İslamcılık bitti, İslamcılık zaten tarihin en büyük felaketi, din elden gitti, din iyi ki elden gitti, din elden gitmeli, İslam diye bir şey kalmadı vs… Bu ve benzeri söylemlerle çokça karşılaştığımız bu günlerde aklımıza ‘Din’e karşı ciddi bir yorgunluk mu oluştu? Müslümanlar bir yılgınlık mı yaşıyor? Bu ve benzeri söylemlerin asıl sebebi nedir? İslam, tarihte ve bugün ne gibi sorunlarla karşılaştı ve Müslümanlar bu sorunlarla ne kadar baş edebildi? İslam tarihi boyunca ve bugün yanlış giden ne idi ki bu söylemler normalleşti? Müslümanların sorumlulukları nelerdi ve bugün ne? Gibi sorular geldi aklımıza. İşte bu röportajda elli küsür yıllık yazarlık tecrübesi ve geniş ufku ile hep bizlerin ağabeyi olmuş sevgili Atasoy Müftüoğlu ile bu sorulara cevaplar aradık. Şimdi sizi, İslam’ı ve Müslümanları hep en büyük derdi bilmiş üstad ile baş başa bırakıyoruz.
İslam tarihi ve İslam düşünce tarihi hakkında ne zaman konuşsak siyasî, sosyal ve ilmî sahadaki düşüş ve gerilemelerden bahsedilir. Düşüşü veya gerilemeyi resmeden süreci tarif edebilir misiniz? Nedir gerileme ve düşüş?
Bizler, İslam dünyası toplumları, herhangi bir sorun ile karşı karşıya geldiğimizde genellikle bu sorunların dışarıdan kaynaklandığını düşünürüz ya da iddia ederiz. Hâlbuki bütün bu sorunlar iç nedenlerden de kaynaklanıyor olabilir.
Ancak her nasılsa biz iç nedenlerle yüzleşmeye, iç nedenleri tartışmaya ve iç nedenler etrafında herhangi bir yeni değerlendirme yapmaya müsait değiliz. Bunun pek çok nedeni var, şöyle bir şey var, şimdiye kadar maalesef gereği gibi konuşulmamış, dikkate alınmamış olan o da şudur; bizler Müslümanlar olarak büyük ölçüde düşünmeyen duygusallıklarla ve düşünmeyen bağlılıklarla malul bir geleneğin çocuklarıyız. Düşünmeyen bağlılıklar, düşünmeyen duygusallıklar ve düşünmeyen siyasetler yani büyük ölçüde toplumlarımıza bu düşünmeyen duygusallıklar vaziyet ediyor. Düşünmeyen duygusallıklar vaziyet ettiği içinde biz karşılaştığımız sorunların farkına varmıyoruz. Bu duygusallıklar bir gün her şeyin iyi olabileceğini telkin ediyor. Bir gün her şey iyi olacak diye bir retorik var. Bunun nasıl iyi olabileceğini kimse sormuyor yani sizin bir çabanız yokken, içerik üretmiyorken, tavır almıyorken, yeni bir yöntem geliştirmiyorken nasıl iyi olabileceğimizi de kendi kendimize sormuyoruz. Çünkü bizde yanlış bir umut algısı var. Daha doğrusu teslimiyetçi bir umut algısı var. İnşallah iyi olacak diyoruz. Ama iyi olması için iyi şeyler yapmıyoruz. Bu sorunuzla ilgili olarak önce tarihsel bağlamda bizler varoluşsal, tarihsel, yapısal çözümlemeler yapmadık. Yani İslam dünyası toplumları tarihin son birkaç yüzyılını çok ciddi bir şekilde çok ciddi tehditlerle karşı karşıya bulundukları halde varoluşsal çözümlemeler yapmadılar, varoluşsal hesaplaşmalar yapmadılar. Bu çözümlemeleri yapacak kadrolar tabiî İslam dünyasında yoktu, önce buna işaret etmek gerekiyor. Yani o kadrolar kimlerdi, örneğin tarih felsefecileri olabilir, siyaset felsefecileri olabilir, hukuk felsefecileri olabilir. Ama biz şu anda bu düşüncesiz duygusallıklar nedeniyle evrensel zihinler yetiştiremiyoruz. Çünkü bu duysallıklar bizi daha çok yerel alana kapatıyor, milliyetçiliklere kapatıyor, mezhepçiliklere kapatıyor. Dolayısıyla biz dünyada neler olup bittiğinin farkına hiçbir zaman varmıyoruz. Ve diyoruz ki bütün bu karşı karşıya kaldığımız sorunlar dışarıdan kaynaklanıyor. Biz İslam dünyası toplumları ilk büyük kırılmayı dışarıdan maruz kaldığımız bir saldırı ile yaşadık. Bu kırılmayı kısaca özetlersek, Müslümanlar dünya misyonunu ve vizyonunu kaybettikleri gün bu büyük kırlıma başladı. Dünya misyonunu kaybetmek demek dünyaya yönelik iddialarını kaybetmek demek. İslam’ın dünyaya yönelik iddialarını kaybetmesi demek. Bu iddiaları kaybedince içine kapanıyorsunuz ve tarihe kapanıyorsunuz. Böylece dışarıda ne olup bittiğini fark etmiyoruz ve bugünde ne olup bittiğini fark etmiyoruz. Dolayısıyla İslam’ın dünya vizyonunu nasıl kaybettiğine ilişkin bir çözümleme yaparak bu konuların konuşulması gerekir.
Düşüşleri tetikleyen unsurları önemsiyorsunuz. Nelerdir bu ‘düşüş dönemlerini’ tetikleyen ortam ve unsurlar?
Bu ortam, herhangi bir bünye kendisini herhangi bir konuda yeterli bulduğunda yani artık bütün sorunlar çözüldü, bütün yanıtlar verildi, bütün yapılar kuruldu gibi bir noktaya gelerek bir tatmin duygusu yaşıyorsa ve o toplum yeni değişime ve dönüşüme ihtiyaç duymuyordur Çünkü her şeyin cevabının verildiğini düşünüyorsa her şey tamam diye düşünüyor, dolayısıyla bir statüko ve konformizm oluşuyor. Düşünsel dinî bir konformizm oluşuyor, bu konformizm her şeyin cevabı verildi ile başlıyor. Böyle bir zihinsel dünya oluşuyor. Bu kendi tarzıyla büyülenen bünye dışarıda ne olup bittiği ile başkasının ne söylediği ile ilgilenmez. Bu sorun tarzıyla büyülenen bünyenin kendi içinde ürettiği ve sonra kronik bir noktaya gelen bir sorundur. Kendi tarzıyla büyülendiği için bütün sorulara cevap verdiğini düşündüğü için yeni sorulara ihtiyaç duymamıştır. Dolayısıyla örneğin içtihat kapısının kapatılmasına karar vermiştir. İçtihat kapısının kapanması demek daha doğrusu içtihat etkinliğinin son bulması demek; yeni bir içerik üretilmeyecek demektir. Bir tıkanma durumu demektir, bu tıkanma kendi kendini tatmin eden bir zihniyetten de kaynaklanıyor olabilir.
Bu unsurlar 20 ve 21. yüzyılda da aynı şekilde varlığını hissettiriyor mu? Bu anlamıyla özellikle 21. yüzyılı ana hatlarıyla resmedebilir misiniz?
Biz içe ve geçmişe kapandığımızda dışarıda ne olup bittiğine ilişkin çözümlemeler yapmadık yani dışarıya yönelik dikkatimizi kaybettik. Zaten dünya misyonunu kaybetmek demek dünyaya yönelik dikkati, bilinci, hassasiyeti ve sorumluluğu da kaybetmek demek. Çünkü içerde yoğunlaştık. İlk kırılma içerde yaşandı demiştim, içe kapandık ve geçmişe kapandık -ikinci büyük bir kırılma dışarıdan kaynaklanan bir kırılma- bizim bu durumumuzu fark eden bir başka irade yoluyla mümkün oldu, başka bir irade gündemimize girdi. O da şudur; özellikle 1492’den sonra dünyada yeni bir tarih başladı. Yeni bir dünya görüşü yani bir hayat görüşü, yeni bir sistem insanların gündemine girdi. 1492’den kastımız, bu tarihte Batı tarihe girdi ve tarihi belirledi. Bu yeni tarihe kadar İslam dünyası toplumları pek çok alanda etkinliklerini sürdürüyorlardı. Özellikle en muhteşem dönemini Endülüs’te ifadesini bulan bir medeniyete ve imparatorluğa sahiptik. Bu imparatorluğun en bariz özelliği, en mütemayiz özelliği kendi döneminin dünyasına hitap eden bir bilince, dile, ufka ve sorumluluğa sahip olmasıydı. O dönemin bütün bağlamlarına ve koşullarına hitap eden bir medeniyetten bahsediyoruz. Endülüs İslam medeniyeti kendi döneminin nabzını tutuyor, kendi döneminin dünyasını tanıyor, bu tanımladığı dünyanın ihtiyaç duyduğu anlamda ve bağlamda içerik üretiyor. İçerik üretmek çok önemlidir, daha doğrusu herhangi bir toplumda kültür, özgün ve bağımsız içerik ürettiği takdirde varlığını ve hayatiyetini sürdürebilir. Eğer bir tıkanma durumu yaşıyorsanız içerik üretemezsiniz. Nitekim biz içe kapandıktan sonra içerik üretimini durdurduk. Çünkü içerik üretimini bir tür sapıklık sayan bir zihniyet ortaya çıktı. Yani her şeyin cevaplandırıldığı düşünüldüğü için. İçe ve geçmişe kapanan bir bünye dışarıya yabancılaşınca, dışarıya karşı savunmasız, yani yeni oluşan devlet, dünya, imparatorluk ve kültüre karşı savunmasız bir durumu seçti. Bir tür edilgin duruma geçti. O gün oluşan bu edilgenlik bir ölçüde bugün hâlâ devam ediyor. Yalnız şöyle bir tashih yapmak gerekiyor: Endülüs İslam medeniyeti içerik üreterek evvela o dönemin bütün bir ufkunu belirledi. Vakta ki içerik üretimi durdu, bu defa içerik üretenler tarihe girdiler. Bir statüko oluştu ve Endülüs dışında İslam dünyası ülkeleri Endülüs’teki o felsefî perspektife, zenginliğe, çözümlemelere yabancılaştılar ve onu mahkûm ettiler. Hatta ve hatta felsefeyi dinî alanın dışına sürgün etme çabası vardı. Hâlbuki İslam’ın ilk dönemlerinde büyük ölçüde felsefî çözümlemeler yoluyla bir evrenselleşme yolu ve ufku açıldı. İlk dönemin filozoflarının dünya ölçeğinde yankısı olan çözümlemeleri vardı. 1492’de Endülüs’de daha çok iç rekabetler yani iktidar bünyesindeki farklı unsurların iç rekabeti sebebiyle bir zaafa uğradı. Fakat 1492’de özellikle ticari seferler ve keşifler yoluyla dünya yeni bir düzene girdi. Bu 1492 sonrası Müslümanlarız biz. Bu, Avrupalılar tarafından İslam’la hesaplaşma amacıyla ortaya konmuş bir projeydi. Özellikle 1492’ye kadar belirleyici olan İslam’ın entelektüel hayatıydı. Çünkü henüz Avrupa’da yokken Endülüs kütüphanelerinde dört yüz bin cilt kitap olduğunu biliyoruz. Bu kitaplar konuşuluyor ve tartışılıyor. Ve bu kitaplar bütün kültürlerin bir özeti olan kitaplar. Yani o kitaplar aracılığıyla bütün bir geçmişe ve bütün kültürlere nüfuz etme imkânı buluyorsunuz. Dört yüz bin cilt kitap olduğu bir dönemde Avrupa’daki toplam kitapların sayısı bini bile bulmuyor. Böylesine bir entelektüel yoksulluk ve yoksunluk içinde Avrupa. 1492’den sonra pek çok faktör bir araya geliyor. Bir kere İslami bünye zayıflamaya başlıyor çünkü içe ve geçmişe kapanıyor, dünyaya hitap etmeyen bir dille konuşmaya başlıyor. Yani bu tasavvuf olabilir, mistisizm olabilir, Bâtınilik olabilir ilâ-âhir. Bu içe ve geçmişe kapandığınızda aynı zamanda akla yönelik bir kayıtsızlık içine de giriyorsunuz. Hem akla karşı kayıtsızlık hatta ve hatta aklı tahfif eden bir kayıtsızlık içine giriyor İslam dünyası kültürleri. Ve daha çok sezgisel çözümlemeler yapma ihtiyacı duyuyorlar. Yani aklın ve bilginin yerine içsel, Bâtıni, mistik keşifler geçiyor. Böylesi bir toplumun hayatiyetini sürdürmesi beklenemez. Nitekim öyle oldu. Bu konular ile ilgili çalışma yapan herkes için merhum Malik Bin Nebi’nin yaptığı çözümleme yeni bir başlangıcın ifadesi olabilir. Yani bir kültür yenilenmek istiyorsa Malik Bin Nebi’nin çözümlemesi başlangıç ufkunu teşkil edebilir. Malik Bin Nebi diyor ki: “Sömürgecilik çok korkunçtu ancak bundan daha korkunç olan sömürgeleştirmeye elverişli olmaktır.” İslam dünyası toplumları ve kültürleri, içe ve geçmişe kapanarak, dünya misyonunu kaybederek, bilgi ve aklın yerine içsel Bâtıni sezgiyi koyarak sömürgeleştirmeye elverişli bir noktaya geldiler. Yani bir kıtanın, sonra bir kültürün ve sonra yeni bir uygarlığın ortaya çıkışını göremediler ve herhangi bir önlem geliştiremediler.
