Liberal Virüs, Sürekli Savaş ve Dünyanın Amerikanlaştırılması Samir Amin, Yordam Kitap
“Bugün ABD, şaibeli bir seçimle ama asıl bir tür hükümet darbesiyle (Hitler de seçimle gelmemiş miydi?) iktidarı ele geçirmiş bir savaş suçları cuntası tarafından yönetiliyor. Reichstag’ı (11 Eylül olarak okuyunuz) yakmasının ardından söz konusu cunta kendi polisi Gestapo’nun yetkileriyle donattı. Amerikan cuntasının da kendi Mein Kamph’ı, kitle örgütleri ve vaizleri var. Tüm bu gerçekleri çekinmeden söyleme cesareti gerekiyor. Artık kabak tadı vermiş, anlamsız “Amerikalı dostlarımız” türü cümlelerin arkasına gizlenmenin bir âlemi yok. Artık Washington’un hâkim yönetici kliğinin gözünde hepimiz “Kızılderiliyiz”. Başka türlü söylemek istersek, ancak ABD’nin çokuluslu şirketlerinin yayılmasına bir engel teşkil etmediğimizde yaşama hakkına sahip olan halklarız. Bugün, ABD hegemonyasına karşı, geçmişte Nazilere karşı kurulan türde bir ittifak oluşturmak, acil bir amaç ve öncelik olmalıdır.”
Mısırlı Marksist iktisatçı Samir Amin’e göre Kapitalizm bunak bir düşüş safhasına girdi ve bir barbarlığa dönüşüp doğrudan jenosidi davet ediyor, Dünya sistemi ise post-emperyalist denilen emperyalist olmayan bir safhaya girmiş değil, aksine aşırı emperyalist bir nitelik kazanıyor. Amin’in en önemli eleştirileri Antonio Negri ve Michael Hardt’ın İmparatorluk adlı eserine yönelik. Şöyle ki mevzubahis eser tarih dışı, bir tür “imparatorluk” tanımını kabul etmiş ve Roma, Osmanlı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Rus İmparatorluklarını İngiliz ve Fransız sömürgeciliğiyle özdeş saymıştır. Oysa kolonyal emperyalizmle diğerleri arasında özdeşlik aramak, her iki dönem yayılmacılığının özgünlüğünü dikkate almamaktır. Bu ancak emperyalizmi tanımı üzerinden meşrulaştırmak ve ABD’nin varlığını umursamamak olacaktır. Amin’e göre en gelişmiş ülkelerde siyaset, bütünüyle ekonominin hizmetindedir ve ekonomik çıkarlar (daha açık ifade ile sermayenin çıkarı) için tasarlanıp uygulanır. Bu anlamda ABD herkes “için” en iyi modeldir.
Hayat Nedir, Rutbetü’l-Hayat Hace Yusuf Hemedani, İnsan Yayınları
“Basiret ve yakin ehline göre ‘canlı’ avunup teselli olan kişidir. ‘Hayat’ da avunmak ve teselli olmaktır. Herkesin kendi makam ve durumuna göre bir teselli yeri vardır. Hakk yolunun yolcuları olan peygamberler şöyle demişler: “Falan kişi, falan şeyle canlıdır, onunla yaşamaktadır.” Bu, canlıyı ve hayatı tanımada genel bir kaidedir. Dünya süsleri ile teselli olup avunan kişinin mutluluğu, bu aldanış sarayı olan dünyanın malını toplamak, biriktirmek, almak ve vermektir. O kişi dünya ile yaşamaktadır, dünya ile canlıdır. Bu durum, Âdemoğlunun hayat derecesi ve konumunun en değersiz, en aşağı seviyesidir. Çünkü dünya metaı ile huzur bulup avunma konusunda tüm hayvanlar, böcekler, vahşi ve ehil hayvanlar, kuş ve balıklar ortaktırlar. Onlar bu aldanış sarayının lezzetleri ile yaşarlar.”
