Geçmişten günümüze İslami literatür, hususen rivayete dayalı kaynaklarımız için düşündüğümüzde ‘tenkid’ kavramını nasıl bir yere koyabiliriz?
Tenkit ile ister olumlu yönleri ortaya çıkarmayı ve ister olumsuz yönleri ortaya çıkarıp eleştirmeyi kastedelim, tenkide mutlaka ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç geçmişte ileri sürülen görüşlerle ilgili olduğu gibi geçmişten bize gelen rivayetlerle de ilgilidir.
Özellikle rivayetler bu konuda ayrı bir önemi haizdir. Çünkü Peygamber Efendimizden yapılan rivayetlerin Peygamberimizin ağzından çıktığı gibi nakledilmediği bir gerçektir. Hadis kitaplarından herhangi birini alıp bir konuyla ilgili sıralanan rivayetleri gözden geçirdiğimizde az veya çok farklılıkların var olduğunu görüyoruz. Bu, rivayetlerin eleştirilerek alınma mecburiyetini ortaya çıkarmaktadır. Aslında bu işi kelamcılarla fıkıhçılar geçmişte de yapmışlardı. Ama daha geniş şekliyle eleştiri İslam’ın ilk döneminde ortaya çıkmıştı. Mesela Hz. Aişe’nin eleştirilerini biliyoruz. Hz. Aişe sahabidir, Peygamberin eşidir ve ilk nesil Müslümanlardandır. Zerkeşi’nin “İstidrakâtu Aişe” ismiyle derlediği kitapta Hz. Aişe sahabenin naklettiği bazı hadisleri tenkide tâbi tutmaktadır. Mesela sahabenin ileri gelenlerinden Hz. Ömer ve sahabenin fakihlerinden kabul edilen oğlu Abdullah’tan nakledilen bazı rivayetleri bile tenkit etmektedir. Tenkit ederken de, onların iyi kimseler olduklarını, kasıtlı davranmadıklarını fakat insanın nisyan ile malul olduğunu belirtmektedir. O halde ravilerin nisyan ile malul oluşları yönünden bakıldığında da tenkit mutlaka gereklidir.
Hadisi rivayet eden ravi, Peygamberin konuşmasının tamamını veya konunun baş taraflarını dinlememiş olabilir. Bu yüzden naklettiği kısım Peygamberin kastetmediği bir şekilde anlaşılabilir. Bu yönden de rivayetlerin tenkide tâbi tutulması gerekmektedir.
Kaldı ki nakledilen rivayetlerde ravi kasıtlı ve bilerek tahrifat yapmış da olabilir. Bazen kötü niyet olmaksızın hadis uyduranların var olduğunu da biliyoruz. Kendisince ravi bu hadisleri uydurmakla İslam’a hizmet ediyordur. Mesela insanları iyi amellere teşvik ediyordur ve kötülüklerden sakındırıyordur.
‘Tenkid’ kavramından hareketle isnad-metin tenkidi kavramları nasıl değerlendirilmelidir? İlk dönemden itibaren sened tenkidinin ön plana çıkarılması, aynı ölçüde metin tenkidine önem verilmemesi problemini göz önünde bulundurduğumuzda, metin tenkidi hususundaki bu ihmalin arka planında bulunan faktörler nelerdir? Bu bağlamda hadislerin sıhhatinin bugün için içtihada açık olup olmaması meselesi üzerinde duralım.
İslam’ın ilk dönemlerinde metin tenkidi hiç yoktu, diyemeyiz. Mesela sözünü ettiğimiz Hz. Aişe’nin tenkitlerinin tamamı metin tenkididir. Buna bir misal verelim. Hz. Aişe, “Bir ölünün üzerinde ağlandığından dolayı o ölü eziyet çeker.” anlamındaki rivayeti şöyle tenkit etmektedir: “Ölünün burada bir suçu yok ki bundan dolayı eziyet çeksin. Ama Yahudi birinin cenazesi gömülmüştü. Üzerinde ağlayanlar vardı. Peygamberimiz de, bunlar ağlıyor ama o şahıs şu anda azap görüyor, demişti. Ravi, ağladıkları için eziyet çektiğini anlamış.”
Sonuç olarak ilk dönemde metin tenkidi de yapılmıştır.
Ancak hicri 2. ve 3. asırlarda muhaddislerin büyük çabalar gösterdiklerini gören bazı kimseler, bu muhaddislerin naklettiklerine karşı büyük bir saygı duymuşlardı. Çünkü bunlar gerçekten büyük bir emek harcamışlardı. Fakat büyük bir emek harcamış olmaları naklettiklerinin hepsinin sahih olmasını gerektirmiyordu. Ancak onlara duyulan saygı metin tenkidini neredeyse ortadan kaldırdı. Oysa metin tenkidi sadece o dönemde değil; günümüzde de yapılması gereken bir zorunluluktur.
