Modernizm, gelenekle olan göbek bağını radikal bir biçimde keserken, ortaya koyduğu temel iddiası ve hedefi; insanı boş bir sayfa (Tabula Rasa) olarak görüp onu “yeniden” “yeni” olarak inşa etmekti. Eski ve Yeni Dünya karşıtlığına dayanan bu faaliyet, neticede yıkıcı sonuçlar ortaya çıkardı. Modernizm, daha en başından yıkıcı olduğunu açıkça izhar etmişti ve bu yıkıcılığı ile de belirli bir övünme hakkını kendisinde görebiliyordu. Modernizm “dobralığı” ile ne kadar övünse azdır.
Müslüman entelijansiya için modernizm eleştirisi cazip bir alan. Ama modernizmi kıyasıya eleştirirken kendi geleneği ile olan hesaplaşma girişimlerini nereye koyacağını bilemeyen ve bu bilememe çıkmazı içinde esasında neye karşı olduğunu da tam kestiremeyen bir “bulanıklık” halini yaşayan cari Müslüman zihnin imdadına başka bir bulanıklık hali yetişir gibi oldu: Post-modernizm.
Post-modernizm, modernizmin alacakaranlıkta bırakmış olduğu birçok “varoluşu” gün ışığına çıkardı. Fakat gün ışığına çıkan varoluşlar salt bir görüngü olarak kaldılar. Post-modernizmin görüngüler üzerinden çalışan bulanık ve muğlak tutumu, geçmiş ile daha doğru bir ifade ile gelenek ile olan bağı sanki yeniden kuruyormuş yanılgısını beraberinde getirdi. Aslında post-modernizm, modernizmin bizatihi kendisinden başkaca bir şey değildir. Farklılığı, patolojik bir mahiyet taşımasıdır. Antony Giddens, post-modernizmi; modernizmin küresel çapta genelleşmesi olarak tarif eder. Post-modernizm, modernizmin dobralık yitimidir.
“Batılıların insanı (elbette ki Batılı insanı) hayatın ve her şeyin merkezine yerleştirerek Tanrısallaştırmaları, dünya üzerindeki mevcut medeniyetlerin yok olmasıyla (yok edilmesiyle); Batı’yı iyi ve olumlu olan her şeyle özdeşleştirerek merkeze yerleştiren, diğerlerini ise kötü ve olumsuz olan her şeyle özdeşleştirerek periferiye iten “West and the rest” (Batı ve diğerleri) formülüyle dillendirilen Batı-merkezci Adorno, Horkheimer ve Schumpeter’in deyişiyle “yaratıcı ama yıkıcı” dünya algısı, bizzat Batı’da şiddetle eleştirilmeye ve tartışılmaya başlanmış ve post-modernizm tartışmaları böylesi bir algılama biçimini aşmak amacıyla zuhur etmiştir.”[1]
Post-modernist düşünme biçimi ile Batı’nın kendisini eleştirmesi ve eleştirinin merkezine modernizmi koyması, modernizmin üretimlerinin eleştirilmesi anlamına gelmemektedir. Modernliğin temel üretim çıktısı olan sekülerliğin “kutsal dışılığı” post-modernist felsefe ile belirli bir kutsallık zırhına kavuşmuştur.
“Postmodernlik, yalnızca modernliğin bitişinin ya da seküler Batı sivilizasyonunun geleceğinin ve ömrünün daha fazla uzatılması çabasının adıdır. Ernest Gellner, modernlikle birlikte Batı’da iki sekülerizm çağının yaşanmaya başlandığından söz eder: Birinci sekülerizm çağı, dinin dünya hayatından uzaklaştırılmasıyla sonuçlanmıştır ki bu, modernliği, deyim yerindeyse “modern çağı” iyi özetleyen bir tanımlamadır. İkinci sekülerizm çağı, bu kez, dünyevî olan’ın dinselleştirilmesi, dolayısıyla din-dışı kutsallıkların üretilmesi sürecidir ve postmodern durumu çok iyi açıklar. Modernliğin büyük anlatılar üzerinden insanı, aklı ve güç üreten araçları mutlaklaştırmasından yakınan postmodern düşünürlerin önerdikleri şey, şüphenin, dolayısıyla izafileşmenin mutlaklaştırılmasından öteye gidememiştir.”[2]
Modernizm, yeni insan tipolojisini inşa edebilmek için lazım gelen boş sayfayı ancak “unutturma” ile sağlayabileceğini keşfetmişti. Eski Dünya ile Yeni Dünyanın amansız karşıtlığının yıkıcı çatışması ile vücut bulan travmatik unutturma çabaları post-modernlikle birlikte farklı bir alana taşınmıştır.
