Zamanın ruhunu inşa eden insanın kendisidir. Modern dünyayı inşa eden modern düşünürlerdir, Eski Yunan’ı inşa edenlerin Yunanlı filozoflar olduğu gibi. Ya da asr-ı saadeti inşa edenlerin büyük bir mücadele veren, vahyi rehber edinmiş mü’minler olduğu gibi.
Dolayısıyla zamanın ruhu dediğimiz şey; insandan, insanın tercihlerinden, eylemlerinden çok da bağımsız bir şey değildir. İnsan, zamanın ruhunu hem etkiler hem de zamanın ruhundan etkilenir. Sadece kurumlar ya da içtihadî hükümler değil sanat eserleri, telif eserler, yönetim şekilleri, savaş taktikleri ve eğlenme biçimlerine kadar her şey zamanın ruhundan izler taşır içinde.
Bugün zamanın ruhu hâline gelmiş olan değerler daha çok modern Batıda üretilmiş değerlerdir. Tüm dünyayı bir şekilde etkileyen bu değerler ise kapitalizmi üretmiştir. Kapitalizm de büyük bir sömürü düzenini. Sömürü ve kapitalizm birbirini besleyip büyüten iki kardeş gibidir. Bunun sonucu tatminsiz ruhlar, bedeninden memnun olmayan insanlar, tüketimde sınır tanımayan kitlelerdir. Çalışmak, tüketmekten başka bir şey düşünmeyen, değerlerinden uzaklaşmış, eğlence ve hazzı amaç edinmiş bir nesil hep hâkim paradigmanın eseridir. Dolayısıyla insanlık yaratılışına/fıtratına uygun olmayan bir hayat yaşamakta; zamana hâkim olan paradigma, sürekli bu hayat tarzının propagandasını yapmaktadır.
Bu büyük ve etkili bir propaganda ile İslam’ın mesajı, ya manipüle edilerek ya da yok sayılarak görünmez kılınmaya çalışılmaktadır.
Müslümana düşen bu devasa durum karşısında teslim bayrağını çekmek değildir elbette. Mücadele etmek, iyiyi, doğruyu, hakkı tebliğ etmek, kendini ve çevresini bu bataklığa düşmekten korumak, modern dönemde Müslümanca bir yaşamın örnekliğini göstermek her Müslümanın birincil vazifesidir. Bu mücadeledir ancak insanı diri tutan.
Ayrıca bugün zamana hâkim olan modern ve postmodern düşünce akımlarını ne kadar tanıyoruz? Bu dünyanın düşünürlerinden ne kadar haberdarız? Felsefe okumayı küfürle eş gören bir zihniyetle mi hâkim paradigmayla mücadele edeceğiz. Vahyin nüzul sürecini takip edenler bilirler ki Kur’an; cahiliyenin ürettiği paradigmayı önce eleştirdi, onların tutarsızlıklarını ortaya koydu, bu tutarsızlıktan beslenen davranışları tenkide tabi tuttu daha sonra doğruyu gösterdi. Bu doğru üzerine inşa edilmiş nebevi sünnet cahiliye bataklığına saplanmış insanlar için umut oldu. Kendi içinde birçok tutarsızlık barındıran bir inancın sahipleri, sefih ve rezil bir hayat yaşayan insanlar; İslam’ın kurtarıcı çağrısına olumlu cevap vererek itikadî kirlerinden arındılar, yaşam tarzlarını değiştirdiler. Bugün de İslam’ın insanlığın son umudu olduğunu, insanlığın itikadî kirlerinden arınıp Nuh’un gemisine binmeleri gerektiğini söyleyebilmek modern ve postmodern düşüncenin tutarsızlıklarını, bu düşüncelerden neşvünema bulmuş yaşam tarzının çirkefliklerini, insanlığı getirdiği noktayı ortaya koyabilmek; bu düşünceyi tanımaktan korkmayan, bu düşüncelerle hesaplaşmaktan çekinmeyen Müslümanlarla mümkün olacaktır. Bu tek başına bir kişinin altından kalkabileceği bir iş değildir elbette. Aksine bu, kolektif bir bilinç ve uzun süreli bir çaba ile mümkün olacaktır. Yoksa kavramlarını, fikir dünyasını, yaşam tarzını tanımadığınız bir toplumla hesaplaşmanız mümkün değildir.