Batı düşüncesini yakından takip ediyorsunuz. ‘Ulus-devletler bitti-bitiyor, çöktü-çöküyor’ derken, hem Batı’da hem de özellikle yaşadığımız coğrafyada bir daha, yeniden ve yeniden alevlendiğini görüyoruz. Bu da hem düşünsel ve siyasi hem de toplumsal bir daralma yaratıyor gibi. Türkiye özelinde toplumsal, siyasi ve düşünce dünyamızın son uğrak noktası, bugünü hakkında sizden bir değerlendirme almak isteriz?
Evvela şunu tabiî hatırlamak gerekiyor Müslüman olmak demek bütün bir insanlıkla ve bütün kültürlerle ilişki ve etkileşim kurmak demek. Eğer bir kültür içerik üretiyorsa başka bir kültürle alışveriş yapmaktan imtina etmez. Zaten bir medeniyet de tek kültür üzerinde kurulamaz. Bir medeniyet pek çok kültürle alışveriş yaparak kendisini inşa eder. Nitekim İslam medeniyeti böyle kurulmuştur. İslam tarihe çıktığı zaman önce İran’la sonra Hint’le sonra Çin’le, Bizans’la, Yunan’la temas kurdu. İçerik ürettiği için yoğun bir şekilde ve bir insanlık bilincine sahip olduğu için kimseyi ötekileştirmeden, dışlamadan, etiketlemeden ve kategorize etmeden; bunlar ne istiyor, ne yapıyor ve nasıl düşünüyor öğrenmek için sürekli onlarla alışveriş yaptı. Çünkü vereceği şeyler var ancak ihtiyaç duyduğu şeyler de vardı. Temas kurduğu kültürlerden neye ihtiyacı varsa onu aldı onların da neye ihtiyacı varsa bunları onlara verdi. Ben bunu şöyle kavramsallaştırmak gerektiğini düşünüyorum İslam’ın ilk yüz yılının filozofisi veya düşünce hayatı çok müthiş bir şey oluşturdu. Kozmopolit bir üst kültür oluşturdular. Bu bütün kültürlerle etkileşim içinde bulunmanın belki vazgeçilmez şartlarından bir tanesiydi. Ancak zamanla bu kozmopolit üst kültür, yerini daha çok büyük yerelliklere, etnik asabiyetlere, milliyet asabiyetlerine ve mezhep asabiyetlerine bıraktı. Ulus-devleti modernite oluşturdu biliyorsunuz evvela bu bizim büyük insanlık fikrine ve inancına yabancılaşmak demek. Ulus-devleti kabul ettiğiniz andan itibaren büyük insanlık, ortak insanlık, insanlığın ortak değerleri, ortak bilgelikler ve fıtri değerlere bir şekilde yabancılaşıyorsunuz. Dolayısıyla her ulus-devlet kendisiyle ilgili mitolojik ve ideolojik kurgular icat etme ihtiyacı duyuyor. Bunu her ulus-devlet yapıyor. Bunların hepsi kurgu çünkü ulus-devletler bu kurguları icat ederken aynı zamanda bir şekilde ırkçılık da yapmış oluyor. Yani o büyük insanlık fikrine yabancılaştığınız an o süreç sizi belli bir noktada ırkçılığa sürüklüyor ve savuruyor. Büyük insanlık fikrine yabancılaştığınızda başlıyor gayri insanilikler çünkü öbürlerini dışlamaya, etiketlemeye, aşağılamaya ve mahkûm etmeye çalışıyorsunuz. Avrupa merkezcilik neden hep ırkçı ve ideolojik bir merkezde varlığını sürdürdü. Daha doğrusu beyaz adamın misyonunun dilini hatırlayalım ya da uygarlık misyonu dilini, bütün insanlık ailesinin parçalanmasına yönelikti. Yani Batı dışındaki kültürleri aşağılamak ve mahkûm etmek Batı’yı üste almak için üretildi. Dolayısıyla ulus-devletin en büyük zaafı bizi büyük insanlık fikrine, ahlâkına, bilincine ve inancına yabancılaştırarak ortaya çıkmasıydı. Ulus-devlet kendini koruyabilmek için bütün bu kurgulara ihtiyaç duydu ancak bu kurgular sonuç itibariyle bütün halkları birbirine yabancılaştırdı. Ulus-devlet Milliyetçilikleri, ırkçılıkları, yabancılaşmayı meşrulaştırdı ve bizi tek yoruma, tek etnik aidiyete hapsetti. Nitekim bugün İslam birliğinin önündeki en büyük engel ulus-devletlerdir. Çünkü hiçbir ulus-devlet ümmet lehine ulus-devlet realizminden ve kutsalından vazgeçmek istemez. Nitekim bunu yapmıyor dikkat ederseniz. Mesela ulus-devlet bugün içinde yaşadığımız gibi ihtiyaç duyduğunda dini araçsallaştırıyor. Nasıl yapıyor, örneğin camilerde Türk bayrakları asılıyor, Cuma hutbeleri vesilesiyle devletçilik, milliyetçilik meşrulaştırılıyor. İslami bütün kadrolar devlet ve millet alanına dâhil oluyor. Ve böylece ümmet alanından uzaklaşıyoruz. Çünkü ümmet alanına geçmek için herkesin ulus-devlet bencilliklerinden feragat etmesi gerekiyor. Ümmet bilincini temsil liyakatini kazanabilmek için bütün bu kurgusal ulus-devlet mitolojilerini reddetmemiz gerekiyor.
Katılır mısınız bilmem ağabey, Müslümanlar olarak hemen hemen aynı konuları, aynı sorunları aynı çözüm diliyle konuşuyor gibiyiz? Sizce böyle mi? Sorularımız ve sorunlarımız değişiyor mu? Doğru soruları sorup sahici sorunlar üzerinde mi geziniyoruz? Sizden birkaç soru sormanızı istiyoruz bize!
Aslında aynı şeyleri konuşmuyoruz daha doğrusu hayati şeyleri konuşmuyoruz. Tarihsel, varoluşsal sorunları hiç konuşmadık. Örneğin cumhuriyet Türkiye’sinde şu anda karşı karşıya bulunduğumuz hayati sorunları konuşan herhangi bir akım, düşünce adamı veya herhangi bir oluşum yoktur. Peki, hemen konuşulması gerekirken hiç konuşulmayan şey nedir. Onu hemen açıklayayım, bizler bize dayatılan bir gerçeklik içinde hayatımıza gözlerimiz açtık. Bu gerçeklik modern, seküler, kapitalist ve liberal bir sistem bütün unsurları ve kurumları ile bize dayatıldı. Biz bize dayatılan bir gerçeklik ile uzlaştık ve unun İslami olup olmadığını hiçbir zaman tartışmadık. Sonra bu gerçeklik bütün bir hayatı örgütledi; dini, siyasal, düşünce, kültür hayatını örgütledi. Bugün Türkiye’ de hâlâ Fransız devriminin siyasal kavramları ile siyaset yapılıyor. Biz bu gerçeklikle uzlaştık sonra bu gerçekliği içselleştirdik ve bir parçası olduk sonra bu gerçeklikle bütünleştik. Bu şu anlama geliyor; bizler yani kendisini hâlâ İslam’a nispet eden cemaatler, topluluklar, partiler, gruplar her kimse onlar yani hepimiz İslami gerçekliğin nasıl bir şey olduğunu bilmiyoruz. İçine doğduğumuz gerçeklik modern, liberal, seküler gerçekliktir. Onun kurumları, bütün kavramlarıdır, onun dilidir, onun ürettiği bilgidir, onun referanslarıdır ve onun paradigmalarıdır. Dolayısıyla biz İslami gerçekliğin nasıl bir şey olduğunu bilmiyoruz. Bize dayatılan bu gerçeklik, ne kadar Müslüman olmamız gerektiğine de karar vermiştir. Nitekim biz bize dayatılan gerçekliğin sınırları içinde kalarak Müslüman olduk. Halen bu bağlamda kalarak İslami ilgilerimizi sürdürüyoruz. Çünkü İslam içsel bir gerçeklik olarak hayatını sürdürmektedir. Örneğin İslam’ın kamusal alanda, ekonomik alanda, siyasal alanda temsil ve tecrübe edilmesini talep edemiyoruz. Çünkü İslam’ın sınırlarını, çerçevesini ve işlevlerini bugün seküler dünya görüşü belirliyor. Bize dayatılan gerçeklik ile ilgili düşünsel, kültürel, felsefî, entelektüel ve İslami sorgulamalar yapılmamıştır. Soru bir; niçin yapılmamıştır? Bize dayatılan gerçeğin reddi bağlamında neden ortada toplumsallaşmış, kamusal alanda ifadesini bulan bir entelektüel hareket yoktur? Neden bir düşünür yoktur? Neden bir filozof yoktur? Neden bir entelektüel yoktur? Neden bir edebiyat adamı yoktur? Neden bir sanat damı yoktur? İlâ-âhir bu soruları devam ettirebiliriz. Aynı bağlama ilişkin olarak devam edersek, şu anda İslam daha çok soyut bir düzlemde varlığını sürdürüyor.
İslami sözcüklerin, kavram ve kurumların gerçek hayatta hiçbir karşılıkları yoktur. İslami sözcüklerin, kavram ve kurumların ne anlama geldiğini biz sözcüklerden bakarak anlıyoruz yani onlar tecrübe ettiğimiz kavram ve kurumlar değil. Onlar birlikte yaşadığımız kavram ve kurumlar değil.
Onların biz geçmişte ne ifade ettiğini okuyoruz ve öğreniyoruz. Bu gün neyi ifade etmeleri gerektiği noktasında da çalışma yapılmıyor. Niçin yapılmıyor. Bir diğer tarafta seküler dünya görüşü İslami dilin, bilginin, kavram ve kurumların otoritesini büyük ölçüde değersizleştirmiştir. Şu anda İslami dilin kavram ve kurumların gerçek hayatta hiçbir otoritesi ve meşruiyeti yoktur. Bugün İslami referanslarla konuşmuyoruz, kendi paradigma sistemimizi kurmuyoruz. Soru bu; neden İslami referans ve paradigma sistemi üzerinde çalışılmıyor? Neden İslam’ın 21. yüzyılda yeniden tarihe geri dönüşünü mümkün kılacak entelektüel bir dönüşüm yaşanılmıyor? İslam dünyası toplumları İslam’ın 21. yüzyılda temsilini ve tecrübesini mümkün kılacak neden bir entelektüel üretkenlik içinde değil? Neden hâlâ geçmişe doğru düşünüyor ve neden bugüne ilişkin çözümlemeler üretemiyoruz? Biz, bize dayatılan gerçekliğin izin verdiği kadar Müslümanız. Onlar bizi tanımlıyor, biz kendimizi tanımlayamıyoruz. Bir kültür eğer kendisini tanımlama iradesinden yoksunsa o kültür özgür değildir. Dolayısıyla bugün İslam hakkında konuşurken de aynı şekilde İslam’ı her gün Batı rasyonalitesinin sınavına tâbi tutmaya çalışıyoruz. Biz bir taraftan modernitenin, bir taraftan geleneğin vesayeti altındayız. Vesayet altında olan kültürler neyi konuşacaklarına, nasıl ve ne kadar konuşacaklarına kendileri karar veremezler. Neden modernitenin ve geleneğin vesayeti aşılamıyor? Ya da soruları devam ettirebiliriz; etnik ve mezhep vesayeti neden aşılamıyor? Bu vesayetleri aşmadan kültürümüzün özgürlüğünden bahsedemeyiz. Bu sorular çoğaltılabilir. Biz büyük sorular sormadık, büyük hesaplaşmalar, özeleştiriler, yüzleşmeler yapmadık. Bunun için büyük cevaplar da veremiyoruz.
