Büyüme, zenginleşme, başkalarını tahakküm altına alma hırsı yüzünden ahlâki ilkelerden her geçen gün biraz daha uzaklaşan dünyamızın yeni ve daha da büyük sorunlarla karşı karşıya gelebileceği nedense göz ardı edilmekte. Bir yanda savaşlar, terör, insan ticareti, fuhuş, adam öldürme, yaralama, tehdit, dolandırıcılık, hırsızlık, gasp, on iki yaşa inen uyuşturucu kullanımı… Diğer yanda küresel ısınma, yoksulluk, salgın hastalıklar… Görünenler, duyulanlar, buz dağının yalnızca su üstündeki kısmıdır. En kötüsü, ahlâksızlığın sıradan bir vaka haline gelmiş olmasıdır. Bir ahlâk krizinin yaşandığı her haliyle ortadadır. Bunun için de tedirginlik hâkimdir her kesimde.
Dürüstlük, yardımseverlik, kanaatkârlık gibi ahlâki erdemlerin demode sayıldığı bir zamanı solumakta insanlık. Ahlâkın temelini oluşturan kavramlar yok edildikten sonra istediğimiz kadar “iş etiği”, “yaşam etiği” sözlerini sarf edelim, bir anlam ifade etmez. Yanlızca gösteriş amaçlı bir ahlâk, daha doğrusu bir ahlâkçılık ortaya çıkar. Yani insanlar doğru olanı yapmak için değil, yapıyor görünmek için motive olurlar. Seküler ahlâk ailelere, çarşı pazara, iş yerlerine kadar girebilmiştir. Dışarıdan bakıldığında birer beyefendi, hanımefendi olarak bildiğimiz birçok kimsenin hiç de öyle olmadıkları, bir fırsatını bulduklarında hiçbir ahlâki ilkeyi tanımadıkları duyumlarıyla hepimiz karşılaşmaktayız. İşlenen suçların arka planında yatan nedenler anlaşılamadığı takdirde suçların önüne geçmek mümkün mü? Suç dosyası hayli kabarık olan modernitenin etkisinden kurtulmadan bir güven toplumu nasıl inşa edilir?
Sorun yalnızca bir yöntem sorunu ya da yönetsel zaafiyet değil, daha çok bir ahlâk sorunudur. Kendi apartmanında, sokağında övgüyle anılanların öteki mahallelerde neler yaptıklarını nereden bilelim? Çeşitli hile ve desiselerle onu bunu çarpıp maddi güce ya da üst statülere erişenlerin alkışlandığı, “becerikli” olarak anıldığı bir toplumdan akla karayı ayırt edebilecek ahlâki olgunluğu kim bekleyebilir? İnsanlara yalnızca biyolojik bakan, insan vicdanını oluşturan irade, zihin ve duygu gibi unsurlardaki boşlukları göremeyen bir anlayışın insanları ve toplumu mutlu edebilecek bir çözüm üretmesi mümkün mü?
Çok sayıda potansiyel suçlunun hemen her yerde bulunduğu bir toplumda yaşadığımız bir gerçek. Suç işleme potansiyeli yüksek kişilerin ne zaman, nerede ne yapacakları belli olmaz elbet. Polisiye önlemlerle, yasal düzenlemelerle suçların işlenmesine engel olunamıyor, olunamaz da. Toplumsal cinnetin yaşanabileceği hemen her ağızdan söylenmeye başlamışsa buna derhal bir çözüm bulunması gerek. Bildik argümanların bir işe yaramadığı, bundan böyle de yaramayacağı apaçık belli. Ahlâki bozulma ile hali hazırdaki ahlâk anlayışının birebir ilişkisi saptanamadığı takdirde olup bitenlerin neden sonuç ilişkisini saptamak da zor olacaktır.
Modern ahlâk kuramlarına bakıldığında üç unsur dikkat çekmektedir: Bunlardan birincisi “özerklik”’tir. Özerklikten kastedilen; Allah’tan bağımsız olarak hareket etmek. İkincisi “özgürlük”’tür. Böylece toplumdan kurtuluş gerçekleşmiş sayılacak, ayıp duygusundan sıyrılmış olunacak. Üçüncüsü ise “fark” unsurudur. Bu sayede başkalarından farklı olmak, toplumu ben ve ötekiler olarak değerlendirip yalnızca kendi çıkarlarını kollayıp başkalarının haklarını umursamamak.
