Yüce Allah, sadece yaratmakla yetinmemiş; ayrıca, yarattıkları için uymaları gereken yasaları da takdir etmiştir. Varlıklar ve olaylar bu yasalara göre vücut bulurlar. Hiçbir varlık veya olay kendisi için takdir edilen yasanın dışına çıkma güç ve iradesine sahip değildir. Bununla, halkın arasında yaygın kabul gören “kader”i değil, Kur’an’da “sünnetullah” olarak tanımlanan ve bilimlerin araştırma konusu olan “varlık ilkeleri”ni kastediyoruz.
Her varlık veya olay kendisi için takdir edilen yasalara göre vücut bulmasına rağmen, özellikle insan söz konusu olduğunda, yüce Allah bazı zamanlar tarihe ve dolayısıyla insanlığın gidişatına ayrıca özel müdahalelerde de bulunur. Vahiy bu müdahalenin doğrudan gerçekleşen en önemli biçimini oluşturur. “Varlık ilkesiyle” ilgili yasalar varoluşun “olması gereken” nesnel şartlarını tesis etmesine karşılık; vahiyle müdahale de insanın inancını ve hayat tarzını doğru kılma amacı vardır. Fakat, vahiyle müdahalede inancın ve hayat tarzının doğru ölçütleri sadece teorik düzlemde anlam ifade eden bir bilgi paketi biçiminde sunulmaz; ilahi lûtuf gereği uygulamadaki biçimiyle de insanlığa takdim edilir. Bu itibarla, vahiyle bilgilendirilip desteklenen her bir elçinin şahsında ve çevresinde inşa olunan örnek insan ve toplum, vahiyle müdahalenin uygulamadaki boyutu olarak anlam kazanmıştır. Kur’an ve Hz Muhammed (s) ise tarihe vahiyle müdahalenin sonuncusunu teşkil eder. Kur’an bu son müdahalenin bilgi, ilke ve gereklerini sunarken; Hz Peygamber ise müdahalenin amaçladığı inşayı gerçekleştirir. Birisi teoriyi, diğeri pratiği temsil eder ve bu ikili hiçbir şekilde birbirinden ayrı veya kopuk değildir: Süreç içerisinde Hz Peygamber “yürüyen Kur’an”, Kur’an ise “okunan peygamber” vasfına sahip olur.
Yüce Allah, tarihe vahiyle doğrudan müdahaleden ayrı olarak, tarihin istikametini etkilemeye yönelik dolaylı müdahalelerde de bulunur. Toplumlar arası veya bir toplumdaki kesimler arası ilişkileri etkileyen “olağan dışı” gelişmeler, doğa afetleri, salgın hastalıklar vb…. dolaylı müdahalenin yaygın biçimlerinden bazılarıdır.
Şurası son derece önemlidir ki, vahiyle müdahalenin sonuncusunu Kur’an ve Hz Peygamber oluşturmasına ve bu biçimiyle insanların iradeleriyle teslim olacakları bir modele dönüşmesine karşılık; dolaylı müdahale her an farklı bir biçimde gerçekleşebilir, sabit bir biçimi ve sona erme durumu söz konusu değildir. Bu iki müdahale tarzının arasında sadece biçim değil, daha çok amaç farklılığı vardır. Dolaylı müdahalede insanın ve toplumun yenibaştan inşası söz konusu değildir. İrade edilen, daha çok, tarihin gidişatında gerçekleşen sapmayı kısmen de olsa asıl güzergahına doğru yönlendirmekten ibarettir. Halbuki, vahiyle müdahalede insanlar için kusursuz bir inanç sistemini bildirme ve hayat tarzı inşa etme amacı vardır.
Bunun yanı sıra, vahiyle müdahalenin tüm örnekleri aynı nitelikte değildir. Aralarında kapsam farklılığı vardır. Sonuncusu hariç diğer hepsi belirli bir zamanla ve toplumla sınırlıdır. Örneğin “Semûd kavmine de kardeşleri Salih’i (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin; sizin O’ndan başka ilahınız yoktur…” (7/73), “Ad kavmine de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). O dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin; sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Hâla sakınmayacak mısınız?” (7/65) ayetleri bu sınırlılığa vurguda bulunur. Vahiyle müdahalenin Kur’an ve Hz Muhammed (s) ile sonlanan biçiminde ise, vahyolunduğu andan sonraki tüm zamanlara ve bu zamanlarda yaşayan ve yaşayacak olan tüm insanlara hitap edilmiş (3/138; 6/19); kusursuz bir birey ve toplum modeli, mükemmel bir hayat tarzı inşa edilmiştir. “Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim” (5/3) ayeti ise bu durumu açıklar. Dolayısıyla, vahyin bu sonuncusu zaman ve mekan sınırlarını aşan ve evrensel boyutu bulunan bir müdahale olarak anlam kazanır.
Vahiyle tarihe müdahalenin son biçimini teşkil eden Kur’an, elçisinin şahsında ve rehberliğinde insanlık için örnek birey ve toplumu inşa eder. Fakat, evrenselliği nedeniyle misyonunu elçisinin şahsında ve zamanında dondurmaz; ilk vahyolunduğu zamanki muhtevasıyla misyonunu aynen devam ettirir. Artık kendisine vahyolunduğu elçisi yoktur, ama elçisine rehberlik yapan, davranışlarında destek olan tüm ilke ve bilgiler halâ ilk günkü dinamikliği ile vahyolunduğu insanlık katında muhataplarını beklemektedir. Bu nedenle misyonunun gerçekleşmesi için muhataplarına sık sık çağrıda bulunur: “Andolsun biz Kur’an’ı anlaşılıp öğüt alınması için kolaylaştırdık. O halde düşünüp öğüt alan yok mu?” (54/32) ayeti bu çağrının bir örneğini teşkil eder.
Kur’an bir kez vahyolunmuştur, ancak misyonunu gerçekleştirme yönündeki çağrısı sürekliliğe sahiptir. Herkes bu çağrının muhatabıdır. Onun hitaplarında herkes konumuna ve durumuna göre yerini bulur; Yüce Allah’ın kendisine hitap eden sesini duyar. Dolayısıyla, her ne zaman insanlar içine düştükleri yanlış inançlardan ve sonu azap olan gidişatlardan kurtulup doğru inanç ve sonu esenlik olan hayat tarzını elde etmek isterlerse Kur’an onlar için dosdoğru bir rehber, tutulabilecek en sağlam tutamak (Hablullah), doğru inanç ve hayat tarzı için sapasağlam kulp (Urvetü’l Vüskâ) oluverir. Şu ayetler ise bu özelliğin gereği olarak anlam kazanırlar: “O kitap (Kur’an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir” (2/2). “(Bu Kur’an), Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, yani her şeye galip (ve) övgüye lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır” (14/1); “Şüphesiz ki bu Kur’an en doğru yola iletir” (17/9).
Kur’an ve Bugünün Müslümanları
Kur’an 1400 yıldır “esenlik yurdu”nun yanıltmaz rehberi, dünyanın ve ahiretin saadet ışığı olarak insanlığa hitap ediyor. Bu süre içerisinde kendisine yönelenleri pişman etmedi, şaşırtmadı, yarı yolda bırakmadı; zihinleri zorlayan karışıklıklara, akılları çaresiz bırakan çözümsüzlüklere sürüklemedi. 1400 yıl öncesi insanlarına hitabındaki canlılığından, getirdiği çözümlerin kesinliğinden ve hayatı en doğru biçimiyle inşa edişinden hiçbir şey kaybetmedi. Ancak buna rağmen, bugünün Müslümanları genellikle uygulamalarında; bireysel ve toplumsal hayatlarının gidişatında ciddi sorunlar yaşıyorlar. Kur’an kendisine tabi olanları esenlik yurduna ulaştıracağı vaadini (45/20) kıyamete kadar korumasına rağmen, Müslümanlar yerkürenin en sorunlu kesimini teşkil ediyorlar. Sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel, ahlâki…sorunlar Müslümanları kuşatmış bulunuyor; her geçen gün hayat daha da çekilmez hale geliyor. Maalesef, Müslümanlar insanca yaşanan bir dünyayı inşa etmede imanlarının kendilerine yüklediği sorumluluğun çok uzağında duruyorlar. Bu, elbette ki, dünyayı ve ahireti esenlik yurdu kılma amacında olan ve bu amacını geçmişte bazı zamanlar gerçekleştirerek söylemini uygulamaya da aktarmış bulunan bir dinin mensupları için son derece acınası bir durumdur.
Müslümanlar genel manada son derece olumsuz şartlarda bulunuyorlar. Çünkü, Kur’anî söylemlerini hayatlarına aktarmakta kusurlular; doğru yolu biliyorlar, ancak yanlış yolda gitmeyi tercih ediyor veya bu yanlış gidişatlarını doğrultmanın çabasını yeterli düzeyde gösteremiyorlar. Böyle olunca da Kur’an’ın çağrısı, söylemi, vaadi bir türlü hayatta karşılığını bulamıyor. Her bir ayet söz, anlam ve gaye açısından üç aşamada değerlendirilecek olursa; Müslümanlar Kur’an’ın gayesini terk etmiş bulunuyorlar. Artık, ellerindeki ilahi rehberin gayesini düşünmüyorlar. Kur’an’ın anlamaktan da büyük oranda uzaklar; İlahi kelamı anlamak gibi bir kaygıları yok. Müslümanların ekseriyetinin Kur’an’la ilgilisi onu anlamadan ve düşünemeden okumaktan ibaret. Anlamadan okunan Kur’an ile hidayete ermenin, cenneti kazanmanın hayali kuruluyor. Tüm bunların sonucu olarak, Kur’an, rehber kabul edildiği söylenen ancak rehberliğine uyulmayan bir kitaba dönüşmüş ve Peygamberin “Ey Rabbim! Kavmim Kur’an’ı terk etti” (25/30) ayetindeki yakınması gerçeklik kazanmış bulunuyor.
Fakat, yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, varolan olumlu bir durum umutları canlandırıyor; Kur’an’ın tarihe yön vereceği günlerin çok uzaklarda olmadığının işaretlerini veriyor. Söz konusu olumlu durum, Müslümanların, yaşadıkları sorunların Kur’an’dan değil kendilerinden kaynaklandığının bilincine sahip olmalarıdır. Hiçbir Müslüman, sahip olduğu sorunların sebebini Kur’an’da görmüyor; çünkü biliyor ki sorunlar ilahi çağrıyı duymasına ve teslim olduğunu ifade etmesine rağmen, esasen teslimiyeti gerçekleştirmeyip ikili oynayan kendisindedir. İşte bu, Kur’an’ın insanlığın gidişatına müdahale edip dünyayı esenlik yurdu kılacak bir inşa çalışması için önemli bir imkan ve böylesi bir zamanın yakın olduğuna dair umutları diri tutan önemli bir işarettir. Eğer aksi olsa ve Müslümanlar hatayı kendilerinde değil de Kur’an da görselerdi, şurası kesindir ki sorunları tamamıyla çözümsüz kalırdı. Dünyada esenliği inşa etmenin umudu, bu inşanın yegane sorumluları olan Müslümanların kalbinde de sönüp giderdi.
Elbette ki, sorunların kaynağını doğru teşhis, sorunların çözümü için önemli bir imkandır. Ancak bu imkanın da doğru şekilde işletilmesi gerektiği açıktır. Bunun için yapılması gereken ise birey ve toplumu yeniden inşa etmekten başkası değildir. Bu inşanın doğru gerçekleşmesinin bilgi ve ilkeleri Kur’an’da, bu ilkelerin nasıl işletilip somut bir adıma dönüştürüleceğinin modeli ise Hz Peygamber’in şahsında ve inşa ettiği toplumdadır. Müslümanların öncelikle yapması gereken, Kur’an’ı “ölüler kitabı” olmaktan çıkarıp “diriler kitabına” dönüştürmek; sadece sesini dinlemekle yetinmekten vazgeçip, anlamını öğrenmek ve amacını düşünmektir. Bu gerçekleşince Kur’an’ın tarihte inşa ettiği birey-toplum modelinde kendileri için örnekler bulmakta da zorlanmayacaklardır.
Bu yazı, tüm insanlara esenlik yurdunun yolunu gösteren Kur’an’ın ilk defa kusursuz bir şekilde gerçekleştirdiği model birey ve toplum inşasının bazı önemli yönlerini bugünün “Kur’an’î” söylem ve çabalarının dikkatine sunmak amacıyla kaleme alınmıştır. Aşağı da bu amaca yönelik olmak üzere Kur’an’ın ilk kez tarihe müdahalesindeki ilahi yöntemin bazı özellikleri açıklanacaktır.
İslam, Asıl Olandır
Kur’an’ın tarihe müdahalesinde “İslam” ve “İnsan” birbirinden ayrılmaz ikilidir. Bu ikisi bir olgunun iki farklı noktadan görünümünü ifade eder. Her ikisi de birbirlerinde anlam kazanırlar.