Cumhuriyetin ilk dönemindeki, bir panik hali ‘din elden gidiyor’… Bugünse deizm, ateizm tartışmaları, ‘İslamcılık bitti-bitiyor, çöktü-çöküyor’ ifadeleri bu panik halini anımsatıyor gibi. Sizce elden giden, biten nedir? Veya çöken? Bir alarm çalacak olsanız, sahici bir alarm… Bu ne olurdu!?
Biz yine büyük soruları sormaya devam edelim. Bizim sözünü ettiğimiz sorular asıl konuşulması gerekenlerin yanında daha yüzeysel sorular. Derinlerde kalan şeyleri konuşmuyoruz zira.
Bizler Müslümanlar olarak -bütün kesimleri kastederek söylüyorum- ‘neler oluyor’ üzerine konuşurken; ‘neden oluyor’ üzerine konuşmadık. Bütün bunlar neden oluyor, bunu hiç konuşmadık.
Cumhuriyet Türkiye’sinde din elden gidiyor klişesi ya da sloganının konuşulduğu sıralarda, -tırnak içinde söylüyorum- ‘Din’ zaten elden gitmişti. Yani daha önceden gitmişti. Yani Cumhuriyet Türkiye’si ile gitmedi. Biz hâlâ bütünlüklü ve tutarlı bir Osmanlı eleştirisi yapmış değiliz. Biz Osmanlıyı büyük ölçüde büyük bir romantizmin ve büyük bir ütopyanın, büyük bir nostaljinin ifadesi olarak okuyoruz. Daha doğrusu bizde tarih felsefesi yapılmadığı için biz tarihi daha çok olaylar ve büyük adamlar tarihi olarak okuyoruz. Örneğin büyük düşünce tarihi okumadık, büyük felsefe tarihi okumadık. Düşünce ve felsefe tarihi perspektifine sahip değiliz. Kahramanlık tarihi, büyük adamlar tarihi ve büyük olaylar tarihi okuyoruz. Osmanlı tarihi ile ilgili hiçbir sağlıklı tarihi, eleştirel çözümleme yapılmamıştır. Osmanlı tarihi ile ilgili bir değerlendirme yaparken, tarih perspektifine sahip herkesin dikkatini çekecek bir şey var; kapitülasyonlar. Yabancılara verilen imtiyazlar yani. Kapitülasyonlar erken zamanlarda, 1500’lü yıllarda verilmiş ve daha çok Batılılara ekonomik ayrıcalıklar veren anlaşmalardır. İmparatorluk bünyesi bir noktada bir edilgenlik durumuna girdiğine işaret ediyor. Yani ekonomik bağımsızlığını temsil yeteneğini kaybediyor. Daha sonra kültürel ayrıcalıklar, eğitim ile ilgili ayrıcalıklar -Batılı okulların Anadolulun çeşitli yerlerinde açılmasına izin vermek gibi- veriliyor. Ve bu edilginlik pek çok alanda devam etti. Kimi alanlarda imparatorluk hayatiyetini, varlığını sürdürüyorsa da özellikle Avrupa’daki gelişmeleri analiz etmek yerine karşı duruluyordu. Örneğin İslami açıklanması yapılamayan rasathanelerin 1581’de yasaklanması gibi. İlk Müslüman astronom ve matematikçilerin rasat çalışmalarına bakın, astronomiye katkılarını düşünün, bir de on altıncı yüzyılda Osmanlı hinterlandı içindeki âlimlerin rasathanelere bakışını, astronomiye karşı oluşlarını düşünün. Ya da örneğin matbaanın gecikmesi. Tabiî bunun bir takım açıklamaları var, İslami kaligrafinin korunması gibi ama bununla kültürel atılıma geç kalmış oluyorsunuz. Burada asıl ifade etmek istediğim şey, bu kapitülasyonlar -ekonomik, siyasi, kültürel vs- ve yenilenme ihtiyacı bir şeye işaret ediyor. Bir noktada imparatorluk, kendi döneminin ihtiyaçlarına her alanda içerik üretemediği için cevap veremiyor ve dışarıya mahkûm bir hale geliyor. Bütün bunlar olurken şu noktaya geliyoruz, Batı, kapitülasyonlar sırasındaki ticarette bilim, sanat, teknoloji ihraç ederken, en önemli şey olan paradigma da ihraç ediyor. Nasıl düşüneceğinize, dünyayı, tarihi, insanlığı, siyaseti, ekonomiyi ve hayatı nasıl algılayacağınıza dair bütünsel paradigmalar inşa ediyor. Fakat bunu Avrupa merkezci bir dünya görüşü temelinde yapıyor. Yani size bir şekilde dünya görüşünü dayatıyor. Şimdi en büyük soruya geliyoruz; İslam dünyası toplumları, düşünsel, felsefi, entelektüel ve kültürel hayatta, kendilerine dayatılan ontolojik ve epistemolojik emperyalizmi hâlâ neden fark edebilmiş değiller? Ontolojik ve epistemolojik emperyalizmi fark etmeyen bir bünye için bir gelecek tasavvur edilemez. Bu bünye bağımsız bir eğitim, devlet, kültür ve medeniyetten söz edemez. Bugün İslam dünyası toplumları ontolojik ve epistemolojik emperyalizmi fark edemediği için tamamlanmamış bağımsızlıklarla malul olduklarını da fark edemiyor. Bağımsızlıklarını tamamlayamayan bu ülkeler, sistematik bir şekilde bir kırılganlık içindedirler. Yani her türlü müdahaleye açıktırlar. Şimdi soruyu biraz daha somut hale getirelim. Bugün eğitim hayatımız epistemik bir dayatma ve diktatörlük ile karşı karşıyadır. Yani Batılı, sömürgeci, kolonyalist ve ırkçı bir dil ve bilgi tarafından belirleniyoruz. Bugün toplumlarımızda hâkim olan bilgi felsefesi ve sistemi seküler bilgi sistemidir. Seküler bilgi temelinde İslami eğitim yapamazsınız, İslami kültür kuramazsınız ve İslam medeniyeti kuramazsınız. Buna rağmen biz toplumumuzda sözünü ettiğimiz romantizm ve düşünmeyen duygusallıklar nedeniyle İslam medeniyeti tasavvur ve tahayyülünden bahsediyoruz. Peki, bağımsız İslami bilgi üretemeyen bir bünye nasıl İslam medeniyeti tahayyül edebilir? Bu büyük bir sorudur ve bu sorunun cevabını hiç kimse şu ana kadar vermemiştir. Çünkü Türkiye’de herhangi bir düşünürün, kültür adamının, siyaset adamının, örneğin milli eğitim bakanlarından birinin cumhuriyet tarihi boyunca bu güne gelene kadar epistemik dayatma ile alakalı eleştirel tek cümle kurduğu görülmemiştir. Yani bu epistemik dayatmaya karşı kendi epistemolojik özgürlüğümüzü savunmak durumundayız. Yani merhum İsmail Raci el Farukî’nin sözünü ettiği gibi bilginin İslamileştirilmesi zorunluluğudur. İslami bir gelecek, toplum, kültür, medeniyet ve eğitim için bilgiyi özgürleştirmek zorundayız. Çünkü biz şu anda dünya ölçeğinde seküler bilginin imparatorluğu tarafından kuşatılmış durumdayız. Bu imparatorlukla ilgili üniversiteleri kastediyorum ki bunların Türkiye’de şubeleri var, bu seküler, kolonyalist ve sömürgeci bilgi temelinde eğitim hayatını sürdürüyor. Aslında dünyada bir tane üniversite var; diğerleri onun şubesi. Biz bilgiyi ithal ediyoruz, kendimiz üretmiyoruz. İthal ettiğimiz bilgi üzerinde bu toplumun bünyesine uygun olarak bu bilgi yeniden nasıl inşa edilir, konuşmuyoruz. Bu bilgiyi ithal ettiğimiz gibi tüketiyoruz. Bugün çok ilginçtir, Kolombiya’da Peru’da, Şili’de bu Avrupa merkezci epistemoloji ve ontolojinin dayatmalarına karşı bağımsız bilgi ve bilginin inşası için eleştirel bir dil geliştirmeye çalışan tarih felsefecileri var. Bizde yok ama Kolombiya’da Peru’da, Şili’de var. Yani bunlar Avrupa merkezci, sömürgeci, ırkçı dil ve epistemoloji temelinde dayatmaya karşı çıkıyorlar. Bilginin özgürleştirilmesinden bahsediyorlar. Ama İslam dünyası toplumlarında İsmail Raci el-Farukî istisna tutulursa bilginin özgürleştirilmesi noktasında hiçbir çalışma yapılmamıştır. O halde soru şudur; biz bu epistemik diktatörlüğe mahkûm muyuz? Bu bir kader midir? Epistemolojik emperyalizm, bilgiyi seküler temelde açıklamak; ontolojik emperyalizm, varoluşu seküler temelde açıklamak demektir. Bizde bugün cemaatler, gruplar, partiler, düşünce hayatı ilâ-âhir, eski dille söylersek; kıyl ü kal dışında yani dedikodu dışında başka bir şey yapmamıştır. Cumhuriyet Türkiye’sinde ‘Din elden gidiyor!’ klişesi için geriye sadece bireysel dindarlık kaldığı için din zaten elden gitmişti dedim. Türkiye’de Müslümanlar bireysel dindarlığa ikna edilmişlerdir. Bizi bireysel dindarlığa ikna eden otoriteyle hiçbir zaman yüzleşmedik. Size çok ilginç bir şeyden bahsedeyim. Milan Kundera diyor ki: “Düşman sizi en çok nerenizden vuruyorsa kimliğiniz orasıdır.” Bugün İslam dünya vizyonunu kaybettiği için İslamcılık bağlamında biz bu dünya vizyonunun yeniden kazanılması gerektiğine irşat eden bir anlayışı temsil etmeye çalışıyoruz. Dolayısıyla bu süreç İslamcılık diye tanımlanıyor. Ve dışarıdan tanımlanıyor. Bu kavramı biz icat etmedik ama bu kavram İslam’ın yeniden dünya misyonu kazanmasını isteyen bir kesim için uygun görülüyor. Yani bu, şu anlama geliyor: Müslümanlar ve İslam, dünyaya siyasal olarak da müdahale etmeliler. Şimdi düşman bizi en çok oramızdan vuruyor, dolayısıyla bizim kimliğimiz o. Çünkü İslam’ı somut olarak kamusal alanda temsil iradesine sahip bulunmuyoruz. Bu temsil iradesi siyasetle sağlanabilir. Ama epistemik, aydınlama mutlakıyetçiliğiyle hiçbir sorunu olmayan, buna hiçbir eleştiri getirmeyen bir durumdayız. Bu soruları soran biri var da ben bilmiyorsam beni uyarabilirsiniz. Asıl büyük soru budur; epistemik diktatörlüğe neden, niçin, nasıl katlanmaya devam ediyoruz? Buna katlanmaya devam eden bir kültürde hiç kimse İslami özgürlüklerden bahsedemez. İslami özgürlüklerden bahsederken, eğer bireysel dindarlığın özgürlüğünden bahsediyorsak o, folklorik ve sembolik bir özgürlüktür. Neden kamusal, ekonomik, siyasal özgürlüklerden söz edemiyoruz. Neden kapitalist dünya görüşü ve hayat tarzı ile ilgili bir toplumsallaşmış karşıtlık yok? Çünkü herkes buna ikna edilmiş. Biz hayati soruları sormadık, çünkü bu soruları sorabilecek nitelikte entelektüel, felsefi ve düşünsel kadrolara sahip değiliz. Şu anda bugünün dünyasının sürdürdüğü entelektüel tartışmalara İslami bağlamda katkıda bulunacak bir tek Müslüman filozof yoktur. Düşünür yok, filozof yok; bunun yerine trol orduları var. Klişeleri olan, kalıpları olan, dayatmaları olan, toplumu kategorize eden troller var. Dinî hayat, -istisnaları tenzih ederek söylüyorum- bir klinikte müşahede altında tutulması gereken meczuplar tarafından ele geçirilmiştir. Buna yönelik bir eleştiri duyuyor musunuz? Türkiye’de düşünce, kültür, entelektüel ve siyasal hayat, tarihin son birkaç yüz yılında üretilen dinî ve politik popülizm uyuşturucularıyla nasıl mücadele edileceğine dair tek bir cümle kurmuş mudur? İslam’ın vülgarize edilmesine, mistifikasyona tâbi tutulmasına sağlıklı, kapsamlı, nitelikli ve sistematik toplumun dikkatini çekecek eleştirel analizler yapan düşünürlerimiz var mı? Sorular bunlar. Bu soruları çoğaltabiliriz. Büyük ölçüde düşünürlerimiz ve aydınlarımız eleştiri yapmak yerine sürecin parçası haline gelmişlerdir. Çünkü bizde devlete, ulus-devlet kutsallarına, etnik kutsallara, mezhepçi kutsallara dâhil olmadan yerel, milli ve ulus-devlet sınırlarını aşarak konuşan bir zihin yoktur. Bunların cevaplarını bulmamız gerekiyor. Nitekim bugün şimdiye kadar, Müslüman olarak bilinen şairler, edebiyat adamları, yazarlar ve düşünürler kolaylıkla devletçileştirilebiliyor. Devlet ya da iktidar bu isimleri nasıl kolaylıkla devletçileştirebiliyor? Bunun cevabını bulmamız gerekir.