“Modernlik, bir unutma çabası’dır: Tanrı’yı, kâinâtı, ruhu ve vicdanı unutma. Postmodemlik ise, unutmayı unutma hâli. Modernlik, hafızayı reddetme; postmodernlik ise, tam bir hafıza yitimi durumudur:
Artık muhafaza edilecek, muhafaza edilmeye değecek hiçbir şey yoktur: Tek gerçeklik, “anything goes” (her şey mübah) motto’suyla özetlenen ve ifade edilen ve ucu, kaçınılmaz olarak nihilizme kadar varan izafî gerçekliktir: Büyük anlatılar, büyük hikâyeler bitmiştir; herkesin kendi hikâyesini yaşayabilme zamanıdır: Yaşanacak hayat, kişinin kendi’ni, dünyayı, eşyayı, kâinâtı ve Tanrı’yı keşfedebileceği türden niteliksel bir kendi hikâyesini kurmaya imkân tanıyan bir hayat değildir. Kişiyi, kendini ve dünyayı anlama ve anlamlandırma sürecinde inkişaf ettirecek böylesi bir hayat ve kendi-idraki postmodern hayatın ve dünyanın terk etmek için çalıştığı bir şeydir: Aslolan, burada ve şimdi “kaybolabilmek”tir: Anlam yüklü, sorumluluk yükleyen hayattan kaçabilmek. Anlamsızlık, haz ve hız denizinde kaybolabilmek: Hayattan kaçarak hayata tutunabilmek, hayata tutunarak hayattan kaçabilmek. Her tür ayartılma biçimlerine açık olabilmek ve her ân ayartılmayı beklemek: Bütün bu olup bitenler, iradenin “bile isteye” yitirilmesi; kişinin kendisini Mestroviç’in “duygu ötesi toplum” diye tarif ettiği ayartılmış bir dünyanın kucağına atarak; hem kendine, hem dünyaya yabancılaşması, hem kendi hayatında ve çevresinde, hem de dünyada olup bitenlere karşı duyarsızlaşması sonucunu doğuran arzularının, hazlarının kaynağı olan çocuksuluk, dolayısıyla “barbarlık evresi”ne geri-dönmesidir.[3]
Toplumsal hafıza tarihsel yürüyüşler ile oluşur. İnsan türü durağan olmayan bir mahlûk; akar, hareket eder, etkiler ve etkilenir. Etkilediği ve etkilendiği ile bir dünya kurar ve oluşturmuş olduğu değerler bütünü ile kurduğu bu dünyayı anlamlandırır
Değerler bütününün aktarıldığı tarihsel sürekliliğe ister gelenek diyelim isterse de bugüne göre, bugünden geriye doğru gidip, seçici bir üslup ile derleyerek inşa etmiş olduğumuz olay ve olgular bütünü diyelim, neticede hiçbir zorlayıcı ya da harekete geçirici herhangi bir dış etkene ihtiyaç duymadan adeta reflekstif bir güdü ile olaylara ve olgulara değer biçtiğimiz, tavır aldığımız, eylemlilik ya da eylemsizlik haline geçtiğimiz bir “değerler kümesi” ile hareket ederiz.
Post-modernizm, geçmiş ile olan bağımızı tahrip ederek değerler kümesinin tutarlılığını ve en önemlisi bir küme olabilme bilincini yok etmektedir. Post-modernizm, İnsanın kendi biyolojik varlığı ile kaim varlık bilinci merkezinde ne kendisinden öncesini ne de kendisinden sonrasını düşünce evrenine dâhil eden bir iğretiliği temel bir gerçeklik haline getirmektedir.