İnsan, İslam olmak için; İslam ise insanda hayat bulmak için vardır. İnsan, varoluş amacını gerçekleştirecek imkanları İslam olarak bulur; İslam, esenlik yurdunun yegâne yolu oluşunu insanda açığa vurur. Şu ayet ise bunları ifade eder: “Sen yüzünü Allah’ı birleyici olarak dine çevir; Allah’ın yaratma kanununa uygun olanına. Allah insanları ona göre yaratmıştır. Allah’ın yaratması değiştirilemez” (30/30).
İnsan Adem’le, din İslam’la başlar. Adem İslam’la değer kazanır, İslam Adem’le vücut bulur. İnsan bozulunca İslam’dan uzaklaşır ve “aşağıların aşağısı” olur (58/20; 95/5). İslam bozulup tevhidi boyutunu kaybettiğinde “şirk”, üzeri örtülüp özelliklerinden bir kısmı aslına aykırı şeylerle değiştirildiğinde (örtüldüğünde) ise “küfür” doğar. Tarihi başlangıcı itibarıyla Adem’in şahsında ve her yeni doğan çocukta da fıtrat özelliği olarak insanlık öncelikle İslam’dır; sonra Putperest, Budist, Mecusî, Yahudi, Hıristiyan Bahaî.. vs olur ([1]).
İnsanlık için din başlangıçta İslam olduğu gibi, esasen sonraki zamanlarda da İslam olmuştur. Çünkü, tevhidi temeli parçalanıp, doğruları örtüldüğü zamanlarda bile İslam’ın mutlak doğrularından bir kısmı tüm yanlışlıklara rağmen, yanlışlıklar denizinde bir hakikat kıvılcımı olarak parlamaya devam etmiştir. Böyle olması da zorunludur. Zira, insan için yegane doğru bilgi ve ölçü olan İslam’a rağmen oluşmuş inançlar ve hayat tarzları ancak bu hakikat kıvılcımlarının arkasına gizlenerek kendilerini insanlara kabul ettirebilmişlerdir. Bu noktada kötülükler lideri İblis’in insanları azdırıp, saptırmak için bekleyeceğini söylediği yer son derece manidardır: “İblis dedi ki: “… and içerim ki, ben de insanları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım” (7/16). Dolayısıyla, İslam gerçeği dikkate alındığında şu kolaylıkla söylenebilir, gerek insanlık tarihinde ve gerekse bireyin hayatında ilahi gerçeklerin tamamen silinip susturulduğu, inancın ve hayat tarzının tamamıyla yanlışlardan teşkil ettiği bir dönem hiçbir zaman var olmamıştır. Mutlak doğruları hatırlatacak veya bildirecek bir elçinin gelmesini gerektirecek kadar doğrulardan uzaklaşıp yanlışlara saplanan toplumlarda ve zamanlarda veya yanlışların yılmaz savunucusu olan bireylerde bile hakkın ışığı batılın zifiri karanlığında, soluk bir şekilde bile olsa, ışıldamaya devam etmiştir ve edecektir.
İslam asıl olduğu ve ışığı hiçbir zaman tamamen sönmediği için ilahi iradenin insana ve tarihe müdahalesi yapay şartlarda veya temelsiz bir şekilde gerçekleşmez. İlahi müdahale, kendisini tali veya yeni bir durumu inşa etme çabası olarak algılamaz. İlahi müdahalenin amacını oluşturan İslam ne son elçisinin ne de öncekilerinin söyleminde hiçbir şekilde kendisini mevcut yanlış gidişata göre biçimlendirmez. Kendisini statükoya göre anlamlandırmaz ve konumlandırmaz. Mevcut durumun yanlışlıklarını, eksiklerini dikkate alır ama kendisini onlarla sınırlamaz. Bir başka ifadeyle, insanlık evinin asıl sahibinin her zaman kendisi olduğunun bilinciyle hareket eder; evin dışına itildiğinde zamanlarda bile evin kendisine ait olduğu gerçeğini göz ardı etmez. Evden uzaklaştırıldığı zamanlar kendisini aciz bir konumda algılayarak, şirk/küfür yanlışlıklarına yönelip, “İnsanlık evinin asıl sahibi benim ama isterseniz sizinle evi paylaşırım; bir odasında siz bir odasında ben oturayım” demez.
İslam, kendisini insanlar için “olması gereken” olarak kavradığından, İslam’ın son kitabı Kur’an elçisinin insanlığa yeni şeyler getiren bir “türedi” olmadığını (Ahkaf, 46/9), birbiri ardınca gönderilen (77/1) hakikat elçilerinin sadece sonuncusu olduğunu (33/40) vurgulamaya ayrıcalıklı bir önem verir. Hz Peygamber ise kendi durumunu, inşa olunan bir binanın eksik kısmını tamamlayan tuğla örneği ile açıklar ([2]). Kur’an, bütün peygamberlerin aynı hakikatın elçileri olduğunu, aralarında gidilen yolun niteliği açısından bir farklılık bulunmadığını ısrarla belirtir. Ve yine Kur’an, yaşanan tüm yanlışlıkların, sorunların nedenini, İslam’a rağmen yapay, sahte, temelsiz bir şekilde inşa edilen ve sahip olunan inançlar veya bu inançların oluşturduğu hayat tarzları olduğunu açıklar (31/25; 30/1; 46/23). Ve tüm bunlar bir özgüven konusu olarak son derece önemlidir. İslam hiçbir zaman, hiçbir şekilde özgüven sorunu yaşamaz. Bu sorunu yaşayanlar yapay, sahte, tali inanç ve hayat tarzlarının kendileri ve mensuplarıdır.
İslam’a muhalefet temelinde oluşmuş diğer dinleri değerlendirme biçiminde Kur’an son derece açık ve anlaşılır bir tutum ve tavır içerisindedir. Bu konuda herhangi bir kuşkuya veya kargaşaya sahip değildir. Kendisinin hakikatı, “diğerlerinin” ise batılı veya bir diğer söyleyişle kendisinin marufu diğerlerinin münkeri temsil ettiğini hem söylem ve hem de uygulamaya yansıyan boyutuyla her vesile ile açıkça ortaya koyar. Batılın temelsizliğini, hak karşısında bir anlam ve değer ifade etmediğini değişmez bir özellik olarak dile getirir. “Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur” (7/81). “Hak geldi; artık bâtıl ne bir şeyi ortaya çıkarabilir ne de geri getirebilir” (34/49) ayetleri ile de bu gerçeği ilkeleştirir. Hak ile batılın farklılığını, insanlık tarihinde gerçekleştirdiklerine atıfta bulunarak örneklerle açıklar. Asıl olması nedeniyle kendisini yaşayanlara hayat veren bereketlerle dolu bir yağmura benzetirken; batılı ise suyun üzerinde sürüklenip giden köpükle örnekler (13/17).
İslam’ın insanlık için her zaman asıl olduğunun kavranması, Kur’an’ın tarihe müdahalesinin doğru anlaşılması ve değerlendirilmesi açısından son derece önemlidir. Çünkü bu durum insana ve sorunlarına yaklaşım tarzında önemli ve özgün bir duruş gerçekleştirir. Örneğin, Kur’an Mekke toplumuna hitap ederken hiçbir zaman Mekke müşriklerinin inanç ve uygulamalarına karşı toptancı bir yaklaşım sergilemez. Bütün yanlışlıklarına rağmen doğruları olduğunu bilir ve tespit ettiği doğrularına vurguda bulunarak yanlışlarını fark etmelerini sağlar. Bir diğer ifadeyle, insanlık evine şirk yerleşti diye evdeki her şeyi dışarı atma gibi bir anlayışa sürüklenmez; atılması gereken şirk ve şirkin oluşturduğu yanlışlıklardır. Bu itibarla, Kur’an’ın birey ve toplum düzeylerinde gerçekleşen hakkın yeniden inşası süreci eksiklerin tamamlanması, yanlışlıkların ayıklanması, parçaların birleştirilmesi esasına dayanır. Hakkın ikamesini, kategorik değil, analitik bir yaklaşıma uygun şekilde gerçekleştirir. Tüm bu nedenlerle, yüzlerce şeyi putlaştırıp tapan Mekke müşriklerine veya şirkdaşlarına hitap edilirken, şirklerinde yer alan yanlışlara karşı son derece seçici davranır. Müşriklerin sahip oldukları tevhidi unsurları müdahalenin zemini olarak değerlendirir. Bu konuda “Andolsun onlara “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, mutlaka “Allah” derler… (31/25) “De ki: “Biliyorsanız (söyleyin) dünya ve içindekiler kimin?” “Allah’ındır” diyecekler..” (23/84,85) gibi ayetler, benzerleri çokça bulunabileceklerden sadece ikisini temsil eder. Müşriklerin inançlarındaki doğru unsurlara dikkat çeken bu ayetleri takiben eksikliği giderme ve yanlışı ayıklama sürecine girer ve amaçla sorar: “Söyleyin bakayım, eğer Allah, kulaklarınızı ve gözlerinizi alır, kalplerinizi mühürleyiverirse, Allah’tan başka hangi tanrı onu size iade edecek?” (6/ 46); “Kendinizi bir düşünür müsünüz, Allah’ın azabı başınıza gelse veya kıyamet başınıza kopsa Allah’tan başkasına mı dua edersiniz? Eğer doğru söylüyorsanız söyleyin bakalım!” (6/ 40)
Analitik yaklaşım, sadece inanç/iman alanında değil, bireysel ve toplumsal hayatın gerektirdiği konu ve alanlarda da İslam’ı inşa etme sürecinde takip edilen bir yöntem olur. Müşriklerin yanlış ve iğrenç hayat tarzlarının arasında yer alan doğrular titizlikle belirlenir ve bunlar yanlışlıklara müdahalenin zemini olarak değerlendirilirler. Bunun önemli örneklerinden birisini Hılfü’l Fudül oluşturur. Cahiliye döneminde teşkil eden ve amacı zulme uğrayanları savunmak, hakkı, malı gasp edilmişleri desteklemek olan Hılfü’l Fudûl’un üyelerinden birisi sıfatıyla Hz Peygamber elçi olarak görevlendirildiği zaman o topluluğu övgüyle anar. Benzerlerinin teşkil etmesine yönelik teşvik edici ifadeler kullanır. “Ben Abdullah bin Cüd’a’nın evinde öyle bir anlaşmaya dahil olmuştum ki, onu en güzel kızıl develerle dahi değişmem. İslâmiyet dönemimde dahi böyle bir anlaşmaya çağırılsam tereddüt etmeden kabul ederim” ([3]) der. Hiçbir zaman “o cahiliye döneminin bir uygulamasıydı, biz Müslümanları ilgilendirmez” demez. Çünkü önemli olan bir şeyin doğru olup-olmadığıdır.
İnanç ve yaşantıda hakim olan yanlışlıklar nedeniyle mevcut yapının ve mensuplarının “cahiliye” olarak nitelenmesine karşılık, inanç ve uygulamalardaki analitik yaklaşım “doğru” kalmayı imkanları dahilinde başarmış olan şahıslar konusunda da gerçekleştirilir. Bazı şahıslar genel değerlendirmenin dışında tutulur. Bu konuda, henüz Kur’an’ın tarihe müdahale etmediği ve hakikatın bütün boyutlarıyla bilinemediği bir çağda, yanlış inanç ve yaşantı tarzından uzak kalmayı büyük oranda başarmış ve bunu ise “Allah’ım şahid ol! Ben, İbrahim’in dinindeyim.O din üzerine yaşayacak ve o din üzerine öleceğim”. “Senin buyruğuna amadeyim Allah’ım! Sana ibadet eder, sana kul olurum. Sen, gerçek Rabb’sın. İbrahim’in sığındığına sığındım” gibi sözleriyle açıkça ifade etmiş Zeyd bin Amr önemli örnektir. Hz Peygamber onun için “Ona istiğfar edin. Çünkü o tek bir ümmet olarak diriltilecek” diyerek İslam’ın seçiciliğini gösterir ([4]); hiçbir şekilde Zeyd bin Amr ile Ebu Leheb’i aynı kategoriye koymaz.
Bütün bunlardan anlaşılan odur ki, Kur’an statükoyu doğru ve yanlışıyla toptan ret ve yok etme yöntemini izlemez. Yanlışları ayıklayıp doğruyu inşa eder. Bunu ise bir amaç olarak değil yöntem olarak benimser. Kur’an’ın terminolojisiyle ifade etmek gerekirse, amaç marufu inşa etmek, münkeri yok etmektir. Önemli olan marufu kimin emrettiği/inşa ettiği değil; marufun gerçekten varolup-olmadığıdır. Kur’an, insanların genelde yapageldikleri gibi “benden başkasının marufu bile kötü, benim ise münkerim bile iyidir” çelişkisine/garipliğine hiçbir şekilde prim vermez.
İslam, İmanın Ahlâklaşmasıdır
Bireysel ve toplumsal hayatı ilahi iradenin sunduğu bilgi ve ilkelerine göre düzenleme “teslimiyeti”nin ismi olan İslam ilk kez Kur’an ile inşa olunmamıştır. Kur’an ile gerçekleşen inşa, çok eskilere uzanan bir sürecin tamamlanmasından başka bir şey değildir.