-1- İnsanları ulus-ırk, vatan-coğrafya, halk-sosyo-ekonomi ölçütlerine göre bölen toplumların ahlâk sorunuyla karşılaşmaması düşünülemez. İnsan nesli Allah’a yaklaşımlarına göre değerlendirilmedikçe toplumlardaki kargaşanın ve kaosun biteceği söylenebilir mi? Tevhid temelli bir yaklaşımın zorunluluğu açıkça ortadadır.
Hep sorun üreten modernite, ürettiği sorunlar nedeniyle ahlâkı zorunlu kılmakta. Bu nedenledir ki, modernite ahlâki değerlere ihtiyaç duymaktadır.
Kapitalizm merkezli değerler dizgesi sonucunda bir kültürsüzlük, kimliksizlik ortaya çıkmış; bu kültürsüzlük ve kimliksizlik insanları ve toplumları kuşatmıştır. Öyle ki insan, kalabalığın içinde görünemez olmuş, unutulmuştur. Toplum ise kendi çıkarlarını önceleyen, giderek ortak paydaları azalan insanların oluşturduğu kuru kalabalıklar haline gelmiştir. Modern kapitalizm insanları hırçınlaştırmış, başkalarına güvenemeyen bireyler haline getirmiştir. Amansız rekabet, sınır ve ilke tanımayan kazanma güdüsü, kişisel başarı ve çıkar tüm değerlerin önünde yer almıştır. Hal böyle olunca kanaat, helal kazanç, doğruluk, merhamet, cömertlik, vefa gibi ahlâki erdemler başarı için birer engel sayılmıştır. Ahlâki erdemlerin engel sayılması bir hırs ortamının oluşmasının yolunu açmıştır. Asıl tehlike bundan sonra başlar: İnsanlar bulundukları durumu sorgulama yeti ve yeteneğini hırs ortamlarında yitireceklerinden, bundan böyle şiddet kültürü yavaş yavaş yerleşmeye başlar. Güçlü uyarıcılar olmadığı taktirde böyle bir toplumun çöküşü yaşayabileceği akla gelmelidir. Kur’an’ın yarısından fazlasını oluşturan geçmiş kavimlerin kıssalarına bakıldığında; helak olmuş kavimlerde önce tasavvurdaki bozulma, ardından bilgi ve bilinçteki tahrif, onun ardından imanda zaafiyet ve sonra da ahlâki bozulma yaşanmıştır. Ahlâki bozulmayı yaşayan kavimler ise siyasal, sosyal ve ekonomik yönden çökmüşler, tarih sahnesinden çekilmişlerdir.
Modern kapitalizmin dünya tasavvuru üç ana unsur üzerine kuruludur: Bireysel akılcılık, seküler ahlâk ve ilerlemeci hümanizm. Bireysel akılcılık, geleneği ve tarihi, özgürlüklerin önünde birer engel olarak görür. “İnsan her şeyin ölçüsüdür” sözü, modernitenin bireyci ve hümanist felsefesi olur. Bu şekildeki bir bireycilik anlayışına bizim geleneğimizde yer verilmemiştir. Bizim geleneğimize göre insan sosyal bir varlıktır, başkalarıyla bir arada yaşadığı takdirde kendisini gerçekleştirebilir, insan olmanın farkındalığını ve mutluluğunu yaşar. İşte o zaman bir uygarlık ortaya çıkabilir ancak. Batı düşüncesi bireysel aklı aşan ortak gelenekleri kabul etmemekte. Din ile araya mesafe konulması da bu nedenledir. Batı düşüncesinin seküler kimliği sekülerizmin argümanlarından çok Hıristiyanların tutarsız teolojisinden kaynaklanmakta.
Modern kapitalizmin ikinci ayağını seküler ahlâk oluşturmaktadır. İnsan merkezli bir değerler sistemi geliyordu Hıristiyanlığın Tanrı ve ahiret temelli ahlâk öğretilerinin yerine dinden sıyrılmış, salt bu dünyaya özgü bir ahlâk anlayışı…
Metafizik temellerden yoksun seküler ahlâk anlayışı bu nedenledir ki zamana ve coğrafyalara göre değişkenlik göstermekte, sürekli yeni tanımlamalara ihtiyaç duymaktadır. Bu durum ise seküler ahlâkın bir çıkmazın içinde olduğunu gösterir.