Örneğin Buhari’de şöyle bir rivayet yer almaktadır: “Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı.” Bu rivayeti yorumlayanlardan bazıları şöyle demiştir: Peygamber Efendimiz bir yerden geçiyordu. Bir zat, kölesinin yüzüne vuruyordu. Peygamberimiz, “Allah, Âdem’i kendi sureti üzere yarattı,” derken şu köleyi Allah Âdem suretinde yarattı ona vurmakla kendi atan Âdem’e vurmuş gibi oluyorsun mânâsını kastediyordu. Ama Peygamberimiz eğer bunu kastediyor olsa “Allah Âdem’i kendi sureti üzere yarattı” demezdi “bu adamı, bu köleyi Allah Âdem suretinde yarattı.” derdi. Çünkü zaman itibariyle Âdem daha öncedir. Öyle kastettiğini söylesek bile belli ki metinde bir bozukluk var, Peygamberimizin söylediği şekilde bu hadis nakledilmemiştir. Metin onu söylediği halde biz ondan hareketle “Efendim bu aslında bunu demek istemiyor.” dersek o zaman diğer hadislerde de bir başkasının “Bu metin böyle diyor ama bunu demek istemiyor, başka bir şeyi demek istiyor.” deme hakkı ortaya çıkar. O halde bir metni olduğu gibi anlamaya, bu metindeki sakatlıkları ortaya çıkarmaya çalışmalıyız. Bir örnek daha vermek gerekirse sahih kabul edilen bir rivayete göre “Hz. Musa ile Hz. Âdem karşılaşmışlar. Hz. Musa Hz. Âdem’e demiş ki: “Sen o yasak ağaçtan yemeseydin biz bugün bu durumda olmazdık. Kendi zürriyetine bak, ne günahlar işliyor, ne sıkıntılar çekiyorlar.” Hepsi senin yüzünden, anlamında sözler söylüyor. Âdem de diyor ki “Ben ne yapayım, ben gelmezden önce benim bu yasak ağaçtan yiyeceğim yazılmıştı.”
Hz. Âdem’in böyle bir şey söylemesi mümkün müdür? Böyle bir anlayış cebriyecilik değil midir? Yani benim bir suçum yok, yazıldığı için ben yasak ağaçtan yedim, demesi ve işlediği suçu kaderin üzerine atması mümkün müdür?
Kur’an-ı Kerim incelendiğinde, kendi suçlarını kaderin üzerine atanlar müşriklerdir. Hiçbir Müslüman’ın işlemiş olduğu suçu kaderin üzerine attığı zikredilmemektedir. Müşriklerin bu iddiaları da doğru değildir.
Ama bakış açısı itibariyle işlemiş olduğu suçu kadere yükleme anlayışı müşriklerin anlayışıdır. Dolayısıyla Hz. Âdem’in böyle bir şey demesi mümkün değildir. Ve bundan kesinlikle cebriyeci bir anlayış çıkar, başka bir şey çıkmaz. Cebriyecilik çıkmasına rağmen Ehl-i Sünnet’ten birçok âlimin kitabında bu rivayet yer almakta ve kabul görmektedir.
Şimdi Ehl-i Sünnet âlimi hem ben cebriyeci değilim diyecek hem de bu rivayeti kabul edecek, bunu hoş görecek! Böyle bir anlayış çelişkili bir anlayıştır. Aslında günümüzde bizim problemlerimizden bir tanesi de bu çelişkili bakış açılarına sahip olmamızdır. Bu çelişkili bakış açıları sadece bir alanda değil, birçok alanda vardır. Bakıyorsunuz bir meseleden söz ederken adam akılcı, bir başka meseleden söz ederken adam akla tamamen karşı; bir meseleden söz ederken adam kaderci, bir başka meseleden söz ederken adam tamamen cebriyeci olabiliyor. Bunları yan yana zikrederek bunların içinden çıkması istendiğinde ise çıkamadığını, “Büyüklerimiz böyle söyledikleri için mutlaka bir düşündükleri vardır” şeklinde bir değerlendirmeyle meseleyi geçiştirmeye çalıştığını görüyoruz.
Bu misalleri çoğaltmamız mümkündür.
Artık İslam diniyle ilgili Müslümanların ürettikleri bilgileri yeniden test etmemiz gerekir. Bunların içinde birbiriyle uyuşmayan ne kadar tutarsız şeyler varsa ne kadarı asıl nasslara, Kur’an’a ve gerçekten Peygamberimizden nakledildiği gerek senet bakımından ve gerekse metin bakımından eleştirildikten sonra sabit olan hadislere uymaktadır ne kadarı uymamaktadır, bu konuları yeniden gözden geçirmemiz gerekmektedir.
Aslında her din yaşanıyorsa, uygulanıyorsa insanlar o dinle ilgili bilgi üretiyorlarsa yanlışlar ve hatalı bilgiler de haliyle ortaya çıkacaktır. Önceki dönemde üretilmiş olan bir bilgiyi olduğu gibi sonraki zamanlara taşıdığınız zaman büyük problemlerle karşılaşırsınız.
