da oturamıyorsa ve her canı istediğinde Filistin’e istediği gibi acılar yağdırıyor ama modern dünyanın hiçbir gücü onun kınayamıyorsa, işte o zaman Theodor Herzl’in yüksek idealinin nasıl bir noktaya geldiğini anlamaya başlayabiliriz. Hatta öyle ki; bu İsrail ideali Herzl’den sonra gelen varislerinde de yankısını bulmuş ve Ben Gurion tarafından şöyle dillendirilmiştir: “Bugünkü Filistin topraklarını İngilizler çizdiler, oysa bizim ve yetişen neslimizin zihninde çok daha büyük bir İsrail projesi vardır.” Bütün bu olaylara toplumculuk ya da bireysellik aktivasyonu açısından bakabilir ve olayları o şekilde değerlendirebilirsiniz, ancak toplum dinamizmini diri tutan en temel argümanın bütün zamanlarda bireysel bilinç olduğu unutulmamalıdır. Ve bu bireysel bilincin hangi temeli esas alarak olgunlaştığı hususu geleceğin aydınlığını ya da trajedisini belirlemektedir. Mesela İsrail’in ilk başbakanı Ben Gurion, İstanbul Darülfünun’unda hukuk tahsilini yapıyor ancak buradan aldığı kazanımları kendi hayalindeki toplumsal varoluşun ve yükselişin pratikleri olarak kullanabiliyor. Kamboçya’da ölüm tarlalarını oluşturan Kızıl Kımer örgütünün lideri Pol Pot da tahsilini Fransa’da yaptıktan sonra bütün bu kazandığı birikimlerini kendi siyasal mekânına taşıdı. Tabiî bu arada ancak katliamlarla açıklanabilecek büyük kâbusları ve gözyaşlarını da yaşattı halkına. Ama bu zalim tutkuları bütün Firavunların ve Nemrutların dünyasında zaten görmüyor muyuz? Bu örnekleri hesapsız bir şekilde çoğaltabilmemiz daima mümkündür. Rusya’da Kerenski ile başlayan sosyalist hareketliliğin Lenin’in Bolşevik ihtilaliyle neticelendirildiği süreç de yine benzer bir durumdur, ütopya gibi görünen bu büyük hareket, birçok acılar ve sıkıntıların sonunda Lenin’in önüne geçilmez bireysel, ideolojik heyecanlarının tazeliği ile hayat bulmuştur. Ben burada çok kısaltılmış olarak bazı örnekler verirken, onların, zulmü mü yoksa hakkı mı temsil ettikleri üzerinde durmuyorum. Üzerinde durduğum mesele, herhangi bir inanç, felsefe ve hayata bakış noktasındaki aksiyonlardır. ”Yoksa senin Rabbin, halkı (birbirlerine karşı) dürüst davrandıkları sürece, bir toplumu (sırf) (çarpık inançları) yüzünden asla helak etmez.” (Hud -117 )
Ne yazık ki bu aksiyon ve mevcudiyetler dünyasında Müslümanlar görülmemektedir. Yani bir değer ifade eden güç olarak hiçbir platoda görülmemektedir. Yoksa Batı dünyasının ve global sermayenin sömürge alanı olarak kullandığı acınacak zayıflıkta sürüler halinde Müslümanlar elbette çoktur. Liderleri sanayi devi ülkeler tarafından terbiye edilirken; halkı da kendi liderleri tarafından terbiye edilmekten memnundurlar. Oysa Müslüman bireyin bütün güzelliklerini, isteklerini, sınırlarını, hedeflerini, gücünü ve gücünün mânâsını tamamlayan en derin ve en göz alıcı hatları Hz. Muhammed’in getirdiği insan fıtratına en uygun düşen öğretide idi. Ama onun getirdiği erdem unutulunca, insan hayatının en güzel tarafı olan ideali de, hayata dair iddialarındaki tutarlılık da kaybedildi. Sadece yönetim erki değil, aynı zamanda İslami alanda bilim adamı hüviyetli ve üniversitelerde kürsüleri olan kariyer sahibi kimseler de bu kötü durumdan