Modern kapitalizmin ve onun ahlâk tasavvurunun üçüncü ayağı kabul edilen ilerlemeci hümanizm insanlara adeta bir yeryüzü cenneti sunmaya çalışıyor. Bu yaklaşıma kısaca değinmek gerekirse; insanlık hep ilerleyecek, gelecek her zaman geçmişten daha iyi olacak. Oysa her yeniliğin bir tekâmül olarak kabul edilmesi büyük bir hatadır. Her yeniliğin iyilik, güzellik getirmediğini herkes bilmektedir. Her şeyin iyiye gittiğini ileri sürmek ne kadar doğru olur? O halde neden tıptan tarıma, uydu teknolojisinden silah sanayiine, iletişim aygıtlarına kadar ne varsa insanlığın aleyhine rahatlıkla kullanabildiklerinin sorgulanması gerekmez mi?
-2- Küresel kapitalizmin ve kazanma hırsının pazar koşullarını belirlediği, ahlâkın da buna göre normlandırılmaya çalışıldığı bir dünyada “Güçlü olan haklıdır” ilkesi hemen her şeyi belirlemeye başlamışsa bu işte bir gariplik yok mudur? Ahlâksızlığın kurumsal kimlik kazanması bu şekilde gerçekleşmekte. Bu köhnemiş yapıyı hazmetmeyenler, tepki gösterenler eleştirenler de gerici, çağdışı olarak adlandırılmakta böyle ortamlarda.
Bütün olarak bakıldığında modernitenin bir ahlâk krizi yaşadığı sonucuna varılır. Seküler ahlâk anlayışıyla hiçbir sorunun çözülmediği, aksine giderek yumaklaştığı, içinden çıkılamaz hale geldiği, her alana ve her zamana yayılan suç patlamasına yol açtığı bir gerçektir. Peki, ne olması gerekir?
Olması gereken; ahlâki değerlerin bireysel tercihlere bırakılmadığı, nefsin arzularına göre biçimlenmediği bir sosyal yapının, insan ilişkilerinin ortaya çıkması için çaba göstermektir. Böyle bir düzen sağlandığında insanlar ahlâklı ve erdemli olmayı bir yük olarak görmezler. İşte o takdirde ahlâk, kitaplardan öğrenilen değil; içinde yaşanılan bir yaşam biçimi, bir dünya tasavvuru olacaktır. Böyle bir ahlâki ortam bugün de sağlanabilir, geçmişte olduğu gibi. İslam uygarlığı onun içindir ki aynı zamanda bir ahlâk uygarlığı olarak anılmaktadır. Ancak yapısal şiddet ve zulüm üzerine kurulu bir düzen içinde insanları ahlâklı olmaya davet etmek çok da kolay değildir. İnsanların doğru olanı yapmaları için mutlak doğrulara inanmaları gerekir. Mutlak doğruların kaynağı ise dindir. Kurumsal oluşumlara, insanlar arası ilişkilere, adalet ve eşitlik ilkelerine sırtını dayamayan bir ahlâk öğretisinin toplumu istenilen erdemlilik ve huzur düzeyine ulaştırması beklenemez.
Olup bitenleri durduğu yerden yorumlama hakkı vardır herkesin. Müslümanların da. Vahyin yönlendirdiği akıl, yorumlarken de, değerlendirirken de, eleştirirken de tasavvurundaki objeyle Allah arasında varoluşsal, aktif ve aktüel bağlar kurmaya çalışır. Bu obje hayatın tüm alanlarına ait unsurlar olabilir. Hiçbir varlığı, oluşu Allah’tan bağımsız değerlendiremez Müslüman. Allah’ın nebileri ve onun yolunda gidenler toplumu değişime davet ederken ahlâkilik üzerinden değil; tevhid temelli bir çağrıda bulunmuşlardır. Kur’an neslini inşa sorumluluğu bulunan Müslümanların da aynı yolu izlemesi gerekir. Çözüm bizim pratik duruşumuzdadır. Aksi halde hiçbir çağrının, yol haritasının yararı olmayacaktır. Bir toplumda kötülükler hâkimse kötülüklere karşı mücadele etmeyenler, kötülerle iyi geçinenler de en az kötüler kadar sorumludurlar.