Biliyoruz ki yıkılmaz zannedilen Firavunların ve Nemrutların düzeni yıkılmış, bitmez zannedilen zulümler bitmiş, karanlıklar aydınlığa terk etmiştir yerini. Ne kadar büyük olursa olsun insanlık için bir veba niteliğinde olan kapitalizm de yıkılacaktır. Önemli olan yıkılan bir zulüm düzeninin yerini bir başka zulüm düzeninin almamasıdır. İşte bu değişimin yönünü belirleyecek olan Müslümanların kararlılıkları olacaktır.
Bugün modernizmin çelişkilerini, kapitalizmin ürettiği zulmü, ezilenlerin çığlığını, Müslüman dünyanın eksiklerini, zaaflarını kendine gündem yapmayan bir söylemin -adı ne olursa olsun- İslâmîliği tartışmaya açıktır.
Her Müslüman yaşadığı zaman ve mekân üzerinde düşünmek zorundadır. Vahiy merkezli bir düşünme eylemi, insanı zamanın ve mekânın ruhuna kapılmaktan korur. Elbette her insan biraz da kendi zamanının çocuğudur. Fakat bu durum insanın, Müslümanca bir hayat yaşarken önünde bir engel olarak durmamalı, İslam’ın çağlar üstü mesajının bu zaman ve gelecek zamanlar için bir yol gösterici olduğu unutulmamalıdır. Bu rehberliği kaybedenlerin, yaşadığı zamana hâkim olan paradigmaya teslim olmaktan başka çaresi kalmayacağı, sadece çağlar üstü bir mesaj olan İslam’ın ruhundan beslenenlerin hâkim paradigmaya direnebilecekleri unutulmamalıdır.
Zamanı tanımak, zamanın ruhunu yakalayabilmek daha da önemlisi zamanın ruhunu inşa edebilmek hem bedenen hem ruhen hem de zihnen bugünde olmak, sözünü bu zamana söylemek, bugünün fıkhını üretmek, bugün adalet dağıtacak kurumlar ve yeni bir din dili inşa etmekle mümkündür. Müslüman zamanın ruhuna esir olmaya değil zamanın rabbine kul olmaya mecburdur.
Müslümanlar hakka uygun bir ruh inşa edebildikleri oranda batıl olan zamanın ruhu geri çekilecek ve yerini hakka bırakacaktır. İşte bu mücadele Müslümanların büyük bedeller ödemesini gerektirmektedir.
Batıl, ebet müddet dünyaya hâkim olacak değildir. Hakkın hâkimiyeti hakka inananların gayretiyle inşa edilecektir. İslam hayatın bir motifi değil kendisi olduğunda düşünceden sanata, ticaretten evliliğe, tüketim kültüründen eğitime hayatın kendisine yön verir hâle geldiğinde zamanın ruhu hâline de gelecektir.
Zamanın ruhu zulüm, ahlâksızlık ve fuhşiyat üretiyor ve bunu tüm dünyaya dayatıyorsa Müslümana düşen kendi kendini zamanın ruhuna göre konumlandırmak değil insanlığın son sığınağı olan İslam’ı, zamanın ruhu hâline getirmenin mücadelesini vermek olmalıdır.
Yoksa “zaman bunu gerektiriyor, zaman sana uymazsa sen zamana uy” gibi gayr-i İslamî ve gayr-ı ahlâkî düşünce ve tutumlarla bir Müslümanın işi olamaz.
Müslümanlar zamana hâkim paradigmanın çok ilahlı çağrısına karşı tevhidi; bohem, hedonist yaşam tarzına karşı ahlâkı; zulüm üreten dünya sistemine karşı adaleti; hangi inançtan ve ulustan olursa olsun onurlu bir şekilde yaşamanın mümkün olduğu bir dünyayı insanlığın dikkatine sunmak zorundadırlar. Böyle bir kurtuluş mesajının muhataplarında karşılık bulabilmesi de sadece söz ile değil bizzat yaşayıp örnekliğini göstererek mümkün olacaktır. Yoksa maalesef biraz da kara propagandanın etkisiyle Müslümanların hayatı gayr-i Müslimler üzerinde çok da bir cazibe uyandıramamaktadır.