Hicri 440-535 yılları arasında yaşamış, Ahmed Yesevî ve Abdülhâlık-ı Goncdüvânî gibi birçok önemli mutasavvıfın hocası olan Hemedani, kitabında, tasavvufun ve ehlisünnetin ilk zamanlardaki durumu hakkında önemli ipuçlarını bize sunuyor. Hemedani’ye göre Gönlün ve nefsin nafilesi, bedenin nafilesinden daha üstündür. Tefekkürün kesintiye uğradığı vakitte nafileyi yerine getirmek, müridden istenen şeydir. Tefekkür iman âleminde cereyan ederken, bu tefekkürün kalbin hayatına uygun olması, gönlün mamur edilmesi ve gizli şirk (riya) tozunun yıkanıp temizlenmesi de müridin aydınlık yolu için gerekli şeylerdendir. Bu durumda şu çıkarsamayı yapmamız mümkün gibi duruyor, günümüzde artık bedenin nafilesi gönlün ve nefsin nafilesinden üstün kabul edilmiştir. Fakat bizce bu değişim normaldir zira bütün bir hayatı uzlet ve dünyanın her türlü nimetlerinden teberri ederek yaşayan ve bunu öğütleyen nesiller, zamanla araçlarını amaçlaştırmış dolayısıyla böylesi bir değişim kaçınılmaz olmuştur. Batı’yı sekter bir materyalizm ile suçlarken kendisi sekter bir maneviyatçılığa dalmış ve ardılları ise atalarından öç alırmışçasına sekülerleşmektektedir.
Gösteri Toplumu Guy Debord, Ayrıntı Yayınları
“Modern üretim koşullarının egemen olduğu toplumlarda yaşam, uçsuz bucaksız bir gösteriler yığını olarak sunulur. Doğrudan yaşanmış olan her şey, gerileyerek bir temsile dönüşmüş durumdadır. Yaşamın her açısından ayrılan görüntüler, yaşamın bütünlüğünün artık geri getirilemediği ortak bir akımın içinde kaybolup gider. Gerçeğin parçalanmış görünümleri kendilerini sadece izlenebilecek müstakil bir sahte dünya olarak yeni bir bütünlük içinde yeniden gruplar. Dünya görüntülerinin özelleşmesi özerkliğini kazanmış görüntülerin dünyasına yayılır; bu dünyada hilekârlar bile aldanır. Gösteri hayatın görünür bir inkârıdır. Gösteri kendini asla sorgulanamayacak olan geniş ve ulaşılmaz bir gerçeklik olarak sunar.”
Fransız sinemacı-yazar Debord, görüntünün, imgelemin, gösterinin, reklamın, hatta TV, bilgisayar ve sosyal medyanın henüz 1967 yılında post-modern bir eleştirisini yapıyor. Debord’a göre gösteri, kendini tartışılmaz ve erişilmez devasa bir olumluluk olarak sunar. Mutlak bir anlamda görünen şey iyidir, iyi olan şey ise görünürdür. Gösterinin ilkesel olarak talep ettiği tutum bu edilgen kabulleniştir ayrıca ortaya çıkışına karşılık verenin olmaması ve görünüş üzerindeki tekeli ile aslında zaten bunu elde etmiştir. Gösterinin temelden totolojik karakteri, araçlarının aynı zamanda da amaç olması gibi basit bir olgudan kaynaklanır. Gösteri egemen üretim biçiminin hem sonucu hem de amacıdır. İktisadın yaşayan insanları bütünüyle boyun eğdirmesi ölçüsünde, gösteri de onları kendine tâbi kılar. En soyut ve en aldanabilir duyu olan görme, güncel toplumun genelleştirilmiş soyutlamasına denk düşer. Fakat gösteri sadece bakışla özdeşleştirilemez; bakış, duymayla birlikte olsa bile. Gösteri, insanların etkinliklerine tâbi olmayan, insanların yapıp ettikleri tarafından yeniden ele alınamayan ve düzeltilemeyen şeydir. O, diyaloğun karşıtıdır. Bağımsız temsilin olduğu yerde gösteri kendini yeniden yaratır. İşte bu yüzden izleyici hiçbir yerde kendini evinde hissetmez, çünkü gösteri her yerdedir.