İnsanda vicdan oluşturan tek kurum dindir. İnancı olmayanların vicdanları üzerinde yaptırımları olamaz. Vicdan olmadığı zaman da ahlâk olmaz. Bu nedenle dini dışlama ya da sınırlama aynı zamanda ahlâkı dışlama ya da sınırlama olacaktır. Bunun sonucunda ise ahlâki çürüme gerçekleşecektir. Ahlâki çürümenin ardından siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik bozulmaların, çözülmelerin, krizlerin yaşanması kaçınılmazdır.
Hiç akla gelir miydi bu âşıklığım ey dil Kim derdi ki bir gün bana divane desinler Lâ Edrî Muhitimde çok sık telâffuz edilen bir kavram var; şartlar kavramı… “Efendim, şartlar bunu gerektiriyor. Bu böyle oldu çünkü şartlar bunu zorunlu kıldı. Mevcut şartlar gereği böyle olmasında fayda vardır. Öyle yapmak zorundaydılar çünkü şartlar öyle …
Hamdi Yazır tefsirini yetmişli yılların başında okumaya başlayınca, tam dokuz ay hiç ara vermeksizin, mektebi filan da unutarak, adeta zorunlu ders gibi aralıksız sürdürmüştüm. Aynı tarihlerde tefsirden birinci elden öğrendiklerimi de arkadaşlarım arasında, değişik vesilelerle buluşmalarımızda aktarmaya başlamıştım. Anlattıklarım mevcut geleneksel din anlayışına büyük ekseriyetle muhalif düşmekteydi. Benim arkam sağlamdı. Söylediklerime karşı duranlara tefsirin adını andığımda şöyle bir duraklıyor, düşünmeye başlıyor, muhtemelen benim anlamadığıma yoruyorlardı. Fakat asla kaynağına bakma ihtiyacı duymuyorlardı. Genetik ezberleri, alışkanlıkları ve korkuları buna mani oluyordu.
Tarihten günümüze dinlerin hemen hepsi mensuplarına belirli birtakım inanışlar ve bu inanışlarla ilişkili olarak yapılması veya kaçınılması gereken davranışlar telkin etmekte ve bunları nihai kurtuluşu için gerekli görmektedir. Ancak insanlar zaman zaman, dinlerinin telkin ettiği öğretileri sürdürme, özellikle de bu öğretiler çerçevesinde uymaları gereken bazı davranışlara riayet etme hususunda ihlaller yapmakta, inançlarının telkin ettiği emir …
Alışkanlıklar insanın hayatını idame ettirebilmesi için gereklidir. Bir babanın her gün işe gitmesi, bir annenin çocuklarıyla ilgilenebilmesi, bir öğrencinin derslerini zamanında yapabilmesi gibi alışkanlıklar son derece faydalıdır. Bu tür alışkanlıklarını terk eden bir baba, anne ya da öğrenci ise sıkıntı yaşayacaktır. Fakat iş, düşünce eylemine gelince durum biraz değişmektedir. Hep aynı tarz düşünen, herhangi bir konuda düşüncelerini değiştirmemekte ısrar eden bir kişi için bu alışkanlık zararlıdır. Fakat insanların çoğu fikri anlamda şüphe içinde bir hayat yaşamaktansa içinde şüpheye yer olmayan rahat bir hayatı tercih ederler.
Şiddet her ne kadar görünümünü değiştirse de her daim hayatın içinde yerini almaktadır. Bazen görmek oldukça zorlaşsa da sonuçları itibariyle karşımızda durmaktadır. Bazı dönemlerde fiziksel, bazı dönemlerde ruhsal, bazı dönemlerde somut, bazı dönemlerde ise soyut… Fakat her daim varlığını ikame ettirmektedir. Bu değişimi yakalayabilmek biraz da tarihsel süreci doğru okuyabilmekle ilgilidir.
Şiddet, görselliğini sakınmadığı dönemlerde meşrûiyet problemi yaşamamakta zira meşrûiyetin yegâne kaynağı olmaktadır. Şiddet gücü, güç ise varoluşsal kabiliyeti imlemektedir.
