(Yâ Rabbi!) Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım dileriz. Bizi dosdoğru yola ilet; nimet verdiğin kimselerin yoluna; kendilerine gazap edilmişlerin ve sapmışların yoluna değil. (Fatiha, 1/1-7)
Abdullah bin Mes’ud anlatıyor: “Bir gün, Resûlüllah toprağa düz bir çizgi çizdi ve “Bu Allah’ın insanlar için takdir ettiği yoldur” dedi. Sonra bu düz çizginin sağına ve soluna eğri çizgiler çizdi ve “Bunlar da diğer yollardır. Her birinin üzerinde kötülüğe davet eden bir şeytan vardır.” dedi. Arkasından da şu ayeti okudu: “İşte benim doğru yolum bu. Ona uyun, (başka) yollara uymayın ki, sizi O’nun yolundan ayırmasın! (Azabından) korunmanız için (Allah) size böyle tavsiye ediyor.” (En’am, 6/153)[1]
Tüm Müslüman toplumlarında, dolayısıyla ve özellikle Türkiye’de oldukça problemli, son derece tuhaf bir süreç yaşanıyor. Gerçi hemen herkesin kolaylıkla ifade edeceği üzere, Türkiye’de problemlerden, tuhaflıklardan bahsetmekte hiç de zorlanılmaz. Çünkü burası adeta problemler, tuhaflıklar ülkesi konumunda. Elinizi nereye uzatsanız, gözünüzü nereye çevirseniz, kulağınızı nereye tutsanız, kolaylıkla büyük bir problem veya gariplikle karşılaşmanız mümkündür. Uzun zamandır -genel anlamda iki yüz yıldır, özel olarak da bir yüz yıldır- birçok toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel problem ve garabet bu ülkenin değişmezleri arasına katılmış durumda. Dolayısıyla, bir kişinin Türkiye bağlamında herhangi bir problemin varlığından ve bu problemin teşkil ettiği sürecin garipliğinden bahsetmesi hiç de dikkate değer bir nitelik arz etmez. Fakat buna rağmen, son yıllarda yoğunluğu daha da artan bir problem dikkat çekiyor ve üstelik orijinalliğini aynen devam ettiriyor. Ve ne var ki o, yaygın olarak bilinen ve etkileri toplumun önemli bir kesimi tarafından ağır biçimde yaşanan, dolayısıyla Türkiye’nin gündeminden hiç düşmemiş ve bu gidişle de hiç düşmeyecek gibi görünen toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel problemlerden birisi değil. Üzerinde durmak ve dikkatleri çekmek istediğimiz problem; daha farklı alanda yer alan ve maalesef yaşanan hayatın günübirlik sıkıntıları nedeniyle çoğu zaman unutulan veya unutturulan bir konuyla ilgili.
Söz konusu edeceğimiz problem muhatapları için kelimenin gerçek anlamıyla bir facia niteliğini kazanmış olmasına rağmen, hâlâ toplumun büyük bir kesimi tarafından görülmemeye veya birileri tarafından üstü başka problemlerle örtülerek gösterilmemeye çalışılıyor. Belki bu nedenledir ki toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel… problemler hiç gündemden düşmüyor. Ancak bu ifademizden, günlük hayatta etkin olan toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel… problemlerin önemsiz olduğunu vurgulanmaya çalıştığımız zannedilmesin. Elbette ki milyonların açlık sınırında yaşadığı bir ülkede, birileri kilolarının fazlalığından şikâyet edip, fazla kilolarından kurtulmak için onlarca insanın temel ihtiyaçlarını karşılayacak büyük miktarlara varan paraları kolaylıkla harcayabiliyorsa, orada ekonomik problemlerin önemsizliğinden bahsetmek mümkün değildir. Bir toplumda sadece küçük bir elit kesimin iradesi geçerliyse, tüm toplumun iradesinin neredeyse hiç bir gücü ve değeri yoksa elbette ki o toplumda siyasî problemlerin önemi büyüktür. Birileri en haksız yol ve yöntemlerle tüm ülke kaynaklarını yiyip bitirmesine rağmen el üstünde tutuluyorlar, buna karşılık toplumun tamamını oluşturacak kadar büyük bir ekseriyet, en ufacık suçtan veya insani bir özellik olan masum düşüncelerinden dolayı süründürülüyorsa, elbette ki o ülkede yasal problemlerin önemsiz olduğu söylenemez… Fakat bütün bunlara rağmen, bu ülkede kemikleşmiş olan toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel problemlerin üzerinde durmayacağız. Üzerinde durmak istediğimiz konu tüm bunlardan daha başka ve mensupları için son derece önemli. Önemli, çünkü o, mensupları için varoluş amaçlarını saptıracak, tekrarı olmayan hayatı mahvedecek ve dolayısıyla ebedî hayatı hüsrana çevirecek kadar önemli bir problem. Durum böyle olunca, ister/istemez yaşanan diğer tüm problemlerin önemi ve çözüm aciliyeti geri plana düşüyor. Üstelik toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel problemlerin oluşmasında ve yaşanmasında, üzerinde durmak istediğimiz problemin etkili olduğu bilinince, konunun önemi daha da iyi fark ediliyor.
Önemli ve Garip Bir Karmaşa
Bugün Türkiye’de derin bir karmaşa ve önemli problemler yaşanıyor. Bu karmaşanın ve problemlerin çarpıcı tarzda görüldüğü alanlardan birisi buradaki konumuzla ilgili. Yani, İslâm’la ilgili. Şöyle ki; her ne gayeyle söylerlerse söylesinler, resmî ağızların bile bazen övünerek ifade ettiği üzere %99’u Müslüman olan ve nüfuz cüzdanlarının “Dini” hanesindeki “İslam”ı sildirmeye hiç bir zaman yanaşmayacakların çoğunluğu oluşturduğu bir toplumda, İslâm çok değişik gerekçelerle “suç” olarak nitelenebilmektedir. İslam’ın gerektirdiği bazı taleplerde bulunmak, çok farklı ve ağır “ceza”ları gerektirebilmektedir. Üstelik İslâm’ı “suç” olarak niteleyenlerin önemli bir kısmının, hatta daha biraz önce, Müslümana farz olan namazın vakitlerinden birisini kılmış veya camide okunan ezanı duyduğu zaman “AzizAllah” diyerek mukabelede bulunmuş olması kuvvetle muhtemel olmasına rağmen. Yine ne gariptir ki, İslâm’ı ve gereklerini “suç” sayan kimselerin büyük bir çoğunluğunun Ramazan orucunu tutuyor, ölmüş ana veya babasının ruhuna “Yasin”ler okutturuyor, “Dinî” bayramlarda arkadaşlarına, komşularına “Bayramınmübarek olsun” ziyaretlerine gidiyor olmaları kuvvetle muhtemeldir. Öyle garip bir toplumda yaşıyoruz ve din konusunda öylesine büyük bir karmaşa hüküm sürüyor ki, insanlar sırf isimleri Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma… vb olduğu için kendilerini Müslüman olarak niteleyebiliyor