Hamza Ömer Faruk Dönmez, İz Yayıncılık
“Ağlamak istedim. Ağlayamadım. Yirmi bir yaşındayım. Damarlarımda erkek kanı… Kemirgen dişiler dişliyor rüyalarımı. Kotlu makyajlı kemirgenler. Modern fareler. Labirent yosmaları… Amcalarım haftada bir vakıf toplantısında rahatlatıyor vicdanlarını. Dernek faaliyetlerini kurumlanarak anlatıyorlar. Ve ekşimiş sohbetleri… Ve kekre toplantıları… Ve tabi Filistin için mayhoş yardım kampanyaları… Başörtülü yengeler kermeslerde yaş pastaların kremasıyla sarıyor Gazzeli çocukların yaralarını… Ben Hamza… Yirmi bir yaşındayım. Kova kova acı çekiyorum keder kuyularından. Sizin bundan haberiniz var mı?”
Modern zamanlarda -kimisine göre ahir zaman- Müslüman olarak/kalarak yaşamanın getirdiği zorlukların ortasında olan Hamza’nın hikâyesi bu. Hamza, üniversite sınavını kazanmak ile Müslümanca idealleri arasındaki dilemmaya bir çözüm aramaktadır. Hamza yaşıtlarından farklıdır çünkü ona göre inançları ve idealleri amansız bir işgal altındadır ve O’nun bu duruma bir cevap üretmesi gerekmektedir. Yazar böylesine can alıcı ve ilgi çekici bir konuyu kendine has edebi üslubu ve sıra dışı tarzıyla işlerken; modernizm, kapitalizm ve emperyalizme de şiddetli bir savaş açıyor Hamza’nın serencamından. Söz gelimi Hamza, zaaflarını samimi bir şekilde itiraf ederken, kitabın bütünlüğü çerçevesinde çözümler de araştırılmakta ve okuyucuya önerilmekte. Ancak kitabın bütünündeki modernizm ve kapitalizme yönelik eleştirilerdeki sığlık/yetersizlik, eleştirilmeden geçilecek cinsten değil. Doğrusu yazarın durum tespiti yapmadaki yetersizliği teşhisi de etkiliyor ve sonuç hiç de yabancı olmadığımız bir hal oluyor. Modern dünyaya dair isabet etmeyen her tespitimiz, tıpkı bizleri daha da içinden çıkılmaz çarpıklıklara soktuğu gibi Hamza’da sahici bir tespit ve teşhise sahip olmamasının açmazı içindedir kanaatimizce.
“…esas mesele; modern Batılı sistemin uluslararası arenada birkaç asırdır oluşturduğu belirsizlik, ilkesizlik, uluslararası teamüllerin ihlal edildiği bir risk durumu dikkate alındığı zaman Covid-19 pandemisi ile uluslararası sistemin bir muhasebesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu muhasebe sürgit devam ederken İslam dünyasının, Batılıların insanlığı karşı karşıya getirdiği tahakkümü, sömürüyü ve kriz alanlarını iyi tespit etmesi ve bunlara çözüm tekliflerini sunması gerekmektedir. Kanaatimizce bu durum modernitenin, ortaya çıkardığı sorunların ve risklerin daha ileri bir düzeyde sorgulanmasını beraberinde getirecektir.
İSLAM DÜŞÜNCE GELENEKLERİ
ÖMER TÜRKER
KETEBE YAYINLARI
“İslam dünyası genel olarak bilimlerde ve teknolojide Batı karşısında geri kalmışlığın bedelini önce peyderpey sömürgeleşerek sonra da değerler krizine duçar olmakla ödemeye başlamıştır. Hala da bu kriz, bütün acımasızlığıyla Müslüman dünyayı kasıp kavurmaktadır. Bu bakımdan İslam dünyasının krizi, fıkıh ve tefsir gibi uygulamalı dini bilimlerden ziyade düşünce ve teorik bilimlerdedir. Müslümanlar dünyaya açıklama, isim verme, anlamlandırma ve müeyyide koyma gücünü yitirmiştir. Kuşkusuz bu durum hayatın bütün alanlarına sirayet ettiğinden dini ve felsefi pratik ilimler de krizden derinlemesine etkilenmektedir. Krizin kaynaklarını doğru tespit etmediğimiz sürece çözüm arayışlarımız da sorunlu olacaktır. İğneyi karanlıkta kaybedip aydınlıkta arama işini tadını kaçıracak şekilde uzattığımız söylemek abartı olmaz.”