Modernitenin Ahlâk Sorunu
Büyüme, zenginleşme, başkalarını tahakküm altına alma hırsı yüzünden ahlâki ilkelerden her geçen gün biraz daha uzaklaşan dünyamızın yeni ve daha da büyük sorunlarla karşı karşıya gelebileceği nedense göz ardı edilmekte. Bir yanda savaşlar, terör, insan ticareti, fuhuş, adam öldürme, yaralama, tehdit, dolandırıcılık, hırsızlık, gasp, on iki yaşa inen uyuşturucu kullanımı… Diğer yanda küresel ısınma, yoksulluk, salgın hastalıklar… Görünenler, duyulanlar, buz dağının yalnızca su üstündeki kısmıdır. En kötüsü, ahlâksızlığın sıradan bir vaka haline gelmiş olmasıdır. Bir ahlâk krizinin yaşandığı her haliyle ortadadır. Bunun için de tedirginlik hâkimdir her kesimde.
Dürüstlük, yardımseverlik, kanaatkârlık gibi ahlâki erdemlerin demode sayıldığı bir zamanı solumakta insanlık. Ahlâkın temelini oluşturan kavramlar yok edildikten sonra istediğimiz kadar “iş etiği”, “yaşam etiği” sözlerini sarf edelim, bir anlam ifade etmez. Yanlızca gösteriş amaçlı bir ahlâk, daha doğrusu bir ahlâkçılık ortaya çıkar. Yani insanlar doğru olanı yapmak için değil, yapıyor görünmek için motive olurlar.
Seküler ahlâk ailelere, çarşı pazara, iş yerlerine kadar girebilmiştir. Dışarıdan bakıldığında birer beyefendi, hanımefendi olarak bildiğimiz birçok kimsenin hiç de öyle olmadıkları, bir fırsatını bulduklarında hiçbir ahlâki ilkeyi tanımadıkları duyumlarıyla hepimiz karşılaşmaktayız. İşlenen suçların arka planında yatan nedenler anlaşılamadığı takdirde suçların önüne geçmek mümkün mü? Suç dosyası hayli kabarık olan modernitenin etkisinden kurtulmadan bir güven toplumu nasıl inşa edilir?
Sorun yalnızca bir yöntem sorunu ya da yönetsel zaafiyet değil, daha çok bir ahlâk sorunudur. Kendi apartmanında, sokağında övgüyle anılanların öteki mahallelerde neler yaptıklarını nereden bilelim? Çeşitli hile ve desiselerle onu bunu çarpıp maddi güce ya da üst statülere erişenlerin alkışlandığı, “becerikli” olarak anıldığı bir toplumdan akla karayı ayırt edebilecek ahlâki olgunluğu kim bekleyebilir?
İnsanlara yalnızca biyolojik bakan, insan vicdanını oluşturan irade, zihin ve duygu gibi unsurlardaki boşlukları göremeyen bir anlayışın insanları ve toplumu mutlu edebilecek bir çözüm üretmesi mümkün mü?
Çok sayıda potansiyel suçlunun hemen her yerde bulunduğu bir toplumda yaşadığımız bir gerçek. Suç işleme potansiyeli yüksek kişilerin ne zaman, nerede ne yapacakları belli olmaz elbet. Polisiye önlemlerle, yasal düzenlemelerle suçların işlenmesine engel olunamıyor, olunamaz da. Toplumsal cinnetin yaşanabileceği hemen her ağızdan söylenmeye başlamışsa buna derhal bir çözüm bulunması gerek. Bildik argümanların bir işe yaramadığı, bundan böyle de yaramayacağı apaçık belli. Ahlâki bozulma ile hali hazırdaki ahlâk anlayışının birebir ilişkisi saptanamadığı takdirde olup bitenlerin neden sonuç ilişkisini saptamak da zor olacaktır.
Modern ahlâk kuramlarına bakıldığında üç unsur dikkat çekmektedir: Bunlardan birincisi “özerklik”’tir. Özerklikten kastedilen; Allah’tan bağımsız olarak hareket etmek. İkincisi “özgürlük”’tür. Böylece toplumdan kurtuluş gerçekleşmiş sayılacak, ayıp duygusundan sıyrılmış olunacak. Üçüncüsü ise “fark” unsurudur. Bu sayede başkalarından farklı olmak, toplumu ben ve ötekiler olarak değerlendirip yalnızca kendi çıkarlarını kollayıp başkalarının haklarını umursamamak.