ve hatta bu nedenle cenneti garantilemiş olmanın keyfini sürdürebiliyorlar. İstedikleri gibi inanıyor ve istedikleri gibi yaşıyor, ama Allah’ın katında Müslüman muamelesi göreceklerini düşünüyorlar. Yine bu ülkede alışıldık bir durumdur ki, daha biraz önce Allah’ın huzurunda “Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dilerim” diye her rekâtında söz verdiği namazının hemen arkasından, Türkiye’nin en büyük toplumsal problemi olarak “Kur’an’ı günümüzde uygulamaya çalışan yobazlar var” diyenlere rastlamak hiç de olağan dışı bir durum değildir. Hayatı boyunca Kur’an’ı bir kez dahi anlayarak okumayan, Kur’an’da büyücülükten, muskacılıktan, menkıbelerden, masallardan bahsedildiğini zannede zannede namazını aksatmadan kılanların ve orucunu aksatmadan tutanlara hemen her yerde rastlamak mümkündür. Toplumsal hayatı düzenlemeyi kendisine amaç edinmiş İslam’dan rahatsız olanların ve ömrünü İslâm’ın bu yönüyle mücadele yolunda harcayanların, bütün hükümlerine karşı oldukları Kur’an’ı okumanın sevabından bahsettiklerine şahit olmak hiç zor değildir. Hanımının başörtüsünü kocası için kamu görevlisi olmasına engel bulanların, çevrelerine topladıkları teologları “gerçek İslâm”ı anlatarak halkı “aydınlatmaya” davet edebildikleri bir ülkedir burası. Karşı olduğunu söylediği veya değişik vesilelerle ima ettiği rejimin eğitim sisteminin bütün saçmalıklarını, binlerce kilometre ötedeki okullarında harfiyen takip ederek ve bununla da övünerek İslâm’a hizmet ettiğini sanan ve kendisini başka toplumlara “Türk İslâmını” götürmekle görevli sayanların “Ûlema” sınıfına dâhil edilmeleri yaygın bir kabul görebilmektedir. Yine bu ülkede zulme, haksızlığa, aşağılanmaya… kısaca zillete razı olmayı, kutsanan bir “hoşgörü” ile “normal” bulmak son derece “normal” bir durumdur. Geçmişte yaşamış bir İslam âlimini her konuda tek ölçü kabul etmemeyi küfürle eş ve hatta küfürden tehlikeli sayanların, bütün toplumsal hayatlarını küfrün ölçülerine göre sürdürmede sakınca görmedikleri bir yerdir burası. “İman”ı, “şeyhine” veya “liderine” itaate hiç kimseyi ortak kılmamak olduğunu zannedenlerin, dolayısıyla Allah’a ve Resulüne itaatı arkalarına atanların kendilerini “muttakimümin” saydıkları ve bunun yaygın bir kabul gördüğü bir yerdir burası. Kur’an okumanın, Kur’an’ı anlamak için tefsir okumanın, hadis okuyarak sünneti öğrenmenin “inançsapkınlığı” ilan edildiği bir ülkedir bu ülke… Ve daha nice gariplikler, nice saçmalıklar bu ülkenin en temel özellikleri haline gelmiştir.
Genel olarak tüm dünyada, bizi doğrudan ilgilendirmesi nedeniyle de özel olarak Türkiye’de din konusunda yaşanan karmaşayla ilgili örnekler saymakla bitmeyecek kadar çok ve yaygın. Gözlerinizi kapayıp elinizi uzatsanız, bu yanlışlıkların bir kısmına sahip birisine değmeniz kuvvetle muhtemel.
“Bu aşamaya nasıl ve neden gelindi?” “Garip, saçma, karışık olan bu durum hangi şartların ürünü?” Ayrıntıya inildiğinde bu sorulara oldukça kapsamlı cevaplar vermek mümkün. Ancak, genel anlamda ifade edecek olursak, gelinen bu problemli ve tuhaf durumun, bir boyutuyla yaklaşık bin yılı aşkın bir tarihin, bir boyutuyla da yakın zamanda bilinçli bir şekilde oluşturulmuş politikaların ürünü olduğunu söylemek mümkündür. Bu nedenle, söz konusu ettiğimiz problemi/tuhaflığı iki ayrı başlık altında ele almak ve incelemek, konunun kolay ve doğru anlaşılması için yararlı olacaktır. Bu aşamada iki ayrı isimle karşılaşıyoruz. Bunlardan birisi; “İslam Tarihi” olarak isimlendirilen ve 14 asırlık süreci kapsayan uzun dönemde inşa olunmuş, farklı toplumların kültürel birikimlerinin rengini taşıyan “Kültür İslâmı”dır. Diğeri ise bilhassa Türkiye’de, Batılılaşma politikalarının gereği olarak açığa çıkan “Resmi/Seküler İslâm”dır.
“Kültür İslâmı”
“Kültür İslâmı” ismi, tarihi oldukça eskilere dayanan, hatta oluşumunun ilk işaretlerine sahabeler döneminin sonlarında dahi rastlanabilen bir din anlayışını ve bu anlayışa bağlı uygulamaları nitelemektedir. O, vahiyle bildirilen ve Resûlüllah tarafından hayata aktarılıp, tartışmasız bir doğruluk ve mükemmellikte insanlara sunulan İslâm’ın bazı biçimlerini üzerinde taşıyan bir inanç ve hayat tarzıdır. Başta kavramları olmak üzere birçok özelliğiyle ‘Vahyin İslâm’ı ile aynı görünüme sahiptir. Ancak benzerlikler çoğu zaman görünüşten daha öteye gitmemektedir. Muhteva ve ilkeleriyle, bazı zamanlar, Vahyin İslamı’na taban tabana karşıt olacak niteliklere sahip olabilmiştir. Kendine göre inançları, bu inançların hayata yansıyan yönleri ve insanlar arası ilişkilere damgasını vuran bir sistemi vardır. Zira bazı yönleriyle, Kur’an’la veya Sünnet’le çatışmayı bir problem olarak dahi görmeyecek kadar sapkın bir anlayışın ürünüdür. Fakat şurası da açık ve kesindir ki, “Kültür İslâm”ı derken tek ve sistemli bir dinden/eğilimden bahsetmek zor ve hatta imkânsızdır. Çünkü anlam ve hayata aktarılma yelpazesi son derece geniş bir inanç ve hayat tarzı halindedir. Bir başka söyleyişle, mensuplarındaki etki oranı oldukça değişken ve dolayısıyla her bir taraftarında çok farklı boyutlarda varlığını açığa vuran bir din niteliğine sahiptir. Bu nedenle de mensuplarından birisi için dile getirilebilecek yanlışlıkların, bir başka mensubu için aynen geçerli olduğunu söylemek mümkün olmayabilmektedir.
Belirttiğimiz gibi, “Kültür İslâmı”nı oluşturup, yaygınlaştıran sürecin izleri sahabeler dönemine kadar uzanabilmektedir. Bu tespitin dayanağı ise bizzat bazı sahabelerdir. Onlar, kendi zamanlarında oluşmaya başlayan ve insanı aldanıştan başka yere götürmeyecek olan bu “din”e dikkatleri çekmeye çalışırlarken, aynı zamanda da bu oluşumun nedenini göstermeye çalışmışlardır. Söz konusu nedenlerin en önemlisi ise, Müslüman toplumuna kitlesel katılımlardır. Bu katılımlar sonucu ise, İslâm görünümüne bürünmüş cahiliyenin yaygınlık kazanması olmuştur.