Bir ara ‘din yorgunluğu’ tartışıldı. Bu sahici bir tartışma mıydı? Bu anlamda bir yorgunluk söz konusu mu sizce de? Aslında biz dergimizde ‘yılgınlık psikolojisini’ işledik kısa süre önce. Buna dair de bir iki sorumuz daha olacak: Siyasi atmosferin yorucu ve hatta boğucu bir yanı malûm. Bu atmosferin yarattığı yorgunluk bir taraftan, diğer taraftansa ‘yanıt verememenin’ ortaya çıkardığı ve hatta özgüvensizliğe varacak bir yılgınlık da söz konusu diye düşünüyoruz. Buna dair neler söylemek istersiniz? Biz yılgınlık koyduk adını, siz ne dersiniz üstad, onu da öğrenmek isteriz?
Bugün İslam’ın önündeki en büyük engel; vülgarize edilmiş, mistifikasyona tâbi tutulmuş din algısıdır. Yani İslam, Müslümanlar aracılığıyla engelleniyor, gelenek tarafından engelleniyor, iktidar tarafından engelleniyor. İslam her iktidar döneminde araçsallaştırılıyor hem de barbarca araçsallaştırılıyor. İslam’a sadece devlet ve iktidarlar değil; gelenek, modern ve rasyonel sistem, sekülerizm, neoliberal dünya görüşü ve kapitalist dünya görüşü müdahale ediyor. Dolayısıyla İslam hem içerden hem dışarıdan çok ciddi, yoğun ve sistematik saldırılarla karşı karşıyadır. Burada asıl soru şu; özellikle aydınlama döneminde Hıristiyanlığın ama daha sonra bu Avrupa merkezcilik ideolojik ve ırkçı anlamda evrenselleştirilince, dinin otoritesinin tartışılması, sonradan da bütün dinleri kapsayan bir noktaya geldi. Dolayısıyla İslam’ı da içerecek şekilde kullanılabiliyor. Bilim yeni bir dine dönüştürülerek asıl belirleyici oldu, böylece din bireysel alana hapsediliyor. Bununla birlikte yorgunluk ortaya çıkmış oluyor. Çünkü dinin bireysel alana hapsedilmesiyle Müslümanlar kısmî bir şey hissediyorlar çünkü dünya ölçeğinde etkili olabilmeleri için uzun soluklu bir mücadeleye tâkat getiremiyorlar. Nitekim son zamanlarda yayımlanan bir kitap var biliyorsunuz Wael Hallaq’ın İmkânsız Devlet adındaki kitabı. Kitap, büyük bir ölçüde İslam devleti fikrinin bugün karşı karşıya bulunduğu güçlükleri anlatıyor. Şimdi tekrar başa dönerek söyleyelim; İslam’ın içerden ve dışarıdan maruz kaldığı o sistematik sardıralar karşısında İslami bünye çok büyük bir zâfiyet gösterdi. Bunun pek çok nedeni var, buna söyleşi içinde de değindik. Bugün geldiğimiz nokta şudur, yine hiç konuşmadığımız bir şeyden bahsedeceğim. Entelektüel haçlı seferleri karşısında İslam dünyasında düşünce ve kültür hayatı tutunmayı başaramamıştır. Yani entelektüel haçlı seferleri karşısında kendi entelektüel silahlarını üretememiştir. Bu konuda bir örnek anlatmak istiyorum, daha önce de çeşitli vesilelerle anlatmıştım. Amerika’da karşılaştırmalı Amerikan edebiyatı üzerine çalışmalar yapan Gayatri Chakravorty Spivak adında bir hanımefendi var. Bu hanımefendi, post-kolonyal okulun en önde gelen isimlerinden bir tanesi. Şunu soruyor: “Mâdun konuşabilir mi?” Mâdun; kolonyalistler, emperyalistler, galipler ve zenginler tarafından etkisizleştirilen, mağlup edilen, ötekileştirilen, başkalaştırılan, dışlanan ve etiketlenen alttakiler demek. Mâdun, alttaki yani kendi kendini tanımlayamayan insan, kendi sözcükleri olmayan, kendi tarihi olmayan, kendi ufku, kendi bilinci olmayan, maruz kalan demek. İşte bu mâdun konuşabilir mi diye soruyor ve cevap veriyor: Hayır, konuşamaz! Çünkü bu mâdun paradigma savaşlarını kaybetmiştir. Cevap müthiş! Şimdi bugüne geliyoruz, bugün Entelektüel haçlı seferleri karşısında İslami dili, bilgiyi, dünya görüşünü bir bütünlük içerisinde sistematize ederek 21. yüzyılın bilincine kazandırmak üzere hiçbir çalışma yapılmıyor. Bu genel bir değerlendirme olduğu için gözden kaçırdığımız istisnalar olabilir tabiî ki. Müslüman entelektüeller ise bu Haçlı seferleri karşısında İslami bağlamda tutunamadıkları için Haçlıların yanına geçmişlerdir. Bu, liberal, seküler yorumları paylaşmak demektir. Soruda bahsettiğiniz deizm, ateizm gibi akımlar bu entelektüel Haçlı seferleri karşısında tutunamamaktan kaynaklanan sorunlardır. Bu sözünü ettiğim galiplerin paradigmalarının bugün hepimizin zihin dünyası üzerinde bir otoritesi var. Bu Batılılar bütün dünyada bütün kültürlerin zihnini ele geçirirken; 17. yüzyılda Osmanlı uleması, yüzyılın neredeyse yarısını fıkhî tartışmalarla geçirdi. Dünya paradigmatik düzlemde bizim zihin dünyamızı ele geçirirken; İstanbul uleması Kadızâdeliler ile Sivasîler arasında bölünmüş, tamamen biçimsel ve geleneksel bağlamla sınırlı, dünyadan tamamen habersiz iki kamp halinde elli yıl tartışmışlardır. Demin verdiğim örnekte olduğu gibi rasathaneleri kapatıyor, matbaaya karışı tavır geliştiriyorlar. Bunlar oryantalist yorumlar falan değil; bunlarla yüzleşmemiz gerektiği için bunları söylüyorum. Düşünce ve kültür hayatımız paradigmatik bir fosilleşme içindedir. Böyle olmasaydı kimse kimsenin etnik aidiyetini, mezhep aidiyetini sorgulamayacaktı. Kürt müdür, Fars mıdır, Arap mıdır, Şiî midir, Sünnî midir, Selefî midir, kimse bunları merak etmeyecekti. Bunları merak ediyorsak ve bunları kategorize ediyorsak, bu, İslamî ve insani tarafımızın azaldığına işaret eder. Bugün herhangi bir hizip, bu edebiyat hizbi olabilir, dinî bir hizip olabilir veya politik bir hizip olabilir, bu hizbe dâhil olan bir kişi hizbe dâhil oluyor ama insanlıktan çıkıyor. Hâlbuki siz bütün bir insanlıkla konuşmak ve iletişim kurmak zorundasınız. Sonra tek akla mahkûm olmak -o akıl kimin aklı olursa olsun- hiçbirimizin aklı tek başına büyük çözümlemeler yapamaz. Tek akla ve tek yoruma mahkûm edilen bir toplumun geleceği olamaz. Bütün akılların bir araya gelmesi gerekirken; siz tek aklın ufkunuzu kapatmasına müsaade ediyorsunuz. Bundan dolayı bugün toplumumuz güncel politik popülizmin ufkuna hapsedilmiştir. Bütün bir toplumun düşünce, felsefe, estetik, kültürel ve entelektüel hayatı yok, sadece güncel politik popülizme dayalı bir gündemi var. Bütün bir toplum bununla meşgul oluyor. Bu, bir toplumun tükendiğine işaret eder. Bu toplum sadece ve sadece günü kurtarmaya çalışıyor. Hamaset diliyle ve siyasetiyle bir toplumu yönetemezsiniz. Hamaset dilinin hâkim olması demek, o toplumda bütün genç kuşakların entelektüel yeteneklerinin ve potansiyellerinin yok edilmesi demektir. Şu anda Türkiye’de yapılmaya devam eden şey budur. Asıl büyük sorular bunlar, bu büyük sorular üzerinde, devlet ve iktidar alanı dışında, bağımsız entelektüel ve eleştirel alanlar oluşturulmuyor. İktidar sahipleri hangi toplumda ya da kültürde olursa olsunlar, iktidar sebebiyle İslamî alana, bağlama, bilgeliğe ve ahlâka yabancılaştıkları için iktidar ihtirasları ve ayrıcalıkları, ayrıca ekonomik ihtiras ve ayrıcalıklar, bürokratik ihtiras ve ayrıcalıklar İslam’a yabancılaştırıyor. Genç kuşaklar bu tablo karşısında İslam’a olan özgüvenlerini kaybediyorlar. Gelenek de modernite de bütünüyle kötü değil. Sözünü ettiğimiz gibi İslam’ın ilk yüzyılında Müslümanlar kozmopolit bir üst kültür oluşturmuşlarsa, gelenekten ve moderniteden hangi ölçüde yararlanabileceğine de karar verebilirler. Buna karar vermek için ictihad etmeleri gerekir, bunun için de ictihad etme liyakatine sahip kadrolar yetiştirmeleri gerekir.
Bunun sosyal ve siyasi sebepleri neler olabilir? Bu sendromdan kaçış, kurtulma hangi şartlarda ve düzeyde mümkündür sizce? Şunu da düşündürmüyor değil: fikir ve eylem planında aynı yerde aynı patinajlara düşmek bir yılgınlığı da büyütüyor olabilir mi?
Zihin dünyamızın entelektüel anlamda psikolojik bir baskı altında olduğu doğrudur. Zihin dünyamızın çok ciddi anlamda bir özgüvene ihtiyacı var.
Zihin dünyamızın yeni bir dile, ufka, tarza, üsluba ve birikime ihtiyacı var. Bütün bunlar için özellikle tarihin son beş yüz yılında neler olup bittiğine ilişkin çok sağlıklı, hem içe doğru hem dışa doğru çözümlemeler yapmak gerekiyor. Bunu hakkaniyet sınırları içinde yapmak gerekiyor.