-1-
İnsanları ulus-ırk, vatan-coğrafya, halk-sosyo-ekonomi ölçütlerine göre bölen toplumların ahlâk sorunuyla karşılaşmaması düşünülemez. İnsan nesli Allah’a yaklaşımlarına göre değerlendirilmedikçe toplumlardaki kargaşanın ve kaosun biteceği söylenebilir mi? Tevhid temelli bir yaklaşımın zorunluluğu açıkça ortadadır.
Hep sorun üreten modernite, ürettiği sorunlar nedeniyle ahlâkı zorunlu kılmakta. Bu nedenledir ki, modernite ahlâki değerlere ihtiyaç duymaktadır.
Kapitalizm merkezli değerler dizgesi sonucunda bir kültürsüzlük, kimliksizlik ortaya çıkmış; bu kültürsüzlük ve kimliksizlik insanları ve toplumları kuşatmıştır. Öyle ki insan, kalabalığın içinde görünemez olmuş, unutulmuştur. Toplum ise kendi çıkarlarını önceleyen, giderek ortak paydaları azalan insanların oluşturduğu kuru kalabalıklar haline gelmiştir. Modern kapitalizm insanları hırçınlaştırmış, başkalarına güvenemeyen bireyler haline getirmiştir. Amansız rekabet, sınır ve ilke tanımayan kazanma güdüsü, kişisel başarı ve çıkar tüm değerlerin önünde yer almıştır. Hal böyle olunca kanaat, helal kazanç, doğruluk, merhamet, cömertlik, vefa gibi ahlâki erdemler başarı için birer engel sayılmıştır. Ahlâki erdemlerin engel sayılması bir hırs ortamının oluşmasının yolunu açmıştır. Asıl tehlike bundan sonra başlar: İnsanlar bulundukları durumu sorgulama yeti ve yeteneğini hırs ortamlarında yitireceklerinden, bundan böyle şiddet kültürü yavaş yavaş yerleşmeye başlar. Güçlü uyarıcılar olmadığı taktirde böyle bir toplumun çöküşü yaşayabileceği akla gelmelidir. Kur’an’ın yarısından fazlasını oluşturan geçmiş kavimlerin kıssalarına bakıldığında; helak olmuş kavimlerde önce tasavvurdaki bozulma, ardından bilgi ve bilinçteki tahrif, onun ardından imanda zaafiyet ve sonra da ahlâki bozulma yaşanmıştır. Ahlâki bozulmayı yaşayan kavimler ise siyasal, sosyal ve ekonomik yönden çökmüşler, tarih sahnesinden çekilmişlerdir.
Modern kapitalizmin dünya tasavvuru üç ana unsur üzerine kuruludur: Bireysel akılcılık, seküler ahlâk ve ilerlemeci hümanizm. Bireysel akılcılık, geleneği ve tarihi, özgürlüklerin önünde birer engel olarak görür. “İnsan her şeyin ölçüsüdür” sözü, modernitenin bireyci ve hümanist felsefesi olur.
Bu şekildeki bir bireycilik anlayışına bizim geleneğimizde yer verilmemiştir. Bizim geleneğimize göre insan sosyal bir varlıktır, başkalarıyla bir arada yaşadığı takdirde kendisini gerçekleştirebilir, insan olmanın farkındalığını ve mutluluğunu yaşar. İşte o zaman bir uygarlık ortaya çıkabilir ancak. Batı düşüncesi bireysel aklı aşan ortak gelenekleri kabul etmemekte. Din ile araya mesafe konulması da bu nedenledir. Batı düşüncesinin seküler kimliği sekülerizmin argümanlarından çok Hıristiyanların tutarsız teolojisinden kaynaklanmakta.
Metafizik temellerden yoksun seküler ahlâk anlayışı bu nedenledir ki zamana ve coğrafyalara göre değişkenlik göstermekte, sürekli yeni tanımlamalara ihtiyaç duymaktadır. Bu durum ise seküler ahlâkın bir çıkmazın içinde olduğunu gösterir.