Mesela fıkıh kitaplarında şöyle bir değerlendirme bulunmaktadır: Sunî kaplarla kaplanmış olan şeylerin içini görmeden satın almak bâtıldır. Yani çuvalı açacaksın. İçinde saman mı var, buğday mı var; kalitesi nasıl onu değerlendireceksin. Sonra onu satın alacaksın. Bu sebeple “sunî ambalajlarla ambalajlanmış olan maddelerin içi görünmeden satın alınmaz” demişlerdir. Kendi dönemleri açılarından bu çok doğrudur. Çünkü kendi dönemlerinde yapılan sunî ambalajlar buğday, arpa vs için yapılan ambalajlardır. Ama günümüzde tüp de sunî ambalajdır. Tüpün içini açıp satın alacağım, diyebilir miyiz ya da alışveriş bâtıldır denilebilir mi? Eczaneye gidip bir ilaç aldığında ben jelâtinini yırtıp kapağını açayım ve şişenin içindeki ilaca bakayım, gerçekten ilaç mıdır değil midir, der mi yoksa direk alır mı? Günümüzde şartlar değişmiş, standartlaşma getirilmiştir. Yine mesela fıkıh kitaplarında denir ki “Bir malı görmeden o malı satın almak bâtıldır yani geçersizdir.”
Ben 2010 model bir araba satın aldığımda o arabayı görmeden satın alamaz mıyım? Satın alabilirim. Çünkü bir standartlaşma vardır ve biliyorum ki dünyanın neresinde olursa olsun 2010 model bir araba şu evsaftadır. Onun gücü, kaportası, modeli aynıdır. Bu sebeple ben o arabayı görmeden de o arabayı satın alabilirim. Ama geçmiş dönemde “görmeden almayın” demekte haklıydılar. Çünkü standart bir at yoktur, standart bir koyun yoktur. Bir koyun 30 kilo çekerken diğeri 40 kilo çekebilmektedir. Standartlaşma olmadığı için kişinin onu görmeden satın almasının doğru olmadığını söylemek, yerinde bir davranıştır. Günümüzde bunu ileri sürmenin anlamı yoktur. O halde geçmişte söylenmiş bir söz kendi bağlamı ve dönemi için doğru olabilir ama günümüz açısından doğru olmayabilir.
Konumuza dönecek olursak, senet tenkidine nazaran metin tenkidinin ihmal edilmesi, geçmişin, özellikle hadisle ilgilenenlerin o çabalarının kutsanması sebebiyledir. Tabiî ki başka sebepler de vardır. İnsanlar değişik mezheplere ayrılmıştır, insanların bakış açıları kendi mezhebinde olan insanlara daha çok yakınlık hissetme ve yaptıkları hatayı görmeme eğilimi bütün mezhepler için söz konusudur. Bu Mutezile için söz konusu olduğu gibi Ehl-i Sünnet için de söz konusudur. Ama biz günümüzde yeni bir sayfa açmak mecburiyetindeyiz. Çünkü bugün Müslümanların birçok alanda geri kaldıklarını görüyoruz. Yüz ağartacak şeyler çok azdır. Belki bazı kimseler şöyle düşünebilirler: Bu durum, dinden uzaklaşmanın doğurduğu bir sonuçtur. Kuşkusuz bu sonucun da etkisi vardır. Ama insanlar neden dinden uzaklaştı? Bunun sebepleri bir-iki tane değil, birçok sebebi vardır. Bu sebeplerden bir tanesi de geçmişteki rivayetlerin, geçmişte ileri sürülmüş olan görüşlerin günümüz meselelerine cevap veremez olmasıdır. O halde yeni bir sayfa açmak mecburiyetindeyiz. Çünkü birçok alanda geriledik ve iflas ettik. Bu iflastan kurtulmak ise geçmişin görüşlerini olduğu gibi tekrar etmekten geçmez. Geçmişin görüşlerini eleştirerek aktarmaktan geçer. Bu eleştiriler, gerek geçmişte ileri sürülmüş olan görüşlerle ilgili eleştiriler ve gerek geçmişten bize gelmiş olan metinlerle ilgili yapacağımız eleştirilerdir.
Metin tenkidinin, kaynaklarımızda bulunan şüpheli veya üzerinde tekrar düşündüren unsurları ortadan kaldırmada, tabir yerindeyse temizlemede etkisi ne orandadır? Kısaca metin tenkidinin vaat ettikleri ve bu vaadlerin neticeleri nelerdir?
Bir rivayet için yaptığımız eleştiriler, artık o rivayeti silelim, bir daha kullanmayalım, anlamına alınmamalıdır. Çünkü hiç kimse kendini dinde tek belirleyici olarak göremez.
Bu bir cemaat de olabilir. Yani beş on kişi kafa kafaya veririz, bu rivayetleri yeniden değerlendirir ve bir sonuca varırız ve artık o rivayeti siler atarız diyemez.
Diyebiliriz ki “bu rivayet gerek senet gerekse metin bakımından sıkıntılı bir rivayettir ya da tamamen uydurma bir rivayettir.” Bu sonuca bu beş on kişi varabilir. Ama bunlar o kitaplardan, kültürden onu silme, yok etme yetkisine sahip değillerdir. Çünkü bir başka kişi o rivayetin herhangi bir yönünden istifade edebilir. Bu sebeple o rivayetleri tümden yok etme anlamında bir tenkit değil bizim kastettiğimiz. O rivayetler de kalsın, tenkidi de yapılsın.