“Postmodern dünya, “gerçek” (real) olan ile “benzetimin” (simulation) birbirine karışır hale geldiği; ama daha çok benzetimsel olanın gerçek olanı unutturduğu, dolayısıyla gerçek olandan daha gerçek gibi kendini kabul ettirdiği bir durumu ifade eder. Bu durum, işaretlerin, sembollerin, teknolojik hızın, tüketimin, medya kaynaklı enformasyon ve yönlendirmenin oluşturduğu bir zemin üzerine inşa olmuştur. Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, deneyimlediğimiz hakikâtler çok “yeni” ve sanki “ilk kez” deneyimleniyormuş hissini aşılıyor bize. Oysa, Çek filozof Jan Patocka’nın belirtmiş olduğu gibi “modernite yeni sorular sormayıp, eski cevaplara güven duymayı kaybettirdiyse”; bize göre de postmodernite eski cevapları “yeni” sorulara dönüştürmüştür: parçalayarak, farklılaştırarak ve göreceleştirerek… Günümüzün postmodernleşen dini, Nietzsche’nin ölen Tanrısını diriltmeye yönelen bir din değil, şeyleşmiş bireysel varlıkların doğumunu kutsayan telakkiyle yüklü “yeni” büyü vasıtası mertebesine indirgenmiş bir dindir.”[4]
Güncelde yaşanan Kur’ân İslam’ı ile gelenek İslam’ı tartışmaları salt ilahiyat tartışmalarını aşan bir duruma karşılık gelmektedir. Allah kelamı tarih üstüdür, muhatabı insan ise tarihseldir. Tarih üstü Allah Kelamı, tarihsel bir varlık olarak yaratılmış bulunan insanın hareketleriyle anlamını izhar eder. Allah katından tenezzül buyurularak inzal edilmiş bulunan Kur’ân-ı Kerim, “Furkan” vasfını ancak eylemde bulunan insan ile açımlayabilir.
“Postmodernistler dil (lisan) üzerinde niçin fazlasıyla duruyorlar? Dil binasının temel direkleri olan kelimelerin, daha doğrusu kavramsallaşmış kelimelerin yapılarıyla oynama ihtiyacı duyuyorlar? Niçin?… Modernist paradigmalara karşı “yapı-bozum” paradigmasını yerleştirdiler ve dil üzerinde arkeolojik kazı yapmaya giriştiler. Varoluşu yeniden tanımlamak gayesiyle “tanım” için gerekli kavramsal altyapı örgüsünü çözüp, yeniden düğümlemek gerekiyordu. İsim, varlık demekti ve ismi varlığın hâlihazırdaki kimliğinden koparırsanız ismi yabancılaştırabilirdiniz. Yabancılaşan isim de tanımadığı ve kökenini yok saydığı bir konumda kendine yeni kökler arayacak ve anlamsal çokluğun içinde kendini yeniden var kılmaya uğraşacaktır. Bu, dalından koparılmış bir meyvenin çürümemek için kendisine yeni bir kök icad etmesine benzer. Allah’ın esmasından beslenen bir isimler kozmozunun vahdani (teklik) yapısına çokçu bir post yapısalcı müdahale ile yaklaşmak insanı kâinata yabancılaştıracaktır ki, Tanrı kâinata yabancı değildir. Yabancılaşan kendine yabancılaşmış olur ki, bu da kendi kazısını yapmakla aynı anlama gelir. Tanrı, kâinatın tanrısıdır. Kâinatın dili, kâinatın Tanrısı’nın dilidir. Postmodernizmin yeni tanrıları ise, ancak vehimlerinde yaratmış oldukları kâinata tanrılık edebilirler. Gerçekte böyle bir kâinat da mevcut değildir.[5]
Kur’ân İslam’ı söyleminin iyi niyeti pak ve kâmil bir dinin muhafazası yönündeki endişedir. Fakat bu iyi niyetin “gelenek” olarak adlandırılan toplumsal hafızayı hedef tahtasına oturtması; Müslümanların tarihsel yürüyüşü ile oluşturmuş oldukları ‘değerler bütününü/kümesini’ de hedef almaktadır. Hafızasız bir toplumsallık aynı zamanda oluşmayan ve oluşmadığı kadarıyla devredilemeyen değerler bütünü/kümesi demektir. Hâlbuki vahyin bizatihi kendisi peygamberlik müessesesi vasıtasıyla bir süreklilik anlamına karşılık gelmektedir.