Bu nedenledir ki Hz peygamber, görevini “Güzel ahlâkı inşa etmek” olarak değil “tamamlamak” ([5]) olarak ifade eder. “Güzel ahlâkı tamamlamak” misyonu, bireyin ve toplumun hayatında amaçlananın değişimin mahiyetini dile getirir. İnşası amaçlanan ahlâk sistemi insanlardan birilerinin kendilerince teşkil ettiği değerler sistemi değil; Allah’ın, insanın özüne/doğasına uygun olarak belirlediği ahlâktır. Bu ahlâk göreceli bir mutluluğu ve faydayı değil, mutlak mutluluğu ve faydayı sağlayandır ([6]). Bu nedenle “güzel”dir; zira ahlâkın “güzel”liği ancak böyle mümkündür.
Risaletin daha ilk günlerinde, ticari faaliyetleri nedeniyle Mekke’ye gelen ve bu sırada Hz Peygamber’i dinleme imkanına sahip olan Ebu Zer’in kardeşinin memleketine dönünce ağabeyine “Onu iyi ahlâkı emrederken dinledim” ([7]) demesi Kur’an ve Peygamber ile inşa edilen şeyin niteliğini ifade etmesi açısından son derece önemlidir. “Şu bir gerçek ki, sen onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun” (23/73) ayeti ise inşası hedeflenenin en kısa tanımını verir.
Elbette ki doğru inanç ve bu inancın dayanağı olan doğru bilgi önemlidir; hatta temel olandır. Ancak, eğer bu inanç ahlâk olarak hayata yansımıyorsa; bireylerin davranışlarında varolmuyorsa bir değer ifade etmez . Bu bizzat Kur’an’ın açıklayıp savunduğu bir ilkedir: “Allah, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır” (67/2) ayeti bu konuda bir örnektir. Risaletin ilk yıllarında vahyolunan Asr sûresi ise konunun en önemli delillerinden birisini teşkil eder. Söz konusu sûrede öncelikle genel bir ifadeyle bütün insanların hüsranda olduğu belirtildikten sonra, hüsrana uğramayacakların ve dolayısıyla “kurtulacakların” özellikleri birbirine bağlı özellikler dizisi biçiminde açıklanır. Asr sûresinde bildirildiğine göre hüsrana uğramayacaklar “iman edip” de “salih amel işleyen”, “hakkı tavsiye eden/hakkın inşası için çaba sarf eden” ve bu gidişatını engelleyen her türlü olumsuz girişime “direnen”lerdir. Sûrede, iman etmenin hüsrana uğramaktan kurtulmaya yetmediğinin açıkça ifade edilmiş olması ve hemen arkasından imanın gerektirdiği “davranışa” “salih amel” tanımlamasıyla açıklık kazandırılması son derece manidardır. Yine aynı şekilde “bahçe sahipleri” (Kalem Sûresi) kıssasında yanlış davranışları açıklanıp eleştirilenlerin imanlarına değil de davranışlarına dikkat çekilmiş olması önemlidir. Bunların yanı sıra, insanlara “İslam” olmaları davetinden hemen sonra ikinci aşamada emredilen “namaz” sorumluğunu yerine getirenlerden bazılarının “vay o namaz kılanların haline” (107/4) ifadesiyle eleştirilip kötü akıbetlerine dikkat çekilmiş olması da önemlidir. Kur’an açıklar ki, onlar namazı sadece biçimsel olarak yerine getirip namazın “insanı kötülüklerden alıkoyma” (29/45) işlevinden uzak kalanlardır: veya bir başka ifadeyle namazlarını ahlâkları kılamayanlardır.
Esasen, Kur’an, sadece doğru yolu bilmeyi değerli bulmaz; O doğru yolda gidilmesini ister. Bu nedenle de “Allah’a ibadet edin; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, öksüzlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızda bulunan arkadaşa (eşinize), yolcuya, bakım sorumluluğu üzerinizde olanlara (çocuklarınıza, işçilerinize vs) iyilik edin. Allah, gururlanan, böbürlenen kimseleri sevmez” (4/36) örneğinde olduğu gibi, Kur’an’ı teşkil eden ayetlerin büyük bir kısmı ahlâka/davranışa ilişkindir. Ayetlerde ahlâkla/davranışla ilgili emirlerin, tavsiyelerin tekrar tekrar gündeme getirilmesi bir rastlantı değildir; konuya verilen önemin her fırsatta açığa vuruluşunun gereğidir: “İman edip de güzel davranışlarda bulunanlar (bilmelidirler ki) biz, güzel işler yapanların ecrini zâyi etmeyiz (Kehf, 18/30); “Şüphesiz, iman edip de güzel davranışlarda bulunanlar için, nimetleri bol cennetler vardır”(31/3).
Kur’an’ın birey ve toplumu inşa ederken “ahlâkı” önemsemesinin ve hedefini “güzel ahlâk” olarak belirlemesinin diğer bir çok örneği ise müşriklerle ilgili konular bağlamında sunulmuştur.
Şöyle ki; risaletin ilk yıllarında vahyolunan ayetlerin ekseriyeti ahlâkla ilgilidir. Bu ayetlerde toplumun lideri; kamuoyu kanaat önderleri konumundaki müşrik kişilerin öncelikle ahlâklarındaki yanlışlıklara dikkat çekilir. Bu ise Kur’an ile inşa olunacak şeyin niteliğini daha ilk aşamada göstermesi açısından ayrıcalıklı bir önem ifade eder. Söz konusu kimselerle ilgili ifade edilen/gösterilen “yoksulları aşağılama”, “yalancılık”, “zorbalık”, “öksüzü/yetimi korumama”, “cimrilik”, “böbürlenme”,” kendini müstağni görme”, “dedikoduculuk”, “menfaatperestlik”, “zanla hareket etmek”, “ikiyüzlülük”, “anlaşmalara uymamak”…. vb. özellikler ahlaki yanlışlıkların neler olduğunu gösterdiği gibi, inşa olunacak birey ve toplumun ahlakında neler bulunmayacağını da göstermiş olur. Müslümanlar ilk andan itibaren “güzel ahlak”ın temsilcileri haline gelirler. Bu nedenledir ki, müşrik liderler İslam davetini durdurmak için aralarında görüşmeler yapıp, stratejiler geliştirdikleri zamanlarda; sadece Resulüllah’ta değil aynı şekilde Müslümanların hiç birinde, insanların kendilerinden uzaklaşmalarını sağlayacak ve böylelikle daveti kesintiye uğratacak ahlâkî bir zaaf bulamazlar. Kur’an’ın kendileri için tekrar tekrar ifade edip açıkça gösterdiği ahlâki zafiyetleri karşısında kendilerini temize çıkarabilmek için karşı saldırıya geçtiklerinde Müslümanlardan hiçbirisinde ahlâki bir leke tespit edemezler. Çünkü o Müslümanlar, iman ettikleri için “doğru olanlardan” (3/17), “kötülüğü iyilikle silenlerden” (13/22), “iyilikte birbirleriyle yarışanlardan” (23/61) olmayı gerçekleştirmiş ve böylelikle “hakkı ayakta tutan şahitler” (5/8) özelliğini kazanmışlardır.
İslam’ın İnşası Tedricidir
Kur’an’ın tarihe müdahalesinde sahip olduğu ilahi yöntemin önemli özelliklerinden birisini tedriciliği oluşturur. Elbette ki, tedricilik “yanlışa” önce “doğru” deyip, sonra da “yanlış” demek değildir. Böylesi bir tutum tedriciliği değil, kendisiyle çelişik olmayı ifade eder. Kur’an hiçbir zaman sonradan “yanlış” diyeceğine önce “doğru” dememiştir. Ancak, takip edilen ilahi planına göre, yanlışı değiştirme aşaması duruma göre biraz ertelenmiştir. Bunda ise insanın ve toplumun doğasını dikkate almak vardır. Hedeflenen değişim, zorlamadan değiştirmenin gereğine göre şekillenir. Hedeflenen amaca ulaşmak için takip edilen değişim özelden genele, kolaydan zora doğru aşama aşama gerçekleştirilir. “Dinde zorlama/nefret ettirme yoktur” (2/256) esasına uygun bir yöntemle kişi veya toplumu sorumlu olmaya razı hale getirme süreci takip edilir. Kişiler veya toplumlar sorumluluk üstlenecek güce ve konuma getirilmeden kendilerine sorumluluk teklif edilmez (2/286). Bu açıdan tedriciliğin temel özelliğinin zorla değil, isteyerek; nefret ettirerek değil sevdirerek değiştirmek olduğu söylenebilir. Bir ayet bu durumun önemli delillerinden birisini teşkil eder: “Sen öğüt ver. Sen ancak öğüt vericisin. Sen onlar üzerinde zorlayıcı, bekçi, gözetleyici değilsin” (88/21,22). Diğer bazı ayetlerde ise “kolaylık” özellikle vurgulanır. Şu ayet bunun örneklerinden birisidir: “Allah, kulları için zorluk değil kolaylık ister” (2/185). Hz Peygamberin bir çok sözü de bu konunun gereğine uygun bir şekilde anlam kazanır. Hz Peygamber kendi durumunu “Allah beni zorlaştırıcı ve şaşırtıcı olarak değil, öğretici ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi”([8]) sözleriyle açıklar ve Muaz bin Cebel’i Yemen’e gönderirken “Kolaylaştır, zorlaştırma; sevdir, nefret ettirme” ([9]) talimatını verir.
Tedriciliğin en popüler örneğini alkollü içkilerin yasaklanması süreci oluşturur. Sürecin başında alkollü içkilerin nesnel özelliğine dikkat çekilip fizyolojik açıdan yararlarının yanı sıra zarara sahip oldukları da bildirilir (16/ 67). Bu aşamada, o toplumun/zamanın mensupları tarafından tamamen yararlı olduğu düşünülen alkollü içkilerin zararlı olduğu da hatırlatılmış olur. Daha sonra bireylerin alkol alma süresini daraltan bir aşamaya geçilir ve sarhoşken namaza yaklaşmama emri verilir (4/43). Hiç kuşkusuz bu aşamada alkol alanların sayısı son derece azalır. Çünkü alkol alınabilecek süre iyice daraltılır. Dolayısıyla bireye ve topluma bir çok açıdan zarar veren alkol sorunu büyük oranda çözülmüş olur. Alkol tüketimini azaltan ve süreyi daraltan sürecin sonunda alkol yasaklanır (5/91). Esasında, yasağı bildiren ve sürecin sonunu belirleyen ayet vahyolunmadan önce Müslümanların henüz yasaklanmayan bir şeyi kendileri için büyük oranda yasakladıkları kesindir. Böyle olduğu içindir ki, yasağın bildirildiği gün hiç tereddüt etmeden her türlü alkollü içeceği seve seve terk etmişlerdir.
Tedriciliğin sonraki zamanların Müslümanları ve Müslüman toplumları için nasıl işlerlikli kılınacağı elbette ki ümmetin önemli bir sorunudur; özellikle de günümüzde. Bunun en önemli nedeni, yakın zaman kadar “İslam” ölçülerine göre işleyen toplumlara ve devletlere sahip Müslümanların tedricilik ilkesini daha çok toplumsal yönüyle ele alma alışkanlıklarından kaynaklanmaktadır. Çünkü “devletli” zamanlarında Mekke’yi unutup, kendilerini hep Medine şartlarında algılar olmuşlardır. Halbuki her Müslüman birey veya topluluk Medinesini yaşıyor olmak zorunda değildir. Bazıları Medinesindeyken diğer bazıları ise Mekkesinde olabilir. Bu konuda, Hz Peygamber’in Yemen’e gönderdiği Muaz bin Cebel’e yönelik sözleri son derece önemlidir: “Sen Yahudi ve Hıristiyan bir topluluğa gidiyorsun. İlk önce onlara Allah’ın birliğinden, Allah’tan başka ilah olmadığından, Muhammed’in de O’nun Resûlü olduğundan bahset. Eğer bunu kabul ederlerse, Allah’ın her gün ve gecede beş vakit namazı farz kıldığını anlatırsın. Bunu da kabul ettikleri takdirde, Allah’ın zenginlerin mallarından alınıp fakirlere verilen zekâtı emrettiğini bildirirsin. Bunu da kabul ederlerse sakın mallarının iyisini alma. Bir de mazlumun bedduasından sakın; zira onlar direkt olarak Allah’a ulaşırlar” ([10]).