Ayrıca Müslümanların; egosunu, hazzını put edinmiş hedonist ve bencil bir dünyanın belirlediği gündemlerde oyalanacak zamanları da yoktur. Müslüman kanaat önderlerinin Müslümanların sahici gündemini belirlemeleri de gerekmektedir. Müslümanların, geçmişin tartışma konularıyla oyalanacak zamanları da yoktur. O zamanın âlimleri yaşadıkları çağın sözünü söylemişlerdir. Bugün bize bu çağa söz söyleyecek âlimler, aydınlar, mütefekkirler lazımdır. Bu çağa söylenmiş her söz hedefe doğru atılmış ok gibidir. Eninde sonunda hedefine ulaşacaktır.
İnsanın çağın önüne koyduğu problemlere karşı duyarsız kalması düşünülemez. Her problem, beraberinde problemin çözümünde alternatif çözümler bulmayı da zorunlu kılar. Nasıl ki bir soruya verdiğiniz doğru bir cevap diğer soru için yanlış bir cevap olursa; yeni probleme de eskinin çözümünü sunamazsınız. Bu sebeple hakikat gibi bir kaygısı olanların yeni tartışma konularını öğrenmeye, anlamaya çalışması elzemdir. Kendi dar dünyalarında oyalananların büyük düşünceler ortaya koyabilmesi mümkün değildir.
Tarım toplumunda üretilmiş bir fıkıh anlayışı ile şartların büyük oranda değiştiği modern dünyada ahlâklı, adil ve Müslümanca bir hayat inşa etmek imkânsızdır. Kur’ân’ın inşa etmek istediği toplum ancak bugünün fıkhını inşa etmekle mümkündür. Bugünün şartlarını, dünya sistemini, ekonomiyi, siyaseti, eğitim kurumlarının işleyiş tarzını, medyayı tanımak ve Kur’an penceresinden bunları değerlendirmek, bunlar üzerine inşa edilmiş hayat tarzının eleştirisini yapmak, açmazlarını ortaya koymak, çarpıklıklarını ifşa etmek zorundayız. Ancak bundan sonra bugünün şartlarında Kur’ân’ın inşa etmek istediği toplumun fıkhını üretebiliriz. Bu durum geçmişte Müslümanlar tarafından üretilmiş her şeyin bir çırpıda yok sayılmasını da gerektirmez. Aksine bu süreçte geçmişin birikimlerinden faydalanmak fakat bunların eleştiriden muaf olmadığını da bilmek zorundayız. Kur’ân’ın inşa etmek istediği toplum; Kur’ân mantığını iyi kavramış, Peygamberimizin rehberliğini kanıksamış, çağın şartlarında Müslümanca bir hayatın mümkünlüğünün bilincinde olan, Müslümanların birikiminden eleştirel bir yaklaşımla faydalanmasını bilen Müslüman mütefekkirler, ilim adamları, âlim ve aydınların çabalarıyla inşa edilebilir. Yaşadığı çağın şartlarından bihaber Müslümanların ortaya koyduklarının çağa hitap etme potansiyeli ve değerlerinden habersiz, modernizmin işgaline uğramış bir zihnin ortaya koyacağı çözümün İslâmîliği her zaman tartışmaya açık olacaktır.
Bütün çirkeflikler, çelişkiler, insanlığın sürüklendiği buhran sebebiyle zamanın ruhu hâline gelmiş bu yüzyılda İslâm’ın kurtarıcı nefesini üfleyecek her türlü çaba takdire şayandır. Zaten insanlık, bu kurtarıcı nefese her zamankinden daha fazla muhtaçtır.
Şu soruların yöneltilmesi gerek: Kendimiz olmamız için ne kadar izin verilmektedir? Kendi kararlarımızla mı yoksa başkalarının kararlarıyla mı hareket ediyoruz? Özgür irademizle mi meylettiğimiz şeylere yöneliyoruz? Sosyal medyayı sürekli takip eden birisi takip ettiklerini kendi tercihleri ile mi gerçekleştiriyor?
Halklar sana kulluk etsin,
Uluslar boyun eğsin.
Kardeşlerine egemen ol,
Kardeşlerin sana boyun eğsin.
Sana lanet edenlere lanet olsun,
Seni kutsayanlar kutsansın.”