Aslında bâtıl ya da uydurulmuş olan rivayetlerin bile başka yönden değerleri vardır. En azından hangi dönemde uydurulmuşsa o dönemin iklimini, medeniyet anlayışını, o dönemdeki Müslümanların nasıl düşündüğünü ortaya çıkarır. Yani düşünce tarihimizi bilmek bakımından tamamen yanlış olduğunu düşündüğümüz görüşler ya da tamamen mevzu olduğuna kanaat getirdiğimiz rivayetler yine kaynaklarda kalmalıdır. Onları kaynaklardan çıkarmak gibi bir şey söz konusu olamaz. Bir insan çağı için seçmeler yapabilir. Ama hiç kimse “benim yaptığım bu seçmeler geçmişe ihtiyaç bırakmayacak şekilde seçmelerdir” diyemez. Zaten önemli olan bizim bunları kendi hayatımıza ve bakış açımıza nasıl taşıyacağımızdır. Onları taşırken, uygularken bu ayıklamayı yapmamız yeterli bir şeydir. Ve bunu yapmamız kültürümüzü bulanıklıktan kurtarabilir. Günümüzde birçok Müslüman’a İslam’la ilgili bir şey sorulduğunda -hatta okuyan Müslüman da olsa- şaşıp kalmakta, nasıl cevap verebileceğini uzun uzun düşünmekte ve bazen de işin içinden çıkamamaktadır. Zihninde o sorunun cevapları çok çeşitlidir. İşin içinden çıkabilmek için eleştiri gücüne sahip olanlar eleştirilerini yapmalıdır ki İslamiyet insanların zihinlerinde netleşsin, bulanıklık ortadan kalksın. Bu sebeple eleştiri gücüne sahip olanların mutlaka bunu yapması gerekir.
Bazıları geçmiş âlimlerin herhangi bir görüşüne yapılan eleştiriyi direkt o âlime düşmanlık olarak algılamaktadır. Oysa eleştirilen âlim gerçekten düşünen, araştıran ve bilgi üretebilen bir âlim ise, onun izinden gitmek, onun görüşlerini olduğu gibi kabul edip onu taklit etmek değil, onun gibi eleştirel bakmaktır.
Rivayet tarihinde önemli bir yeri olan sözlü rivayetin epistemik değeri üzerine dikkat çekilecek hususlar nelerdir?
Sözlü anlatım ve rivayet, ilk dönem Müslümanlarının geleneğidir. Bu sebeple yapılan rivayetleri görmezlikten gelmek, haliyle geçmiş ile gelecek arasındaki önemli bir köprüyü yıkmak anlamına gelir. Konuşmamızın baş taraflarında sözünü ettiğimiz unutma, yanılma vs. gibi hususları göz önünde bulundurarak rivayetleri tenkide tâbi tutarak onlardan yararlanmamız gerekir diye düşünüyorum.
İslam dininin siyaset ile ilişkisi ihtiyaçlar, şartlar, mecburiyetler karşısında ve bir doğallık içerisinde akıp gelmiştir. Dahası, yeni kitabımda açıklamaya çalıştığım gibi, sekiz ile on birinci asırlar arasındaki İslam dinini temsil eden, günümüz terminolojisi ile Sünni ve Şii dediğimiz ulema, devletle aralarına mesafe koymuşlardır.
Yine ideoloji, gerek temayı gerekse olay örgüsünü genellikle hedeflenen amaç doğrultusunda şekillendirir, belli olaylara odaklar. Mesaja/amaca odaklandığı için olayların çeşitliliğini ve akışını sınırlandırmak zorunda kalır. İdeolojik çatışmaları belirli bir zeminde tutma zorunluluğu ise olayların, hikâyenin ilerleyişini etkiler.
İnsanın kendi gerçekliğinin farkına varması ancak acıyla ve dolayısıyla da yaralanmakla mümkün oluyor. Yaralanmanın olduğu yerde uyanma başlıyor. Varoluşsal bir durumdur bu. Acı/yara insanın dönüp kendine bakmasının gerekçesi oluyor. Bunun yerine başka bir olgu koyamıyoruz maalesef. Klişe olacak belki ama mutlu insanın hikâyesi yoktur. Mutluluk, insanı dışsal bir illüzyonla kaplayıp kendi varlığının dışına düşürüyor. Oysa acı ve yara insanı tam da ruhunun ortasından yakalıyor ve kendi içine düşürüyor.
Ahlâk, ahlâkın mahiyeti ve önemi, ahlâkın kaynağı, ahlâkın gerekliliği, ahlâki olan ile ahlâki olmayanın nasıl ayırt edileceği, dinden bağımsız, seküler bir ahlâkın mahiyeti ve imkânı, bilginin ahlâkiliği ve Kant’ın ahlâk anlayışı gibi ahlâka dair temel meseleleri Ömer Türker hocayla konuştuk.
Çok çarpıcı bir kavrama dikkat çekiyorsunuz: ‘Tarihsizlik’… İslam Dünyası Fikri kitabınız, ‘tarihsizliğin’ uzantısı olarak ortaya çıkan bir kavram olan İslam Dünyası ve bu kavram çerçevesince oluşmuş bir kavramlar kümesine işaret ediyor. Son yüzyılı aşkın zamanda kullanılagelen İslam Dünyası, Hilafet, İslam Birliği, Ümmet gibi kavramlar, bu tarihsizlikten nasibini alan kavramlar olarak sıralanıyor.