Değişim Zihniyetten Başlar
Bugünün Müslümanları açısından tedricilik “sorununun” çözünü görünüşte son derece zor, fakat esasında oldukça kolaydır. Zordur; çünkü tedricilik bireylere belirli bir sıra içerisinde sorumluluk yüklemek olarak anlaşılmaktadır. Hiç kimse mevcut sorumluluklarına ek yeni sorumluluklar almak istemez. Kolaydır; eğer kişiler sorumluluğu üstlenmeye hazır hale getirilirlerse kendiliklerinden sorumluluk üstlenirler. Bunu bizzat Kur’an’ın ve Hz Peygamber’in “inşa” sürecinden hareketle tespit etmek mümkündür. Alkollü içkilerin yasaklanması örneğinde olduğu gibi, tedricilik öncelikle birey veya topluma sorumluluk yüklemek olarak değil, birey veya toplumu sorumluluğa hazırlamak olarak değerlendirilmiş ve uygulanmıştır. Tedriciliğin olmazsa olmaz şartı değişimi önce zihniyette gerçekleştirmektir. Bütünlüğünü kaybetmiş, karışmış, yanlış sonuçlara ulaşmayı sağlayacak şekilde yapılandırılmış, bu ve benzeri nedenlerden dolayı asıl işlevini yerine getiremez hale gelmiş bulunan zihni yapı risalet sürecinde öncelikle inşa edilen alan olur. İnsanın bizzat kendi varlığını, varlığının gereğini, parçası olduğu varlıklar evrenini, varlıkların ve sebep-sonuç ilişkilerinin mutlak sahibini, hayat tarzının olması gereken biçimini, hayatın anlamını… değerlendirmede en önemli araç olan zihni yapının işlevini yerine getirir hale gelmesi için yeni baştan inşası titizlikle gerçekleştirilir. Örnekler, açıklamalar, sorular ile zihniyetin doğru şekilde çalışması ve işlevini olması gereken biçimiyle yerine getirmesi sağlanır. Bunu gerçekleşmesi için, İlahi iradenin tekliğinin (Tevhid) zorunlu olduğunun ve olması gerektiğinin anlaşılması için verilen örnekler veya bu bağlamda cevabı düşünülmesi istenen sorular (22/73; 6/63; 10/31; 23/84,85); varlık gayesini bilen insanlarla varlık gayesinden uzaklaşmış insanların bir olmayacağına ilişkin açıklama ve örnekler (39/9; 6/50;13/16;38/28); şirkin/küfrün cehaletin/bilgisizliğin sonucu olduğunu gösteren deliller ve açıklamalar (2/130; 10/89; 12/40) … vb. konunun en çok yoğunlaştığı alanları teşkil eder.
Zihniyet, eğer bir benzetme ile ifade edecek olursak, risalet sürecinde rayına tekrar oturtulur. Öncelikle doğru düşünen, doğru algılayan, doğru muhakeme yapan bireyler inşa edildiği için doğru yaşayan bireyleri inşa etmekte hiç zorlanılmaz. Bu bireyler ilahi irade tarafından takdir edilen sorumlulukları üstlenmekte hiç zorlanmazlar. Bu konuda Kur’an’ın ilk muhatabı olan sahabilerin “Bize önce iman sonra Kur’an verildi” ([11]) sözü oldukça anlamlı ve konuyu çözüme kavuşturur niteliktedir. Onlar bu sözleriyle öncelikle zihinsel bir değişim geçirdiklerini ve Kur’an’ın istediği bireysel ve toplumsal değişimi isteyerek gerçekleştirir bir özellik kazandıklarını; öncelikle sorumluluklarını isteyerek yerine getirir hale geldiklerini ifade ederler.
İlahi inşanın yönü zihniyetten bireye, bireyden topluma doğrudur. Önceki aşama tamamlanmadan bir sonraki aşamaya geçilmez. Zihniyetten bireye geçiş aşaması her birey için değişik sürelerde tamamlanır. Dolayısıyla bu geçişin risalet sürecinde belirli bir tarihini tespit etmek mümkün değildir. İlahi iradenin muradına göre inşa olunmuş bireyler bir toplumu yönlendirecek sayıya geldiklerinde ise toplumun inşasına geçilir. Bu geçişin tarihini yaklaşık olarak tespit edebiliriz. Söz konusu tarihi Hicret sembolize eder. Fakat unutulmamalıdır ki, bu da daha çok sembolik bir tarihtir; zira bireyden topluma geçiş aşaması da birden değil, son derece ince ayarlanmış bir yöntemle; tedricilikle gerçekleştirilir. Bu itibarla Mekke döneminde geleceğin toplumunu inşa etmenin ilk aşamasını oluşturacak toplumsal konularla ilgili ayetler bulmakta zorlanılmaz.
Zihniyet-birey- toplum inşasında öncelikli ve önemli olan zihniyetin inşasıdır. Bu gerçekleşince ikinci aşama, ikinci aşama gerçekleşince de üçüncü aşama daha kolaylıkla inşa edilir. Bu nedenle zihniyetin inşası üzerinde bilhassa ve titizlikle durulması gereken bir aşamayı ifade eder. Bu bağlamda şu önemlidir: Zihniyetin inşası aşaması herkesin aynı düzeye gelmesini bekleyen bir süreç değildir. Süreç her bireye göre özel şekilde işler. Dolayısıyla, zihniyet inşasının, farklı bireyler dikkate alındığında, kesintisiz bir süreç olduğu söylenebilir. Bazı bireyler zihin dünyalarıyla inşa sürecinin sonuna ulaşıp kişilik ve karakterleriyle bir birey olarak inşa sürecini yaşamaya başlarlarken; diğer bazıları ise zihniyetin inşası sürecinin ilk safhalarında yer alıyor olabilirler. Zihniyetin inşasının tamamlanması böyle değişken olunca, toplumun inşası için de bütün bireylerin inşasını beklemek mümkün olmamakta, sadece toplumu yönlendirecek kadronun inşasının gerçekleşmesini beklemek gerekmektedir. Bu “varlık nedeni” kapsamında değerlendirilebilecek bir yasadır. Eğer tarihte gerçekleşmiş toplumsal hareketler dikkate alınırsa, bütün toplumsal hareketlerin o hareketi yönlendiren bir kadronun kontrolünde olduğu, toplumun büyük kısmının bu kadronun yönlendirmesine göre hareket ettiği görülür. Risalet sürecinde gerçekleşen de bundan başkası değildir.
Risaletin Mekke dönemi ağırlıklı olarak zihniyetin ve bireyin inşası sürecini, Medine dönemi ise toplumun inşası sürecini oluşturur. Risalet döneminin sonları itibarıyla da zihniyet, birey ve toplum “olması gereken” muhtevasıyla inşa edilir. Bu üç düzeyin ilahî irade katında takdir edilen “olması gereken” muhtevası ve bu muhteva dahilinde gerçekleşen birlikteliği ise “İslam” olarak anlam kazanır. Bir başka söyleyişle; İslam, insanın zihniyeti, bireyselliği ve toplumsallığı ile İlahi iradeye teslimiyeti ve bu teslimiyetin getirdiği esenlik, huzur ve saadeti ifade eder.
Rehber, Kur’an’dır
İlahi iradenin tarihe son elçisinin şahsında vahiy ile müdahale ederek zihniyet, birey ve toplumu inşa etmesinin rehberi Kur’an’dır; değişimin her aşamasında ilkeler Kur’an ile bildirilmiştir.
Kur’an, elçisinin çağında sadece okunmak için gönderilmiş ve bu yapıldığı zaman insanı “kurtaracak” oranda sevap kazandıran bir dua kitabı olarak algılanmamıştır. Elçisi ve elçisinin yetiştirdiği Müslümanlar Kur’an’ı sadece okuyarak ahiret hesabında yüce Allah’ın kararını etkileyecek bir torpil imkanı elde etmek gibi garip anlayışlara sahip olmamışlardır. Onu ölülere okunan bir “şefaat” kitabı olarak düşünmemişlerdir. Kur’an’ın kendilerine sağladığı fayda ve katkıları öncelikle ahirette değil, dünyadaki gerçekleştirdiklerinde görmüşlerdir. Dünya “kazanılınca” ahiretin de kazanılacağını dikkate almışlardır. Bu nedenle de onu öncelikle “hayatın kitabı” olarak algılamışlardır. Kur’an, onlar için yaşantılarının temel kaynağı, dünya ve ahiret hayatlarının esenlik rehberi olmuştur. Kur’an’ı kendilerine değil, kendilerini Kur’an’a uygun kılmışlardır.
Kur’an ilk kez vahyolunduğu toplumda davetine icabet edenler için rehber olduğu gibi, kıyamete kadar devam edecek süreçte birey ve toplumun ilahi iradenin muradına uygun değişiminde de tek rehberdir. Kur’an’dan ayrı veya Kur’an ile çatışan girişimler bir değişimi/inşayı hedefleyebilir, ancak bu hiçbir şekilde ilahi iradenin muradına göre bir değişimi gerçekleştiremezler. Bu nedenle “Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun. O’nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” (7/3) gibi ayetlerle sık sık hatırlatma ve uyarılar yapılmış; Kur’an’ın değişimdeki işlev ve konumu sürekli vurgulanmıştır.
Yüce elçisinin kendisinin de rehberi olan Kur’an’ı tanımlayış biçimi, yaşamış ve yaşayacak olan tüm insanlar için son derece önemlidir. Yaşanacak kargaşa ve karışıklıklardan kurtulmak için insanların ne yapması gerektiğini soran sahabiye o yüce elçinin cevabı şöyledir: “Kurtuluş Allah’ın Kitabına sarılmaktadır. Çünkü sizden öncekilerin haberi ile sizden sonrakilerin haberi ondadır. Aranızdaki sorunları çözecek hükümler de ondadır. O, insanlar için önemli bilgilere sahiptir; onda gereksiz hiçbir şey yoktur. Kim onu akılsızlığından dolayı terk ederse, Allah onu perişan eder. Kim iman yolunu ondan başkasında ararsa, Allah onu saptırır. O, Allah’ın sapasağlam ipidir. O, hikmetli olan zikirdir. O, dosdoğru yoldur. O, kendisine uyulduğu zaman arzuların sapmadığı, kendisiyle konuşulduğu zaman yalan ve yanlış şeylerin söylenmediği, âlimlerin okuyup düşünmekle bitiremediği bir kitaptır. Onun olağanüstülükleri hiçbir zaman bitmez. O, cinlerin işitip de “Gerçekten biz, doğru yola ileten görülmedik oranda güzel bir Kurân dinledik de ona îman ettik” dedikleri kitaptır. Kim ondan bir haber getirirse, doğru söylemiş olur. Kim onuuygularsa, sevap alır. Kim onunla hükmederse âdil olur. Kim insanları ona dâvet ederse doğruya iletmiş olur” ([12]).
[1] “Yeni doğan her çocuk fıtrat üzere doğar, ana-babası onu Yahudi yapar veya Hıristiyan yapar; veyahut mecûsî yapar” (Buharî, Kader, 25)
[2] “Benimle, benden önce geçen peygamberlerin durumu iyi ve güzel bir şekilde inşa edilmiş fakat bir köşesinde bir tuğlası eksik bina gibidir. İnsanlar o binanın yanından geçerlerken eksikliği görür ve “şu tuğlası da tamamlansaydı” derler. İşte ben o eksiği tamamlayan tuğla gibiyim” (Müslim, Fedail 22)
[5] “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” (Muvatta, Husnu’l hulk 8)
[6] Hz Peygamberin “güzel ahlâkı tamamlamak” için gönderildiği hadisini nakleden İbn Abdilberr “güzel ahlâkı” “faydalı ve uygun olan herşey” olarak tanımlar.
İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserini üzerine kurguladığı üç temel kavramsallaştırma vardır. Bu kavramsallaştırmalar; ümran ilmi, tavırlar nazariyesi ve asabiyettir. İbn Haldun’un ümran ilmini kuruş sebebi yukarıda bahsettiğimiz meraklı kişiliğiyle yakından ilgilidir.
Devlet talebiyle kast edilen ise genellikle, kendi amaçları doğrultusunda bu yapıyı kullanmak isteyen ideolojik grupların toplumsal hareket aşamasında açığa vurdukları siyasal istençtir. Bu yapı, mahiyeti gereği “erk” sahibidir ve gruplar “büyük hedeflerine” ulaşabilmek için buna muhtaçtırlar.
Modern dönemde Batılı dünya görüşleri sömürgecilik aracılığıyla mutlaklaştırılmış, Batılı olmayan dünya görüşleri, hayat tarzları, tarih algıları ise tarihin dışına sürülmüştür. Batılı olmayan düşünce, tarih, kültür ve insan değersiz görülmüştür. Aydınlanmacı modern zamanlar boyunca Müslüman halklar kültürel, düşünsel, zihinsel soykırıma tabi tutulmuştur.
İnsanların adalet arayışları Hz. Âdem’den beri devam etmektedir. Düşünceleri, bakış açıları değişse de insanların temel talepleri genellikle adalet olmuştur. Zorbalığı, zulmü hiçbir toplum hoş karşılamamıştır. Zamana ve coğrafyalara göre farklı anlamlar yüklense de adaletin büyük önem taşıması, hayatın her alanında kendisine yer bulması gerektiği ile ilgilidir.