Bir yerde gücü elinde bulunduran, iktidar sahibi muktedirlere sorulacak iki adet soru vardır: neden ve nasıl. İktidar sahibi, bir kişi olabileceği gibi birden fazla kişi ya da zümre de olabilir. Neden siz yönetiyorsunuz? Siz nasıl yönetiyorsunuz? İlk soru iktidarın meşruiyetini anlamak üzere sorulurken; ikincisi iktidarın sahip olduğu aygıtları ve süreçleri ihtiva etmektedir. Birincisi ontolojik bir soruyken; ikincisi teknik bir sorudur. Soruların açık ve netliği cevapların da net ve basit olacağı anlamına gelmiyor elbette. Özellikle “neden” sorusunun cevabı müesses nizam sahipleri için de bir sorgulanma ve hatta tehdit içermektedir. “Nasıl” sorusunun cevabı yasal metinlerde ve görünür uygulamalarda kendini belli etmektedir. Ancak “neden” sorusunun cevabı için verilecek cevabın ötesine gitmek gerekir. Bu yüzden sistemin asıl oyuncuları ve oyun kurucuları bu “neden” sorusunu “nasıl”ın cevaplarıyla geçiştirmektedir.
İsrail’in “sınırları belli olmayan bir devlet” olarak 1948’den bu yana Filistin topraklarını işgal ederek sürekli genişlemesini ve daha fazlasını anlamak için Talmudist-Rabbinik Yahudi eskatolojisini anlamak gerekiyor.
Sürekli değişen toplum hayatında yeni sorunların ortaya çıkması doğaldır. Yeni sorunlar ise yeni kuralların kapılarını aralar. Bir hukuk sisteminin söz konusu değişimler karşısında donuk kalması toplumsal çöküşün önünü açar. Bu nedenle toplumdaki değişimlerle birlikte hukuksal normların da değişmesi, yenilenmesi, ortaya çıkan sorunlara çözüm üretmesi gerekir. Bu da söz konusu hukuk sisteminin canlı, dinamik bir yapıda olmasını zorunlu kılar.
Zamanın Ruhunu İnşa Edebilmek
Zamanın ruhunu inşa eden insanın kendisidir. Modern dünyayı inşa eden modern düşünürlerdir, Eski Yunan’ı inşa edenlerin Yunanlı filozoflar olduğu gibi. Ya da asr-ı saadeti inşa edenlerin büyük bir mücadele veren, vahyi rehber edinmiş mü’minler olduğu gibi.
Dolayısıyla zamanın ruhu dediğimiz şey; insandan, insanın tercihlerinden, eylemlerinden çok da bağımsız bir şey değildir. İnsan, zamanın ruhunu hem etkiler hem de zamanın ruhundan etkilenir. Sadece kurumlar ya da içtihadî hükümler değil sanat eserleri, telif eserler, yönetim şekilleri, savaş taktikleri ve eğlenme biçimlerine kadar her şey zamanın ruhundan izler taşır içinde.
Bugün zamanın ruhu hâline gelmiş olan değerler daha çok modern Batıda üretilmiş değerlerdir. Tüm dünyayı bir şekilde etkileyen bu değerler ise kapitalizmi üretmiştir. Kapitalizm de büyük bir sömürü düzenini. Sömürü ve kapitalizm birbirini besleyip büyüten iki kardeş gibidir. Bunun sonucu tatminsiz ruhlar, bedeninden memnun olmayan insanlar, tüketimde sınır tanımayan kitlelerdir. Çalışmak, tüketmekten başka bir şey düşünmeyen, değerlerinden uzaklaşmış, eğlence ve hazzı amaç edinmiş bir nesil hep hâkim paradigmanın eseridir. Dolayısıyla insanlık yaratılışına/fıtratına uygun olmayan bir hayat yaşamakta; zamana hâkim olan paradigma, sürekli bu hayat tarzının propagandasını yapmaktadır.
Bu büyük ve etkili bir propaganda ile İslam’ın mesajı, ya manipüle edilerek ya da yok sayılarak görünmez kılınmaya çalışılmaktadır.