oldukça yüksek bir payın sahibidirler. Çünkü onların büyük bir kısmı, ne olduğu anlaşılamayan renksiz, ürkek ve niteliksiz kimliklere dayalı temsilleriyle halkın inanç alanlarını işgal etmekte ve onları kötü derlenmiş fikirsiz cemaatler haline getirmektedirler. Bu bilimsel kamuflaj altındaki bilim(!) adamları, sistemin kendilerinden zaman zaman istifade ettiği “logo“lar haline gelmişlerdir. Hindistan İngilizler tarafından işgal edilip bir genel vali ile yönetilirken, oradaki halk, bizim insanımızın, yine bizim bilim(!) adamlarımız tarafından uğratıldığı kadar gadre uğramamıştır. Bu kadar gelenekçi olup yenilenmeye ve aydınlanmaya bu kadar kapalı dar kafa kalıplarını, bu ulema takımının, içinde bulundukları yalıtılmışlıktan kurtulmadıkları sürece kırabilmeleri asla mümkün olmayacaktır. Zira onlara intikal eden kafa yapılarının mirası çok daha başka katmanlara dayanmaktadır. Dâvâlarının ahenksizliği, varlıklarını sadece geçim kaygısına bağlamalarındaki sisteme bağlı gelenekci itaat ve bundan geriye kalan bütün mesainin ürküntülü bir kaçışla tamamlanması halleriyle onlar, bu toplumun önünde en büyük îmânî sorun olmaya devam edeceklerdir. Tamamı elbette böyle bir kategorinin içinde değildir ama azımsanmayacak bir kısmı ne yazık ki böyledir. Bazılarını televizyon konuşmaları ve bazı televizyon programlarına katılımlarında seyrettiğim olmuştur. Allahım! O ne kendinden emin olma duygusudur?! “İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayetin kendisi olan ayetleri insanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra gizleyenler var ya mutlaka onlara Allah lanet eder. Lanet edebilecek olanlar da lanet ederler.” (Bakara -159)
Kendilerine yakın gördüklerine ya da karşılarında görüp ama unvanından ürktüklerine karşı nasıl da erdemlerini sıralıyor ve iltifatlarını sunuyorlar? Cehaletle ünlenen bir toplumun bu âlimlerini asıl, kitabın özünden bahseden ve Allah’ın kitabından ayetler okuyan bir başka ilim adamına hitabederken takındıkları müşterek alaycı ve küstah edaları nasıl bağışlayabilirim? Bu kimseler bu ülkede İslam adına konuşan son üç beş yüzyıllık tarihimizin en acı meyveleridir. Onlar, hurafelere dayalı bir İslam anlayışını bu toplumda alabildiğine yaygınlaştırmaya çalışan ve hatları asla belli olmayan derebeyleridir. Birbirlerine karşı iltifatlı vecizelerle gönül alıcı olan, yine birbirlerini en ağırbaşlı üsluplarla selamlayan bu zümrenin büyük bir çoğunluğu, temsil ediyor göründükleri İslami düşünce ile ve ortaya koydukları arabesk şaşkınlıkların mizahı ile ancak XIV. Lui’nin Kraliyet sarayına şenlik olabilirler. Bu kimselerin ahlâkî ilkeleri yoktur, bu yüzden gelecek adına temiz ve özgür idealleri de yoktur. Onlarda var olan yalnızca günübirlik bir hayatın, suya sabuna dokunmadan elde edilecek menfaatleridir. Gündelik en hayati meselelerde analizler yapılırken, o mesele ile örtüşen Kur’an’ın âyetlerini asla telaffuza yaklaşmayan bu modern İslam’ın çelebileri, aynı analiz içinde Sokrat’tan Marx’a uzanan bir çizgide hayatın kavramlarını bulmaya çalışıyorlar. Aslında doğru da yapıyorlar, zira ikiyüzlü, kaypak ve bozuk bir ahlâkın beslediği kimliklerin niteliği budur.