İyilik postunda açık, aleni kötülük yapılmaktadır:
Çünkü iyinin ölçütü, kapitalist düzende “refah ve huzur” içinde yaşayabilmek, yeryüzünde cenneti kurmak olarak belirlenmiştir…
Çünkü iyilik, ölümden ve ölüme hazırlayacak olan her türlü ilkeden arınmak olarak tanımlanmıştır…
Çünkü iyilik, bilinmeyen zamana ve tahmin edilemeyen bedele teslim edilemeyecek kadar mülk edinilmiştir…
Kur’an’ın Hayata Müdahalesi
Bireyin ve Toplumun İnşası
İlahi İradenin Tarihe Müdahalesi
Yüce Allah, sadece yaratmakla yetinmemiş; ayrıca, yarattıkları için uymaları gereken yasaları da takdir etmiştir. Varlıklar ve olaylar bu yasalara göre vücut bulurlar. Hiçbir varlık veya olay kendisi için takdir edilen yasanın dışına çıkma güç ve iradesine sahip değildir. Bununla, halkın arasında yaygın kabul gören “kader”i değil, Kur’an’da “sünnetullah” olarak tanımlanan ve bilimlerin araştırma konusu olan “varlık ilkeleri”ni kastediyoruz.
Her varlık veya olay kendisi için takdir edilen yasalara göre vücut bulmasına rağmen, özellikle insan söz konusu olduğunda, yüce Allah bazı zamanlar tarihe ve dolayısıyla insanlığın gidişatına ayrıca özel müdahalelerde de bulunur. Vahiy bu müdahalenin doğrudan gerçekleşen en önemli biçimini oluşturur. “Varlık ilkesiyle” ilgili yasalar varoluşun “olması gereken” nesnel şartlarını tesis etmesine karşılık; vahiyle müdahale de insanın inancını ve hayat tarzını doğru kılma amacı vardır. Fakat, vahiyle müdahalede inancın ve hayat tarzının doğru ölçütleri sadece teorik düzlemde anlam ifade eden bir bilgi paketi biçiminde sunulmaz; ilahi lûtuf gereği uygulamadaki biçimiyle de insanlığa takdim edilir. Bu itibarla, vahiyle bilgilendirilip desteklenen her bir elçinin şahsında ve çevresinde inşa olunan örnek insan ve toplum, vahiyle müdahalenin uygulamadaki boyutu olarak anlam kazanmıştır. Kur’an ve Hz Muhammed (s) ise tarihe vahiyle müdahalenin sonuncusunu teşkil eder. Kur’an bu son müdahalenin bilgi, ilke ve gereklerini sunarken; Hz Peygamber ise müdahalenin amaçladığı inşayı gerçekleştirir. Birisi teoriyi, diğeri pratiği temsil eder ve bu ikili hiçbir şekilde birbirinden ayrı veya kopuk değildir: Süreç içerisinde Hz Peygamber “yürüyen Kur’an”, Kur’an ise “okunan peygamber” vasfına sahip olur.
Yüce Allah, tarihe vahiyle doğrudan müdahaleden ayrı olarak, tarihin istikametini etkilemeye yönelik dolaylı müdahalelerde de bulunur. Toplumlar arası veya bir toplumdaki kesimler arası ilişkileri etkileyen “olağan dışı” gelişmeler, doğa afetleri, salgın hastalıklar vb…. dolaylı müdahalenin yaygın biçimlerinden bazılarıdır.
Şurası son derece önemlidir ki, vahiyle müdahalenin sonuncusunu Kur’an ve Hz Peygamber oluşturmasına ve bu biçimiyle insanların iradeleriyle teslim olacakları bir modele dönüşmesine karşılık; dolaylı müdahale her an farklı bir biçimde gerçekleşebilir, sabit bir biçimi ve sona erme durumu söz konusu değildir. Bu iki müdahale tarzının arasında sadece biçim değil, daha çok amaç farklılığı vardır. Dolaylı müdahalede insanın ve toplumun yenibaştan inşası söz konusu değildir. İrade edilen, daha çok, tarihin gidişatında gerçekleşen sapmayı kısmen de olsa asıl güzergahına doğru yönlendirmekten ibarettir. Halbuki, vahiyle müdahalede insanlar için kusursuz bir inanç sistemini bildirme ve hayat tarzı inşa etme amacı vardır.
Bunun yanı sıra, vahiyle müdahalenin tüm örnekleri aynı nitelikte değildir. Aralarında kapsam farklılığı vardır. Sonuncusu hariç diğer hepsi belirli bir zamanla ve toplumla sınırlıdır. Örneğin “Semûd kavmine de kardeşleri Salih’i (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin; sizin O’ndan başka ilahınız yoktur…” (7/73), “Ad kavmine de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). O dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin; sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Hâla sakınmayacak mısınız?” (7/65) ayetleri bu sınırlılığa vurguda bulunur. Vahiyle müdahalenin Kur’an ve Hz Muhammed (s) ile sonlanan biçiminde ise, vahyolunduğu andan sonraki tüm zamanlara ve bu zamanlarda yaşayan ve yaşayacak olan tüm insanlara hitap edilmiş (3/138; 6/19); kusursuz bir birey ve toplum modeli, mükemmel bir hayat tarzı inşa edilmiştir. “Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim” (5/3) ayeti ise bu durumu açıklar. Dolayısıyla, vahyin bu sonuncusu zaman ve mekan sınırlarını aşan ve evrensel boyutu bulunan bir müdahale olarak anlam kazanır.
Vahiyle tarihe müdahalenin son biçimini teşkil eden Kur’an, elçisinin şahsında ve rehberliğinde insanlık için örnek birey ve toplumu inşa eder. Fakat, evrenselliği nedeniyle misyonunu elçisinin şahsında ve zamanında dondurmaz; ilk vahyolunduğu zamanki muhtevasıyla misyonunu aynen devam ettirir. Artık kendisine vahyolunduğu elçisi yoktur, ama elçisine rehberlik yapan, davranışlarında destek olan tüm ilke ve bilgiler halâ ilk günkü dinamikliği ile vahyolunduğu insanlık katında muhataplarını beklemektedir. Bu nedenle misyonunun gerçekleşmesi için muhataplarına sık sık çağrıda bulunur: “Andolsun biz Kur’an’ı anlaşılıp öğüt alınması için kolaylaştırdık. O halde düşünüp öğüt alan yok mu?” (54/32) ayeti bu çağrının bir örneğini teşkil eder.
Kur’an bir kez vahyolunmuştur, ancak misyonunu gerçekleştirme yönündeki çağrısı sürekliliğe sahiptir. Herkes bu çağrının muhatabıdır. Onun hitaplarında herkes konumuna ve durumuna göre yerini bulur; Yüce Allah’ın kendisine hitap eden sesini duyar. Dolayısıyla, her ne zaman insanlar içine düştükleri yanlış inançlardan ve sonu azap olan gidişatlardan kurtulup doğru inanç ve sonu esenlik olan hayat tarzını elde etmek isterlerse Kur’an onlar için dosdoğru bir rehber, tutulabilecek en sağlam tutamak (Hablullah), doğru inanç ve hayat tarzı için sapasağlam kulp (Urvetü’l Vüskâ) oluverir. Şu ayetler ise bu özelliğin gereği olarak anlam kazanırlar: “O kitap (Kur’an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir” (2/2). “(Bu Kur’an), Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, yani her şeye galip (ve) övgüye lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır” (14/1); “Şüphesiz ki bu Kur’an en doğru yola iletir” (17/9).
Kur’an ve Bugünün Müslümanları
Kur’an 1400 yıldır “esenlik yurdu”nun yanıltmaz rehberi, dünyanın ve ahiretin saadet ışığı olarak insanlığa hitap ediyor. Bu süre içerisinde kendisine yönelenleri pişman etmedi, şaşırtmadı, yarı yolda bırakmadı; zihinleri zorlayan karışıklıklara, akılları çaresiz bırakan çözümsüzlüklere sürüklemedi. 1400 yıl öncesi insanlarına hitabındaki canlılığından, getirdiği çözümlerin kesinliğinden ve hayatı en doğru biçimiyle inşa edişinden hiçbir şey kaybetmedi. Ancak buna rağmen, bugünün Müslümanları genellikle uygulamalarında; bireysel ve toplumsal hayatlarının gidişatında ciddi sorunlar yaşıyorlar. Kur’an kendisine tabi olanları esenlik yurduna ulaştıracağı vaadini (45/20) kıyamete kadar korumasına rağmen, Müslümanlar yerkürenin en sorunlu kesimini teşkil ediyorlar. Sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel, ahlâki…sorunlar Müslümanları kuşatmış bulunuyor; her geçen gün hayat daha da çekilmez hale geliyor. Maalesef, Müslümanlar insanca yaşanan bir dünyayı inşa etmede imanlarının kendilerine yüklediği sorumluluğun çok uzağında duruyorlar. Bu, elbette ki, dünyayı ve ahireti esenlik yurdu kılma amacında olan ve bu amacını geçmişte bazı zamanlar gerçekleştirerek söylemini uygulamaya da aktarmış bulunan bir dinin mensupları için son derece acınası bir durumdur.
Müslümanlar genel manada son derece olumsuz şartlarda bulunuyorlar. Çünkü, Kur’anî söylemlerini hayatlarına aktarmakta kusurlular; doğru yolu biliyorlar, ancak yanlış yolda gitmeyi tercih ediyor veya bu yanlış gidişatlarını doğrultmanın çabasını yeterli düzeyde gösteremiyorlar. Böyle olunca da Kur’an’ın çağrısı, söylemi, vaadi bir türlü hayatta karşılığını bulamıyor. Her bir ayet söz, anlam ve gaye açısından üç aşamada değerlendirilecek olursa; Müslümanlar Kur’an’ın gayesini terk etmiş bulunuyorlar. Artık, ellerindeki ilahi rehberin gayesini düşünmüyorlar. Kur’an’ın anlamaktan da büyük oranda uzaklar; İlahi kelamı anlamak gibi bir kaygıları yok. Müslümanların ekseriyetinin Kur’an’la ilgilisi onu anlamadan ve düşünemeden okumaktan ibaret. Anlamadan okunan Kur’an ile hidayete ermenin, cenneti kazanmanın hayali kuruluyor. Tüm bunların sonucu olarak, Kur’an, rehber kabul edildiği söylenen ancak rehberliğine uyulmayan bir kitaba dönüşmüş ve Peygamberin “Ey Rabbim! Kavmim Kur’an’ı terk etti” (25/30) ayetindeki yakınması gerçeklik kazanmış bulunuyor.
Fakat, yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, varolan olumlu bir durum umutları canlandırıyor; Kur’an’ın tarihe yön vereceği günlerin çok uzaklarda olmadığının işaretlerini veriyor. Söz konusu olumlu durum, Müslümanların, yaşadıkları sorunların Kur’an’dan değil kendilerinden kaynaklandığının bilincine sahip olmalarıdır. Hiçbir Müslüman, sahip olduğu sorunların sebebini Kur’an’da görmüyor; çünkü biliyor ki sorunlar ilahi çağrıyı duymasına ve teslim olduğunu ifade etmesine rağmen, esasen teslimiyeti gerçekleştirmeyip ikili oynayan kendisindedir. İşte bu, Kur’an’ın insanlığın gidişatına müdahale edip dünyayı esenlik yurdu kılacak bir inşa çalışması için önemli bir imkan ve böylesi bir zamanın yakın olduğuna dair umutları diri tutan önemli bir işarettir. Eğer aksi olsa ve Müslümanlar hatayı kendilerinde değil de Kur’an da görselerdi, şurası kesindir ki sorunları tamamıyla çözümsüz kalırdı. Dünyada esenliği inşa etmenin umudu, bu inşanın yegane sorumluları olan Müslümanların kalbinde de sönüp giderdi.
Elbette ki, sorunların kaynağını doğru teşhis, sorunların çözümü için önemli bir imkandır. Ancak bu imkanın da doğru şekilde işletilmesi gerektiği açıktır. Bunun için yapılması gereken ise birey ve toplumu yeniden inşa etmekten başkası değildir. Bu inşanın doğru gerçekleşmesinin bilgi ve ilkeleri Kur’an’da, bu ilkelerin nasıl işletilip somut bir adıma dönüştürüleceğinin modeli ise Hz Peygamber’in şahsında ve inşa ettiği toplumdadır. Müslümanların öncelikle yapması gereken, Kur’an’ı “ölüler kitabı” olmaktan çıkarıp “diriler kitabına” dönüştürmek; sadece sesini dinlemekle yetinmekten vazgeçip, anlamını öğrenmek ve amacını düşünmektir. Bu gerçekleşince Kur’an’ın tarihte inşa ettiği birey-toplum modelinde kendileri için örnekler bulmakta da zorlanmayacaklardır.
Bu yazı, tüm insanlara esenlik yurdunun yolunu gösteren Kur’an’ın ilk defa kusursuz bir şekilde gerçekleştirdiği model birey ve toplum inşasının bazı önemli yönlerini bugünün “Kur’an’î” söylem ve çabalarının dikkatine sunmak amacıyla kaleme alınmıştır. Aşağı da bu amaca yönelik olmak üzere Kur’an’ın ilk kez tarihe müdahalesindeki ilahi yöntemin bazı özellikleri açıklanacaktır.