Özgürlük ve zorunluluk meselesi tüm insanlar için önemlidir ve herkesi ilgilendirir fakat ben (Müslüman Dünya da dâhil olmak üzere) Üçüncü Dünya için daha önemli ve ilgili olduğunu iddia ediyorum. Bizler (aşağı yukarı Chaucer ve eseri Frankleyn gibi) modernitenin eşiğinde beklediğimizden, onu belli tarafsızlıkla değerlendirebiliriz. Biz yalnızca sekülerleşmenin silsilesini değil aynı zamanda sonuçlarını da izliyoruz (yani yabancılaşmayı, emperyalizmi, ekonomik buhranı ve şeyleşmeyi). Bizler, seküler modernite projesine görkemli bir masumiyet ve soylu bir naiflikle girişen Rönesans’ın ve Aydınlanma’nın öncü sekülerleştiricileri gibi sevinçli olamayız. Onların zamanında araçsal rasyonalite veya yapısökümcülük yoktu, T.S Eliot’ın hayal kırıklıklarıyla dolu ‘Çorak Ülke’ şiirini ya da Beckett’in absürt komedisi Godot’yu Beklerken’i okumamışlardı; henüz Nietzsche bir daha hiç çıkmamak üzere nihilizmi hayatımıza sokmamıştı; Derrida’nın aslında hiçbir şeyi göstermeyen akışkan gösterenler dünyasını tanımamışlardı. Onlar dünyanın emperyalist yağmasını, Holokost’u ya da Çernobil’i tecrübe etmemişlerdi.”
Hakikat, Postmodern Çağda Bilgelik Arayışı John D. Caputo / Kapı Yayınları “Orta Çağda biri ‘kilise şunu öğretiyor…’ demişse, bu söz odadaki herkesin sesini keserdi. Fakat günümüzde bir Büyük Hakikat adayı varsa, o da bilimdir. Bilim bizim gorilimizdir. Biri ‘bilim diyor ki…’ dediğinde, sohbetin bittiğini düşünürüz. Yani biz postmodernist hermönetler, gözü kara olmalıyız; hem piskoposların, hem …
Öncelikle, terörizmin bir kişinin davranışını etkilemek, cezaya çarptırmak ya da intikam almak amacıyla yasadışı şiddet kullanımı şeklinde tanımlanması gerektiğini düşünüyorum. Eğer terörü bu şekilde tanımlarsak, keşfedeceğimiz ilk şey, küresel olarak hem hükümetler hem de özel gruplar tarafından çok geniş bir ölçekte hayata geçirildiğidir.”
Kitap Seçkisi
Liberal Virüs, Sürekli Savaş ve Dünyanın Amerikanlaştırılması Samir Amin, Yordam Kitap
Mısırlı Marksist iktisatçı Samir Amin’e göre Kapitalizm bunak bir düşüş safhasına girdi ve bir barbarlığa dönüşüp doğrudan jenosidi davet ediyor, Dünya sistemi ise post-emperyalist denilen emperyalist olmayan bir safhaya girmiş değil, aksine aşırı emperyalist bir nitelik kazanıyor. Amin’in en önemli eleştirileri Antonio Negri ve Michael Hardt’ın İmparatorluk adlı eserine yönelik. Şöyle ki mevzubahis eser tarih dışı, bir tür “imparatorluk” tanımını kabul etmiş ve Roma, Osmanlı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Rus İmparatorluklarını İngiliz ve Fransız sömürgeciliğiyle özdeş saymıştır. Oysa kolonyal emperyalizmle diğerleri arasında özdeşlik aramak, her iki dönem yayılmacılığının özgünlüğünü dikkate almamaktır. Bu ancak emperyalizmi tanımı üzerinden meşrulaştırmak ve ABD’nin varlığını umursamamak olacaktır. Amin’e göre en gelişmiş ülkelerde siyaset, bütünüyle ekonominin hizmetindedir ve ekonomik çıkarlar (daha açık ifade ile sermayenin çıkarı) için tasarlanıp uygulanır. Bu anlamda ABD herkes “için” en iyi modeldir.