Müslümana düşen bu devasa durum karşısında teslim bayrağını çekmek değildir elbette. Mücadele etmek, iyiyi, doğruyu, hakkı tebliğ etmek, kendini ve çevresini bu bataklığa düşmekten korumak, modern dönemde Müslümanca bir yaşamın örnekliğini göstermek her Müslümanın birincil vazifesidir. Bu mücadeledir ancak insanı diri tutan.
Ayrıca bugün zamana hâkim olan modern ve postmodern düşünce akımlarını ne kadar tanıyoruz? Bu dünyanın düşünürlerinden ne kadar haberdarız? Felsefe okumayı küfürle eş gören bir zihniyetle mi hâkim paradigmayla mücadele edeceğiz. Vahyin nüzul sürecini takip edenler bilirler ki Kur’an; cahiliyenin ürettiği paradigmayı önce eleştirdi, onların tutarsızlıklarını ortaya koydu, bu tutarsızlıktan beslenen davranışları tenkide tabi tuttu daha sonra doğruyu gösterdi. Bu doğru üzerine inşa edilmiş nebevi sünnet cahiliye bataklığına saplanmış insanlar için umut oldu. Kendi içinde birçok tutarsızlık barındıran bir inancın sahipleri, sefih ve rezil bir hayat yaşayan insanlar; İslam’ın kurtarıcı çağrısına olumlu cevap vererek itikadî kirlerinden arındılar, yaşam tarzlarını değiştirdiler. Bugün de İslam’ın insanlığın son umudu olduğunu, insanlığın itikadî kirlerinden arınıp Nuh’un gemisine binmeleri gerektiğini söyleyebilmek modern ve postmodern düşüncenin tutarsızlıklarını, bu düşüncelerden neşvünema bulmuş yaşam tarzının çirkefliklerini, insanlığı getirdiği noktayı ortaya koyabilmek; bu düşünceyi tanımaktan korkmayan, bu düşüncelerle hesaplaşmaktan çekinmeyen Müslümanlarla mümkün olacaktır. Bu tek başına bir kişinin altından kalkabileceği bir iş değildir elbette. Aksine bu, kolektif bir bilinç ve uzun süreli bir çaba ile mümkün olacaktır. Yoksa kavramlarını, fikir dünyasını, yaşam tarzını tanımadığınız bir toplumla hesaplaşmanız mümkün değildir.
Biliyoruz ki yıkılmaz zannedilen Firavunların ve Nemrutların düzeni yıkılmış, bitmez zannedilen zulümler bitmiş, karanlıklar aydınlığa terk etmiştir yerini. Ne kadar büyük olursa olsun insanlık için bir veba niteliğinde olan kapitalizm de yıkılacaktır. Önemli olan yıkılan bir zulüm düzeninin yerini bir başka zulüm düzeninin almamasıdır. İşte bu değişimin yönünü belirleyecek olan Müslümanların kararlılıkları olacaktır.
Bugün modernizmin çelişkilerini, kapitalizmin ürettiği zulmü, ezilenlerin çığlığını, Müslüman dünyanın eksiklerini, zaaflarını kendine gündem yapmayan bir söylemin -adı ne olursa olsun- İslâmîliği tartışmaya açıktır.
Her Müslüman yaşadığı zaman ve mekân üzerinde düşünmek zorundadır. Vahiy merkezli bir düşünme eylemi, insanı zamanın ve mekânın ruhuna kapılmaktan korur. Elbette her insan biraz da kendi zamanının çocuğudur. Fakat bu durum insanın, Müslümanca bir hayat yaşarken önünde bir engel olarak durmamalı, İslam’ın çağlar üstü mesajının bu zaman ve gelecek zamanlar için bir yol gösterici olduğu unutulmamalıdır. Bu rehberliği kaybedenlerin, yaşadığı zamana hâkim olan paradigmaya teslim olmaktan başka çaresi kalmayacağı, sadece çağlar üstü bir mesaj olan İslam’ın ruhundan beslenenlerin hâkim paradigmaya direnebilecekleri unutulmamalıdır.
Zamanı tanımak, zamanın ruhunu yakalayabilmek daha da önemlisi zamanın ruhunu inşa edebilmek hem bedenen hem ruhen hem de zihnen bugünde olmak, sözünü bu zamana söylemek, bugünün fıkhını üretmek, bugün adalet dağıtacak kurumlar ve yeni bir din dili inşa etmekle mümkündür. Müslüman zamanın ruhuna esir olmaya değil zamanın rabbine kul olmaya mecburdur.