Evet, işte bu kısa anlatımda işaret etmek istediğim hadise budur. Theodor Herzl’den örnek verirken aslında, samimi duygularla beslenen ideallerin nelere mâlik olduğunu göstermektir. Ellerinde Kur’an gibi en sağlam ve hayatın kendi fıtri şeması içinde sunulan bir metin olmasına rağmen, içlerindeki riyanın beslediği ürküntülerle geleneğin kasvetli labirentlerine sığınan bu kariyer sahibi ilim(!) adamlarında ideal ve cüret değil, bütün çağları kirletecek kadar asaletsiz sahte dekorlar görürsünüz. Bütün bunlar aslında derinden derine sessiz bir kaçış temayülüdür. Şöyle böyle, az veya çok, elde ettiğiniz dünya nimetlerini (mal, mülk, kariyer, himaye vs) elinizden kaçırmak endişesi taşırsanız, hiçbir ülkünün adamı olamazsınız. Gözden düşmüş ve küçülmüş kimseler olarak kafanızda kendinizi mühimsediğiniz hayallerinize sığıntı olursunuz yalnızca. Çünkü her fırsatta kendisine sığınılan şartlar, elinizden en faydalı taraflarınızı almış, korkak ve uslu yanlarınızı size bırakmıştır.
O zaman mesele şudur; peşinden gittiğiniz ve her şeyi onun adına yaptığınızı söylediğiniz dâvânız alay konusu yapılıyorsa, bir bilim adamı(!) olarak seküler dünyanın içinde ve bilim adamları arasında bilgiye ve şahsiyete dayalı bir itibarınız yoksa sadece kendi kopyelerinizle bir araya geldiğinizde krallığınızı ilan ediyorsanız, hayatın gerçekliğine ne kadar uzak düştüğünüzü anlamaya başlamalısınız.[4] Bilimsel ciddiyet; düzey, otorite ve îtibar çok farklı şeylerdir ve bir realite olarak, bir mevcudiyet olarak ben de varım demektir.
Kendi başınıza kaldığınız zaman yeni fetihler yapmış gibi sükseler yapıyor ama seküler bir şöhretin önünde terbiye oluyorsanız, günlük hayatınızda kafanızdaki hurafeleri gerçekler haline getiriyor ve bütün bu kirli unsurları vecd havasında insanlara sunuyorsanız, kendi ilmihalinizi yeniden gözden geçirmelisiniz.
Çok merak ediyorum, bizim düşünce adamlarımız, gönül önderlerimiz, İslam dünyasının düşünürleri ve cemaatleri takdis eden efendiler, içlerindeki çürümeden kurtulup hayallerdeki masallar ülkesinden hayatın gerçekliğine inebilecekler mi? Herkes ama herkes şunu çok iyi bilmelidir; önce neler iddia ettiğimize ve ne halde olduğumuza bakalım ve sonra şunu iyice kavrıyalım; tarih, işinize geldiği zaman gözardı edelim diye önce kirletip sonra da katlanıp kaldırılacak bir mendil değildir. Ve tarih, yalan üzerine söylenmiş sözlerin diyetini hep ağır ödetmiştir.
[1] Ş. Süreyya Aydemir, İkinci Adam, C.2 s.347-350
[2] A.g.e, C.1 s.284
[3] II. Abdülhamid, Rus Çarı’nın özellikle boğazlara yönelik baskılarına karşı bir tür garantörlük düşüncesiyle Kıbrıs adasını belli bir süre için İngilizlere üs olarak vermişti. Ayrıca bu üssün karşılığında tuz vergisi de dâhil olmak üzere İngilizlerden dış borçlara mahsuben kira geliri alınmıştır. Bu durum bugün için İncirlik üssünün ABD’ye üs olarak verilmesinden daha farklı değildir.