İslam, Asıl Olandır
İnsan, İslam olmak için; İslam ise insanda hayat bulmak için vardır. İnsan, varoluş amacını gerçekleştirecek imkanları İslam olarak bulur; İslam, esenlik yurdunun yegâne yolu oluşunu insanda açığa vurur. Şu ayet ise bunları ifade eder: “Sen yüzünü Allah’ı birleyici olarak dine çevir; Allah’ın yaratma kanununa uygun olanına. Allah insanları ona göre yaratmıştır. Allah’ın yaratması değiştirilemez” (30/30).
İnsan Adem’le, din İslam’la başlar. Adem İslam’la değer kazanır, İslam Adem’le vücut bulur. İnsan bozulunca İslam’dan uzaklaşır ve “aşağıların aşağısı” olur (58/20; 95/5). İslam bozulup tevhidi boyutunu kaybettiğinde “şirk”, üzeri örtülüp özelliklerinden bir kısmı aslına aykırı şeylerle değiştirildiğinde (örtüldüğünde) ise “küfür” doğar. Tarihi başlangıcı itibarıyla Adem’in şahsında ve her yeni doğan çocukta da fıtrat özelliği olarak insanlık öncelikle İslam’dır; sonra Putperest, Budist, Mecusî, Yahudi, Hıristiyan Bahaî.. vs olur ([1]).
İnsanlık için din başlangıçta İslam olduğu gibi, esasen sonraki zamanlarda da İslam olmuştur. Çünkü, tevhidi temeli parçalanıp, doğruları örtüldüğü zamanlarda bile İslam’ın mutlak doğrularından bir kısmı tüm yanlışlıklara rağmen, yanlışlıklar denizinde bir hakikat kıvılcımı olarak parlamaya devam etmiştir. Böyle olması da zorunludur. Zira, insan için yegane doğru bilgi ve ölçü olan İslam’a rağmen oluşmuş inançlar ve hayat tarzları ancak bu hakikat kıvılcımlarının arkasına gizlenerek kendilerini insanlara kabul ettirebilmişlerdir. Bu noktada kötülükler lideri İblis’in insanları azdırıp, saptırmak için bekleyeceğini söylediği yer son derece manidardır: “İblis dedi ki: “… and içerim ki, ben de insanları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım” (7/16). Dolayısıyla, İslam gerçeği dikkate alındığında şu kolaylıkla söylenebilir, gerek insanlık tarihinde ve gerekse bireyin hayatında ilahi gerçeklerin tamamen silinip susturulduğu, inancın ve hayat tarzının tamamıyla yanlışlardan teşkil ettiği bir dönem hiçbir zaman var olmamıştır. Mutlak doğruları hatırlatacak veya bildirecek bir elçinin gelmesini gerektirecek kadar doğrulardan uzaklaşıp yanlışlara saplanan toplumlarda ve zamanlarda veya yanlışların yılmaz savunucusu olan bireylerde bile hakkın ışığı batılın zifiri karanlığında, soluk bir şekilde bile olsa, ışıldamaya devam etmiştir ve edecektir.
İslam asıl olduğu ve ışığı hiçbir zaman tamamen sönmediği için ilahi iradenin insana ve tarihe müdahalesi yapay şartlarda veya temelsiz bir şekilde gerçekleşmez. İlahi müdahale, kendisini tali veya yeni bir durumu inşa etme çabası olarak algılamaz. İlahi müdahalenin amacını oluşturan İslam ne son elçisinin ne de öncekilerinin söyleminde hiçbir şekilde kendisini mevcut yanlış gidişata göre biçimlendirmez. Kendisini statükoya göre anlamlandırmaz ve konumlandırmaz. Mevcut durumun yanlışlıklarını, eksiklerini dikkate alır ama kendisini onlarla sınırlamaz. Bir başka ifadeyle, insanlık evinin asıl sahibinin her zaman kendisi olduğunun bilinciyle hareket eder; evin dışına itildiğinde zamanlarda bile evin kendisine ait olduğu gerçeğini göz ardı etmez. Evden uzaklaştırıldığı zamanlar kendisini aciz bir konumda algılayarak, şirk/küfür yanlışlıklarına yönelip, “İnsanlık evinin asıl sahibi benim ama isterseniz sizinle evi paylaşırım; bir odasında siz bir odasında ben oturayım” demez.
İslam, kendisini insanlar için “olması gereken” olarak kavradığından, İslam’ın son kitabı Kur’an elçisinin insanlığa yeni şeyler getiren bir “türedi” olmadığını (Ahkaf, 46/9), birbiri ardınca gönderilen (77/1) hakikat elçilerinin sadece sonuncusu olduğunu (33/40) vurgulamaya ayrıcalıklı bir önem verir. Hz Peygamber ise kendi durumunu, inşa olunan bir binanın eksik kısmını tamamlayan tuğla örneği ile açıklar ([2]). Kur’an, bütün peygamberlerin aynı hakikatın elçileri olduğunu, aralarında gidilen yolun niteliği açısından bir farklılık bulunmadığını ısrarla belirtir. Ve yine Kur’an, yaşanan tüm yanlışlıkların, sorunların nedenini, İslam’a rağmen yapay, sahte, temelsiz bir şekilde inşa edilen ve sahip olunan inançlar veya bu inançların oluşturduğu hayat tarzları olduğunu açıklar (31/25; 30/1; 46/23). Ve tüm bunlar bir özgüven konusu olarak son derece önemlidir. İslam hiçbir zaman, hiçbir şekilde özgüven sorunu yaşamaz. Bu sorunu yaşayanlar yapay, sahte, tali inanç ve hayat tarzlarının kendileri ve mensuplarıdır.
İslam’a muhalefet temelinde oluşmuş diğer dinleri değerlendirme biçiminde Kur’an son derece açık ve anlaşılır bir tutum ve tavır içerisindedir. Bu konuda herhangi bir kuşkuya veya kargaşaya sahip değildir. Kendisinin hakikatı, “diğerlerinin” ise batılı veya bir diğer söyleyişle kendisinin marufu diğerlerinin münkeri temsil ettiğini hem söylem ve hem de uygulamaya yansıyan boyutuyla her vesile ile açıkça ortaya koyar. Batılın temelsizliğini, hak karşısında bir anlam ve değer ifade etmediğini değişmez bir özellik olarak dile getirir. “Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur” (7/81). “Hak geldi; artık bâtıl ne bir şeyi ortaya çıkarabilir ne de geri getirebilir” (34/49) ayetleri ile de bu gerçeği ilkeleştirir. Hak ile batılın farklılığını, insanlık tarihinde gerçekleştirdiklerine atıfta bulunarak örneklerle açıklar. Asıl olması nedeniyle kendisini yaşayanlara hayat veren bereketlerle dolu bir yağmura benzetirken; batılı ise suyun üzerinde sürüklenip giden köpükle örnekler (13/17).
İslam’ın insanlık için her zaman asıl olduğunun kavranması, Kur’an’ın tarihe müdahalesinin doğru anlaşılması ve değerlendirilmesi açısından son derece önemlidir. Çünkü bu durum insana ve sorunlarına yaklaşım tarzında önemli ve özgün bir duruş gerçekleştirir. Örneğin, Kur’an Mekke toplumuna hitap ederken hiçbir zaman Mekke müşriklerinin inanç ve uygulamalarına karşı toptancı bir yaklaşım sergilemez. Bütün yanlışlıklarına rağmen doğruları olduğunu bilir ve tespit ettiği doğrularına vurguda bulunarak yanlışlarını fark etmelerini sağlar. Bir diğer ifadeyle, insanlık evine şirk yerleşti diye evdeki her şeyi dışarı atma gibi bir anlayışa sürüklenmez; atılması gereken şirk ve şirkin oluşturduğu yanlışlıklardır. Bu itibarla, Kur’an’ın birey ve toplum düzeylerinde gerçekleşen hakkın yeniden inşası süreci eksiklerin tamamlanması, yanlışlıkların ayıklanması, parçaların birleştirilmesi esasına dayanır. Hakkın ikamesini, kategorik değil, analitik bir yaklaşıma uygun şekilde gerçekleştirir. Tüm bu nedenlerle, yüzlerce şeyi putlaştırıp tapan Mekke müşriklerine veya şirkdaşlarına hitap edilirken, şirklerinde yer alan yanlışlara karşı son derece seçici davranır. Müşriklerin sahip oldukları tevhidi unsurları müdahalenin zemini olarak değerlendirir. Bu konuda “Andolsun onlara “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, mutlaka “Allah” derler… (31/25) “De ki: “Biliyorsanız (söyleyin) dünya ve içindekiler kimin?” “Allah’ındır” diyecekler..” (23/84,85) gibi ayetler, benzerleri çokça bulunabileceklerden sadece ikisini temsil eder. Müşriklerin inançlarındaki doğru unsurlara dikkat çeken bu ayetleri takiben eksikliği giderme ve yanlışı ayıklama sürecine girer ve amaçla sorar: “Söyleyin bakayım, eğer Allah, kulaklarınızı ve gözlerinizi alır, kalplerinizi mühürleyiverirse, Allah’tan başka hangi tanrı onu size iade edecek?” (6/ 46); “Kendinizi bir düşünür müsünüz, Allah’ın azabı başınıza gelse veya kıyamet başınıza kopsa Allah’tan başkasına mı dua edersiniz? Eğer doğru söylüyorsanız söyleyin bakalım!” (6/ 40)
Analitik yaklaşım, sadece inanç/iman alanında değil, bireysel ve toplumsal hayatın gerektirdiği konu ve alanlarda da İslam’ı inşa etme sürecinde takip edilen bir yöntem olur. Müşriklerin yanlış ve iğrenç hayat tarzlarının arasında yer alan doğrular titizlikle belirlenir ve bunlar yanlışlıklara müdahalenin zemini olarak değerlendirilirler. Bunun önemli örneklerinden birisini Hılfü’l Fudül oluşturur. Cahiliye döneminde teşkil eden ve amacı zulme uğrayanları savunmak, hakkı, malı gasp edilmişleri desteklemek olan Hılfü’l Fudûl’un üyelerinden birisi sıfatıyla Hz Peygamber elçi olarak görevlendirildiği zaman o topluluğu övgüyle anar. Benzerlerinin teşkil etmesine yönelik teşvik edici ifadeler kullanır. “Ben Abdullah bin Cüd’a’nın evinde öyle bir anlaşmaya dahil olmuştum ki, onu en güzel kızıl develerle dahi değişmem. İslâmiyet dönemimde dahi böyle bir anlaşmaya çağırılsam tereddüt etmeden kabul ederim” ([3]) der. Hiçbir zaman “o cahiliye döneminin bir uygulamasıydı, biz Müslümanları ilgilendirmez” demez. Çünkü önemli olan bir şeyin doğru olup-olmadığıdır.
İnanç ve yaşantıda hakim olan yanlışlıklar nedeniyle mevcut yapının ve mensuplarının “cahiliye” olarak nitelenmesine karşılık, inanç ve uygulamalardaki analitik yaklaşım “doğru” kalmayı imkanları dahilinde başarmış olan şahıslar konusunda da gerçekleştirilir. Bazı şahıslar genel değerlendirmenin dışında tutulur. Bu konuda, henüz Kur’an’ın tarihe müdahale etmediği ve hakikatın bütün boyutlarıyla bilinemediği bir çağda, yanlış inanç ve yaşantı tarzından uzak kalmayı büyük oranda başarmış ve bunu ise “Allah’ım şahid ol! Ben, İbrahim’in dinindeyim.O din üzerine yaşayacak ve o din üzerine öleceğim”. “Senin buyruğuna amadeyim Allah’ım! Sana ibadet eder, sana kul olurum. Sen, gerçek Rabb’sın. İbrahim’in sığındığına sığındım” gibi sözleriyle açıkça ifade etmiş Zeyd bin Amr önemli örnektir. Hz Peygamber onun için “Ona istiğfar edin. Çünkü o tek bir ümmet olarak diriltilecek” diyerek İslam’ın seçiciliğini gösterir ([4]); hiçbir şekilde Zeyd bin Amr ile Ebu Leheb’i aynı kategoriye koymaz.
Bütün bunlardan anlaşılan odur ki, Kur’an statükoyu doğru ve yanlışıyla toptan ret ve yok etme yöntemini izlemez. Yanlışları ayıklayıp doğruyu inşa eder. Bunu ise bir amaç olarak değil yöntem olarak benimser. Kur’an’ın terminolojisiyle ifade etmek gerekirse, amaç marufu inşa etmek, münkeri yok etmektir. Önemli olan marufu kimin emrettiği/inşa ettiği değil; marufun gerçekten varolup-olmadığıdır. Kur’an, insanların genelde yapageldikleri gibi “benden başkasının marufu bile kötü, benim ise münkerim bile iyidir” çelişkisine/garipliğine hiçbir şekilde prim vermez.
İslam, İmanın Ahlâklaşmasıdır
Bu nedenledir ki Hz peygamber, görevini “Güzel ahlâkı inşa etmek” olarak değil “tamamlamak” ([5]) olarak ifade eder. “Güzel ahlâkı tamamlamak” misyonu, bireyin ve toplumun hayatında amaçlananın değişimin mahiyetini dile getirir. İnşası amaçlanan ahlâk sistemi insanlardan birilerinin kendilerince teşkil ettiği değerler sistemi değil; Allah’ın, insanın özüne/doğasına uygun olarak belirlediği ahlâktır. Bu ahlâk göreceli bir mutluluğu ve faydayı değil, mutlak mutluluğu ve faydayı sağlayandır ([6]). Bu nedenle “güzel”dir; zira ahlâkın “güzel”liği ancak böyle mümkündür.