Şurası açık ve kesindir ki, din öncelikle bireysel bir tercihtir. Kişi, bilinçli bir şekilde tercihte bulunur; mensubu olduğu dinin inanç sistemini ve hayat tarzını, kendi inancının ve hayatının yegâne ölçüsü kılar. Ancak, başta siyasî olmak üzere, ekonomik, kültürel, askerî ..vb. nedenlerden dolayı kitleler halinde İslâm’a katılan ve “Müslüman” ismini benimseyenlerde bu durum görülmez. Görülmesi de beklenmez. Çünkü tartışmasız bilinen bir durumdur ki hiç bir toplum, bir anda bütün özelliklerini değiştirip her bir özelliğini eskisinden oldukça farklı bir tarzda yeniden inşa edemez. Bu nedenle, kitlesel din değiştirmelerde gerçekleşen en önemli durum, eski inançların ve hayat tarzının yeni görünüm altında devam etmesinden başka bir şey olmamıştır. “İslâm Tarihi” denen süreçte gerçekleşenler de bundan başkası değildir. Çeşitli gerekçelerle Müslüman toplumlarına katılan kitleler, eskiden beri süregelen inanç ve hayat tarzlarını İslam’ın rengine büründürmekten başka bir şey yapmamışlardır. Böylelikle kendi durumlarında önemli bir değişikliğe gitmedikleri gibi, maalesef aynı zamanda farklı bir İslâm inanç ve hayat tarzının inşasını gerçekleştirmişlerdir. Bu ise, sahabelerin dahi fark edebileceği kadar çok erken dönemde açığa çıkan bir durum olmuştur. Kitleler halinde Müslüman toplumuna katılımları gören Hz. Osman’ın, “Kâbe’nin Rabb’ine andolsun ki, İslâm’ın değirmeni ters dönmeye başlamıştır. Bakınız bundan sonra ne gibi bozukluklar meydana gelecek görünüz” [2] sözleri bunun ilk ve önemli örneklerinden birisidir. Sahabenin seçkinlerinden Ebû Zerr el Gıfarî ise benzer tarzda olmak üzere şunları söyleyecektir: “Allah’a yemin ederim ki, daha önce görmediğim ve bilmediğim şeyler görülmeye başlandı. Bunların ne Kitap da ne de Sünnet’te yeri vardır. Vallahi, hakkın kaybedildiğini, batılın dirildiğini, doğru söyleyenin yalanlandığını, fasıkların tercih edildiğini, mal sevgisinin arttığını görüyorum.”[3] Bir diğer büyük sahabe Abdullah bin Abbas’ın sözleri de aynı doğrultudadır: “Bu gece dünkü geceye ne kadar çok benziyor. İşte İsrailoğullarına benzedik gitti.”[4] O ilk Kur’an neslini korkutan, düşündüren ve üzen bu durumun, birkaç asır sonra geldiği aşamayı ise ümmetin seçkinlerinden İbn Kayyım el Cevziyye’nin sözlerinde olanca açıklığıyla bulmak mümkündür: “Aman yarabbi! İnsanlara ne oluyor da Kur’an ayetlerinden, vahiyden yüz çevirip, Kur’an’ın bilgi hazinelerinden ilim almaktan vazgeçiyorlar? Basiretlerini aydınlatmayı, canlandırmayı niçin terk ediyorlar? Fikirce, bir kısım görüşlerden çıkarılan sözlerle (düşüncelerle) yetiniyorlar; bu görüşlerden dolayı aralarındaki bağları koparıyorlar, birbirlerini aldatmak için yaldızlı fikirler atıyorlar. Böylece de Kur’an’dan uzak kalıyorlar… Sahabe arasında, Resûlüllah (sav)’in bir nassını işittiği zaman, buna kendi kıyası veya isteği yahut keşfi yahut aklı, yahutta siyaseti ile karşı çıkan var mıdır? Onlardan biri asla Resûlüllah (sav)’in nassının önüne, akılla, kıyasla, keşfle, siyasî hesapla veya birini taklit etmekle bir şey geçirmiş midir? Onların gözleri böyle bir şeyi görmekten korunmuş, kendi devirlerinde böyle bir şey görmemişlerdir, buna meydan vermemişlerdir.”[5]
Bu sürecin ulaştığı bugünkü aşama ise, özel olarak Türkiye’de, genel olarak da tüm Müslüman coğrafya da yaygın hale gelen garip, tutarsız, saçma inançlar ve uygulamalardan başkası değildir. Bazı konularda Vahiy İslâmı’na benzerliği nedeniyle “İslâm” olarak isimlendirilen, fakat Kur’an’ın bildirdiği ve Sünnet’in pratize ettiği İslâm’dan ayırt etmek için “Kültür İslâmı” olarak isimlendirdiğimiz “Kültür Dini”nin oldukça bildik hale gelmiş bazı özelliklerini şu şekilde ifade etmek mümkündür:
Dinin yegâne kaynağı olan Kur’an’ı kutsayan, fakat hayatın ilkelerini başka yerlerde arayan bir din.
Kur’an’ı ibadet aşkıyla okutturan, fakat sûreleri, geçmişin bazı şahıs ve toplumlarına ilişkin masallar anlatan sözler gibi değerlendiren bir din.
Peygamber’i öven ve yücelten, ancak Peygamber’i değil, bir şekilde övülüp-yüceltilen, başkalarının söz ve davranışlarını ölçü kabul eden bir din.
Peygamber’in söz ve uygulamalarının önemi nedeniyle, Peygamber’den nakledilen söz veya davranışların sıhhatini araştırmak için son derece titiz yöntemler geliştiren ve bunların doğruluğu konusunda sağlam delil aramayı bir ilim haline getiren sahih İslâm anlayışına karşılık; rüyalarla, menkıbelerle, hikâyelerle, kaynağı belirsiz sözlerle kendini anlamlandıran ve şekillendiren bir din.
Kaynağı vahiy olmayan konularda Peygamber’e dahi itirazdan geri durmayan sahabenin İslâm anlayışına karşılık, belirli unvanlarla yüceltilen ve çoğunluğu Kur’an’la, Sünnetle ilgisiz olan kişilere mutlak itaat isteyen bir din.
Kurtuluşu, Kur’an’a göre inanıp-yaşamakta değil, mahşer günü Allah’ın ortağı sayılacak kadar yüceltilen birilerine bağlılıkta bulan bir din.
Sadece müslüman anne ve babadan doğmuş olmayı, Müslümanların çoğunlukta olduğu coğrafyada yaşamayı veya geleneksel anlamda İslâmî olan bir isme sahip olmayı “Müslüman” olmak için yeterli bulan bir din.
Vahyin İslâm’ı tarafından emredilen özel ibadetlerle yetinmeyen ve onlara birçok uydurma/bid’at yeni ibadetler ekleyerek asıl ibadetleri etkisizleştiren bir din.
Kur’an’ın emrettiği, Resûlün uyguladığı farzları önemsemeyen, fakat nafilelerden veya bid’atlardan taviz vermeyen bir din.
Kur’an’a göre inanmayı ve yaşamayı uygulanması imkânsız ideal düşünceler gibi algılayarak, Kur’an’ı hayattan uzaklaştıran bir din.
Düşünmeyi, akletmeyi müslüman olmanın vazgeçilmez şartları arasında gören bir dine karşılık, her şeyi ve hatta en saçma şeyleri bile “bir hikmeti vardır”, “biz anlamayız”, “aklımız yetmez” gibi ifadelerle insan için yegâne ölçü haline getiren saçmalıklar manzumesi bir din.
Bütün bu ve benzerlerinin sonucunda, Vahyin İslâm’ının safiyetini bozmuş, ölçülerini silmiş, ilkelerini karıştırmış, sulandırıp, çarpıtmış bir din.
“Resmi/Seküler İslam”
“Resmi/Seküler İslâm” öncelikle Türkiye’ye özgü bir anlayışı ifade etmektedir. Çünkü Türkiye’de yüz yıla yakın bir geçmişe sahiptir. Bunun, son zamanlarda, farklı ülkelerde “Ilımlı İslam”, “Amerikan İslâmı”, “Avrupa İslâmı”, “Laik İslâm”, “Liberal İslâm”, “Feminist İslam”… gibi faklı versiyonları da icat edilmiştir. Ancak, sonuçta hepsi yaklaşık aynı amaca yöneliktir ve burada kısaca Türkiye’deki versiyonu üzerinde durulacaktır.