Dost ve düşmanı ayırt edemeyecek kadar hafızasını yitirmiş, hafızasını yitirmiş olmak ile beraber hafızasını yitirdiğinin bilincinde olmayan bir toplumsallık kimlerin işine yarar acaba? Gâvurun ne demek olduğunu, neye karşılık geldiğini “unuttuğumuz” gibi…
[1] Kaplan, Yusuf, “Antikite’den Postmodernite’ye: Tanrısız Arazi’den İnsansız Arazi’ye Paganizmin Serüvenleri”, Düşünen Siyaset Düşünce Dergisi, S. 21, s. 162.
Önceki süreçte makine, emperyalizmin aracı iken yeni süreçte başta internet ve yapay zekâ olmak üzere yeni teknolojiler neo-emperyalizmin araçları olmuştur. Tekno-feodalizm kendi ülkelerinde egemenlik sağlarken, tekno emperyalizm başka ülkelerde egemenlik sağlama unsuru olmuştur.
Güçlü, sağlıklı ve çalışma potansiyeli olanların dışındaki tüm insanları yok sayan kapitalist sistem ve güçlü tüm yapıları eritmeye kararlı modern sömürgeci dünya düzeninde hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç çocuklar asla öncelenmez. Hatta bu insanların bakımı da sömürgeci sisteme hizmet eden bir sektöre dönüştürülür.
Türkiye’de, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, dinin kültürel, sosyal, sınıfsal, ekonomik birçok görüngülerine hayatın giriftliği ve karmaşası içinde tanıklık etmeyi sürdürmekteyiz. Zaten evrensel düzeyde “hayat”la ilintisini tüm geri çektirme çabalarına rağmen ısrarla vurgulayan din, değişimin çok farklı boyutlarında adından söz ettirdiği gibi, bundan sonra da hayattan geri dönen tüm yanlışların müracaat edeceği yegane adres olarak …
Epeyce zamandır İslamcı aktivist ve entelektüeller İslam’ı bir ‘din’ olarak görmeyi bilinçli olarak terk etmiş görünüyorlar. Hatta böyle görenlerin İslam’ı tam anlamadıklarını veya kasıtlı olarak daraltmaya ve zayıflatmaya (örneğin Hıristiyanlık gibi bir din olarak göstermeye) çalıştıklarını düşünüyorlar. Çünkü onlara göre İslam’ı din olarak görmek onun bir “dünya nizamı” (da) olduğunu veya böyle bir nizam getirdiğini göz ardı veya inkâr etmek demektir. Zaman zaman ideoloji, siyaset, ekonomi, sanat, edebiyat vs. gibi kelimelerin başına bir sıfat olarak İslam’ı getirerek (İslami siyaset, İslami ekonomi vs.) yapılan; daha çok da İslam siyaseti, İslam ekonomisi gibi isim tamlaması şeklinde ortaya çıkan kullanımlar da bu yaklaşımın tezahürleridir.
“Dil, varlığın evidir.” diyor, Martin Heidegger. Varlığı, düşünceyi anlamak, etkilemek ancak dil aracılığıyla mümkündür. İnsan kelimeler ve kavramlar aracılığıyla düşünür, her şeyi adı ile algılar. Var olanları adlandırarak onların özelliklerini belirler, kendisi ile diğer varlık alanları arasındaki ilişkileri kurar. Kavramlara yüklenen anlamlar eşyayı, hayatı, olayları, evreni anlamlandırmada doğrudan etkilidir. Kavramlar dünya görüşüne ve dini perspektife şekil verirler. Kelimeler, kavramlar hangi anlam dünyasını yüklenmişse varlıklarla o anlam dünyası üzerinden ilişki kurar. Bu ilişkiler zihni doğrudan yönlendirir ve zihin bu ilişkiler üzerinden düşünür.
Modernizmden Çıktık Yola Post-modernizm’de Verdik Mola;
“Değerler Küme”sine Dadanan Tavşan Görünümlü Tilki’yi Tanıyamamak
Modernizm, gelenekle olan göbek bağını radikal bir biçimde keserken, ortaya koyduğu temel iddiası ve hedefi; insanı boş bir sayfa (Tabula Rasa) olarak görüp onu “yeniden” “yeni” olarak inşa etmekti. Eski ve Yeni Dünya karşıtlığına dayanan bu faaliyet, neticede yıkıcı sonuçlar ortaya çıkardı. Modernizm, daha en başından yıkıcı olduğunu açıkça izhar etmişti ve bu yıkıcılığı ile de belirli bir övünme hakkını kendisinde görebiliyordu. Modernizm “dobralığı” ile ne kadar övünse azdır.