Risaletin daha ilk günlerinde, ticari faaliyetleri nedeniyle Mekke’ye gelen ve bu sırada Hz Peygamber’i dinleme imkanına sahip olan Ebu Zer’in kardeşinin memleketine dönünce ağabeyine “Onu iyi ahlâkı emrederken dinledim” ([7]) demesi Kur’an ve Peygamber ile inşa edilen şeyin niteliğini ifade etmesi açısından son derece önemlidir. “Şu bir gerçek ki, sen onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun” (23/73) ayeti ise inşası hedeflenenin en kısa tanımını verir.
Elbette ki doğru inanç ve bu inancın dayanağı olan doğru bilgi önemlidir; hatta temel olandır. Ancak, eğer bu inanç ahlâk olarak hayata yansımıyorsa; bireylerin davranışlarında varolmuyorsa bir değer ifade etmez . Bu bizzat Kur’an’ın açıklayıp savunduğu bir ilkedir: “Allah, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır” (67/2) ayeti bu konuda bir örnektir. Risaletin ilk yıllarında vahyolunan Asr sûresi ise konunun en önemli delillerinden birisini teşkil eder. Söz konusu sûrede öncelikle genel bir ifadeyle bütün insanların hüsranda olduğu belirtildikten sonra, hüsrana uğramayacakların ve dolayısıyla “kurtulacakların” özellikleri birbirine bağlı özellikler dizisi biçiminde açıklanır. Asr sûresinde bildirildiğine göre hüsrana uğramayacaklar “iman edip” de “salih amel işleyen”, “hakkı tavsiye eden/hakkın inşası için çaba sarf eden” ve bu gidişatını engelleyen her türlü olumsuz girişime “direnen”lerdir. Sûrede, iman etmenin hüsrana uğramaktan kurtulmaya yetmediğinin açıkça ifade edilmiş olması ve hemen arkasından imanın gerektirdiği “davranışa” “salih amel” tanımlamasıyla açıklık kazandırılması son derece manidardır. Yine aynı şekilde “bahçe sahipleri” (Kalem Sûresi) kıssasında yanlış davranışları açıklanıp eleştirilenlerin imanlarına değil de davranışlarına dikkat çekilmiş olması önemlidir. Bunların yanı sıra, insanlara “İslam” olmaları davetinden hemen sonra ikinci aşamada emredilen “namaz” sorumluğunu yerine getirenlerden bazılarının “vay o namaz kılanların haline” (107/4) ifadesiyle eleştirilip kötü akıbetlerine dikkat çekilmiş olması da önemlidir. Kur’an açıklar ki, onlar namazı sadece biçimsel olarak yerine getirip namazın “insanı kötülüklerden alıkoyma” (29/45) işlevinden uzak kalanlardır: veya bir başka ifadeyle namazlarını ahlâkları kılamayanlardır.
Esasen, Kur’an, sadece doğru yolu bilmeyi değerli bulmaz; O doğru yolda gidilmesini ister. Bu nedenle de “Allah’a ibadet edin; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, öksüzlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızda bulunan arkadaşa (eşinize), yolcuya, bakım sorumluluğu üzerinizde olanlara (çocuklarınıza, işçilerinize vs) iyilik edin. Allah, gururlanan, böbürlenen kimseleri sevmez” (4/36) örneğinde olduğu gibi, Kur’an’ı teşkil eden ayetlerin büyük bir kısmı ahlâka/davranışa ilişkindir. Ayetlerde ahlâkla/davranışla ilgili emirlerin, tavsiyelerin tekrar tekrar gündeme getirilmesi bir rastlantı değildir; konuya verilen önemin her fırsatta açığa vuruluşunun gereğidir: “İman edip de güzel davranışlarda bulunanlar (bilmelidirler ki) biz, güzel işler yapanların ecrini zâyi etmeyiz (Kehf, 18/30); “Şüphesiz, iman edip de güzel davranışlarda bulunanlar için, nimetleri bol cennetler vardır”(31/3).
Şöyle ki; risaletin ilk yıllarında vahyolunan ayetlerin ekseriyeti ahlâkla ilgilidir. Bu ayetlerde toplumun lideri; kamuoyu kanaat önderleri konumundaki müşrik kişilerin öncelikle ahlâklarındaki yanlışlıklara dikkat çekilir. Bu ise Kur’an ile inşa olunacak şeyin niteliğini daha ilk aşamada göstermesi açısından ayrıcalıklı bir önem ifade eder. Söz konusu kimselerle ilgili ifade edilen/gösterilen “yoksulları aşağılama”, “yalancılık”, “zorbalık”, “öksüzü/yetimi korumama”, “cimrilik”, “böbürlenme”,” kendini müstağni görme”, “dedikoduculuk”, “menfaatperestlik”, “zanla hareket etmek”, “ikiyüzlülük”, “anlaşmalara uymamak”…. vb. özellikler ahlaki yanlışlıkların neler olduğunu gösterdiği gibi, inşa olunacak birey ve toplumun ahlakında neler bulunmayacağını da göstermiş olur. Müslümanlar ilk andan itibaren “güzel ahlak”ın temsilcileri haline gelirler. Bu nedenledir ki, müşrik liderler İslam davetini durdurmak için aralarında görüşmeler yapıp, stratejiler geliştirdikleri zamanlarda; sadece Resulüllah’ta değil aynı şekilde Müslümanların hiç birinde, insanların kendilerinden uzaklaşmalarını sağlayacak ve böylelikle daveti kesintiye uğratacak ahlâkî bir zaaf bulamazlar. Kur’an’ın kendileri için tekrar tekrar ifade edip açıkça gösterdiği ahlâki zafiyetleri karşısında kendilerini temize çıkarabilmek için karşı saldırıya geçtiklerinde Müslümanlardan hiçbirisinde ahlâki bir leke tespit edemezler. Çünkü o Müslümanlar, iman ettikleri için “doğru olanlardan” (3/17), “kötülüğü iyilikle silenlerden” (13/22), “iyilikte birbirleriyle yarışanlardan” (23/61) olmayı gerçekleştirmiş ve böylelikle “hakkı ayakta tutan şahitler” (5/8) özelliğini kazanmışlardır.
İslam’ın İnşası Tedricidir
Kur’an’ın tarihe müdahalesinde sahip olduğu ilahi yöntemin önemli özelliklerinden birisini tedriciliği oluşturur. Elbette ki, tedricilik “yanlışa” önce “doğru” deyip, sonra da “yanlış” demek değildir. Böylesi bir tutum tedriciliği değil, kendisiyle çelişik olmayı ifade eder. Kur’an hiçbir zaman sonradan “yanlış” diyeceğine önce “doğru” dememiştir. Ancak, takip edilen ilahi planına göre, yanlışı değiştirme aşaması duruma göre biraz ertelenmiştir. Bunda ise insanın ve toplumun doğasını dikkate almak vardır. Hedeflenen değişim, zorlamadan değiştirmenin gereğine göre şekillenir. Hedeflenen amaca ulaşmak için takip edilen değişim özelden genele, kolaydan zora doğru aşama aşama gerçekleştirilir. “Dinde zorlama/nefret ettirme yoktur” (2/256) esasına uygun bir yöntemle kişi veya toplumu sorumlu olmaya razı hale getirme süreci takip edilir. Kişiler veya toplumlar sorumluluk üstlenecek güce ve konuma getirilmeden kendilerine sorumluluk teklif edilmez (2/286). Bu açıdan tedriciliğin temel özelliğinin zorla değil, isteyerek; nefret ettirerek değil sevdirerek değiştirmek olduğu söylenebilir. Bir ayet bu durumun önemli delillerinden birisini teşkil eder: “Sen öğüt ver. Sen ancak öğüt vericisin. Sen onlar üzerinde zorlayıcı, bekçi, gözetleyici değilsin” (88/21,22). Diğer bazı ayetlerde ise “kolaylık” özellikle vurgulanır. Şu ayet bunun örneklerinden birisidir: “Allah, kulları için zorluk değil kolaylık ister” (2/185). Hz Peygamberin bir çok sözü de bu konunun gereğine uygun bir şekilde anlam kazanır. Hz Peygamber kendi durumunu “Allah beni zorlaştırıcı ve şaşırtıcı olarak değil, öğretici ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi”([8]) sözleriyle açıklar ve Muaz bin Cebel’i Yemen’e gönderirken “Kolaylaştır, zorlaştırma; sevdir, nefret ettirme” ([9]) talimatını verir.
Tedriciliğin en popüler örneğini alkollü içkilerin yasaklanması süreci oluşturur. Sürecin başında alkollü içkilerin nesnel özelliğine dikkat çekilip fizyolojik açıdan yararlarının yanı sıra zarara sahip oldukları da bildirilir (16/ 67). Bu aşamada, o toplumun/zamanın mensupları tarafından tamamen yararlı olduğu düşünülen alkollü içkilerin zararlı olduğu da hatırlatılmış olur. Daha sonra bireylerin alkol alma süresini daraltan bir aşamaya geçilir ve sarhoşken namaza yaklaşmama emri verilir (4/43). Hiç kuşkusuz bu aşamada alkol alanların sayısı son derece azalır. Çünkü alkol alınabilecek süre iyice daraltılır. Dolayısıyla bireye ve topluma bir çok açıdan zarar veren alkol sorunu büyük oranda çözülmüş olur. Alkol tüketimini azaltan ve süreyi daraltan sürecin sonunda alkol yasaklanır (5/91). Esasında, yasağı bildiren ve sürecin sonunu belirleyen ayet vahyolunmadan önce Müslümanların henüz yasaklanmayan bir şeyi kendileri için büyük oranda yasakladıkları kesindir. Böyle olduğu içindir ki, yasağın bildirildiği gün hiç tereddüt etmeden her türlü alkollü içeceği seve seve terk etmişlerdir.
Tedriciliğin sonraki zamanların Müslümanları ve Müslüman toplumları için nasıl işlerlikli kılınacağı elbette ki ümmetin önemli bir sorunudur; özellikle de günümüzde. Bunun en önemli nedeni, yakın zaman kadar “İslam” ölçülerine göre işleyen toplumlara ve devletlere sahip Müslümanların tedricilik ilkesini daha çok toplumsal yönüyle ele alma alışkanlıklarından kaynaklanmaktadır. Çünkü “devletli” zamanlarında Mekke’yi unutup, kendilerini hep Medine şartlarında algılar olmuşlardır. Halbuki her Müslüman birey veya topluluk Medinesini yaşıyor olmak zorunda değildir. Bazıları Medinesindeyken diğer bazıları ise Mekkesinde olabilir. Bu konuda, Hz Peygamber’in Yemen’e gönderdiği Muaz bin Cebel’e yönelik sözleri son derece önemlidir: “Sen Yahudi ve Hıristiyan bir topluluğa gidiyorsun. İlk önce onlara Allah’ın birliğinden, Allah’tan başka ilah olmadığından, Muhammed’in de O’nun Resûlü olduğundan bahset. Eğer bunu kabul ederlerse, Allah’ın her gün ve gecede beş vakit namazı farz kıldığını anlatırsın. Bunu da kabul ettikleri takdirde, Allah’ın zenginlerin mallarından alınıp fakirlere verilen zekâtı emrettiğini bildirirsin. Bunu da kabul ederlerse sakın mallarının iyisini alma. Bir de mazlumun bedduasından sakın; zira onlar direkt olarak Allah’a ulaşırlar” ([10]).