“Resmi/Seküler İslâm”, hemen hemen tamamıyla bir inanç tarzıdır; hayatla pek ilgisi yoktur. Çünkü İslâm’ı, İslam dışı uygulamaların engeli olmaktan uzaklaştırmayı gaye edinen politikaların ürünü olarak doğmuştur. İnsanlara bir türlü huzur veremeyen sistemlerini sürekli kılma arzusunda olanların ürettiği ve üretmeye devam ettiği bir şeydir. Böylelikle, kişisel, ailevi, toplumsal ideallerini gerçekleştirmenin en önemli engeli olan İslâm’dan kurtulmanın yöntemi olarak, onu sadece bir inanç sistemi konumuna indirmeye çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Sonuçta da vicdanlara ve tapınaklara hitap eden ve hayatla bağlantısı olamayan “Resmi/Seküler İslâm”ı oluşturmada, bir oranda da olsa başarı elde etmişlerdir. Bugün yaşanan yaygın gariplikler ise bu başarının en önemli delilini teşkil etmektedir.
Türkiye’nin “batılılaştırıcı eliti”, İslam’ın sadece bir inanç sistemi olmadığını, daha da fazlasıyla bir hayat tarzı olduğunu biliyordu ve halâ da bilmektedirler. Bu durumda, “Muasır medeniyet seviyesi”nde simgeleşen “Batılılaşma”yı varlıklarının yegâne gayesi olarak açıklamış elit için yapılabilecek tek bir çare vardı: İslâm’ı yeniden tanımlamak. Çünkü “Dinî ve ahlâkî inkılap yapmadan önce hiç bir şey yapma[nın]”[6] mümkün olmadığını biliyorlardı. Bu nedenle, İslâm’ı kendi gayelerine uygun tarzda yeniden tanımlama sürecini başlattılar. Bu, tedrici bir süreçtir.
Önceleri akla ve mantığa uygun olduğu ilan edilen ve bu tanımlamayla pozitivist bir düzeye indirilen İslâm, bir müddet sonra sadece vicdanların ve tapınakların unsuru olarak ilan edilmiş ve hayatla olan bütün bağları kesilmeye çalışılmıştır.
Şu sözler bu sürecin birinci elden bazı tanuklarıdır: “Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki din, Allah ile Kul arasındaki bağlılıktır.”[7]“Türkiye Cumhuriyetinin resmî dini yoktur.Devlet idaresinde bütün kanunlar, nizamlar ilmin muasır medeniyete temin ettiği esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve tatbik edilir. Din telakkisi vicdanî olduğundan Cumhuriyet din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı, milletimizin muasır telakkisinde başlıca muvaffakiyet âmili görür.”[8] “Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir.”[9] “Dinler vicdanlarda ve mabetlerde kalmalı, maddi hayatın ve dünyanın işlerine karışmamalıdır.”[10]Bunun sonucu olarak da hayat tarzında bulunması gereken ilkelerin nereden alınacağı açıklanmış ve planlanan tedricî süreç teorik boyutuyla tamamlanmıştır: “Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.”[11] “Milletimizin siyasî, sosyal hayatında, milletimizin fikrî terbiyesinde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır.”[12]Bu süreçte gerçekleşmesi planlanan ve gerçekleştirilenleri özetlemesi açısından “batılılaştırıcı elit”in ünlü kalemlerinden birisinin ifadeleri konuyu olanca açıklığıyla gözler önüne serer niteliktedir: “Kemalizm, ibadetler dışındaki bütün ayet hükümlerini kaldırmıştır.”[13]İşte, bunların sonucunda Türkiye’ye özgü “Resmi/Seküler İslâm” oluşturulmuştur. Oluşturulan bu dinin bazı genel özelliklerini şu şekilde belirlemek mümkündür:
Esas hedefi bizzat dünya olan ve ahireti dünyanın devamı kabul eden Vahyin İslam’ını dünyadan koparıp atan “Batıcı” zihniyetin oluşturduğu yeni bir din. Bir diğer ifadeyle dünyaya bakan gözleri olmayan bir din.
Dinin toplumsal fonksiyonlarından olan fertleri birbirine bağlama görevini “batılılaştırıcıelit” lehine yerine getiren, dünyayla olan bütün bağları koparıldığı için tapınakların dört duvarının arasına sıkışmış bir din.
Oluşturulan laik “dinî” kurum aracılığıyla tapınakların dört duvarı arasında kalarak, hayata yansıması titizlikle önlenmeye çalışılan bir din.
Kişilerin vicdanını mutlak ölçü haline getiren, “vicdan temizliği” gibi bir kavram aracılığıyla her şeyi meşrulaştıran bir din.
Zorbaların, zalimlerin, halkı sömürenlerin, haksız gelir elde edenlerin, ahlâksızların… en büyük rakibi olan İslâm’ı, bütün bu olumsuzluklara gözlerini kapamış ve hatta o olumsuzlukları bir şekilde meşrulaştırma görevini üstlenmiş bir din.
“Kültür İslâmı”yla problemi olmayan ve hatta onu birçok alanda onaylayıp destekleyen fakat Vahyin İslâmı’nın hayattaki etkilerini silmeyi ve taraftarlarını yok etmeyi gerekli bulun bir din.
“Müslümanım” demenin bile “irtica” olarak nitelendiği bir din.
İslâm’ın Kitab’ından, Peygamber’inden korkan ve onları kitlelere anlatmamanın binbir türlü yöntemlerini bulan bir din.
Emrindeki “Profesör”ler, “Hocaefendi”ler, “Hoca”lar ordusu aracılığıyla, zihni karışık, bilgisi temelsiz, ibadeti ölçüsüz kitleleri her gün biraz daha aldanışlara sürükleyen bir din.
Sonuç Yerine:
Bütün bunların sonucunda; “Yapılması gereken nedir?”, “Tekrarı olmayan bir hayatın kaybedilmemesi ve her yönüyle kazanılması için ne yapmalıdır?” Kabul etmek gerekir ki bunlar önemli sorulardır. Kapsamlı ve bir çırpıda verilemeyecek cevaplara sahip sorulardır. Buna rağmen, kısa ama mutlak anlamda doğru bir cevap vermek gerekirse, Allah’ın kitabına göz atmak yeterli olacaktır. Zira onda, sorumuzun cevabını bulduracak ve cevabın gerektirdiği gidişatı temin edecek ölçü, bütün tereddütlerden uzak bir şekilde verilmiş bulunuyor: “Ey insanlar! İşte size, Rabb’inizden bir öğüt, kalplerdeki şüphelere bir şifa ve mü’minler için bir hidayet ve rahmet olan Kur’an geldi.” (Yunus, 10/57) “(Ey Muhammed! Bu öyle) bir Kitab’dır ki, Rabb’lerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa; O güçlü ve övgüye layık (Allah)’ın yoluna çıkarman için O’nu sana indirdik. (İbrahim, 14/1) “İşte benim doğru yolum bu. Ona uyun, (başka) yollara uymayın ki, sizi O’nun (dosdoğru olan) yolundan ayırmasın! (Azabından) korunmanız için (Allah) size böyle tavsiye ediyor.” (En’am, 6/153)
Akıl-vahiy ilişkisi üzerine mülâhazalar” yazısı, bilginin kaynağı sorunu ekseninde kapsamlı bir çalışmanın önsözü mahiyetindedir. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Yazıda İslâm düşüncesinde esas itibariyle ‘bilginin kaynağı sorunu’nun olmadığına ancak daha sonraki dönemlerde kirlenmeye başlayan ‘Müslüman aklı’yla birlikte zihnî karışıklığın (teşevvüş) oluştuğuna dikkat çekilmiştir. Farklı kültür ve inançların müslüman düşünceye karışmasıyla oluşan kirlenme, kendi kavramlarını üretmede gecikmeyip kurumsallaşmıştır.