[4] Eski Diyanet İşleri Başkanlarından, Allah rahmet etsin, Ömer Nasuhi Bilmen’in “Hukuk-u İslamiye Kamusu“ adlı muhteşem bir eseri vardır. Bu esere o dönemin İstanbul Üniversitesi’nin Rektörü Ord. Prof. Sıddık Sami Onar, Ord. Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ve İst. Üniv. Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hüseyin Naili Kubalı birer methiye yazmaktan kendilerini alamamışlardır. Düşünebiliyor musunuz, Kubalı ve özellikle Sıddık Sami Onar, 27 Mayıs ihtilalinin üniversite ayaklarıdır ve Korgeneral Cemal Madanoğlu’nu meclisin kapatılması ve DP’lilerin yargılanması konusunda ikna eden kişidir. Fakat ilim öyle bir değer, öyle bir eşsiz cevherdir ki, en uç noktadaki kimseleri bile pırıltısına hayran bırakacak kıymettedir. İşte bu kişilerin İslam düşünce hayatı ile hiçbir ilgileri olmamalarına rağmen böyle hayranlık uyadıran müstesna eser için birer methiye yazmaktan kendilerini alamamışlardır. Aslında bu eser için sarfedilen saygı ve hürmet dolu sözlerin tamamını, eğer sığabilecek kadar kısa olsaydılar, buraya almak isterdim. İslam adına ahkâmlar kesen ve çalımından geçilmeyen ilim adamlarımız, ekran şovlarının dışında kendilerinin ortaya ne koyduklarına bir bakıversinler. Kariyer ile bilim adamı olunmaz. İnsanın kendisini Kaf dağında görüvermesi ne kadar kolaydır değil mi?
İlgili Yazılar
Bir Garip Dünyada Çocuklara Seslenmek
Gemi batıyor, seyrediyorlar. Bir heyula dolaşıyor, dinliyorlar. Dünya değişiyor, bakmıyorlar. Bir şeyler yaşıyoruz, şahit oluyoruz. Dönüşen sadece nesneler, mekânlar, olaylar, kişiler değil. Yaşadığımız gariplik bizi dönüştürüyor. Hem de dönüşümün ruhuna aykırı bir şekilde. İnsanı yavaş yavaş olgunlaştıran, var eden bir dönüşümden çok, şokla, özüne aykırı şekilde, varoluşunu tamamlamadan olgunlaştıran bir dönüşüm bu yaşadığımız.
Kalpsiz Bir Dünyadan Kalpsiz Bir Algoritmaya
Bilim insanları, etik konularını çalışanlar, politika yapıcılar vs. biyo-teknoloji ile siber-teknoloji (yapay zekâ) kesişmesinin ne gibi sonuçlar doğuracağı üzerinde düşünmesi gerekir. Zira sentetik biyoloji ile yapay zekâ teknolojilerinin sağlıklı ve güvenli biçimde ilerlemesi için böylesi bir sorumluluğa ihtiyaç var. Yapay zekânın tasarımı ve uygulanması süreçleri gittikçe karmaşıklaşması kontrolü, denetimi ve düzenlenmesini zorlaştıracak görünüyor.
Gazze Öğretmeninin İnsanlığa Öğrettiği Dersler
Adeta bir hapishane hayatına doğan ve defalarca yıkıcı savaşlar yaşayan Gazzeli çocukların olgunlukları ve felaketler karşısındaki sabırlı duruşları, hem çocuğa bakışımızda hem de çocuk yetiştirmedeki yanlışlarımızı gösterdi. Elini suya sabuna dokundurtmadan, tüm ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayarak, hayatın zorluklarıyla ve tehlikeleriyle yüzleştirmeden, hiçbir sorumluluk yüklemeden çocuk büyütmek ve bununla övünmek, dünyadaki varlık gayemiz olan imtihan olgusundan habersizliğimizin en açık göstergesi.
İslâm’ın İnsanlığa Vadettikleri -I-
“İslâm insanlığa ne vadediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakikat sarkacında incelenmiş, ardından İslâm’ın temel kaynakları ekseninde değerlendirilmiştir. Çalışmada, kendini İslâm’a nispet eden toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken, konunun beyanı öncesi doğru bir durum tespiti yapılması zarureti vurgulanmıştır.
Söylemin Manipülatif Gücü
Bilginin doğruluğu kadar bağlamın doğruluğu da önemlidir. Bir anlatıda doğru bilgilerin olması, kurgunun, anlatının da doğru olmasını zorunlu kılmaz. Evet, ‘söylem’ anlatanın dünya görüşüne, bakış ve inanç biçimine göre şekillenir. Asıl dikkat edilmesi gereken söylemler, içerisinde bolca doğruların olduğu söylemlerdir.