Hayat Nedir, Rutbetü’l-Hayat Hace Yusuf Hemedani, İnsan Yayınları
Hicri 440-535 yılları arasında yaşamış, Ahmed Yesevî ve Abdülhâlık-ı Goncdüvânî gibi birçok önemli mutasavvıfın hocası olan Hemedani, kitabında, tasavvufun ve ehlisünnetin ilk zamanlardaki durumu hakkında önemli ipuçlarını bize sunuyor. Hemedani’ye göre Gönlün ve nefsin nafilesi, bedenin nafilesinden daha üstündür. Tefekkürün kesintiye uğradığı vakitte nafileyi yerine getirmek, müridden istenen şeydir. Tefekkür iman âleminde cereyan ederken, bu tefekkürün kalbin hayatına uygun olması, gönlün mamur edilmesi ve gizli şirk (riya) tozunun yıkanıp temizlenmesi de müridin aydınlık yolu için gerekli şeylerdendir. Bu durumda şu çıkarsamayı yapmamız mümkün gibi duruyor, günümüzde artık bedenin nafilesi gönlün ve nefsin nafilesinden üstün kabul edilmiştir. Fakat bizce bu değişim normaldir zira bütün bir hayatı uzlet ve dünyanın her türlü nimetlerinden teberri ederek yaşayan ve bunu öğütleyen nesiller, zamanla araçlarını amaçlaştırmış dolayısıyla böylesi bir değişim kaçınılmaz olmuştur. Batı’yı sekter bir materyalizm ile suçlarken kendisi sekter bir maneviyatçılığa dalmış ve ardılları ise atalarından öç alırmışçasına sekülerleşmektektedir.
Gösteri Toplumu Guy Debord, Ayrıntı Yayınları
“Mo
dern üretim koşullarının egemen olduğu toplumlarda yaşam, uçsuz bucaksız bir gösteriler yığını olarak sunulur. Doğrudan yaşanmış olan her şey, gerileyerek bir temsile dönüşmüş durumdadır. Yaşamın her açısından ayrılan görüntüler, yaşamın bütünlüğünün artık geri getirilemediği ortak bir akımın içinde kaybolup gider. Gerçeğin parçalanmış görünümleri kendilerini sadece izlenebilecek müstakil bir sahte dünya olarak yeni bir bütünlük içinde yeniden gruplar. Dünya görüntülerinin özelleşmesi özerkliğini kazanmış görüntülerin dünyasına yayılır; bu dünyada hilekârlar bile aldanır. Gösteri hayatın görünür bir inkârıdır. Gösteri kendini asla sorgulanamayacak olan geniş ve ulaşılmaz bir gerçeklik olarak sunar.”