Allah, insanı yeryüzünün halifesi olarak yaratmıştır. Akıl ve irade sahibi her insan, yeryüzünü imar ve ıslahla mükelleftir. İnsanın hem kendi hayatını dengeli bir şekilde idame ettirmesi hem de toplumla ilişkilerinde dengeli bir tavır sergilemesi bireysel hayatla birlikte siyasetin ve dolayısıyla devlet mekanizmasının İslami prensiplere göre düzenlenmesi ve ıslahı ile mümkündür.
Bireyin ve Toplumun İnşası İlahi İradenin Tarihe Müdahalesi Yüce Allah, sadece yaratmakla yetinmemiş; ayrıca, yarattıkları için uymaları gereken yasaları da takdir etmiştir. Varlıklar ve olaylar bu yasalara göre vücut bulurlar. Hiçbir varlık veya olay kendisi için takdir edilen yasanın dışına çıkma güç ve iradesine sahip değildir. Bununla, halkın arasında yaygın kabul gören “kader”i değil, Kur’an’da …
Belirli bir zihniyet ya da dünya görüşünden sökün eden toplumsal hareketlere yaklaşırken tek bir çizgi üzerinde seyreden çıkış ve iniş noktaları aramak yanıltıcı olabilir. Doğrusal bir yükselme ya da tek yönlü sabit bir alçalma eğrisi var kabul ederek yapılan okumalar, karmaşık düşünsel ve toplumsal süreçleri anlamak için yeterli olmayabilir.
Modern dönem öncesinde meşruluğun ölçütü adaletti. Bir şeyin âdil olması onu meşru kılıyordu. Yunan filozoflarında bu husus felsefe üzerinden şekillenmiş, Hristiyan Batı düşüncesinde ise bu adalet mefhumu Tanrı’ya dayandırılarak okunmuştur. Modern döneme kadar bir şeyin meşru olması için o şeyin âdil olması gerekmekteydi. Burada egemen gücün kavramı belirleyişini görmek mümkündür.
“Dosdoğru Yol”un Sapakları ve Gidişatı Dosdoğru Kılmak Üzerine
(Yâ Rabbi!) Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım dileriz. Bizi dosdoğru yola ilet; nimet verdiğin kimselerin yoluna; kendilerine gazap edilmişlerin ve sapmışların yoluna değil. (Fatiha, 1/1-7)
Abdullah bin Mes’ud anlatıyor: “Bir gün, Resûlüllah toprağa düz bir çizgi çizdi ve “Bu Allah’ın insanlar için takdir ettiği yoldur” dedi. Sonra bu düz çizginin sağına ve soluna eğri çizgiler çizdi ve “Bunlar da diğer yollardır. Her birinin üzerinde kötülüğe davet eden bir şeytan vardır.” dedi. Arkasından da şu ayeti okudu: “İşte benim doğru yolum bu. Ona uyun, (başka) yollara uymayın ki, sizi O’nun yolundan ayırmasın! (Azabından) korunmanız için (Allah) size böyle tavsiye ediyor.” (En’am, 6/153)[1]
Tüm Müslüman toplumlarında, dolayısıyla ve özellikle Türkiye’de oldukça problemli, son derece tuhaf bir süreç yaşanıyor. Gerçi hemen herkesin kolaylıkla ifade edeceği üzere, Türkiye’de problemlerden, tuhaflıklardan bahsetmekte hiç de zorlanılmaz. Çünkü burası adeta problemler, tuhaflıklar ülkesi konumunda. Elinizi nereye uzatsanız, gözünüzü nereye çevirseniz, kulağınızı nereye tutsanız, kolaylıkla büyük bir problem veya gariplikle karşılaşmanız mümkündür. Uzun zamandır -genel anlamda iki yüz yıldır, özel olarak da bir yüz yıldır- birçok toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel problem ve garabet bu ülkenin değişmezleri arasına katılmış durumda. Dolayısıyla, bir kişinin Türkiye bağlamında herhangi bir problemin varlığından ve bu problemin teşkil ettiği sürecin garipliğinden bahsetmesi hiç de dikkate değer bir nitelik arz etmez. Fakat buna rağmen, son yıllarda yoğunluğu daha da artan bir problem dikkat çekiyor ve üstelik orijinalliğini aynen devam ettiriyor. Ve ne var ki o, yaygın olarak bilinen ve etkileri toplumun önemli bir kesimi tarafından ağır biçimde yaşanan, dolayısıyla Türkiye’nin gündeminden hiç düşmemiş ve bu gidişle de hiç düşmeyecek gibi görünen toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel problemlerden birisi değil. Üzerinde durmak ve dikkatleri çekmek istediğimiz problem; daha farklı alanda yer alan ve maalesef yaşanan hayatın günübirlik sıkıntıları nedeniyle çoğu zaman unutulan veya unutturulan bir konuyla ilgili.
Söz konusu edeceğimiz problem muhatapları için kelimenin gerçek anlamıyla bir facia niteliğini kazanmış olmasına rağmen, hâlâ toplumun büyük bir kesimi tarafından görülmemeye veya birileri tarafından üstü başka problemlerle örtülerek gösterilmemeye çalışılıyor. Belki bu nedenledir ki toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel… problemler hiç gündemden düşmüyor. Ancak bu ifademizden, günlük hayatta etkin olan toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel… problemlerin önemsiz olduğunu vurgulanmaya çalıştığımız zannedilmesin. Elbette ki milyonların açlık sınırında yaşadığı bir ülkede, birileri kilolarının fazlalığından şikâyet edip, fazla kilolarından kurtulmak için onlarca insanın temel ihtiyaçlarını karşılayacak büyük miktarlara varan paraları kolaylıkla harcayabiliyorsa, orada ekonomik problemlerin önemsizliğinden bahsetmek mümkün değildir. Bir toplumda sadece küçük bir elit kesimin iradesi geçerliyse, tüm toplumun iradesinin neredeyse hiç bir gücü ve değeri yoksa elbette ki o toplumda siyasî problemlerin önemi büyüktür. Birileri en haksız yol ve yöntemlerle tüm ülke kaynaklarını yiyip bitirmesine rağmen el üstünde tutuluyorlar, buna karşılık toplumun tamamını oluşturacak kadar büyük bir ekseriyet, en ufacık suçtan veya insani bir özellik olan masum düşüncelerinden dolayı süründürülüyorsa, elbette ki o ülkede yasal problemlerin önemsiz olduğu söylenemez… Fakat bütün bunlara rağmen, bu ülkede kemikleşmiş olan toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel problemlerin üzerinde durmayacağız. Üzerinde durmak istediğimiz konu tüm bunlardan daha başka ve mensupları için son derece önemli. Önemli, çünkü o, mensupları için varoluş amaçlarını saptıracak, tekrarı olmayan hayatı mahvedecek ve dolayısıyla ebedî hayatı hüsrana çevirecek kadar önemli bir problem. Durum böyle olunca, ister/istemez yaşanan diğer tüm problemlerin önemi ve çözüm aciliyeti geri plana düşüyor. Üstelik toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel problemlerin oluşmasında ve yaşanmasında, üzerinde durmak istediğimiz problemin etkili olduğu bilinince, konunun önemi daha da iyi fark ediliyor.