Müslüman entelijansiya için modernizm eleştirisi cazip bir alan. Ama modernizmi kıyasıya eleştirirken kendi geleneği ile olan hesaplaşma girişimlerini nereye koyacağını bilemeyen ve bu bilememe çıkmazı içinde esasında neye karşı olduğunu da tam kestiremeyen bir “bulanıklık” halini yaşayan cari Müslüman zihnin imdadına başka bir bulanıklık hali yetişir gibi oldu: Post-modernizm.
Post-modernizm, modernizmin alacakaranlıkta bırakmış olduğu birçok “varoluşu” gün ışığına çıkardı. Fakat gün ışığına çıkan varoluşlar salt bir görüngü olarak kaldılar. Post-modernizmin görüngüler üzerinden çalışan bulanık ve muğlak tutumu, geçmiş ile daha doğru bir ifade ile gelenek ile olan bağı sanki yeniden kuruyormuş yanılgısını beraberinde getirdi. Aslında post-modernizm, modernizmin bizatihi kendisinden başkaca bir şey değildir. Farklılığı, patolojik bir mahiyet taşımasıdır. Antony Giddens, post-modernizmi; modernizmin küresel çapta genelleşmesi olarak tarif eder. Post-modernizm, modernizmin dobralık yitimidir.
“Batılıların insanı (elbette ki Batılı insanı) hayatın ve her şeyin merkezine yerleştirerek Tanrısallaştırmaları, dünya üzerindeki mevcut medeniyetlerin yok olmasıyla (yok edilmesiyle); Batı’yı iyi ve olumlu olan her şeyle özdeşleştirerek merkeze yerleştiren, diğerlerini ise kötü ve olumsuz olan her şeyle özdeşleştirerek periferiye iten “West and the rest” (Batı ve diğerleri) formülüyle dillendirilen Batı-merkezci Adorno, Horkheimer ve Schumpeter’in deyişiyle “yaratıcı ama yıkıcı” dünya algısı, bizzat Batı’da şiddetle eleştirilmeye ve tartışılmaya başlanmış ve post-modernizm tartışmaları böylesi bir algılama biçimini aşmak amacıyla zuhur etmiştir.”[1]
Post-modernist düşünme biçimi ile Batı’nın kendisini eleştirmesi ve eleştirinin merkezine modernizmi koyması, modernizmin üretimlerinin eleştirilmesi anlamına gelmemektedir. Modernliğin temel üretim çıktısı olan sekülerliğin “kutsal dışılığı” post-modernist felsefe ile belirli bir kutsallık zırhına kavuşmuştur.
“Postmodernlik, yalnızca modernliğin bitişinin ya da seküler Batı sivilizasyonunun geleceğinin ve ömrünün daha fazla uzatılması çabasının adıdır. Ernest Gellner, modernlikle birlikte Batı’da iki sekülerizm çağının yaşanmaya başlandığından söz eder: Birinci sekülerizm çağı, dinin dünya hayatından uzaklaştırılmasıyla sonuçlanmıştır ki bu, modernliği, deyim yerindeyse “modern çağı” iyi özetleyen bir tanımlamadır. İkinci sekülerizm çağı, bu kez, dünyevî olan’ın dinselleştirilmesi, dolayısıyla din-dışı kutsallıkların üretilmesi sürecidir ve postmodern durumu çok iyi açıklar. Modernliğin büyük anlatılar üzerinden insanı, aklı ve güç üreten araçları mutlaklaştırmasından yakınan postmodern düşünürlerin önerdikleri şey, şüphenin, dolayısıyla izafileşmenin mutlaklaştırılmasından öteye gidememiştir.”[2]
Modernizm, yeni insan tipolojisini inşa edebilmek için lazım gelen boş sayfayı ancak “unutturma” ile sağlayabileceğini keşfetmişti. Eski Dünya ile Yeni Dünyanın amansız karşıtlığının yıkıcı çatışması ile vücut bulan travmatik unutturma çabaları post-modernlikle birlikte farklı bir alana taşınmıştır.