Prof. Dr. M. Sait ŞİMŞEK ile Rivayete Dayalı Kaynaklarımızı Tenkid Zorunluluğu Üzerine…
(Cerh-Tadil ve Metin Tenkidi)
Geçmişten günümüze İslami literatür, hususen rivayete dayalı kaynaklarımız için düşündüğümüzde ‘tenkid’ kavramını nasıl bir yere koyabiliriz?
Özellikle rivayetler bu konuda ayrı bir önemi haizdir. Çünkü Peygamber Efendimizden yapılan rivayetlerin Peygamberimizin ağzından çıktığı gibi nakledilmediği bir gerçektir. Hadis kitaplarından herhangi birini alıp bir konuyla ilgili sıralanan rivayetleri gözden geçirdiğimizde az veya çok farklılıkların var olduğunu görüyoruz. Bu, rivayetlerin eleştirilerek alınma mecburiyetini ortaya çıkarmaktadır. Aslında bu işi kelamcılarla fıkıhçılar geçmişte de yapmışlardı. Ama daha geniş şekliyle eleştiri İslam’ın ilk döneminde ortaya çıkmıştı. Mesela Hz. Aişe’nin eleştirilerini biliyoruz. Hz. Aişe sahabidir, Peygamberin eşidir ve ilk nesil Müslümanlardandır. Zerkeşi’nin “İstidrakâtu Aişe” ismiyle derlediği kitapta Hz. Aişe sahabenin naklettiği bazı hadisleri tenkide tâbi tutmaktadır. Mesela sahabenin ileri gelenlerinden Hz. Ömer ve sahabenin fakihlerinden kabul edilen oğlu Abdullah’tan nakledilen bazı rivayetleri bile tenkit etmektedir. Tenkit ederken de, onların iyi kimseler olduklarını, kasıtlı davranmadıklarını fakat insanın nisyan ile malul olduğunu belirtmektedir. O halde ravilerin nisyan ile malul oluşları yönünden bakıldığında da tenkit mutlaka gereklidir.
Hadisi rivayet eden ravi, Peygamberin konuşmasının tamamını veya konunun baş taraflarını dinlememiş olabilir. Bu yüzden naklettiği kısım Peygamberin kastetmediği bir şekilde anlaşılabilir. Bu yönden de rivayetlerin tenkide tâbi tutulması gerekmektedir.
Kaldı ki nakledilen rivayetlerde ravi kasıtlı ve bilerek tahrifat yapmış da olabilir. Bazen kötü niyet olmaksızın hadis uyduranların var olduğunu da biliyoruz. Kendisince ravi bu hadisleri uydurmakla İslam’a hizmet ediyordur. Mesela insanları iyi amellere teşvik ediyordur ve kötülüklerden sakındırıyordur.
‘Tenkid’ kavramından hareketle isnad-metin tenkidi kavramları nasıl değerlendirilmelidir? İlk dönemden itibaren sened tenkidinin ön plana çıkarılması, aynı ölçüde metin tenkidine önem verilmemesi problemini göz önünde bulundurduğumuzda, metin tenkidi hususundaki bu ihmalin arka planında bulunan faktörler nelerdir? Bu bağlamda hadislerin sıhhatinin bugün için içtihada açık olup olmaması meselesi üzerinde duralım.
İslam’ın ilk dönemlerinde metin tenkidi hiç yoktu, diyemeyiz. Mesela sözünü ettiğimiz Hz. Aişe’nin tenkitlerinin tamamı metin tenkididir. Buna bir misal verelim. Hz. Aişe, “Bir ölünün üzerinde ağlandığından dolayı o ölü eziyet çeker.” anlamındaki rivayeti şöyle tenkit etmektedir: “Ölünün burada bir suçu yok ki bundan dolayı eziyet çeksin. Ama Yahudi birinin cenazesi gömülmüştü. Üzerinde ağlayanlar vardı. Peygamberimiz de, bunlar ağlıyor ama o şahıs şu anda azap görüyor, demişti. Ravi, ağladıkları için eziyet çektiğini anlamış.”
Sonuç olarak ilk dönemde metin tenkidi de yapılmıştır.
Ancak hicri 2. ve 3. asırlarda muhaddislerin büyük çabalar gösterdiklerini gören bazı kimseler, bu muhaddislerin naklettiklerine karşı büyük bir saygı duymuşlardı. Çünkü bunlar gerçekten büyük bir emek harcamışlardı. Fakat büyük bir emek harcamış olmaları naklettiklerinin hepsinin sahih olmasını gerektirmiyordu. Ancak onlara duyulan saygı metin tenkidini neredeyse ortadan kaldırdı. Oysa metin tenkidi sadece o dönemde değil; günümüzde de yapılması gereken bir zorunluluktur.