Önemli ve Garip Bir Karmaşa
Bugün Türkiye’de derin bir karmaşa ve önemli problemler yaşanıyor. Bu karmaşanın ve problemlerin çarpıcı tarzda görüldüğü alanlardan birisi buradaki konumuzla ilgili. Yani, İslâm’la ilgili. Şöyle ki; her ne gayeyle söylerlerse söylesinler, resmî ağızların bile bazen övünerek ifade ettiği üzere %99’u Müslüman olan ve nüfuz cüzdanlarının “Dini” hanesindeki “İslam”ı sildirmeye hiç bir zaman yanaşmayacakların çoğunluğu oluşturduğu bir toplumda, İslâm çok değişik gerekçelerle “suç” olarak nitelenebilmektedir. İslam’ın gerektirdiği bazı taleplerde bulunmak, çok farklı ve ağır “ceza”ları gerektirebilmektedir. Üstelik İslâm’ı “suç” olarak niteleyenlerin önemli bir kısmının, hatta daha biraz önce, Müslümana farz olan namazın vakitlerinden birisini kılmış veya camide okunan ezanı duyduğu zaman “Aziz Allah” diyerek mukabelede bulunmuş olması kuvvetle muhtemel olmasına rağmen. Yine ne gariptir ki, İslâm’ı ve gereklerini “suç” sayan kimselerin büyük bir çoğunluğunun Ramazan orucunu tutuyor, ölmüş ana veya babasının ruhuna “Yasin”ler okutturuyor, “Dinî” bayramlarda arkadaşlarına, komşularına “Bayramın mübarek olsun” ziyaretlerine gidiyor olmaları kuvvetle muhtemeldir. Öyle garip bir toplumda yaşıyoruz ve din konusunda öylesine büyük bir karmaşa hüküm sürüyor ki, insanlar sırf isimleri Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma… vb olduğu için kendilerini Müslüman olarak niteleyebiliyor ve hatta bu nedenle cenneti garantilemiş olmanın keyfini sürdürebiliyorlar. İstedikleri gibi inanıyor ve istedikleri gibi yaşıyor, ama Allah’ın katında Müslüman muamelesi göreceklerini düşünüyorlar. Yine bu ülkede alışıldık bir durumdur ki, daha biraz önce Allah’ın huzurunda “Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dilerim” diye her rekâtında söz verdiği namazının hemen arkasından, Türkiye’nin en büyük toplumsal problemi olarak “Kur’an’ı günümüzde uygulamaya çalışan yobazlar var” diyenlere rastlamak hiç de olağan dışı bir durum değildir. Hayatı boyunca Kur’an’ı bir kez dahi anlayarak okumayan, Kur’an’da büyücülükten, muskacılıktan, menkıbelerden, masallardan bahsedildiğini zannede zannede namazını aksatmadan kılanların ve orucunu aksatmadan tutanlara hemen her yerde rastlamak mümkündür. Toplumsal hayatı düzenlemeyi kendisine amaç edinmiş İslam’dan rahatsız olanların ve ömrünü İslâm’ın bu yönüyle mücadele yolunda harcayanların, bütün hükümlerine karşı oldukları Kur’an’ı okumanın sevabından bahsettiklerine şahit olmak hiç zor değildir. Hanımının başörtüsünü kocası için kamu görevlisi olmasına engel bulanların, çevrelerine topladıkları teologları “gerçek İslâm”ı anlatarak halkı “aydınlatmaya” davet edebildikleri bir ülkedir burası. Karşı olduğunu söylediği veya değişik vesilelerle ima ettiği rejimin eğitim sisteminin bütün saçmalıklarını, binlerce kilometre ötedeki okullarında harfiyen takip ederek ve bununla da övünerek İslâm’a hizmet ettiğini sanan ve kendisini başka toplumlara “Türk İslâmını” götürmekle görevli sayanların “Ûlema” sınıfına dâhil edilmeleri yaygın bir kabul görebilmektedir. Yine bu ülkede zulme, haksızlığa, aşağılanmaya… kısaca zillete razı olmayı, kutsanan bir “hoşgörü” ile “normal” bulmak son derece “normal” bir durumdur. Geçmişte yaşamış bir İslam âlimini her konuda tek ölçü kabul etmemeyi küfürle eş ve hatta küfürden tehlikeli sayanların, bütün toplumsal hayatlarını küfrün ölçülerine göre sürdürmede sakınca görmedikleri bir yerdir burası. “İman”ı, “şeyhine” veya “liderine” itaate hiç kimseyi ortak kılmamak olduğunu zannedenlerin, dolayısıyla Allah’a ve Resulüne itaatı arkalarına atanların kendilerini “muttaki mümin” saydıkları ve bunun yaygın bir kabul gördüğü bir yerdir burası. Kur’an okumanın, Kur’an’ı anlamak için tefsir okumanın, hadis okuyarak sünneti öğrenmenin “inanç sapkınlığı” ilan edildiği bir ülkedir bu ülke… Ve daha nice gariplikler, nice saçmalıklar bu ülkenin en temel özellikleri haline gelmiştir.
“Bu aşamaya nasıl ve neden gelindi?” “Garip, saçma, karışık olan bu durum hangi şartların ürünü?” Ayrıntıya inildiğinde bu sorulara oldukça kapsamlı cevaplar vermek mümkün. Ancak, genel anlamda ifade edecek olursak, gelinen bu problemli ve tuhaf durumun, bir boyutuyla yaklaşık bin yılı aşkın bir tarihin, bir boyutuyla da yakın zamanda bilinçli bir şekilde oluşturulmuş politikaların ürünü olduğunu söylemek mümkündür. Bu nedenle, söz konusu ettiğimiz problemi/tuhaflığı iki ayrı başlık altında ele almak ve incelemek, konunun kolay ve doğru anlaşılması için yararlı olacaktır. Bu aşamada iki ayrı isimle karşılaşıyoruz. Bunlardan birisi; “İslam Tarihi” olarak isimlendirilen ve 14 asırlık süreci kapsayan uzun dönemde inşa olunmuş, farklı toplumların kültürel birikimlerinin rengini taşıyan “Kültür İslâmı”dır. Diğeri ise bilhassa Türkiye’de, Batılılaşma politikalarının gereği olarak açığa çıkan “Resmi/Seküler İslâm”dır.
“Kültür İslâmı”
“Kültür İslâmı” ismi, tarihi oldukça eskilere dayanan, hatta oluşumunun ilk işaretlerine sahabeler döneminin sonlarında dahi rastlanabilen bir din anlayışını ve bu anlayışa bağlı uygulamaları nitelemektedir. O, vahiyle bildirilen ve Resûlüllah tarafından hayata aktarılıp, tartışmasız bir doğruluk ve mükemmellikte insanlara sunulan İslâm’ın bazı biçimlerini üzerinde taşıyan bir inanç ve hayat tarzıdır. Başta kavramları olmak üzere birçok özelliğiyle ‘Vahyin İslâm’ı ile aynı görünüme sahiptir. Ancak benzerlikler çoğu zaman görünüşten daha öteye gitmemektedir. Muhteva ve ilkeleriyle, bazı zamanlar, Vahyin İslamı’na taban tabana karşıt olacak niteliklere sahip olabilmiştir. Kendine göre inançları, bu inançların hayata yansıyan yönleri ve insanlar arası ilişkilere damgasını vuran bir sistemi vardır. Zira bazı yönleriyle, Kur’an’la veya Sünnet’le çatışmayı bir problem olarak dahi görmeyecek kadar sapkın bir anlayışın ürünüdür. Fakat şurası da açık ve kesindir ki, “Kültür İslâm”ı derken tek ve sistemli bir dinden/eğilimden bahsetmek zor ve hatta imkânsızdır. Çünkü anlam ve hayata aktarılma yelpazesi son derece geniş bir inanç ve hayat tarzı halindedir. Bir başka söyleyişle, mensuplarındaki etki oranı oldukça değişken ve dolayısıyla her bir taraftarında çok farklı boyutlarda varlığını açığa vuran bir din niteliğine sahiptir. Bu nedenle de mensuplarından birisi için dile getirilebilecek yanlışlıkların, bir başka mensubu için aynen geçerli olduğunu söylemek mümkün olmayabilmektedir.