Müslümanlar hakka uygun bir ruh inşa edebildikleri oranda batıl olan zamanın ruhu geri çekilecek ve yerini hakka bırakacaktır. İşte bu mücadele Müslümanların büyük bedeller ödemesini gerektirmektedir.
Batıl, ebet müddet dünyaya hâkim olacak değildir. Hakkın hâkimiyeti hakka inananların gayretiyle inşa edilecektir. İslam hayatın bir motifi değil kendisi olduğunda düşünceden sanata, ticaretten evliliğe, tüketim kültüründen eğitime hayatın kendisine yön verir hâle geldiğinde zamanın ruhu hâline de gelecektir.
Yoksa “zaman bunu gerektiriyor, zaman sana uymazsa sen zamana uy” gibi gayr-i İslamî ve gayr-ı ahlâkî düşünce ve tutumlarla bir Müslümanın işi olamaz.
Müslümanlar zamana hâkim paradigmanın çok ilahlı çağrısına karşı tevhidi; bohem, hedonist yaşam tarzına karşı ahlâkı; zulüm üreten dünya sistemine karşı adaleti; hangi inançtan ve ulustan olursa olsun onurlu bir şekilde yaşamanın mümkün olduğu bir dünyayı insanlığın dikkatine sunmak zorundadırlar. Böyle bir kurtuluş mesajının muhataplarında karşılık bulabilmesi de sadece söz ile değil bizzat yaşayıp örnekliğini göstererek mümkün olacaktır. Yoksa maalesef biraz da kara propagandanın etkisiyle Müslümanların hayatı gayr-i Müslimler üzerinde çok da bir cazibe uyandıramamaktadır.
Ayrıca Müslümanların; egosunu, hazzını put edinmiş hedonist ve bencil bir dünyanın belirlediği gündemlerde oyalanacak zamanları da yoktur. Müslüman kanaat önderlerinin Müslümanların sahici gündemini belirlemeleri de gerekmektedir. Müslümanların, geçmişin tartışma konularıyla oyalanacak zamanları da yoktur. O zamanın âlimleri yaşadıkları çağın sözünü söylemişlerdir. Bugün bize bu çağa söz söyleyecek âlimler, aydınlar, mütefekkirler lazımdır. Bu çağa söylenmiş her söz hedefe doğru atılmış ok gibidir. Eninde sonunda hedefine ulaşacaktır.
İnsanın çağın önüne koyduğu problemlere karşı duyarsız kalması düşünülemez. Her problem, beraberinde problemin çözümünde alternatif çözümler bulmayı da zorunlu kılar. Nasıl ki bir soruya verdiğiniz doğru bir cevap diğer soru için yanlış bir cevap olursa; yeni probleme de eskinin çözümünü sunamazsınız. Bu sebeple hakikat gibi bir kaygısı olanların yeni tartışma konularını öğrenmeye, anlamaya çalışması elzemdir. Kendi dar dünyalarında oyalananların büyük düşünceler ortaya koyabilmesi mümkün değildir.
Tarım toplumunda üretilmiş bir fıkıh anlayışı ile şartların büyük oranda değiştiği modern dünyada ahlâklı, adil ve Müslümanca bir hayat inşa etmek imkânsızdır. Kur’ân’ın inşa etmek istediği toplum ancak bugünün fıkhını inşa etmekle mümkündür. Bugünün şartlarını, dünya sistemini, ekonomiyi, siyaseti, eğitim kurumlarının işleyiş tarzını, medyayı tanımak ve Kur’an penceresinden bunları değerlendirmek, bunlar üzerine inşa edilmiş hayat tarzının eleştirisini yapmak, açmazlarını ortaya koymak, çarpıklıklarını ifşa etmek zorundayız. Ancak bundan sonra bugünün şartlarında Kur’ân’ın inşa etmek istediği toplumun fıkhını üretebiliriz. Bu durum geçmişte Müslümanlar tarafından üretilmiş her şeyin bir çırpıda yok sayılmasını da gerektirmez. Aksine bu süreçte geçmişin birikimlerinden faydalanmak fakat bunların eleştiriden muaf olmadığını da bilmek zorundayız. Kur’ân’ın inşa etmek istediği toplum; Kur’ân mantığını iyi kavramış, Peygamberimizin rehberliğini kanıksamış, çağın şartlarında Müslümanca bir hayatın mümkünlüğünün bilincinde olan, Müslümanların birikiminden eleştirel bir yaklaşımla faydalanmasını bilen Müslüman mütefekkirler, ilim adamları, âlim ve aydınların çabalarıyla inşa edilebilir. Yaşadığı çağın şartlarından bihaber Müslümanların ortaya koyduklarının çağa hitap etme potansiyeli ve değerlerinden habersiz, modernizmin işgaline uğramış bir zihnin ortaya koyacağı çözümün İslâmîliği her zaman tartışmaya açık olacaktır.