Yani kendimizi herhangi bir tek yoruma hapsederek değil. Bütün yorumları yani geçmişte yaşanan bütün yorumları çok adil bir dikkatle, adaletli bir dikkatle eleştirerek… Her yorumu kendi döneminin koşulları içinde değerlendirmeli. Yani farklıyı mahkûm etmeden, farklıyı anlamaya çalışarak. Farklıyı anlamaya çalışan bir dikkate sahip olmalıyız. Dolayısıyla geçmişe yönelik bu üzerimizdeki entelektüel anlamda psikolojik baskı çok somut hale gelmiştir. Ve vazgeçilmez bir noktaya gelmiştir. Ve bu baskı sebebiyle bilincimiz kolaylıkla sömürgeleştirilebiliyor. Bilinciniz sömürgeleştirildiği andan itibaren başkasının bilincine maruz kalıyorsunuz. Biz şu anda başkasının bilincine maruz kalan bir toplumuz. Kendi bilincimizi inşa etmeliyiz. Bunun için de evvela bilginin İslamileştirilmesi konusunu yeniden gündeme getirmek gerekiyor. Bunun için büyük bir özgüven gerekli çünkü dediğim gibi çok büyük bir bilgi imparatorluğu tarafından kuşatılmış durumdayız. Bunu yapabiliriz ama bunu yapmadan önce dediğim gibi önce bir içe doğru hesaplaşma gerekli. Kavga etmek için değil; yenilenmeye katkısı olsun diye. Bir özeleştiri ihtiyacına cevap versin diye. Şu ya da bu akımı mahkûm etmek için değil. Mesela bizde bu konuda çalışma yapanlar, büyük ölçüde Gazzâlî’yi itham ederler. Yani bu çöküşten büyük ölçüde onun sorumlu olduğunu söylerler. Bir kişi büyük bir çöküşten sorumlu olamaz. Bunun nedenleri üzerine Gazzâlî’nin katkıları olduğu doğrudur, bizi kültürel konformizme mahkûm ettiği de doğrudur. Bizim bu kültürel konformizmimiz, Gazzâlî ve benzeri üstadların geleneği üzerinde saltanatını sürdürüyor. Kültürel konformizm ile hesaplaşırsak, o psikolojik baskıyı alt edebiliriz. Aynı zamanda o paradigmatik fosilleşmeyi aşarak da modernitenin zihin dünyamızdaki psikolojik baskısını aşabiliriz. Bütün bunlar mümkün. Bunu sizin kuşaklar yani genç kuşaklar yapabilirler. Genç kuşaklar kendilerinden öncekilerin ufkunu açmaya cesaret etmeliler. Bizim gençlere öteden beri bir çağrımız var, onlara diyoruz ki: “Bize gelmeyin, kendinize gelin!” Gençler, evrensel bir zihne sahip olmanın imkânları üzerine yoğunlaşmalılar.
Cabbar ve kahhar olan bir ülkenin, zalim bir topluluğun ürünlerini, siyasetini boykot etmek bence insani olarak da İslami olarak da son derece erdemli ve değerli bir tutum. Ama burada boykotun düzeyinin böyle Starbucks kahve zinciri veya başka bir market üzerinden sürdürülmesi çok yüzeysel ve basit kalıyor. Cenab Şahabettin’in Tiryaki Sözleri’nde kullandığı bir ifade var; Derken avam her şeyin gürültülüsünü sever düğünün de ibadetin de yani hemen yanı başımızdaki bir mağazaya saldırarak, sadece onun ürünlerini boykot ederek gerçek anlamda global Yahudi şerrine mâni olabilir misiniz? Yani ortalama bir vatandaş Starbucks’tan kahve içmeyerek bu eylemi yürütebilir barışçıl bir şekilde. Ama öte yandan İsrail’le fiilen ticaret yapan, dünya kadar para kazanan hatta belki tek işi bu olan insanlarla hiçbir şekilde temasa geçilmeden, onlar ikna edilmeden, onlar bu sürece dâhil edilmeden, ortalama bir insanın psikolojisi üzerinden boykot yürütmeyi ben çok makûl görmüyorum. Bu da iç siyasete, vitrinlere oynamak gibi geliyor. Hani kaba bir tabir kullanılır; Starbucks mücahitleri şeklinde. Bu arada İslâm ülkeleri bu konuda samimi iseler Starbucks dışında kendi ülkelerinin İsrail’le, Yahudilerle iş yapan firmalarını teker teker ifşa etsinler ve o ürünler konusunda aynı duyarlılığı göstersinler
Kavramlar, tarihsel süreç içinde yüklendiği anlamlar ile birlikte günümüze kadar gelmektedirler. Kavramların bugün taşıdığı anlamı kavrayabilmek için tarihsel süreç içinde geçirmiş oldukları değişim ve dönüşüme de bakmak gerekmektedir. Bizler de adalet kavramını bu bağlam içerisinde değerlendirerek, adalet kavramının bugün gelmiş olduğu noktayı anlamak için geçmişe giderek, kavramın geçirmiş olduğu süreçleri konuşmaya ve anlamaya çalıştık. Hayatın merkezî kavramlarından biri olan adalet kavramının izini Platon’dan başlayarak günümüze kadar takip etmeye gayret ettik. Bu süreç okumasının kavramı anlamamıza fayda sağlayacağı kanaatindeyiz. Adalet kavramının felsefî alt yapısını birlikte ele aldığımız değerli felsefe tarihi profesörü Kasım Küçükalp ile yapmış olduğumuz hoş sohbetle sizleri baş başa bırakıyoruz.
Dolayısıyla ne yapmamız lazım? Evvela uyanış. Artık anlamamız lazım bu projenin detaylarını ama bütün cephelerini anlamamız lazım. Sonra da karşı tedbir olarak evvela bir korunma, yani bir algoritma analizi yapan, algoritma filtrasyonu yapan bir sistem ve ondan sonra da bize ait bir sosyal medya, ki ben buna ifsat algoritmaları yerine ıslah algoritmaları diyorum. Islah algoritmaları üreten bir sosyal medya arama motoru, rahmani bir arama motoru ve rahmani bir yapay zekâ tasarlamamız lazım.
Şiir ve hikaye, her ikisi de sanat ve edebiyat ırmağını asırlardır sürükleyen iki büyük dalga. Gerek ‘şiirin saçağı’nın gerekse de ‘hikayenin saçağı’nın altına baktığımızda büyük isimleri, büyük özlemleri, büyük dramları, büyük kavgaları vs. görüyoruz. Bu iki tür ( şiir ve hikaye) arasına bir sınır çizmek ise pek kolay değil. Elbette ikisini birbirinden ayıran ve bu yüzden ayrı bir tür olarak adlandırılmayı hak eden vasıfları, kendine has anlatım biçimleri var. Ancak iç içe geçtikleri, birbirinin imkanlarını sonuna kadar kullandıkları da çokça rastlanan bir durum.
İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu adlı eserinde “Şiiri de şiirsel olanı da doğrudan doğruya şiirin içinde aramalıyız.” der. Bu edebi türün en önemli özelliğini, insanoğluna ait olan yapıp etmelerin sınırında yer alan bir etkinlik olması dolayısıyla kazandığına dikkat çeker. Şaire göre “şiirin nesneler dünyasındaki çok renkli, çok biçimli yüzünün merkezinde “beşerî olan” bulunmaktadır.
Atasoy Müftüoğlu ile İslamcılık ve Müslümanlar Üzerine
İslamcılık bitti, İslamcılık zaten tarihin en büyük felaketi, din elden gitti, din iyi ki elden gitti, din elden gitmeli, İslam diye bir şey kalmadı vs… Bu ve benzeri söylemlerle çokça karşılaştığımız bu günlerde aklımıza ‘Din’e karşı ciddi bir yorgunluk mu oluştu? Müslümanlar bir yılgınlık mı yaşıyor? Bu ve benzeri söylemlerin asıl sebebi nedir? İslam, tarihte ve bugün ne gibi sorunlarla karşılaştı ve Müslümanlar bu sorunlarla ne kadar baş edebildi? İslam tarihi boyunca ve bugün yanlış giden ne idi ki bu söylemler normalleşti? Müslümanların sorumlulukları nelerdi ve bugün ne? Gibi sorular geldi aklımıza. İşte bu röportajda elli küsür yıllık yazarlık tecrübesi ve geniş ufku ile hep bizlerin ağabeyi olmuş sevgili Atasoy Müftüoğlu ile bu sorulara cevaplar aradık. Şimdi sizi, İslam’ı ve Müslümanları hep en büyük derdi bilmiş üstad ile baş başa bırakıyoruz.
İslam tarihi ve İslam düşünce tarihi hakkında ne zaman konuşsak siyasî, sosyal ve ilmî sahadaki düşüş ve gerilemelerden bahsedilir. Düşüşü veya gerilemeyi resmeden süreci tarif edebilir misiniz? Nedir gerileme ve düşüş?
Ancak her nasılsa biz iç nedenlerle yüzleşmeye, iç nedenleri tartışmaya ve iç nedenler etrafında herhangi bir yeni değerlendirme yapmaya müsait değiliz. Bunun pek çok nedeni var, şöyle bir şey var, şimdiye kadar maalesef gereği gibi konuşulmamış, dikkate alınmamış olan o da şudur; bizler Müslümanlar olarak büyük ölçüde düşünmeyen duygusallıklarla ve düşünmeyen bağlılıklarla malul bir geleneğin çocuklarıyız. Düşünmeyen bağlılıklar, düşünmeyen duygusallıklar ve düşünmeyen siyasetler yani büyük ölçüde toplumlarımıza bu düşünmeyen duygusallıklar vaziyet ediyor. Düşünmeyen duygusallıklar vaziyet ettiği içinde biz karşılaştığımız sorunların farkına varmıyoruz. Bu duygusallıklar bir gün her şeyin iyi olabileceğini telkin ediyor. Bir gün her şey iyi olacak diye bir retorik var. Bunun nasıl iyi olabileceğini kimse sormuyor yani sizin bir çabanız yokken, içerik üretmiyorken, tavır almıyorken, yeni bir yöntem geliştirmiyorken nasıl iyi olabileceğimizi de kendi kendimize sormuyoruz. Çünkü bizde yanlış bir umut algısı var. Daha doğrusu teslimiyetçi bir umut algısı var. İnşallah iyi olacak diyoruz. Ama iyi olması için iyi şeyler yapmıyoruz. Bu sorunuzla ilgili olarak önce tarihsel bağlamda bizler varoluşsal, tarihsel, yapısal çözümlemeler yapmadık. Yani İslam dünyası toplumları tarihin son birkaç yüzyılını çok ciddi bir şekilde çok ciddi tehditlerle karşı karşıya bulundukları halde varoluşsal çözümlemeler yapmadılar, varoluşsal hesaplaşmalar yapmadılar. Bu çözümlemeleri yapacak kadrolar tabiî İslam dünyasında yoktu, önce buna işaret etmek gerekiyor. Yani o kadrolar kimlerdi, örneğin tarih felsefecileri olabilir, siyaset felsefecileri olabilir, hukuk felsefecileri olabilir. Ama biz şu anda bu düşüncesiz duygusallıklar nedeniyle evrensel zihinler yetiştiremiyoruz. Çünkü bu duysallıklar bizi daha çok yerel alana kapatıyor, milliyetçiliklere kapatıyor, mezhepçiliklere kapatıyor. Dolayısıyla biz dünyada neler olup bittiğinin farkına hiçbir zaman varmıyoruz. Ve diyoruz ki bütün bu karşı karşıya kaldığımız sorunlar dışarıdan kaynaklanıyor. Biz İslam dünyası toplumları ilk büyük kırılmayı dışarıdan maruz kaldığımız bir saldırı ile yaşadık. Bu kırılmayı kısaca özetlersek, Müslümanlar dünya misyonunu ve vizyonunu kaybettikleri gün bu büyük kırlıma başladı. Dünya misyonunu kaybetmek demek dünyaya yönelik iddialarını kaybetmek demek. İslam’ın dünyaya yönelik iddialarını kaybetmesi demek. Bu iddiaları kaybedince içine kapanıyorsunuz ve tarihe kapanıyorsunuz. Böylece dışarıda ne olup bittiğini fark etmiyoruz ve bugünde ne olup bittiğini fark etmiyoruz. Dolayısıyla İslam’ın dünya vizyonunu nasıl kaybettiğine ilişkin bir çözümleme yaparak bu konuların konuşulması gerekir.
Düşüşleri tetikleyen unsurları önemsiyorsunuz. Nelerdir bu ‘düşüş dönemlerini’ tetikleyen ortam ve unsurlar?
Bu ortam, herhangi bir bünye kendisini herhangi bir konuda yeterli bulduğunda yani artık bütün sorunlar çözüldü, bütün yanıtlar verildi, bütün yapılar kuruldu gibi bir noktaya gelerek bir tatmin duygusu yaşıyorsa ve o toplum yeni değişime ve dönüşüme ihtiyaç duymuyordur Çünkü her şeyin cevabının verildiğini düşünüyorsa her şey tamam diye düşünüyor, dolayısıyla bir statüko ve konformizm oluşuyor. Düşünsel dinî bir konformizm oluşuyor, bu konformizm her şeyin cevabı verildi ile başlıyor. Böyle bir zihinsel dünya oluşuyor. Bu kendi tarzıyla büyülenen bünye dışarıda ne olup bittiği ile başkasının ne söylediği ile ilgilenmez. Bu sorun tarzıyla büyülenen bünyenin kendi içinde ürettiği ve sonra kronik bir noktaya gelen bir sorundur. Kendi tarzıyla büyülendiği için bütün sorulara cevap verdiğini düşündüğü için yeni sorulara ihtiyaç duymamıştır. Dolayısıyla örneğin içtihat kapısının kapatılmasına karar vermiştir. İçtihat kapısının kapanması demek daha doğrusu içtihat etkinliğinin son bulması demek; yeni bir içerik üretilmeyecek demektir. Bir tıkanma durumu demektir, bu tıkanma kendi kendini tatmin eden bir zihniyetten de kaynaklanıyor olabilir.