Belirttiğimiz gibi, “Kültür İslâmı”nı oluşturup, yaygınlaştıran sürecin izleri sahabeler dönemine kadar uzanabilmektedir. Bu tespitin dayanağı ise bizzat bazı sahabelerdir. Onlar, kendi zamanlarında oluşmaya başlayan ve insanı aldanıştan başka yere götürmeyecek olan bu “din”e dikkatleri çekmeye çalışırlarken, aynı zamanda da bu oluşumun nedenini göstermeye çalışmışlardır. Söz konusu nedenlerin en önemlisi ise, Müslüman toplumuna kitlesel katılımlardır. Bu katılımlar sonucu ise, İslâm görünümüne bürünmüş cahiliyenin yaygınlık kazanması olmuştur.
Şurası açık ve kesindir ki, din öncelikle bireysel bir tercihtir. Kişi, bilinçli bir şekilde tercihte bulunur; mensubu olduğu dinin inanç sistemini ve hayat tarzını, kendi inancının ve hayatının yegâne ölçüsü kılar. Ancak, başta siyasî olmak üzere, ekonomik, kültürel, askerî ..vb. nedenlerden dolayı kitleler halinde İslâm’a katılan ve “Müslüman” ismini benimseyenlerde bu durum görülmez. Görülmesi de beklenmez. Çünkü tartışmasız bilinen bir durumdur ki hiç bir toplum, bir anda bütün özelliklerini değiştirip her bir özelliğini eskisinden oldukça farklı bir tarzda yeniden inşa edemez. Bu nedenle, kitlesel din değiştirmelerde gerçekleşen en önemli durum, eski inançların ve hayat tarzının yeni görünüm altında devam etmesinden başka bir şey olmamıştır. “İslâm Tarihi” denen süreçte gerçekleşenler de bundan başkası değildir. Çeşitli gerekçelerle Müslüman toplumlarına katılan kitleler, eskiden beri süregelen inanç ve hayat tarzlarını İslam’ın rengine büründürmekten başka bir şey yapmamışlardır. Böylelikle kendi durumlarında önemli bir değişikliğe gitmedikleri gibi, maalesef aynı zamanda farklı bir İslâm inanç ve hayat tarzının inşasını gerçekleştirmişlerdir. Bu ise, sahabelerin dahi fark edebileceği kadar çok erken dönemde açığa çıkan bir durum olmuştur. Kitleler halinde Müslüman toplumuna katılımları gören Hz. Osman’ın, “Kâbe’nin Rabb’ine andolsun ki, İslâm’ın değirmeni ters dönmeye başlamıştır. Bakınız bundan sonra ne gibi bozukluklar meydana gelecek görünüz” [2] sözleri bunun ilk ve önemli örneklerinden birisidir. Sahabenin seçkinlerinden Ebû Zerr el Gıfarî ise benzer tarzda olmak üzere şunları söyleyecektir: “Allah’a yemin ederim ki, daha önce görmediğim ve bilmediğim şeyler görülmeye başlandı. Bunların ne Kitap da ne de Sünnet’te yeri vardır. Vallahi, hakkın kaybedildiğini, batılın dirildiğini, doğru söyleyenin yalanlandığını, fasıkların tercih edildiğini, mal sevgisinin arttığını görüyorum.”[3] Bir diğer büyük sahabe Abdullah bin Abbas’ın sözleri de aynı doğrultudadır: “Bu gece dünkü geceye ne kadar çok benziyor. İşte İsrailoğullarına benzedik gitti.”[4] O ilk Kur’an neslini korkutan, düşündüren ve üzen bu durumun, birkaç asır sonra geldiği aşamayı ise ümmetin seçkinlerinden İbn Kayyım el Cevziyye’nin sözlerinde olanca açıklığıyla bulmak mümkündür: “Aman yarabbi! İnsanlara ne oluyor da Kur’an ayetlerinden, vahiyden yüz çevirip, Kur’an’ın bilgi hazinelerinden ilim almaktan vazgeçiyorlar? Basiretlerini aydınlatmayı, canlandırmayı niçin terk ediyorlar? Fikirce, bir kısım görüşlerden çıkarılan sözlerle (düşüncelerle) yetiniyorlar; bu görüşlerden dolayı aralarındaki bağları koparıyorlar, birbirlerini aldatmak için yaldızlı fikirler atıyorlar. Böylece de Kur’an’dan uzak kalıyorlar… Sahabe arasında, Resûlüllah (sav)’in bir nassını işittiği zaman, buna kendi kıyası veya isteği yahut keşfi yahut aklı, yahutta siyaseti ile karşı çıkan var mıdır? Onlardan biri asla Resûlüllah (sav)’in nassının önüne, akılla, kıyasla, keşfle, siyasî hesapla veya birini taklit etmekle bir şey geçirmiş midir? Onların gözleri böyle bir şeyi görmekten korunmuş, kendi devirlerinde böyle bir şey görmemişlerdir, buna meydan vermemişlerdir.”[5]
Bu sürecin ulaştığı bugünkü aşama ise, özel olarak Türkiye’de, genel olarak da tüm Müslüman coğrafya da yaygın hale gelen garip, tutarsız, saçma inançlar ve uygulamalardan başkası değildir. Bazı konularda Vahiy İslâmı’na benzerliği nedeniyle “İslâm” olarak isimlendirilen, fakat Kur’an’ın bildirdiği ve Sünnet’in pratize ettiği İslâm’dan ayırt etmek için “Kültür İslâmı” olarak isimlendirdiğimiz “Kültür Dini”nin oldukça bildik hale gelmiş bazı özelliklerini şu şekilde ifade etmek mümkündür:
“Resmi/Seküler İslam”
“Resmi/Seküler İslâm” öncelikle Türkiye’ye özgü bir anlayışı ifade etmektedir. Çünkü Türkiye’de yüz yıla yakın bir geçmişe sahiptir. Bunun, son zamanlarda, farklı ülkelerde “Ilımlı İslam”, “Amerikan İslâmı”, “Avrupa İslâmı”, “Laik İslâm”, “Liberal İslâm”, “Feminist İslam”… gibi faklı versiyonları da icat edilmiştir. Ancak, sonuçta hepsi yaklaşık aynı amaca yöneliktir ve burada kısaca Türkiye’deki versiyonu üzerinde durulacaktır.
“Resmi/Seküler İslâm”, hemen hemen tamamıyla bir inanç tarzıdır; hayatla pek ilgisi yoktur. Çünkü İslâm’ı, İslam dışı uygulamaların engeli olmaktan uzaklaştırmayı gaye edinen politikaların ürünü olarak doğmuştur. İnsanlara bir türlü huzur veremeyen sistemlerini sürekli kılma arzusunda olanların ürettiği ve üretmeye devam ettiği bir şeydir. Böylelikle, kişisel, ailevi, toplumsal ideallerini gerçekleştirmenin en önemli engeli olan İslâm’dan kurtulmanın yöntemi olarak, onu sadece bir inanç sistemi konumuna indirmeye çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Sonuçta da vicdanlara ve tapınaklara hitap eden ve hayatla bağlantısı olamayan “Resmi/Seküler İslâm”ı oluşturmada, bir oranda da olsa başarı elde etmişlerdir. Bugün yaşanan yaygın gariplikler ise bu başarının en önemli delilini teşkil etmektedir.
Türkiye’nin “batılılaştırıcı eliti”, İslam’ın sadece bir inanç sistemi olmadığını, daha da fazlasıyla bir hayat tarzı olduğunu biliyordu ve halâ da bilmektedirler. Bu durumda, “Muasır medeniyet seviyesi”nde simgeleşen “Batılılaşma”yı varlıklarının yegâne gayesi olarak açıklamış elit için yapılabilecek tek bir çare vardı: İslâm’ı yeniden tanımlamak. Çünkü “Dinî ve ahlâkî inkılap yapmadan önce hiç bir şey yapma[nın]”[6] mümkün olmadığını biliyorlardı. Bu nedenle, İslâm’ı kendi gayelerine uygun tarzda yeniden tanımlama sürecini başlattılar. Bu, tedrici bir süreçtir.