Artık muhafaza edilecek, muhafaza edilmeye değecek hiçbir şey yoktur: Tek gerçeklik, “anything goes” (her şey mübah) motto’suyla özetlenen ve ifade edilen ve ucu, kaçınılmaz olarak nihilizme kadar varan izafî gerçekliktir: Büyük anlatılar, büyük hikâyeler bitmiştir; herkesin kendi hikâyesini yaşayabilme zamanıdır: Yaşanacak hayat, kişinin kendi’ni, dünyayı, eşyayı, kâinâtı ve Tanrı’yı keşfedebileceği türden niteliksel bir kendi hikâyesini kurmaya imkân tanıyan bir hayat değildir. Kişiyi, kendini ve dünyayı anlama ve anlamlandırma sürecinde inkişaf ettirecek böylesi bir hayat ve kendi-idraki postmodern hayatın ve dünyanın terk etmek için çalıştığı bir şeydir: Aslolan, burada ve şimdi “kaybolabilmek”tir: Anlam yüklü, sorumluluk yükleyen hayattan kaçabilmek. Anlamsızlık, haz ve hız denizinde kaybolabilmek: Hayattan kaçarak hayata tutunabilmek, hayata tutunarak hayattan kaçabilmek. Her tür ayartılma biçimlerine açık olabilmek ve her ân ayartılmayı beklemek: Bütün bu olup bitenler, iradenin “bile isteye” yitirilmesi; kişinin kendisini Mestroviç’in “duygu ötesi toplum” diye tarif ettiği ayartılmış bir dünyanın kucağına atarak; hem kendine, hem dünyaya yabancılaşması, hem kendi hayatında ve çevresinde, hem de dünyada olup bitenlere karşı duyarsızlaşması sonucunu doğuran arzularının, hazlarının kaynağı olan çocuksuluk, dolayısıyla “barbarlık evresi”ne geri-dönmesidir.[3]
Toplumsal hafıza tarihsel yürüyüşler ile oluşur. İnsan türü durağan olmayan bir mahlûk; akar, hareket eder, etkiler ve etkilenir. Etkilediği ve etkilendiği ile bir dünya kurar ve oluşturmuş olduğu değerler bütünü ile kurduğu bu dünyayı anlamlandırır
Değerler bütününün aktarıldığı tarihsel sürekliliğe ister gelenek diyelim isterse de bugüne göre, bugünden geriye doğru gidip, seçici bir üslup ile derleyerek inşa etmiş olduğumuz olay ve olgular bütünü diyelim, neticede hiçbir zorlayıcı ya da harekete geçirici herhangi bir dış etkene ihtiyaç duymadan adeta reflekstif bir güdü ile olaylara ve olgulara değer biçtiğimiz, tavır aldığımız, eylemlilik ya da eylemsizlik haline geçtiğimiz bir “değerler kümesi” ile hareket ederiz.
Post-modernizm, geçmiş ile olan bağımızı tahrip ederek değerler kümesinin tutarlılığını ve en önemlisi bir küme olabilme bilincini yok etmektedir. Post-modernizm, İnsanın kendi biyolojik varlığı ile kaim varlık bilinci merkezinde ne kendisinden öncesini ne de kendisinden sonrasını düşünce evrenine dâhil eden bir iğretiliği temel bir gerçeklik haline getirmektedir.