Fransız sinemacı-yazar Debord, görüntünün, imgelemin, gösterinin, reklamın, hatta TV, bilgisayar ve sosyal medyanın henüz 1967 yılında post-modern bir eleştirisini yapıyor. Debord’a göre gösteri, kendini tartışılmaz ve erişilmez devasa bir olumluluk olarak sunar. Mutlak bir anlamda görünen şey iyidir, iyi olan şey ise görünürdür. Gösterinin ilkesel olarak talep ettiği tutum bu edilgen kabulleniştir ayrıca ortaya çıkışına karşılık verenin olmaması ve görünüş üzerindeki tekeli ile aslında zaten bunu elde etmiştir. Gösterinin temelden totolojik karakteri, araçlarının aynı zamanda da amaç olması gibi basit bir olgudan kaynaklanır. Gösteri egemen üretim biçiminin hem sonucu hem de amacıdır. İktisadın yaşayan insanları bütünüyle boyun eğdirmesi ölçüsünde, gösteri de onları kendine tâbi kılar. En soyut ve en aldanabilir duyu olan görme, güncel toplumun genelleştirilmiş soyutlamasına denk düşer. Fakat gösteri sadece bakışla özdeşleştirilemez; bakış, duymayla birlikte olsa bile. Gösteri, insanların etkinliklerine tâbi olmayan, insanların yapıp ettikleri tarafından yeniden ele alınamayan ve düzeltilemeyen şeydir. O, diyaloğun karşıtıdır. Bağımsız temsilin olduğu yerde gösteri kendini yeniden yaratır. İşte bu yüzden izleyici hiçbir yerde kendini evinde hissetmez, çünkü gösteri her yerdedir.
Hamza Ömer Faruk Dönmez, İz Yayıncılık
“Ağl
amak istedim. Ağlayamadım. Yirmi bir yaşındayım. Damarlarımda erkek kanı… Kemirgen dişiler dişliyor rüyalarımı. Kotlu makyajlı kemirgenler. Modern fareler. Labirent yosmaları… Amcalarım haftada bir vakıf toplantısında rahatlatıyor vicdanlarını. Dernek faaliyetlerini kurumlanarak anlatıyorlar. Ve ekşimiş sohbetleri… Ve kekre toplantıları… Ve tabi Filistin için mayhoş yardım kampanyaları… Başörtülü yengeler kermeslerde yaş pastaların kremasıyla sarıyor Gazzeli çocukların yaralarını… Ben Hamza… Yirmi bir yaşındayım. Kova kova acı çekiyorum keder kuyularından. Sizin bundan haberiniz var mı?”
Modern zamanlarda -kimisine göre ahir zaman- Müslüman olarak/kalarak yaşamanın getirdiği zorlukların ortasında olan Hamza’nın hikâyesi bu. Hamza, üniversite sınavını kazanmak ile Müslümanca idealleri arasındaki dilemmaya bir çözüm aramaktadır. Hamza yaşıtlarından farklıdır çünkü ona göre inançları ve idealleri amansız bir işgal altındadır ve O’nun bu duruma bir cevap üretmesi gerekmektedir. Yazar böylesine can alıcı ve ilgi çekici bir konuyu kendine has edebi üslubu ve sıra dışı tarzıyla işlerken; modernizm, kapitalizm ve emperyalizme de şiddetli bir savaş açıyor Hamza’nın serencamından. Söz gelimi Hamza, zaaflarını samimi bir şekilde itiraf ederken, kitabın bütünlüğü çerçevesinde çözümler de araştırılmakta ve okuyucuya önerilmekte. Ancak kitabın bütünündeki modernizm ve kapitalizme yönelik eleştirilerdeki sığlık/yetersizlik, eleştirilmeden geçilecek cinsten değil. Doğrusu yazarın durum tespiti yapmadaki yetersizliği teşhisi de etkiliyor ve sonuç hiç de yabancı olmadığımız bir hal oluyor. Modern dünyaya dair isabet etmeyen her tespitimiz, tıpkı bizleri daha da içinden çıkılmaz çarpıklıklara soktuğu gibi Hamza’da sahici bir tespit ve teşhise sahip olmamasının açmazı içindedir kanaatimizce.
İlgili Yazılar
Kitap Seçkisi
“…esas mesele; modern Batılı sistemin uluslararası arenada birkaç asırdır oluşturduğu belirsizlik, ilkesizlik, uluslararası teamüllerin ihlal edildiği bir risk durumu dikkate alındığı zaman Covid-19 pandemisi ile uluslararası sistemin bir muhasebesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu muhasebe sürgit devam ederken İslam dünyasının, Batılıların insanlığı karşı karşıya getirdiği tahakkümü, sömürüyü ve kriz alanlarını iyi tespit etmesi ve bunlara çözüm tekliflerini sunması gerekmektedir. Kanaatimizce bu durum modernitenin, ortaya çıkardığı sorunların ve risklerin daha ileri bir düzeyde sorgulanmasını beraberinde getirecektir.