Şu sözler bu sürecin birinci elden bazı tanuklarıdır: “Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki din, Allah ile Kul arasındaki bağlılıktır.”[7]“Türkiye Cumhuriyetinin resmî dini yoktur. Devlet idaresinde bütün kanunlar, nizamlar ilmin muasır medeniyete temin ettiği esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve tatbik edilir. Din telakkisi vicdanî olduğundan Cumhuriyet din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı, milletimizin muasır telakkisinde başlıca muvaffakiyet âmili görür.”[8] “Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir.”[9] “Dinler vicdanlarda ve mabetlerde kalmalı, maddi hayatın ve dünyanın işlerine karışmamalıdır.”[10] Bunun sonucu olarak da hayat tarzında bulunması gereken ilkelerin nereden alınacağı açıklanmış ve planlanan tedricî süreç teorik boyutuyla tamamlanmıştır: “Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.”[11] “Milletimizin siyasî, sosyal hayatında, milletimizin fikrî terbiyesinde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır.”[12] Bu süreçte gerçekleşmesi planlanan ve gerçekleştirilenleri özetlemesi açısından “batılılaştırıcı elit”in ünlü kalemlerinden birisinin ifadeleri konuyu olanca açıklığıyla gözler önüne serer niteliktedir: “Kemalizm, ibadetler dışındaki bütün ayet hükümlerini kaldırmıştır.”[13] İşte, bunların sonucunda Türkiye’ye özgü “Resmi/Seküler İslâm” oluşturulmuştur. Oluşturulan bu dinin bazı genel özelliklerini şu şekilde belirlemek mümkündür:
Sonuç Yerine:
Bütün bunların sonucunda; “Yapılması gereken nedir?”, “Tekrarı olmayan bir hayatın kaybedilmemesi ve her yönüyle kazanılması için ne yapmalıdır?” Kabul etmek gerekir ki bunlar önemli sorulardır. Kapsamlı ve bir çırpıda verilemeyecek cevaplara sahip sorulardır. Buna rağmen, kısa ama mutlak anlamda doğru bir cevap vermek gerekirse, Allah’ın kitabına göz atmak yeterli olacaktır. Zira onda, sorumuzun cevabını bulduracak ve cevabın gerektirdiği gidişatı temin edecek ölçü, bütün tereddütlerden uzak bir şekilde verilmiş bulunuyor: “Ey insanlar! İşte size, Rabb’inizden bir öğüt, kalplerdeki şüphelere bir şifa ve mü’minler için bir hidayet ve rahmet olan Kur’an geldi.” (Yunus, 10/57) “(Ey Muhammed! Bu öyle) bir Kitab’dır ki, Rabb’lerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa; O güçlü ve övgüye layık (Allah)’ın yoluna çıkarman için O’nu sana indirdik. (İbrahim, 14/1) “İşte benim doğru yolum bu. Ona uyun, (başka) yollara uymayın ki, sizi O’nun (dosdoğru olan) yolundan ayırmasın! (Azabından) korunmanız için (Allah) size böyle tavsiye ediyor.” (En’am, 6/153)
[1] İbn Mace, Mukaddime 1
[2] İbn Esir, İslâm Tarihi, 1985, İstanbul, s. 3/216
[3] Salih, Suphi, İslam Mezhepleri ve Müesseseleri, 1983, İstanbul, s. 75
[4] İbn Teymiye, Sırat-ı Müstakim, 1990, İstanbul, s. 1/52
[5] İbn Kayyım el-Cevziyye, Medaricu’s Sâlihîn, 1990, İstanbul, s. I/16
[6] Karabekir, Kazım, Paşalar Kavgası, s. 143
[7] Kocatürk, Utkan, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, 1984, Ankara, s. 193
[8] İnan, Afet, Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları, 1969, Ankara, s. 56
[9] Atatürkçülük, C.III, 1984, MEG ve S. Bakanlığı yay., 1984, İstanbul. s. 236
[10] Jaschke, Gotthard, Yeni Türkiye´de İslâmlık, 1972, Ankara, s. 97
[11] Atatürk, M. Kemal, Söylev ve Demeçler, 1945, Ankara, s. I/389
[12] Atatürk, M. Kemal, Söylev ve Demeçler,1961, Ankara, s. II/42
[13] Atay, Falih Rıfkı, Çankaya, 1968, İstanbul, s.393
İlgili Yazılar
Akıl-Vahiy İlişkisi Üzerine Mülâhazalar- Bilgiyi Temellendirmenin Serüveni-II-
Akıl-vahiy ilişkisi üzerine mülâhazalar” yazısı, bilginin kaynağı sorunu ekseninde kapsamlı bir çalışmanın önsözü mahiyetindedir. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Yazıda İslâm düşüncesinde esas itibariyle ‘bilginin kaynağı sorunu’nun olmadığına ancak daha sonraki dönemlerde kirlenmeye başlayan ‘Müslüman aklı’yla birlikte zihnî karışıklığın (teşevvüş) oluştuğuna dikkat çekilmiştir. Farklı kültür ve inançların müslüman düşünceye karışmasıyla oluşan kirlenme, kendi kavramlarını üretmede gecikmeyip kurumsallaşmıştır.
İslam, Devlet ve Siyaset
Allah, insanı yeryüzünün halifesi olarak yaratmıştır. Akıl ve irade sahibi her insan, yeryüzünü imar ve ıslahla mükelleftir. İnsanın hem kendi hayatını dengeli bir şekilde idame ettirmesi hem de toplumla ilişkilerinde dengeli bir tavır sergilemesi bireysel hayatla birlikte siyasetin ve dolayısıyla devlet mekanizmasının İslami prensiplere göre düzenlenmesi ve ıslahı ile mümkündür.
Kur’an’ın Hayata Müdahalesi
Bireyin ve Toplumun İnşası İlahi İradenin Tarihe Müdahalesi Yüce Allah, sadece yaratmakla yetinmemiş; ayrıca, yarattıkları için uymaları gereken yasaları da takdir etmiştir. Varlıklar ve olaylar bu yasalara göre vücut bulurlar. Hiçbir varlık veya olay kendisi için takdir edilen yasanın dışına çıkma güç ve iradesine sahip değildir. Bununla, halkın arasında yaygın kabul gören “kader”i değil, Kur’an’da …
Zihniyet Manzaramız: Bir Bilanço Taslağı
Belirli bir zihniyet ya da dünya görüşünden sökün eden toplumsal hareketlere yaklaşırken tek bir çizgi üzerinde seyreden çıkış ve iniş noktaları aramak yanıltıcı olabilir. Doğrusal bir yükselme ya da tek yönlü sabit bir alçalma eğrisi var kabul ederek yapılan okumalar, karmaşık düşünsel ve toplumsal süreçleri anlamak için yeterli olmayabilir.
Yasal Olanın Meşruluğundan Adil Olanın Meşruluğuna
Modern dönem öncesinde meşruluğun ölçütü adaletti. Bir şeyin âdil olması onu meşru kılıyordu. Yunan filozoflarında bu husus felsefe üzerinden şekillenmiş, Hristiyan Batı düşüncesinde ise bu adalet mefhumu Tanrı’ya dayandırılarak okunmuştur. Modern döneme kadar bir şeyin meşru olması için o şeyin âdil olması gerekmekteydi. Burada egemen gücün kavramı belirleyişini görmek mümkündür.