“Postmodern dünya, “gerçek” (real) olan ile “benzetimin” (simulation) birbirine karışır hale geldiği; ama daha çok benzetimsel olanın gerçek olanı unutturduğu, dolayısıyla gerçek olandan daha gerçek gibi kendini kabul ettirdiği bir durumu ifade eder. Bu durum, işaretlerin, sembollerin, teknolojik hızın, tüketimin, medya kaynaklı enformasyon ve yönlendirmenin oluşturduğu bir zemin üzerine inşa olmuştur. Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, deneyimlediğimiz hakikâtler çok “yeni” ve sanki “ilk kez” deneyimleniyormuş hissini aşılıyor bize. Oysa, Çek filozof Jan Patocka’nın belirtmiş olduğu gibi “modernite yeni sorular sormayıp, eski cevaplara güven duymayı kaybettirdiyse”; bize göre de postmodernite eski cevapları “yeni” sorulara dönüştürmüştür: parçalayarak, farklılaştırarak ve göreceleştirerek… Günümüzün postmodernleşen dini, Nietzsche’nin ölen Tanrısını diriltmeye yönelen bir din değil, şeyleşmiş bireysel varlıkların doğumunu kutsayan telakkiyle yüklü “yeni” büyü vasıtası mertebesine indirgenmiş bir dindir.”[4]
Güncelde yaşanan Kur’ân İslam’ı ile gelenek İslam’ı tartışmaları salt ilahiyat tartışmalarını aşan bir duruma karşılık gelmektedir. Allah kelamı tarih üstüdür, muhatabı insan ise tarihseldir. Tarih üstü Allah Kelamı, tarihsel bir varlık olarak yaratılmış bulunan insanın hareketleriyle anlamını izhar eder. Allah katından tenezzül buyurularak inzal edilmiş bulunan Kur’ân-ı Kerim, “Furkan” vasfını ancak eylemde bulunan insan ile açımlayabilir.
“Postmodernistler dil (lisan) üzerinde niçin fazlasıyla duruyorlar? Dil binasının temel direkleri olan kelimelerin, daha doğrusu kavramsallaşmış kelimelerin yapılarıyla oynama ihtiyacı duyuyorlar? Niçin?… Modernist paradigmalara karşı “yapı-bozum” paradigmasını yerleştirdiler ve dil üzerinde arkeolojik kazı yapmaya giriştiler. Varoluşu yeniden tanımlamak gayesiyle “tanım” için gerekli kavramsal altyapı örgüsünü çözüp, yeniden düğümlemek gerekiyordu. İsim, varlık demekti ve ismi varlığın hâlihazırdaki kimliğinden koparırsanız ismi yabancılaştırabilirdiniz. Yabancılaşan isim de tanımadığı ve kökenini yok saydığı bir konumda kendine yeni kökler arayacak ve anlamsal çokluğun içinde kendini yeniden var kılmaya uğraşacaktır. Bu, dalından koparılmış bir meyvenin çürümemek için kendisine yeni bir kök icad etmesine benzer. Allah’ın esmasından beslenen bir isimler kozmozunun vahdani (teklik) yapısına çokçu bir post yapısalcı müdahale ile yaklaşmak insanı kâinata yabancılaştıracaktır ki, Tanrı kâinata yabancı değildir. Yabancılaşan kendine yabancılaşmış olur ki, bu da kendi kazısını yapmakla aynı anlama gelir. Tanrı, kâinatın tanrısıdır. Kâinatın dili, kâinatın Tanrısı’nın dilidir. Postmodernizmin yeni tanrıları ise, ancak vehimlerinde yaratmış oldukları kâinata tanrılık edebilirler. Gerçekte böyle bir kâinat da mevcut değildir.[5]
Kur’ân İslam’ı söyleminin iyi niyeti pak ve kâmil bir dinin muhafazası yönündeki endişedir. Fakat bu iyi niyetin “gelenek” olarak adlandırılan toplumsal hafızayı hedef tahtasına oturtması; Müslümanların tarihsel yürüyüşü ile oluşturmuş oldukları ‘değerler bütününü/kümesini’ de hedef almaktadır. Hafızasız bir toplumsallık aynı zamanda oluşmayan ve oluşmadığı kadarıyla devredilemeyen değerler bütünü/kümesi demektir. Hâlbuki vahyin bizatihi kendisi peygamberlik müessesesi vasıtasıyla bir süreklilik anlamına karşılık gelmektedir.
Dost ve düşmanı ayırt edemeyecek kadar hafızasını yitirmiş, hafızasını yitirmiş olmak ile beraber hafızasını yitirdiğinin bilincinde olmayan bir toplumsallık kimlerin işine yarar acaba? Gâvurun ne demek olduğunu, neye karşılık geldiğini “unuttuğumuz” gibi…
[1] Kaplan, Yusuf, “Antikite’den Postmodernite’ye: Tanrısız Arazi’den İnsansız Arazi’ye Paganizmin Serüvenleri”, Düşünen Siyaset Düşünce Dergisi, S. 21, s. 162.