Modern kapitalizmin ve onun ahlâk tasavvurunun üçüncü ayağı kabul edilen ilerlemeci hümanizm insanlara adeta bir yeryüzü cenneti sunmaya çalışıyor. Bu yaklaşıma kısaca değinmek gerekirse; insanlık hep ilerleyecek, gelecek her zaman geçmişten daha iyi olacak. Oysa her yeniliğin bir tekâmül olarak kabul edilmesi büyük bir hatadır. Her yeniliğin iyilik, güzellik getirmediğini herkes bilmektedir. Her şeyin iyiye gittiğini ileri sürmek ne kadar doğru olur? O halde neden tıptan tarıma, uydu teknolojisinden silah sanayiine, iletişim aygıtlarına kadar ne varsa insanlığın aleyhine rahatlıkla kullanabildiklerinin sorgulanması gerekmez mi?
-2-
Küresel kapitalizmin ve kazanma hırsının pazar koşullarını belirlediği, ahlâkın da buna göre normlandırılmaya çalışıldığı bir dünyada “Güçlü olan haklıdır” ilkesi hemen her şeyi belirlemeye başlamışsa bu işte bir gariplik yok mudur? Ahlâksızlığın kurumsal kimlik kazanması bu şekilde gerçekleşmekte. Bu köhnemiş yapıyı hazmetmeyenler, tepki gösterenler eleştirenler de gerici, çağdışı olarak adlandırılmakta böyle ortamlarda.
Bütün olarak bakıldığında modernitenin bir ahlâk krizi yaşadığı sonucuna varılır. Seküler ahlâk anlayışıyla hiçbir sorunun çözülmediği, aksine giderek yumaklaştığı, içinden çıkılamaz hale geldiği, her alana ve her zamana yayılan suç patlamasına yol açtığı bir gerçektir.
Peki, ne olması gerekir?
Olması gereken; ahlâki değerlerin bireysel tercihlere bırakılmadığı, nefsin arzularına göre biçimlenmediği bir sosyal yapının, insan ilişkilerinin ortaya çıkması için çaba göstermektir. Böyle bir düzen sağlandığında insanlar ahlâklı ve erdemli olmayı bir yük olarak görmezler. İşte o takdirde ahlâk, kitaplardan öğrenilen değil; içinde yaşanılan bir yaşam biçimi, bir dünya tasavvuru olacaktır. Böyle bir ahlâki ortam bugün de sağlanabilir, geçmişte olduğu gibi. İslam uygarlığı onun içindir ki aynı zamanda bir ahlâk uygarlığı olarak anılmaktadır. Ancak yapısal şiddet ve zulüm üzerine kurulu bir düzen içinde insanları ahlâklı olmaya davet etmek çok da kolay değildir. İnsanların doğru olanı yapmaları için mutlak doğrulara inanmaları gerekir. Mutlak doğruların kaynağı ise dindir. Kurumsal oluşumlara, insanlar arası ilişkilere, adalet ve eşitlik ilkelerine sırtını dayamayan bir ahlâk öğretisinin toplumu istenilen erdemlilik ve huzur düzeyine ulaştırması beklenemez.
Olup bitenleri durduğu yerden yorumlama hakkı vardır herkesin. Müslümanların da. Vahyin yönlendirdiği akıl, yorumlarken de, değerlendirirken de, eleştirirken de tasavvurundaki objeyle Allah arasında varoluşsal, aktif ve aktüel bağlar kurmaya çalışır. Bu obje hayatın tüm alanlarına ait unsurlar olabilir. Hiçbir varlığı, oluşu Allah’tan bağımsız değerlendiremez Müslüman. Allah’ın nebileri ve onun yolunda gidenler toplumu değişime davet ederken ahlâkilik üzerinden değil; tevhid temelli bir çağrıda bulunmuşlardır. Kur’an neslini inşa sorumluluğu bulunan Müslümanların da aynı yolu izlemesi gerekir. Çözüm bizim pratik duruşumuzdadır. Aksi halde hiçbir çağrının, yol haritasının yararı olmayacaktır. Bir toplumda kötülükler hâkimse kötülüklere karşı mücadele etmeyenler, kötülerle iyi geçinenler de en az kötüler kadar sorumludurlar.