Kitap Seçkisi
İSLAM DÜŞÜNCE GELENEKLERİ
ÖMER TÜRKER
KETEBE YAYINLARI
“İslam dünyası genel olarak bilimlerde ve teknolojide Batı karşısında geri kalmışlığın bedelini önce peyderpey sömürgeleşerek sonra da değerler krizine duçar olmakla ödemeye başlamıştır. Hala da bu kriz, bütün acımasızlığıyla Müslüman dünyayı kasıp kavurmaktadır. Bu bakımdan İslam dünyasının krizi, fıkıh ve tefsir gibi uygulamalı dini bilimlerden ziyade düşünce ve teorik bilimlerdedir. Müslümanlar dünyaya açıklama, isim verme, anlamlandırma ve müeyyide koyma gücünü yitirmiştir. Kuşkusuz bu durum hayatın bütün alanlarına sirayet ettiğinden dini ve felsefi pratik ilimler de krizden derinlemesine etkilenmektedir. Krizin kaynaklarını doğru tespit etmediğimiz sürece çözüm arayışlarımız da sorunlu olacaktır. İğneyi karanlıkta kaybedip aydınlıkta arama işini tadını kaçıracak şekilde uzattığımız söylemek abartı olmaz.”
Kitap Seçkisi
Özgürlük ve zorunluluk meselesi tüm insanlar için önemlidir ve herkesi ilgilendirir fakat ben (Müslüman Dünya da dâhil olmak üzere) Üçüncü Dünya için daha önemli ve ilgili olduğunu iddia ediyorum. Bizler (aşağı yukarı Chaucer ve eseri Frankleyn gibi) modernitenin eşiğinde beklediğimizden, onu belli tarafsızlıkla değerlendirebiliriz. Biz yalnızca sekülerleşmenin silsilesini değil aynı zamanda sonuçlarını da izliyoruz (yani yabancılaşmayı, emperyalizmi, ekonomik buhranı ve şeyleşmeyi). Bizler, seküler modernite projesine görkemli bir masumiyet ve soylu bir naiflikle girişen Rönesans’ın ve Aydınlanma’nın öncü sekülerleştiricileri gibi sevinçli olamayız. Onların zamanında araçsal rasyonalite veya yapısökümcülük yoktu, T.S Eliot’ın hayal kırıklıklarıyla dolu ‘Çorak Ülke’ şiirini ya da Beckett’in absürt komedisi Godot’yu Beklerken’i okumamışlardı; henüz Nietzsche bir daha hiç çıkmamak üzere nihilizmi hayatımıza sokmamıştı; Derrida’nın aslında hiçbir şeyi göstermeyen akışkan gösterenler dünyasını tanımamışlardı. Onlar dünyanın emperyalist yağmasını, Holokost’u ya da Çernobil’i tecrübe etmemişlerdi.”
Kitap Seçkisi
Hakikat, Postmodern Çağda Bilgelik Arayışı John D. Caputo / Kapı Yayınları “Orta Çağda biri ‘kilise şunu öğretiyor…’ demişse, bu söz odadaki herkesin sesini keserdi. Fakat günümüzde bir Büyük Hakikat adayı varsa, o da bilimdir. Bilim bizim gorilimizdir. Biri ‘bilim diyor ki…’ dediğinde, sohbetin bittiğini düşünürüz. Yani biz postmodernist hermönetler, gözü kara olmalıyız; hem piskoposların, hem …
Kitap Seçkisi
Öncelikle, terörizmin bir kişinin davranışını etkilemek, cezaya çarptırmak ya da intikam almak amacıyla yasadışı şiddet kullanımı şeklinde tanımlanması gerektiğini düşünüyorum. Eğer terörü bu şekilde tanımlarsak, keşfedeceğimiz ilk şey, küresel olarak hem hükümetler hem de özel gruplar tarafından çok geniş bir ölçekte hayata geçirildiğidir.”