Bu unsurlar 20 ve 21. yüzyılda da aynı şekilde varlığını hissettiriyor mu? Bu anlamıyla özellikle 21. yüzyılı ana hatlarıyla resmedebilir misiniz?
Biz içe ve geçmişe kapandığımızda dışarıda ne olup bittiğine ilişkin çözümlemeler yapmadık yani dışarıya yönelik dikkatimizi kaybettik. Zaten dünya misyonunu kaybetmek demek dünyaya yönelik dikkati, bilinci, hassasiyeti ve sorumluluğu da kaybetmek demek. Çünkü içerde yoğunlaştık. İlk kırılma içerde yaşandı demiştim, içe kapandık ve geçmişe kapandık -ikinci büyük bir kırılma dışarıdan kaynaklanan bir kırılma- bizim bu durumumuzu fark eden bir başka irade yoluyla mümkün oldu, başka bir irade gündemimize girdi. O da şudur; özellikle 1492’den sonra dünyada yeni bir tarih başladı. Yeni bir dünya görüşü yani bir hayat görüşü, yeni bir sistem insanların gündemine girdi. 1492’den kastımız, bu tarihte Batı tarihe girdi ve tarihi belirledi. Bu yeni tarihe kadar İslam dünyası toplumları pek çok alanda etkinliklerini sürdürüyorlardı. Özellikle en muhteşem dönemini Endülüs’te ifadesini bulan bir medeniyete ve imparatorluğa sahiptik. Bu imparatorluğun en bariz özelliği, en mütemayiz özelliği kendi döneminin dünyasına hitap eden bir bilince, dile, ufka ve sorumluluğa sahip olmasıydı. O dönemin bütün bağlamlarına ve koşullarına hitap eden bir medeniyetten bahsediyoruz. Endülüs İslam medeniyeti kendi döneminin nabzını tutuyor, kendi döneminin dünyasını tanıyor, bu tanımladığı dünyanın ihtiyaç duyduğu anlamda ve bağlamda içerik üretiyor. İçerik üretmek çok önemlidir, daha doğrusu herhangi bir toplumda kültür, özgün ve bağımsız içerik ürettiği takdirde varlığını ve hayatiyetini sürdürebilir. Eğer bir tıkanma durumu yaşıyorsanız içerik üretemezsiniz. Nitekim biz içe kapandıktan sonra içerik üretimini durdurduk. Çünkü içerik üretimini bir tür sapıklık sayan bir zihniyet ortaya çıktı. Yani her şeyin cevaplandırıldığı düşünüldüğü için. İçe ve geçmişe kapanan bir bünye dışarıya yabancılaşınca, dışarıya karşı savunmasız, yani yeni oluşan devlet, dünya, imparatorluk ve kültüre karşı savunmasız bir durumu seçti. Bir tür edilgin duruma geçti. O gün oluşan bu edilgenlik bir ölçüde bugün hâlâ devam ediyor. Yalnız şöyle bir tashih yapmak gerekiyor: Endülüs İslam medeniyeti içerik üreterek evvela o dönemin bütün bir ufkunu belirledi. Vakta ki içerik üretimi durdu, bu defa içerik üretenler tarihe girdiler. Bir statüko oluştu ve Endülüs dışında İslam dünyası ülkeleri Endülüs’teki o felsefî perspektife, zenginliğe, çözümlemelere yabancılaştılar ve onu mahkûm ettiler. Hatta ve hatta felsefeyi dinî alanın dışına sürgün etme çabası vardı. Hâlbuki İslam’ın ilk dönemlerinde büyük ölçüde felsefî çözümlemeler yoluyla bir evrenselleşme yolu ve ufku açıldı. İlk dönemin filozoflarının dünya ölçeğinde yankısı olan çözümlemeleri vardı. 1492’de Endülüs’de daha çok iç rekabetler yani iktidar bünyesindeki farklı unsurların iç rekabeti sebebiyle bir zaafa uğradı. Fakat 1492’de özellikle ticari seferler ve keşifler yoluyla dünya yeni bir düzene girdi. Bu 1492 sonrası Müslümanlarız biz. Bu, Avrupalılar tarafından İslam’la hesaplaşma amacıyla ortaya konmuş bir projeydi. Özellikle 1492’ye kadar belirleyici olan İslam’ın entelektüel hayatıydı. Çünkü henüz Avrupa’da yokken Endülüs kütüphanelerinde dört yüz bin cilt kitap olduğunu biliyoruz. Bu kitaplar konuşuluyor ve tartışılıyor. Ve bu kitaplar bütün kültürlerin bir özeti olan kitaplar. Yani o kitaplar aracılığıyla bütün bir geçmişe ve bütün kültürlere nüfuz etme imkânı buluyorsunuz. Dört yüz bin cilt kitap olduğu bir dönemde Avrupa’daki toplam kitapların sayısı bini bile bulmuyor. Böylesine bir entelektüel yoksulluk ve yoksunluk içinde Avrupa. 1492’den sonra pek çok faktör bir araya geliyor. Bir kere İslami bünye zayıflamaya başlıyor çünkü içe ve geçmişe kapanıyor, dünyaya hitap etmeyen bir dille konuşmaya başlıyor. Yani bu tasavvuf olabilir, mistisizm olabilir, Bâtınilik olabilir ilâ-âhir. Bu içe ve geçmişe kapandığınızda aynı zamanda akla yönelik bir kayıtsızlık içine de giriyorsunuz. Hem akla karşı kayıtsızlık hatta ve hatta aklı tahfif eden bir kayıtsızlık içine giriyor İslam dünyası kültürleri. Ve daha çok sezgisel çözümlemeler yapma ihtiyacı duyuyorlar. Yani aklın ve bilginin yerine içsel, Bâtıni, mistik keşifler geçiyor. Böylesi bir toplumun hayatiyetini sürdürmesi beklenemez. Nitekim öyle oldu. Bu konular ile ilgili çalışma yapan herkes için merhum Malik Bin Nebi’nin yaptığı çözümleme yeni bir başlangıcın ifadesi olabilir. Yani bir kültür yenilenmek istiyorsa Malik Bin Nebi’nin çözümlemesi başlangıç ufkunu teşkil edebilir. Malik Bin Nebi diyor ki: “Sömürgecilik çok korkunçtu ancak bundan daha korkunç olan sömürgeleştirmeye elverişli olmaktır.” İslam dünyası toplumları ve kültürleri, içe ve geçmişe kapanarak, dünya misyonunu kaybederek, bilgi ve aklın yerine içsel Bâtıni sezgiyi koyarak sömürgeleştirmeye elverişli bir noktaya geldiler. Yani bir kıtanın, sonra bir kültürün ve sonra yeni bir uygarlığın ortaya çıkışını göremediler ve herhangi bir önlem geliştiremediler.
Batı düşüncesini yakından takip ediyorsunuz. ‘Ulus-devletler bitti-bitiyor, çöktü-çöküyor’ derken, hem Batı’da hem de özellikle yaşadığımız coğrafyada bir daha, yeniden ve yeniden alevlendiğini görüyoruz. Bu da hem düşünsel ve siyasi hem de toplumsal bir daralma yaratıyor gibi. Türkiye özelinde toplumsal, siyasi ve düşünce dünyamızın son uğrak noktası, bugünü hakkında sizden bir değerlendirme almak isteriz?
Evvela şunu tabiî hatırlamak gerekiyor Müslüman olmak demek bütün bir insanlıkla ve bütün kültürlerle ilişki ve etkileşim kurmak demek. Eğer bir kültür içerik üretiyorsa başka bir kültürle alışveriş yapmaktan imtina etmez. Zaten bir medeniyet de tek kültür üzerinde kurulamaz. Bir medeniyet pek çok kültürle alışveriş yaparak kendisini inşa eder. Nitekim İslam medeniyeti böyle kurulmuştur. İslam tarihe çıktığı zaman önce İran’la sonra Hint’le sonra Çin’le, Bizans’la, Yunan’la temas kurdu. İçerik ürettiği için yoğun bir şekilde ve bir insanlık bilincine sahip olduğu için kimseyi ötekileştirmeden, dışlamadan, etiketlemeden ve kategorize etmeden; bunlar ne istiyor, ne yapıyor ve nasıl düşünüyor öğrenmek için sürekli onlarla alışveriş yaptı. Çünkü vereceği şeyler var ancak ihtiyaç duyduğu şeyler de vardı. Temas kurduğu kültürlerden neye ihtiyacı varsa onu aldı onların da neye ihtiyacı varsa bunları onlara verdi. Ben bunu şöyle kavramsallaştırmak gerektiğini düşünüyorum İslam’ın ilk yüz yılının filozofisi veya düşünce hayatı çok müthiş bir şey oluşturdu. Kozmopolit bir üst kültür oluşturdular. Bu bütün kültürlerle etkileşim içinde bulunmanın belki vazgeçilmez şartlarından bir tanesiydi. Ancak zamanla bu kozmopolit üst kültür, yerini daha çok büyük yerelliklere, etnik asabiyetlere, milliyet asabiyetlerine ve mezhep asabiyetlerine bıraktı. Ulus-devleti modernite oluşturdu biliyorsunuz evvela bu bizim büyük insanlık fikrine ve inancına yabancılaşmak demek. Ulus-devleti kabul ettiğiniz andan itibaren büyük insanlık, ortak insanlık, insanlığın ortak değerleri, ortak bilgelikler ve fıtri değerlere bir şekilde yabancılaşıyorsunuz. Dolayısıyla her ulus-devlet kendisiyle ilgili mitolojik ve ideolojik kurgular icat etme ihtiyacı duyuyor. Bunu her ulus-devlet yapıyor. Bunların hepsi kurgu çünkü ulus-devletler bu kurguları icat ederken aynı zamanda bir şekilde ırkçılık da yapmış oluyor. Yani o büyük insanlık fikrine yabancılaştığınız an o süreç sizi belli bir noktada ırkçılığa sürüklüyor ve savuruyor. Büyük insanlık fikrine yabancılaştığınızda başlıyor gayri insanilikler çünkü öbürlerini dışlamaya, etiketlemeye, aşağılamaya ve mahkûm etmeye çalışıyorsunuz. Avrupa merkezcilik neden hep ırkçı ve ideolojik bir merkezde varlığını sürdürdü. Daha doğrusu beyaz adamın misyonunun dilini hatırlayalım ya da uygarlık misyonu dilini, bütün insanlık ailesinin parçalanmasına yönelikti. Yani Batı dışındaki kültürleri aşağılamak ve mahkûm etmek Batı’yı üste almak için üretildi. Dolayısıyla ulus-devletin en büyük zaafı bizi büyük insanlık fikrine, ahlâkına, bilincine ve inancına yabancılaştırarak ortaya çıkmasıydı. Ulus-devlet kendini koruyabilmek için bütün bu kurgulara ihtiyaç duydu ancak bu kurgular sonuç itibariyle bütün halkları birbirine yabancılaştırdı. Ulus-devlet Milliyetçilikleri, ırkçılıkları, yabancılaşmayı meşrulaştırdı ve bizi tek yoruma, tek etnik aidiyete hapsetti. Nitekim bugün İslam birliğinin önündeki en büyük engel ulus-devletlerdir. Çünkü hiçbir ulus-devlet ümmet lehine ulus-devlet realizminden ve kutsalından vazgeçmek istemez. Nitekim bunu yapmıyor dikkat ederseniz. Mesela ulus-devlet bugün içinde yaşadığımız gibi ihtiyaç duyduğunda dini araçsallaştırıyor. Nasıl yapıyor, örneğin camilerde Türk bayrakları asılıyor, Cuma hutbeleri vesilesiyle devletçilik, milliyetçilik meşrulaştırılıyor. İslami bütün kadrolar devlet ve millet alanına dâhil oluyor. Ve böylece ümmet alanından uzaklaşıyoruz. Çünkü ümmet alanına geçmek için herkesin ulus-devlet bencilliklerinden feragat etmesi gerekiyor. Ümmet bilincini temsil liyakatini kazanabilmek için bütün bu kurgusal ulus-devlet mitolojilerini reddetmemiz gerekiyor.