İnsanda vicdan oluşturan tek kurum dindir. İnancı olmayanların vicdanları üzerinde yaptırımları olamaz. Vicdan olmadığı zaman da ahlâk olmaz. Bu nedenle dini dışlama ya da sınırlama aynı zamanda ahlâkı dışlama ya da sınırlama olacaktır. Bunun sonucunda ise ahlâki çürüme gerçekleşecektir. Ahlâki çürümenin ardından siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik bozulmaların, çözülmelerin, krizlerin yaşanması kaçınılmazdır.
İlgili Yazılar
Efendim Şartlar Böyle
Hiç akla gelir miydi bu âşıklığım ey dil Kim derdi ki bir gün bana divane desinler Lâ Edrî Muhitimde çok sık telâffuz edilen bir kavram var; şartlar kavramı… “Efendim, şartlar bunu gerektiriyor. Bu böyle oldu çünkü şartlar bunu zorunlu kıldı. Mevcut şartlar gereği böyle olmasında fayda vardır. Öyle yapmak zorundaydılar çünkü şartlar öyle …
Hamdi Yazır Tefsirinden Kavramsal İzdüşümler
Hamdi Yazır tefsirini yetmişli yılların başında okumaya başlayınca, tam dokuz ay hiç ara vermeksizin, mektebi filan da unutarak, adeta zorunlu ders gibi aralıksız sürdürmüştüm. Aynı tarihlerde tefsirden birinci elden öğrendiklerimi de arkadaşlarım arasında, değişik vesilelerle buluşmalarımızda aktarmaya başlamıştım. Anlattıklarım mevcut geleneksel din anlayışına büyük ekseriyetle muhalif düşmekteydi. Benim arkam sağlamdı. Söylediklerime karşı duranlara tefsirin adını andığımda şöyle bir duraklıyor, düşünmeye başlıyor, muhtemelen benim anlamadığıma yoruyorlardı. Fakat asla kaynağına bakma ihtiyacı duymuyorlardı. Genetik ezberleri, alışkanlıkları ve korkuları buna mani oluyordu.
Dinlerde Tövbe
Tarihten günümüze dinlerin hemen hepsi mensuplarına belirli birtakım inanışlar ve bu inanışlarla ilişkili olarak yapılması veya kaçınılması gereken davranışlar telkin etmekte ve bunları nihai kurtuluşu için gerekli görmektedir. Ancak insanlar zaman zaman, dinlerinin telkin ettiği öğretileri sürdürme, özellikle de bu öğretiler çerçevesinde uymaları gereken bazı davranışlara riayet etme hususunda ihlaller yapmakta, inançlarının telkin ettiği emir …
Eleştirel Düşünebilmek ve Eleştiri Geleneğimiz
Alışkanlıklar insanın hayatını idame ettirebilmesi için gereklidir. Bir babanın her gün işe gitmesi, bir annenin çocuklarıyla ilgilenebilmesi, bir öğrencinin derslerini zamanında yapabilmesi gibi alışkanlıklar son derece faydalıdır. Bu tür alışkanlıklarını terk eden bir baba, anne ya da öğrenci ise sıkıntı yaşayacaktır. Fakat iş, düşünce eylemine gelince durum biraz değişmektedir. Hep aynı tarz düşünen, herhangi bir konuda düşüncelerini değiştirmemekte ısrar eden bir kişi için bu alışkanlık zararlıdır. Fakat insanların çoğu fikri anlamda şüphe içinde bir hayat yaşamaktansa içinde şüpheye yer olmayan rahat bir hayatı tercih ederler.
Şiddetin Meşrûiyetinden Meşrûiyetin Şiddetine: Döngüsel Bir İlişkiye Dair
Şiddet her ne kadar görünümünü değiştirse de her daim hayatın içinde yerini almaktadır. Bazen görmek oldukça zorlaşsa da sonuçları itibariyle karşımızda durmaktadır. Bazı dönemlerde fiziksel, bazı dönemlerde ruhsal, bazı dönemlerde somut, bazı dönemlerde ise soyut… Fakat her daim varlığını ikame ettirmektedir. Bu değişimi yakalayabilmek biraz da tarihsel süreci doğru okuyabilmekle ilgilidir.
Şiddet, görselliğini sakınmadığı dönemlerde meşrûiyet problemi yaşamamakta zira meşrûiyetin yegâne kaynağı olmaktadır. Şiddet gücü, güç ise varoluşsal kabiliyeti imlemektedir.