[2] Kaplan, a.g.m, s.163.
[3] Kaplan, a.g.m, s.165.
[4] Sarıbay, Ali Yaşar, “Dinin Postmodernleşmesi”, Düşünen Siyaset Düşünce Dergisi, S. 21, s. 177-183.
[5] Mermer, Sait, “Küfür Hangi “Post”a Büründü”, Düşünen Siyaset Düşünce Dergisi, S. 21, s. 171-174
İlgili Yazılar
Yapay Zekâ ve Dijital Sömürgecilik: Tekno-Endüstriyel Çağda Yeni Neo-Sömürgeci Paradigmalar
Önceki süreçte makine, emperyalizmin aracı iken yeni süreçte başta internet ve yapay zekâ olmak üzere yeni teknolojiler neo-emperyalizmin araçları olmuştur. Tekno-feodalizm kendi ülkelerinde egemenlik sağlarken, tekno emperyalizm başka ülkelerde egemenlik sağlama unsuru olmuştur.
Aile Kurumunun Sömürgeci Zihnin Güdümünde Geçirdiği Değişim ve Dönüşüm
Güçlü, sağlıklı ve çalışma potansiyeli olanların dışındaki tüm insanları yok sayan kapitalist sistem ve güçlü tüm yapıları eritmeye kararlı modern sömürgeci dünya düzeninde hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç çocuklar asla öncelenmez. Hatta bu insanların bakımı da sömürgeci sisteme hizmet eden bir sektöre dönüştürülür.
Zaafiyetleri “Muhafaza” Etmek
Türkiye’de, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, dinin kültürel, sosyal, sınıfsal, ekonomik birçok görüngülerine hayatın giriftliği ve karmaşası içinde tanıklık etmeyi sürdürmekteyiz. Zaten evrensel düzeyde “hayat”la ilintisini tüm geri çektirme çabalarına rağmen ısrarla vurgulayan din, değişimin çok farklı boyutlarında adından söz ettirdiği gibi, bundan sonra da hayattan geri dönen tüm yanlışların müracaat edeceği yegane adres olarak …
İslam’ın Vaadleri İle Müslümanların Hayatı Arasındaki Mesafeye Dair Bir Açıklama Denemesi
Epeyce zamandır İslamcı aktivist ve entelektüeller İslam’ı bir ‘din’ olarak görmeyi bilinçli olarak terk etmiş görünüyorlar. Hatta böyle görenlerin İslam’ı tam anlamadıklarını veya kasıtlı olarak daraltmaya ve zayıflatmaya (örneğin Hıristiyanlık gibi bir din olarak göstermeye) çalıştıklarını düşünüyorlar. Çünkü onlara göre İslam’ı din olarak görmek onun bir “dünya nizamı” (da) olduğunu veya böyle bir nizam getirdiğini göz ardı veya inkâr etmek demektir. Zaman zaman ideoloji, siyaset, ekonomi, sanat, edebiyat vs. gibi kelimelerin başına bir sıfat olarak İslam’ı getirerek (İslami siyaset, İslami ekonomi vs.) yapılan; daha çok da İslam siyaseti, İslam ekonomisi gibi isim tamlaması şeklinde ortaya çıkan kullanımlar da bu yaklaşımın tezahürleridir.
Her Paradigmanın Kendine Özgü Bir Dili Vardır
“Dil, varlığın evidir.” diyor, Martin Heidegger. Varlığı, düşünceyi anlamak, etkilemek ancak dil aracılığıyla mümkündür. İnsan kelimeler ve kavramlar aracılığıyla düşünür, her şeyi adı ile algılar. Var olanları adlandırarak onların özelliklerini belirler, kendisi ile diğer varlık alanları arasındaki ilişkileri kurar. Kavramlara yüklenen anlamlar eşyayı, hayatı, olayları, evreni anlamlandırmada doğrudan etkilidir. Kavramlar dünya görüşüne ve dini perspektife şekil verirler. Kelimeler, kavramlar hangi anlam dünyasını yüklenmişse varlıklarla o anlam dünyası üzerinden ilişki kurar. Bu ilişkiler zihni doğrudan yönlendirir ve zihin bu ilişkiler üzerinden düşünür.