Örneğin Buhari’de şöyle bir rivayet yer almaktadır: “Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı.” Bu rivayeti yorumlayanlardan bazıları şöyle demiştir: Peygamber Efendimiz bir yerden geçiyordu. Bir zat, kölesinin yüzüne vuruyordu. Peygamberimiz, “Allah, Âdem’i kendi sureti üzere yarattı,” derken şu köleyi Allah Âdem suretinde yarattı ona vurmakla kendi atan Âdem’e vurmuş gibi oluyorsun mânâsını kastediyordu. Ama Peygamberimiz eğer bunu kastediyor olsa “Allah Âdem’i kendi sureti üzere yarattı” demezdi “bu adamı, bu köleyi Allah Âdem suretinde yarattı.” derdi. Çünkü zaman itibariyle Âdem daha öncedir. Öyle kastettiğini söylesek bile belli ki metinde bir bozukluk var, Peygamberimizin söylediği şekilde bu hadis nakledilmemiştir. Metin onu söylediği halde biz ondan hareketle “Efendim bu aslında bunu demek istemiyor.” dersek o zaman diğer hadislerde de bir başkasının “Bu metin böyle diyor ama bunu demek istemiyor, başka bir şeyi demek istiyor.” deme hakkı ortaya çıkar. O halde bir metni olduğu gibi anlamaya, bu metindeki sakatlıkları ortaya çıkarmaya çalışmalıyız. Bir örnek daha vermek gerekirse sahih kabul edilen bir rivayete göre “Hz. Musa ile Hz. Âdem karşılaşmışlar. Hz. Musa Hz. Âdem’e demiş ki: “Sen o yasak ağaçtan yemeseydin biz bugün bu durumda olmazdık. Kendi zürriyetine bak, ne günahlar işliyor, ne sıkıntılar çekiyorlar.” Hepsi senin yüzünden, anlamında sözler söylüyor. Âdem de diyor ki “Ben ne yapayım, ben gelmezden önce benim bu yasak ağaçtan yiyeceğim yazılmıştı.”
Hz. Âdem’in böyle bir şey söylemesi mümkün müdür? Böyle bir anlayış cebriyecilik değil midir? Yani benim bir suçum yok, yazıldığı için ben yasak ağaçtan yedim, demesi ve işlediği suçu kaderin üzerine atması mümkün müdür?
Ama bakış açısı itibariyle işlemiş olduğu suçu kadere yükleme anlayışı müşriklerin anlayışıdır. Dolayısıyla Hz. Âdem’in böyle bir şey demesi mümkün değildir. Ve bundan kesinlikle cebriyeci bir anlayış çıkar, başka bir şey çıkmaz. Cebriyecilik çıkmasına rağmen Ehl-i Sünnet’ten birçok âlimin kitabında bu rivayet yer almakta ve kabul görmektedir.
Şimdi Ehl-i Sünnet âlimi hem ben cebriyeci değilim diyecek hem de bu rivayeti kabul edecek, bunu hoş görecek! Böyle bir anlayış çelişkili bir anlayıştır. Aslında günümüzde bizim problemlerimizden bir tanesi de bu çelişkili bakış açılarına sahip olmamızdır. Bu çelişkili bakış açıları sadece bir alanda değil, birçok alanda vardır. Bakıyorsunuz bir meseleden söz ederken adam akılcı, bir başka meseleden söz ederken adam akla tamamen karşı; bir meseleden söz ederken adam kaderci, bir başka meseleden söz ederken adam tamamen cebriyeci olabiliyor. Bunları yan yana zikrederek bunların içinden çıkması istendiğinde ise çıkamadığını, “Büyüklerimiz böyle söyledikleri için mutlaka bir düşündükleri vardır” şeklinde bir değerlendirmeyle meseleyi geçiştirmeye çalıştığını görüyoruz.
Bu misalleri çoğaltmamız mümkündür.
Artık İslam diniyle ilgili Müslümanların ürettikleri bilgileri yeniden test etmemiz gerekir. Bunların içinde birbiriyle uyuşmayan ne kadar tutarsız şeyler varsa ne kadarı asıl nasslara, Kur’an’a ve gerçekten Peygamberimizden nakledildiği gerek senet bakımından ve gerekse metin bakımından eleştirildikten sonra sabit olan hadislere uymaktadır ne kadarı uymamaktadır, bu konuları yeniden gözden geçirmemiz gerekmektedir.
Aslında her din yaşanıyorsa, uygulanıyorsa insanlar o dinle ilgili bilgi üretiyorlarsa yanlışlar ve hatalı bilgiler de haliyle ortaya çıkacaktır. Önceki dönemde üretilmiş olan bir bilgiyi olduğu gibi sonraki zamanlara taşıdığınız zaman büyük problemlerle karşılaşırsınız.
Mesela fıkıh kitaplarında şöyle bir değerlendirme bulunmaktadır: Sunî kaplarla kaplanmış olan şeylerin içini görmeden satın almak bâtıldır. Yani çuvalı açacaksın. İçinde saman mı var, buğday mı var; kalitesi nasıl onu değerlendireceksin. Sonra onu satın alacaksın. Bu sebeple “sunî ambalajlarla ambalajlanmış olan maddelerin içi görünmeden satın alınmaz” demişlerdir. Kendi dönemleri açılarından bu çok doğrudur. Çünkü kendi dönemlerinde yapılan sunî ambalajlar buğday, arpa vs için yapılan ambalajlardır. Ama günümüzde tüp de sunî ambalajdır. Tüpün içini açıp satın alacağım, diyebilir miyiz ya da alışveriş bâtıldır denilebilir mi? Eczaneye gidip bir ilaç aldığında ben jelâtinini yırtıp kapağını açayım ve şişenin içindeki ilaca bakayım, gerçekten ilaç mıdır değil midir, der mi yoksa direk alır mı? Günümüzde şartlar değişmiş, standartlaşma getirilmiştir. Yine mesela fıkıh kitaplarında denir ki “Bir malı görmeden o malı satın almak bâtıldır yani geçersizdir.”