Değişim Zihniyetten Başlar
Bugünün Müslümanları açısından tedricilik “sorununun” çözünü görünüşte son derece zor, fakat esasında oldukça kolaydır. Zordur; çünkü tedricilik bireylere belirli bir sıra içerisinde sorumluluk yüklemek olarak anlaşılmaktadır. Hiç kimse mevcut sorumluluklarına ek yeni sorumluluklar almak istemez. Kolaydır; eğer kişiler sorumluluğu üstlenmeye hazır hale getirilirlerse kendiliklerinden sorumluluk üstlenirler. Bunu bizzat Kur’an’ın ve Hz Peygamber’in “inşa” sürecinden hareketle tespit etmek mümkündür. Alkollü içkilerin yasaklanması örneğinde olduğu gibi, tedricilik öncelikle birey veya topluma sorumluluk yüklemek olarak değil, birey veya toplumu sorumluluğa hazırlamak olarak değerlendirilmiş ve uygulanmıştır. Tedriciliğin olmazsa olmaz şartı değişimi önce zihniyette gerçekleştirmektir. Bütünlüğünü kaybetmiş, karışmış, yanlış sonuçlara ulaşmayı sağlayacak şekilde yapılandırılmış, bu ve benzeri nedenlerden dolayı asıl işlevini yerine getiremez hale gelmiş bulunan zihni yapı risalet sürecinde öncelikle inşa edilen alan olur. İnsanın bizzat kendi varlığını, varlığının gereğini, parçası olduğu varlıklar evrenini, varlıkların ve sebep-sonuç ilişkilerinin mutlak sahibini, hayat tarzının olması gereken biçimini, hayatın anlamını… değerlendirmede en önemli araç olan zihni yapının işlevini yerine getirir hale gelmesi için yeni baştan inşası titizlikle gerçekleştirilir. Örnekler, açıklamalar, sorular ile zihniyetin doğru şekilde çalışması ve işlevini olması gereken biçimiyle yerine getirmesi sağlanır. Bunu gerçekleşmesi için, İlahi iradenin tekliğinin (Tevhid) zorunlu olduğunun ve olması gerektiğinin anlaşılması için verilen örnekler veya bu bağlamda cevabı düşünülmesi istenen sorular (22/73; 6/63; 10/31; 23/84,85); varlık gayesini bilen insanlarla varlık gayesinden uzaklaşmış insanların bir olmayacağına ilişkin açıklama ve örnekler (39/9; 6/50;13/16;38/28); şirkin/küfrün cehaletin/bilgisizliğin sonucu olduğunu gösteren deliller ve açıklamalar (2/130; 10/89; 12/40) … vb. konunun en çok yoğunlaştığı alanları teşkil eder.
Zihniyet, eğer bir benzetme ile ifade edecek olursak, risalet sürecinde rayına tekrar oturtulur. Öncelikle doğru düşünen, doğru algılayan, doğru muhakeme yapan bireyler inşa edildiği için doğru yaşayan bireyleri inşa etmekte hiç zorlanılmaz. Bu bireyler ilahi irade tarafından takdir edilen sorumlulukları üstlenmekte hiç zorlanmazlar. Bu konuda Kur’an’ın ilk muhatabı olan sahabilerin “Bize önce iman sonra Kur’an verildi” ([11]) sözü oldukça anlamlı ve konuyu çözüme kavuşturur niteliktedir. Onlar bu sözleriyle öncelikle zihinsel bir değişim geçirdiklerini ve Kur’an’ın istediği bireysel ve toplumsal değişimi isteyerek gerçekleştirir bir özellik kazandıklarını; öncelikle sorumluluklarını isteyerek yerine getirir hale geldiklerini ifade ederler.
İlahi inşanın yönü zihniyetten bireye, bireyden topluma doğrudur. Önceki aşama tamamlanmadan bir sonraki aşamaya geçilmez. Zihniyetten bireye geçiş aşaması her birey için değişik sürelerde tamamlanır. Dolayısıyla bu geçişin risalet sürecinde belirli bir tarihini tespit etmek mümkün değildir. İlahi iradenin muradına göre inşa olunmuş bireyler bir toplumu yönlendirecek sayıya geldiklerinde ise toplumun inşasına geçilir. Bu geçişin tarihini yaklaşık olarak tespit edebiliriz. Söz konusu tarihi Hicret sembolize eder. Fakat unutulmamalıdır ki, bu da daha çok sembolik bir tarihtir; zira bireyden topluma geçiş aşaması da birden değil, son derece ince ayarlanmış bir yöntemle; tedricilikle gerçekleştirilir. Bu itibarla Mekke döneminde geleceğin toplumunu inşa etmenin ilk aşamasını oluşturacak toplumsal konularla ilgili ayetler bulmakta zorlanılmaz.
Zihniyet-birey- toplum inşasında öncelikli ve önemli olan zihniyetin inşasıdır. Bu gerçekleşince ikinci aşama, ikinci aşama gerçekleşince de üçüncü aşama daha kolaylıkla inşa edilir. Bu nedenle zihniyetin inşası üzerinde bilhassa ve titizlikle durulması gereken bir aşamayı ifade eder. Bu bağlamda şu önemlidir: Zihniyetin inşası aşaması herkesin aynı düzeye gelmesini bekleyen bir süreç değildir. Süreç her bireye göre özel şekilde işler. Dolayısıyla, zihniyet inşasının, farklı bireyler dikkate alındığında, kesintisiz bir süreç olduğu söylenebilir. Bazı bireyler zihin dünyalarıyla inşa sürecinin sonuna ulaşıp kişilik ve karakterleriyle bir birey olarak inşa sürecini yaşamaya başlarlarken; diğer bazıları ise zihniyetin inşası sürecinin ilk safhalarında yer alıyor olabilirler. Zihniyetin inşasının tamamlanması böyle değişken olunca, toplumun inşası için de bütün bireylerin inşasını beklemek mümkün olmamakta, sadece toplumu yönlendirecek kadronun inşasının gerçekleşmesini beklemek gerekmektedir. Bu “varlık nedeni” kapsamında değerlendirilebilecek bir yasadır. Eğer tarihte gerçekleşmiş toplumsal hareketler dikkate alınırsa, bütün toplumsal hareketlerin o hareketi yönlendiren bir kadronun kontrolünde olduğu, toplumun büyük kısmının bu kadronun yönlendirmesine göre hareket ettiği görülür. Risalet sürecinde gerçekleşen de bundan başkası değildir.
Risaletin Mekke dönemi ağırlıklı olarak zihniyetin ve bireyin inşası sürecini, Medine dönemi ise toplumun inşası sürecini oluşturur. Risalet döneminin sonları itibarıyla da zihniyet, birey ve toplum “olması gereken” muhtevasıyla inşa edilir. Bu üç düzeyin ilahî irade katında takdir edilen “olması gereken” muhtevası ve bu muhteva dahilinde gerçekleşen birlikteliği ise “İslam” olarak anlam kazanır. Bir başka söyleyişle; İslam, insanın zihniyeti, bireyselliği ve toplumsallığı ile İlahi iradeye teslimiyeti ve bu teslimiyetin getirdiği esenlik, huzur ve saadeti ifade eder.
Rehber, Kur’an’dır
Kur’an, elçisinin çağında sadece okunmak için gönderilmiş ve bu yapıldığı zaman insanı “kurtaracak” oranda sevap kazandıran bir dua kitabı olarak algılanmamıştır. Elçisi ve elçisinin yetiştirdiği Müslümanlar Kur’an’ı sadece okuyarak ahiret hesabında yüce Allah’ın kararını etkileyecek bir torpil imkanı elde etmek gibi garip anlayışlara sahip olmamışlardır. Onu ölülere okunan bir “şefaat” kitabı olarak düşünmemişlerdir. Kur’an’ın kendilerine sağladığı fayda ve katkıları öncelikle ahirette değil, dünyadaki gerçekleştirdiklerinde görmüşlerdir. Dünya “kazanılınca” ahiretin de kazanılacağını dikkate almışlardır. Bu nedenle de onu öncelikle “hayatın kitabı” olarak algılamışlardır. Kur’an, onlar için yaşantılarının temel kaynağı, dünya ve ahiret hayatlarının esenlik rehberi olmuştur. Kur’an’ı kendilerine değil, kendilerini Kur’an’a uygun kılmışlardır.
Kur’an ilk kez vahyolunduğu toplumda davetine icabet edenler için rehber olduğu gibi, kıyamete kadar devam edecek süreçte birey ve toplumun ilahi iradenin muradına uygun değişiminde de tek rehberdir. Kur’an’dan ayrı veya Kur’an ile çatışan girişimler bir değişimi/inşayı hedefleyebilir, ancak bu hiçbir şekilde ilahi iradenin muradına göre bir değişimi gerçekleştiremezler. Bu nedenle “Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun. O’nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” (7/3) gibi ayetlerle sık sık hatırlatma ve uyarılar yapılmış; Kur’an’ın değişimdeki işlev ve konumu sürekli vurgulanmıştır.
Yüce elçisinin kendisinin de rehberi olan Kur’an’ı tanımlayış biçimi, yaşamış ve yaşayacak olan tüm insanlar için son derece önemlidir. Yaşanacak kargaşa ve karışıklıklardan kurtulmak için insanların ne yapması gerektiğini soran sahabiye o yüce elçinin cevabı şöyledir: “Kurtuluş Allah’ın Kitabına sarılmaktadır. Çünkü sizden öncekilerin haberi ile sizden sonrakilerin haberi ondadır. Aranızdaki sorunları çözecek hükümler de ondadır. O, insanlar için önemli bilgilere sahiptir; onda gereksiz hiçbir şey yoktur. Kim onu akılsızlığından dolayı terk ederse, Allah onu perişan eder. Kim iman yolunu ondan başkasında ararsa, Allah onu saptırır. O, Allah’ın sapasağlam ipidir. O, hikmetli olan zikirdir. O, dosdoğru yoldur. O, kendisine uyulduğu zaman arzuların sapmadığı, kendisiyle konuşulduğu zaman yalan ve yanlış şeylerin söylenmediği, âlimlerin okuyup düşünmekle bitiremediği bir kitaptır. Onun olağanüstülükleri hiçbir zaman bitmez. O, cinlerin işitip de “Gerçekten biz, doğru yola ileten görülmedik oranda güzel bir Kurân dinledik de ona îman ettik” dedikleri kitaptır. Kim ondan bir haber getirirse, doğru söylemiş olur. Kim onu uygularsa, sevap alır. Kim onunla hükmederse âdil olur. Kim insanları ona dâvet ederse doğruya iletmiş olur” ([12]).
[1] “Yeni doğan her çocuk fıtrat üzere doğar, ana-babası onu Yahudi yapar veya Hıristiyan yapar; veyahut mecûsî yapar” (Buharî, Kader, 25)
[2] “Benimle, benden önce geçen peygamberlerin durumu iyi ve güzel bir şekilde inşa edilmiş fakat bir köşesinde bir tuğlası eksik bina gibidir. İnsanlar o binanın yanından geçerlerken eksikliği görür ve “şu tuğlası da tamamlansaydı” derler. İşte ben o eksiği tamamlayan tuğla gibiyim” (Müslim, Fedail 22)
[3] İbn Hişam, Siyer; İbn Kesir, Siyer
[4] İbn Hişam, Siyer; İbn Kesir, Siyer
[5] “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” (Muvatta, Husnu’l hulk 8)
[6] Hz Peygamberin “güzel ahlâkı tamamlamak” için gönderildiği hadisini nakleden İbn Abdilberr “güzel ahlâkı” “faydalı ve uygun olan herşey” olarak tanımlar.
[7] Müslim, Fedailu’s Sahabe, 133; Buhari, Menakibu’l Ensar 33
[8] Müslim, talak 4
[9] Müslim, cihat 6
[10] Buhari, iman 26, Müslim, imaret 103-106
[11] Taberanî, Mecmau’z Zevaid 1/65
[12] Tirmizi
İlgili Yazılar
İbn Haldun’un Düşüncesinde Asabiyet
İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserini üzerine kurguladığı üç temel kavramsallaştırma vardır. Bu kavramsallaştırmalar; ümran ilmi, tavırlar nazariyesi ve asabiyettir. İbn Haldun’un ümran ilmini kuruş sebebi yukarıda bahsettiğimiz meraklı kişiliğiyle yakından ilgilidir.
Devlet Talebinden Vazgeçilebilir mi?
Devlet talebiyle kast edilen ise genellikle, kendi amaçları doğrultusunda bu yapıyı kullanmak isteyen ideolojik grupların toplumsal hareket aşamasında açığa vurdukları siyasal istençtir. Bu yapı, mahiyeti gereği “erk” sahibidir ve gruplar “büyük hedeflerine” ulaşabilmek için buna muhtaçtırlar.
Müslüman Zihninin Yeniden İnşa Edilmesi Gerek
Modern dönemde Batılı dünya görüşleri sömürgecilik aracılığıyla mutlaklaştırılmış, Batılı olmayan dünya görüşleri, hayat tarzları, tarih algıları ise tarihin dışına sürülmüştür. Batılı olmayan düşünce, tarih, kültür ve insan değersiz görülmüştür. Aydınlanmacı modern zamanlar boyunca Müslüman halklar kültürel, düşünsel, zihinsel soykırıma tabi tutulmuştur.
Tevhid, Adalet ve Erdem
İnsanların adalet arayışları Hz. Âdem’den beri devam etmektedir. Düşünceleri, bakış açıları değişse de insanların temel talepleri genellikle adalet olmuştur. Zorbalığı, zulmü hiçbir toplum hoş karşılamamıştır. Zamana ve coğrafyalara göre farklı anlamlar yüklense de adaletin büyük önem taşıması, hayatın her alanında kendisine yer bulması gerektiği ile ilgilidir.
Bu Dünyada Yeteri Kadar Acı Yok mu?
İyilik postunda açık, aleni kötülük yapılmaktadır:
Çünkü iyinin ölçütü, kapitalist düzende “refah ve huzur” içinde yaşayabilmek, yeryüzünde cenneti kurmak olarak belirlenmiştir…
Çünkü iyilik, ölümden ve ölüme hazırlayacak olan her türlü ilkeden arınmak olarak tanımlanmıştır…
Çünkü iyilik, bilinmeyen zamana ve tahmin edilemeyen bedele teslim edilemeyecek kadar mülk edinilmiştir…