Bütün çirkeflikler, çelişkiler, insanlığın sürüklendiği buhran sebebiyle zamanın ruhu hâline gelmiş bu yüzyılda İslâm’ın kurtarıcı nefesini üfleyecek her türlü çaba takdire şayandır. Zaten insanlık, bu kurtarıcı nefese her zamankinden daha fazla muhtaçtır.
İlgili Yazılar
Manipüle Edilmiş Zihinler ya da Başkaları için Yaşamak
Şu soruların yöneltilmesi gerek: Kendimiz olmamız için ne kadar izin verilmektedir? Kendi kararlarımızla mı yoksa başkalarının kararlarıyla mı hareket ediyoruz? Özgür irademizle mi meylettiğimiz şeylere yöneliyoruz? Sosyal medyayı sürekli takip eden birisi takip ettiklerini kendi tercihleri ile mi gerçekleştiriyor?
Tevrat’tan Siyonizm’e: Seçilmiş Katiller
Halklar sana kulluk etsin,
Uluslar boyun eğsin.
Kardeşlerine egemen ol,
Kardeşlerin sana boyun eğsin.
Sana lanet edenlere lanet olsun,
Seni kutsayanlar kutsansın.”
İktidarın Gücü İle Gücün İktidarı Arasında Meşruiyet Sorunsalı
Bir yerde gücü elinde bulunduran, iktidar sahibi muktedirlere sorulacak iki adet soru vardır: neden ve nasıl. İktidar sahibi, bir kişi olabileceği gibi birden fazla kişi ya da zümre de olabilir. Neden siz yönetiyorsunuz? Siz nasıl yönetiyorsunuz? İlk soru iktidarın meşruiyetini anlamak üzere sorulurken; ikincisi iktidarın sahip olduğu aygıtları ve süreçleri ihtiva etmektedir. Birincisi ontolojik bir soruyken; ikincisi teknik bir sorudur. Soruların açık ve netliği cevapların da net ve basit olacağı anlamına gelmiyor elbette. Özellikle “neden” sorusunun cevabı müesses nizam sahipleri için de bir sorgulanma ve hatta tehdit içermektedir. “Nasıl” sorusunun cevabı yasal metinlerde ve görünür uygulamalarda kendini belli etmektedir. Ancak “neden” sorusunun cevabı için verilecek cevabın ötesine gitmek gerekir. Bu yüzden sistemin asıl oyuncuları ve oyun kurucuları bu “neden” sorusunu “nasıl”ın cevaplarıyla geçiştirmektedir.
İsrail’i Nasıl Mağlup Ederiz?
İsrail’in “sınırları belli olmayan bir devlet” olarak 1948’den bu yana Filistin topraklarını işgal ederek sürekli genişlemesini ve daha fazlasını anlamak için Talmudist-Rabbinik Yahudi eskatolojisini anlamak gerekiyor.
Kutsallaştırılıp Duygusallığa Terk Edilen Kavram: İçtihat
Sürekli değişen toplum hayatında yeni sorunların ortaya çıkması doğaldır. Yeni sorunlar ise yeni kuralların kapılarını aralar. Bir hukuk sisteminin söz konusu değişimler karşısında donuk kalması toplumsal çöküşün önünü açar. Bu nedenle toplumdaki değişimlerle birlikte hukuksal normların da değişmesi, yenilenmesi, ortaya çıkan sorunlara çözüm üretmesi gerekir. Bu da söz konusu hukuk sisteminin canlı, dinamik bir yapıda olmasını zorunlu kılar.