Ben 2010 model bir araba satın aldığımda o arabayı görmeden satın alamaz mıyım? Satın alabilirim. Çünkü bir standartlaşma vardır ve biliyorum ki dünyanın neresinde olursa olsun 2010 model bir araba şu evsaftadır. Onun gücü, kaportası, modeli aynıdır. Bu sebeple ben o arabayı görmeden de o arabayı satın alabilirim. Ama geçmiş dönemde “görmeden almayın” demekte haklıydılar. Çünkü standart bir at yoktur, standart bir koyun yoktur. Bir koyun 30 kilo çekerken diğeri 40 kilo çekebilmektedir. Standartlaşma olmadığı için kişinin onu görmeden satın almasının doğru olmadığını söylemek, yerinde bir davranıştır. Günümüzde bunu ileri sürmenin anlamı yoktur. O halde geçmişte söylenmiş bir söz kendi bağlamı ve dönemi için doğru olabilir ama günümüz açısından doğru olmayabilir.
Konumuza dönecek olursak, senet tenkidine nazaran metin tenkidinin ihmal edilmesi, geçmişin, özellikle hadisle ilgilenenlerin o çabalarının kutsanması sebebiyledir. Tabiî ki başka sebepler de vardır. İnsanlar değişik mezheplere ayrılmıştır, insanların bakış açıları kendi mezhebinde olan insanlara daha çok yakınlık hissetme ve yaptıkları hatayı görmeme eğilimi bütün mezhepler için söz konusudur. Bu Mutezile için söz konusu olduğu gibi Ehl-i Sünnet için de söz konusudur. Ama biz günümüzde yeni bir sayfa açmak mecburiyetindeyiz. Çünkü bugün Müslümanların birçok alanda geri kaldıklarını görüyoruz. Yüz ağartacak şeyler çok azdır. Belki bazı kimseler şöyle düşünebilirler: Bu durum, dinden uzaklaşmanın doğurduğu bir sonuçtur. Kuşkusuz bu sonucun da etkisi vardır. Ama insanlar neden dinden uzaklaştı? Bunun sebepleri bir-iki tane değil, birçok sebebi vardır. Bu sebeplerden bir tanesi de geçmişteki rivayetlerin, geçmişte ileri sürülmüş olan görüşlerin günümüz meselelerine cevap veremez olmasıdır. O halde yeni bir sayfa açmak mecburiyetindeyiz. Çünkü birçok alanda geriledik ve iflas ettik. Bu iflastan kurtulmak ise geçmişin görüşlerini olduğu gibi tekrar etmekten geçmez. Geçmişin görüşlerini eleştirerek aktarmaktan geçer. Bu eleştiriler, gerek geçmişte ileri sürülmüş olan görüşlerle ilgili eleştiriler ve gerek geçmişten bize gelmiş olan metinlerle ilgili yapacağımız eleştirilerdir.
Metin tenkidinin, kaynaklarımızda bulunan şüpheli veya üzerinde tekrar düşündüren unsurları ortadan kaldırmada, tabir yerindeyse temizlemede etkisi ne orandadır? Kısaca metin tenkidinin vaat ettikleri ve bu vaadlerin neticeleri nelerdir?
Bu bir cemaat de olabilir. Yani beş on kişi kafa kafaya veririz, bu rivayetleri yeniden değerlendirir ve bir sonuca varırız ve artık o rivayeti siler atarız diyemez.
Diyebiliriz ki “bu rivayet gerek senet gerekse metin bakımından sıkıntılı bir rivayettir ya da tamamen uydurma bir rivayettir.” Bu sonuca bu beş on kişi varabilir. Ama bunlar o kitaplardan, kültürden onu silme, yok etme yetkisine sahip değillerdir. Çünkü bir başka kişi o rivayetin herhangi bir yönünden istifade edebilir. Bu sebeple o rivayetleri tümden yok etme anlamında bir tenkit değil bizim kastettiğimiz. O rivayetler de kalsın, tenkidi de yapılsın.