Katılır mısınız bilmem ağabey, Müslümanlar olarak hemen hemen aynı konuları, aynı sorunları aynı çözüm diliyle konuşuyor gibiyiz? Sizce böyle mi? Sorularımız ve sorunlarımız değişiyor mu? Doğru soruları sorup sahici sorunlar üzerinde mi geziniyoruz? Sizden birkaç soru sormanızı istiyoruz bize!
Aslında aynı şeyleri konuşmuyoruz daha doğrusu hayati şeyleri konuşmuyoruz. Tarihsel, varoluşsal sorunları hiç konuşmadık. Örneğin cumhuriyet Türkiye’sinde şu anda karşı karşıya bulunduğumuz hayati sorunları konuşan herhangi bir akım, düşünce adamı veya herhangi bir oluşum yoktur. Peki, hemen konuşulması gerekirken hiç konuşulmayan şey nedir. Onu hemen açıklayayım, bizler bize dayatılan bir gerçeklik içinde hayatımıza gözlerimiz açtık. Bu gerçeklik modern, seküler, kapitalist ve liberal bir sistem bütün unsurları ve kurumları ile bize dayatıldı. Biz bize dayatılan bir gerçeklik ile uzlaştık ve unun İslami olup olmadığını hiçbir zaman tartışmadık. Sonra bu gerçeklik bütün bir hayatı örgütledi; dini, siyasal, düşünce, kültür hayatını örgütledi. Bugün Türkiye’ de hâlâ Fransız devriminin siyasal kavramları ile siyaset yapılıyor. Biz bu gerçeklikle uzlaştık sonra bu gerçekliği içselleştirdik ve bir parçası olduk sonra bu gerçeklikle bütünleştik. Bu şu anlama geliyor; bizler yani kendisini hâlâ İslam’a nispet eden cemaatler, topluluklar, partiler, gruplar her kimse onlar yani hepimiz İslami gerçekliğin nasıl bir şey olduğunu bilmiyoruz. İçine doğduğumuz gerçeklik modern, liberal, seküler gerçekliktir. Onun kurumları, bütün kavramlarıdır, onun dilidir, onun ürettiği bilgidir, onun referanslarıdır ve onun paradigmalarıdır. Dolayısıyla biz İslami gerçekliğin nasıl bir şey olduğunu bilmiyoruz. Bize dayatılan bu gerçeklik, ne kadar Müslüman olmamız gerektiğine de karar vermiştir. Nitekim biz bize dayatılan gerçekliğin sınırları içinde kalarak Müslüman olduk. Halen bu bağlamda kalarak İslami ilgilerimizi sürdürüyoruz. Çünkü İslam içsel bir gerçeklik olarak hayatını sürdürmektedir. Örneğin İslam’ın kamusal alanda, ekonomik alanda, siyasal alanda temsil ve tecrübe edilmesini talep edemiyoruz. Çünkü İslam’ın sınırlarını, çerçevesini ve işlevlerini bugün seküler dünya görüşü belirliyor. Bize dayatılan gerçeklik ile ilgili düşünsel, kültürel, felsefî, entelektüel ve İslami sorgulamalar yapılmamıştır. Soru bir; niçin yapılmamıştır? Bize dayatılan gerçeğin reddi bağlamında neden ortada toplumsallaşmış, kamusal alanda ifadesini bulan bir entelektüel hareket yoktur? Neden bir düşünür yoktur? Neden bir filozof yoktur? Neden bir entelektüel yoktur? Neden bir edebiyat adamı yoktur? Neden bir sanat damı yoktur? İlâ-âhir bu soruları devam ettirebiliriz. Aynı bağlama ilişkin olarak devam edersek, şu anda İslam daha çok soyut bir düzlemde varlığını sürdürüyor.
Onların biz geçmişte ne ifade ettiğini okuyoruz ve öğreniyoruz. Bu gün neyi ifade etmeleri gerektiği noktasında da çalışma yapılmıyor. Niçin yapılmıyor. Bir diğer tarafta seküler dünya görüşü İslami dilin, bilginin, kavram ve kurumların otoritesini büyük ölçüde değersizleştirmiştir. Şu anda İslami dilin kavram ve kurumların gerçek hayatta hiçbir otoritesi ve meşruiyeti yoktur. Bugün İslami referanslarla konuşmuyoruz, kendi paradigma sistemimizi kurmuyoruz. Soru bu; neden İslami referans ve paradigma sistemi üzerinde çalışılmıyor? Neden İslam’ın 21. yüzyılda yeniden tarihe geri dönüşünü mümkün kılacak entelektüel bir dönüşüm yaşanılmıyor? İslam dünyası toplumları İslam’ın 21. yüzyılda temsilini ve tecrübesini mümkün kılacak neden bir entelektüel üretkenlik içinde değil? Neden hâlâ geçmişe doğru düşünüyor ve neden bugüne ilişkin çözümlemeler üretemiyoruz? Biz, bize dayatılan gerçekliğin izin verdiği kadar Müslümanız. Onlar bizi tanımlıyor, biz kendimizi tanımlayamıyoruz. Bir kültür eğer kendisini tanımlama iradesinden yoksunsa o kültür özgür değildir. Dolayısıyla bugün İslam hakkında konuşurken de aynı şekilde İslam’ı her gün Batı rasyonalitesinin sınavına tâbi tutmaya çalışıyoruz. Biz bir taraftan modernitenin, bir taraftan geleneğin vesayeti altındayız. Vesayet altında olan kültürler neyi konuşacaklarına, nasıl ve ne kadar konuşacaklarına kendileri karar veremezler. Neden modernitenin ve geleneğin vesayeti aşılamıyor? Ya da soruları devam ettirebiliriz; etnik ve mezhep vesayeti neden aşılamıyor? Bu vesayetleri aşmadan kültürümüzün özgürlüğünden bahsedemeyiz. Bu sorular çoğaltılabilir. Biz büyük sorular sormadık, büyük hesaplaşmalar, özeleştiriler, yüzleşmeler yapmadık. Bunun için büyük cevaplar da veremiyoruz.
Cumhuriyetin ilk dönemindeki, bir panik hali ‘din elden gidiyor’… Bugünse deizm, ateizm tartışmaları, ‘İslamcılık bitti-bitiyor, çöktü-çöküyor’ ifadeleri bu panik halini anımsatıyor gibi. Sizce elden giden, biten nedir? Veya çöken? Bir alarm çalacak olsanız, sahici bir alarm… Bu ne olurdu!?
Biz yine büyük soruları sormaya devam edelim. Bizim sözünü ettiğimiz sorular asıl konuşulması gerekenlerin yanında daha yüzeysel sorular. Derinlerde kalan şeyleri konuşmuyoruz zira.
Cumhuriyet Türkiye’sinde din elden gidiyor klişesi ya da sloganının konuşulduğu sıralarda, -tırnak içinde söylüyorum- ‘Din’ zaten elden gitmişti. Yani daha önceden gitmişti. Yani Cumhuriyet Türkiye’si ile gitmedi. Biz hâlâ bütünlüklü ve tutarlı bir Osmanlı eleştirisi yapmış değiliz. Biz Osmanlıyı büyük ölçüde büyük bir romantizmin ve büyük bir ütopyanın, büyük bir nostaljinin ifadesi olarak okuyoruz. Daha doğrusu bizde tarih felsefesi yapılmadığı için biz tarihi daha çok olaylar ve büyük adamlar tarihi olarak okuyoruz. Örneğin büyük düşünce tarihi okumadık, büyük felsefe tarihi okumadık. Düşünce ve felsefe tarihi perspektifine sahip değiliz. Kahramanlık tarihi, büyük adamlar tarihi ve büyük olaylar tarihi okuyoruz. Osmanlı tarihi ile ilgili hiçbir sağlıklı tarihi, eleştirel çözümleme yapılmamıştır. Osmanlı tarihi ile ilgili bir değerlendirme yaparken, tarih perspektifine sahip herkesin dikkatini çekecek bir şey var; kapitülasyonlar. Yabancılara verilen imtiyazlar yani. Kapitülasyonlar erken zamanlarda, 1500’lü yıllarda verilmiş ve daha çok Batılılara ekonomik ayrıcalıklar veren anlaşmalardır. İmparatorluk bünyesi bir noktada bir edilgenlik durumuna girdiğine işaret ediyor. Yani ekonomik bağımsızlığını temsil yeteneğini kaybediyor. Daha sonra kültürel ayrıcalıklar, eğitim ile ilgili ayrıcalıklar -Batılı okulların Anadolulun çeşitli yerlerinde açılmasına izin vermek gibi- veriliyor. Ve bu edilginlik pek çok alanda devam etti. Kimi alanlarda imparatorluk hayatiyetini, varlığını sürdürüyorsa da özellikle Avrupa’daki gelişmeleri analiz etmek yerine karşı duruluyordu. Örneğin İslami açıklanması yapılamayan rasathanelerin 1581’de yasaklanması gibi. İlk Müslüman astronom ve matematikçilerin rasat çalışmalarına bakın, astronomiye katkılarını düşünün, bir de on altıncı yüzyılda Osmanlı hinterlandı içindeki âlimlerin rasathanelere bakışını, astronomiye karşı oluşlarını düşünün. Ya da örneğin matbaanın gecikmesi. Tabiî bunun bir takım açıklamaları var, İslami kaligrafinin korunması gibi ama bununla kültürel atılıma geç kalmış oluyorsunuz. Burada asıl ifade etmek istediğim şey, bu kapitülasyonlar -ekonomik, siyasi, kültürel vs- ve yenilenme ihtiyacı bir şeye işaret ediyor. Bir noktada imparatorluk, kendi döneminin ihtiyaçlarına her alanda içerik üretemediği için cevap veremiyor ve dışarıya mahkûm bir hale geliyor. Bütün bunlar olurken şu noktaya geliyoruz, Batı, kapitülasyonlar sırasındaki ticarette bilim, sanat, teknoloji ihraç ederken, en önemli şey olan paradigma da ihraç ediyor. Nasıl düşüneceğinize, dünyayı, tarihi, insanlığı, siyaseti, ekonomiyi ve hayatı nasıl algılayacağınıza dair bütünsel paradigmalar inşa ediyor. Fakat bunu Avrupa merkezci bir dünya görüşü temelinde yapıyor. Yani size bir şekilde dünya görüşünü dayatıyor. Şimdi en büyük soruya geliyoruz; İslam dünyası toplumları, düşünsel, felsefi, entelektüel ve kültürel hayatta, kendilerine dayatılan ontolojik ve epistemolojik emperyalizmi hâlâ neden fark edebilmiş değiller? Ontolojik ve epistemolojik emperyalizmi fark etmeyen bir bünye için bir gelecek tasavvur edilemez. Bu bünye bağımsız bir eğitim, devlet, kültür ve medeniyetten söz edemez. Bugün İslam dünyası toplumları ontolojik ve epistemolojik emperyalizmi fark edemediği için tamamlanmamış bağımsızlıklarla malul olduklarını da fark edemiyor. Bağımsızlıklarını tamamlayamayan bu ülkeler, sistematik bir şekilde bir kırılganlık içindedirler. Yani her türlü müdahaleye açıktırlar. Şimdi soruyu biraz daha somut hale getirelim. Bugün eğitim hayatımız epistemik bir dayatma ve diktatörlük ile karşı karşıyadır. Yani Batılı, sömürgeci, kolonyalist ve ırkçı bir dil ve bilgi tarafından belirleniyoruz. Bugün toplumlarımızda hâkim olan bilgi felsefesi ve sistemi seküler bilgi sistemidir. Seküler bilgi temelinde İslami eğitim yapamazsınız, İslami kültür kuramazsınız ve İslam medeniyeti kuramazsınız. Buna rağmen biz toplumumuzda sözünü ettiğimiz romantizm ve düşünmeyen duygusallıklar nedeniyle İslam medeniyeti tasavvur ve tahayyülünden bahsediyoruz. Peki, bağımsız İslami bilgi üretemeyen bir bünye nasıl İslam medeniyeti tahayyül edebilir? Bu büyük bir sorudur ve bu sorunun cevabını hiç kimse şu ana kadar vermemiştir. Çünkü Türkiye’de herhangi bir düşünürün, kültür adamının, siyaset adamının, örneğin milli eğitim bakanlarından birinin cumhuriyet tarihi boyunca bu güne gelene kadar epistemik dayatma