Aslında bâtıl ya da uydurulmuş olan rivayetlerin bile başka yönden değerleri vardır. En azından hangi dönemde uydurulmuşsa o dönemin iklimini, medeniyet anlayışını, o dönemdeki Müslümanların nasıl düşündüğünü ortaya çıkarır. Yani düşünce tarihimizi bilmek bakımından tamamen yanlış olduğunu düşündüğümüz görüşler ya da tamamen mevzu olduğuna kanaat getirdiğimiz rivayetler yine kaynaklarda kalmalıdır. Onları kaynaklardan çıkarmak gibi bir şey söz konusu olamaz. Bir insan çağı için seçmeler yapabilir. Ama hiç kimse “benim yaptığım bu seçmeler geçmişe ihtiyaç bırakmayacak şekilde seçmelerdir” diyemez. Zaten önemli olan bizim bunları kendi hayatımıza ve bakış açımıza nasıl taşıyacağımızdır. Onları taşırken, uygularken bu ayıklamayı yapmamız yeterli bir şeydir. Ve bunu yapmamız kültürümüzü bulanıklıktan kurtarabilir. Günümüzde birçok Müslüman’a İslam’la ilgili bir şey sorulduğunda -hatta okuyan Müslüman da olsa- şaşıp kalmakta, nasıl cevap verebileceğini uzun uzun düşünmekte ve bazen de işin içinden çıkamamaktadır. Zihninde o sorunun cevapları çok çeşitlidir. İşin içinden çıkabilmek için eleştiri gücüne sahip olanlar eleştirilerini yapmalıdır ki İslamiyet insanların zihinlerinde netleşsin, bulanıklık ortadan kalksın. Bu sebeple eleştiri gücüne sahip olanların mutlaka bunu yapması gerekir.
Bazıları geçmiş âlimlerin herhangi bir görüşüne yapılan eleştiriyi direkt o âlime düşmanlık olarak algılamaktadır. Oysa eleştirilen âlim gerçekten düşünen, araştıran ve bilgi üretebilen bir âlim ise, onun izinden gitmek, onun görüşlerini olduğu gibi kabul edip onu taklit etmek değil, onun gibi eleştirel bakmaktır.
Rivayet tarihinde önemli bir yeri olan sözlü rivayetin epistemik değeri üzerine dikkat çekilecek hususlar nelerdir?
Sözlü anlatım ve rivayet, ilk dönem Müslümanlarının geleneğidir. Bu sebeple yapılan rivayetleri görmezlikten gelmek, haliyle geçmiş ile gelecek arasındaki önemli bir köprüyü yıkmak anlamına gelir. Konuşmamızın baş taraflarında sözünü ettiğimiz unutma, yanılma vs. gibi hususları göz önünde bulundurarak rivayetleri tenkide tâbi tutarak onlardan yararlanmamız gerekir diye düşünüyorum.
İlgili Yazılar
Prof. Dr. Ahmet Kuru ile İslam ve Siyaset Üzerine
İslam dininin siyaset ile ilişkisi ihtiyaçlar, şartlar, mecburiyetler karşısında ve bir doğallık içerisinde akıp gelmiştir. Dahası, yeni kitabımda açıklamaya çalıştığım gibi, sekiz ile on birinci asırlar arasındaki İslam dinini temsil eden, günümüz terminolojisi ile Sünni ve Şii dediğimiz ulema, devletle aralarına mesafe koymuşlardır.
Mehmet Öz ile Edebiyatta, Romanda İdeolojik Tasvirler ve Çizimler Üzerine
Yine ideoloji, gerek temayı gerekse olay örgüsünü genellikle hedeflenen amaç doğrultusunda şekillendirir, belli olaylara odaklar. Mesaja/amaca odaklandığı için olayların çeşitliliğini ve akışını sınırlandırmak zorunda kalır. İdeolojik çatışmaları belirli bir zeminde tutma zorunluluğu ise olayların, hikâyenin ilerleyişini etkiler.
Mustafa Köneçoğlu İle “Şiiri Yeniden Çağırmak”
İnsanın kendi gerçekliğinin farkına varması ancak acıyla ve dolayısıyla da yaralanmakla mümkün oluyor. Yaralanmanın olduğu yerde uyanma başlıyor. Varoluşsal bir durumdur bu. Acı/yara insanın dönüp kendine bakmasının gerekçesi oluyor. Bunun yerine başka bir olgu koyamıyoruz maalesef. Klişe olacak belki ama mutlu insanın hikâyesi yoktur. Mutluluk, insanı dışsal bir illüzyonla kaplayıp kendi varlığının dışına düşürüyor. Oysa acı ve yara insanı tam da ruhunun ortasından yakalıyor ve kendi içine düşürüyor.
Ömer Türker ile Bütünlük ve Yetkinlik Temelinde Ahlâk Üzerine…
Ahlâk, ahlâkın mahiyeti ve önemi, ahlâkın kaynağı, ahlâkın gerekliliği, ahlâki olan ile ahlâki olmayanın nasıl ayırt edileceği, dinden bağımsız, seküler bir ahlâkın mahiyeti ve imkânı, bilginin ahlâkiliği ve Kant’ın ahlâk anlayışı gibi ahlâka dair temel meseleleri Ömer Türker hocayla konuştuk.
Cemil Aydın ile Dilin, Zihnin Ve Ufkun Değişmesi Meselesi Üzerine
Çok çarpıcı bir kavrama dikkat çekiyorsunuz: ‘Tarihsizlik’… İslam Dünyası Fikri kitabınız, ‘tarihsizliğin’ uzantısı olarak ortaya çıkan bir kavram olan İslam Dünyası ve bu kavram çerçevesince oluşmuş bir kavramlar kümesine işaret ediyor. Son yüzyılı aşkın zamanda kullanılagelen İslam Dünyası, Hilafet, İslam Birliği, Ümmet gibi kavramlar, bu tarihsizlikten nasibini alan kavramlar olarak sıralanıyor.