ile alakalı eleştirel tek cümle kurduğu görülmemiştir. Yani bu epistemik dayatmaya karşı kendi epistemolojik özgürlüğümüzü savunmak durumundayız. Yani merhum İsmail Raci el Farukî’nin sözünü ettiği gibi bilginin İslamileştirilmesi zorunluluğudur. İslami bir gelecek, toplum, kültür, medeniyet ve eğitim için bilgiyi özgürleştirmek zorundayız. Çünkü biz şu anda dünya ölçeğinde seküler bilginin imparatorluğu tarafından kuşatılmış durumdayız. Bu imparatorlukla ilgili üniversiteleri kastediyorum ki bunların Türkiye’de şubeleri var, bu seküler, kolonyalist ve sömürgeci bilgi temelinde eğitim hayatını sürdürüyor. Aslında dünyada bir tane üniversite var; diğerleri onun şubesi. Biz bilgiyi ithal ediyoruz, kendimiz üretmiyoruz. İthal ettiğimiz bilgi üzerinde bu toplumun bünyesine uygun olarak bu bilgi yeniden nasıl inşa edilir, konuşmuyoruz. Bu bilgiyi ithal ettiğimiz gibi tüketiyoruz. Bugün çok ilginçtir, Kolombiya’da Peru’da, Şili’de bu Avrupa merkezci epistemoloji ve ontolojinin dayatmalarına karşı bağımsız bilgi ve bilginin inşası için eleştirel bir dil geliştirmeye çalışan tarih felsefecileri var. Bizde yok ama Kolombiya’da Peru’da, Şili’de var. Yani bunlar Avrupa merkezci, sömürgeci, ırkçı dil ve epistemoloji temelinde dayatmaya karşı çıkıyorlar. Bilginin özgürleştirilmesinden bahsediyorlar. Ama İslam dünyası toplumlarında İsmail Raci el-Farukî istisna tutulursa bilginin özgürleştirilmesi noktasında hiçbir çalışma yapılmamıştır. O halde soru şudur; biz bu epistemik diktatörlüğe mahkûm muyuz? Bu bir kader midir? Epistemolojik emperyalizm, bilgiyi seküler temelde açıklamak; ontolojik emperyalizm, varoluşu seküler temelde açıklamak demektir. Bizde bugün cemaatler, gruplar, partiler, düşünce hayatı ilâ-âhir, eski dille söylersek; kıyl ü kal dışında yani dedikodu dışında başka bir şey yapmamıştır. Cumhuriyet Türkiye’sinde ‘Din elden gidiyor!’ klişesi için geriye sadece bireysel dindarlık kaldığı için din zaten elden gitmişti dedim. Türkiye’de Müslümanlar bireysel dindarlığa ikna edilmişlerdir. Bizi bireysel dindarlığa ikna eden otoriteyle hiçbir zaman yüzleşmedik. Size çok ilginç bir şeyden bahsedeyim. Milan Kundera diyor ki: “Düşman sizi en çok nerenizden vuruyorsa kimliğiniz orasıdır.” Bugün İslam dünya vizyonunu kaybettiği için İslamcılık bağlamında biz bu dünya vizyonunun yeniden kazanılması gerektiğine irşat eden bir anlayışı temsil etmeye çalışıyoruz. Dolayısıyla bu süreç İslamcılık diye tanımlanıyor. Ve dışarıdan tanımlanıyor. Bu kavramı biz icat etmedik ama bu kavram İslam’ın yeniden dünya misyonu kazanmasını isteyen bir kesim için uygun görülüyor. Yani bu, şu anlama geliyor: Müslümanlar ve İslam, dünyaya siyasal olarak da müdahale etmeliler. Şimdi düşman bizi en çok oramızdan vuruyor, dolayısıyla bizim kimliğimiz o. Çünkü İslam’ı somut olarak kamusal alanda temsil iradesine sahip bulunmuyoruz. Bu temsil iradesi siyasetle sağlanabilir. Ama epistemik, aydınlama mutlakıyetçiliğiyle hiçbir sorunu olmayan, buna hiçbir eleştiri getirmeyen bir durumdayız. Bu soruları soran biri var da ben bilmiyorsam beni uyarabilirsiniz. Asıl büyük soru budur; epistemik diktatörlüğe neden, niçin, nasıl katlanmaya devam ediyoruz? Buna katlanmaya devam eden bir kültürde hiç kimse İslami özgürlüklerden bahsedemez. İslami özgürlüklerden bahsederken, eğer bireysel dindarlığın özgürlüğünden bahsediyorsak o, folklorik ve sembolik bir özgürlüktür. Neden kamusal, ekonomik, siyasal özgürlüklerden söz edemiyoruz. Neden kapitalist dünya görüşü ve hayat tarzı ile ilgili bir toplumsallaşmış karşıtlık yok? Çünkü herkes buna ikna edilmiş. Biz hayati soruları sormadık, çünkü bu soruları sorabilecek nitelikte entelektüel, felsefi ve düşünsel kadrolara sahip değiliz. Şu anda bugünün dünyasının sürdürdüğü entelektüel tartışmalara İslami bağlamda katkıda bulunacak bir tek Müslüman filozof yoktur. Düşünür yok, filozof yok; bunun yerine trol orduları var. Klişeleri olan, kalıpları olan, dayatmaları olan, toplumu kategorize eden troller var. Dinî hayat, -istisnaları tenzih ederek söylüyorum- bir klinikte müşahede altında tutulması gereken meczuplar tarafından ele geçirilmiştir. Buna yönelik bir eleştiri duyuyor musunuz? Türkiye’de düşünce, kültür, entelektüel ve siyasal hayat, tarihin son birkaç yüz yılında üretilen dinî ve politik popülizm uyuşturucularıyla nasıl mücadele edileceğine dair tek bir cümle kurmuş mudur? İslam’ın vülgarize edilmesine, mistifikasyona tâbi tutulmasına sağlıklı, kapsamlı, nitelikli ve sistematik toplumun dikkatini çekecek eleştirel analizler yapan düşünürlerimiz var mı? Sorular bunlar. Bu soruları çoğaltabiliriz. Büyük ölçüde düşünürlerimiz ve aydınlarımız eleştiri yapmak yerine sürecin parçası haline gelmişlerdir. Çünkü bizde devlete, ulus-devlet kutsallarına, etnik kutsallara, mezhepçi kutsallara dâhil olmadan yerel, milli ve ulus-devlet sınırlarını aşarak konuşan bir zihin yoktur. Bunların cevaplarını bulmamız gerekiyor. Nitekim bugün şimdiye kadar, Müslüman olarak bilinen şairler, edebiyat adamları, yazarlar ve düşünürler kolaylıkla devletçileştirilebiliyor. Devlet ya da iktidar bu isimleri nasıl kolaylıkla devletçileştirebiliyor? Bunun cevabını bulmamız gerekir.
Bir ara ‘din yorgunluğu’ tartışıldı. Bu sahici bir tartışma mıydı? Bu anlamda bir yorgunluk söz konusu mu sizce de? Aslında biz dergimizde ‘yılgınlık psikolojisini’ işledik kısa süre önce. Buna dair de bir iki sorumuz daha olacak: Siyasi atmosferin yorucu ve hatta boğucu bir yanı malûm. Bu atmosferin yarattığı yorgunluk bir taraftan, diğer taraftansa ‘yanıt verememenin’ ortaya çıkardığı ve hatta özgüvensizliğe varacak bir yılgınlık da söz konusu diye düşünüyoruz. Buna dair neler söylemek istersiniz? Biz yılgınlık koyduk adını, siz ne dersiniz üstad, onu da öğrenmek isteriz?
Bugün İslam’ın önündeki en büyük engel; vülgarize edilmiş, mistifikasyona tâbi tutulmuş din algısıdır. Yani İslam, Müslümanlar aracılığıyla engelleniyor, gelenek tarafından engelleniyor, iktidar tarafından engelleniyor. İslam her iktidar döneminde araçsallaştırılıyor hem de barbarca araçsallaştırılıyor. İslam’a sadece devlet ve iktidarlar değil; gelenek, modern ve rasyonel sistem, sekülerizm, neoliberal dünya görüşü ve kapitalist dünya görüşü müdahale ediyor. Dolayısıyla İslam hem içerden hem dışarıdan çok ciddi, yoğun ve sistematik saldırılarla karşı karşıyadır. Burada asıl soru şu; özellikle aydınlama döneminde Hıristiyanlığın ama daha sonra bu Avrupa merkezcilik ideolojik ve ırkçı anlamda evrenselleştirilince, dinin otoritesinin tartışılması, sonradan da bütün dinleri kapsayan bir noktaya geldi. Dolayısıyla İslam’ı da içerecek şekilde kullanılabiliyor. Bilim yeni bir dine dönüştürülerek asıl belirleyici oldu, böylece din bireysel alana hapsediliyor. Bununla birlikte yorgunluk ortaya çıkmış oluyor. Çünkü dinin bireysel alana hapsedilmesiyle Müslümanlar kısmî bir şey hissediyorlar çünkü dünya ölçeğinde etkili olabilmeleri için uzun soluklu bir mücadeleye tâkat getiremiyorlar. Nitekim son zamanlarda yayımlanan bir kitap var biliyorsunuz Wael Hallaq’ın İmkânsız Devlet adındaki kitabı. Kitap, büyük bir ölçüde İslam devleti fikrinin bugün karşı karşıya bulunduğu güçlükleri anlatıyor. Şimdi tekrar başa dönerek söyleyelim; İslam’ın içerden ve dışarıdan maruz kaldığı o sistematik sardıralar karşısında İslami bünye çok büyük bir zâfiyet gösterdi. Bunun pek çok nedeni var, buna söyleşi içinde de değindik. Bugün geldiğimiz nokta şudur, yine hiç konuşmadığımız bir şeyden bahsedeceğim. Entelektüel haçlı seferleri karşısında İslam dünyasında düşünce ve kültür hayatı tutunmayı başaramamıştır. Yani entelektüel haçlı seferleri karşısında kendi entelektüel silahlarını üretememiştir. Bu konuda bir örnek anlatmak istiyorum, daha önce de çeşitli vesilelerle anlatmıştım. Amerika’da karşılaştırmalı Amerikan edebiyatı üzerine çalışmalar yapan Gayatri Chakravorty Spivak adında bir hanımefendi var. Bu hanımefendi, post-kolonyal okulun en önde gelen isimlerinden bir tanesi. Şunu soruyor: “Mâdun konuşabilir mi?” Mâdun; kolonyalistler, emperyalistler, galipler ve zenginler tarafından etkisizleştirilen, mağlup edilen, ötekileştirilen, başkalaştırılan, dışlanan ve etiketlenen alttakiler demek. Mâdun, alttaki yani kendi kendini tanımlayamayan insan, kendi sözcükleri olmayan, kendi tarihi olmayan, kendi ufku, kendi bilinci olmayan, maruz kalan demek. İşte bu mâdun konuşabilir mi diye soruyor ve cevap veriyor: Hayır, konuşamaz! Çünkü bu mâdun paradigma savaşlarını kaybetmiştir. Cevap müthiş! Şimdi bugüne geliyoruz, bugün Entelektüel haçlı seferleri karşısında İslami dili, bilgiyi, dünya görüşünü bir bütünlük içerisinde sistematize ederek 21. yüzyılın bilincine kazandırmak üzere hiçbir çalışma yapılmıyor. Bu genel bir değerlendirme olduğu için gözden kaçırdığımız istisnalar olabilir tabiî ki. Müslüman entelektüeller ise bu Haçlı seferleri karşısında İslami bağlamda tutunamadıkları için Haçlıların yanına geçmişlerdir. Bu, liberal, seküler yorumları paylaşmak demektir. Soruda bahsettiğiniz deizm, ateizm gibi akımlar bu entelektüel Haçlı seferleri karşısında tutunamamaktan kaynaklanan sorunlardır. Bu sözünü ettiğim galiplerin paradigmalarının bugün hepimizin zihin dünyası üzerinde bir otoritesi var. Bu Batılılar bütün dünyada bütün kültürlerin zihnini ele geçirirken; 17. yüzyılda Osmanlı uleması, yüzyılın neredeyse yarısını fıkhî tartışmalarla geçirdi. Dünya paradigmatik düzlemde bizim zihin dünyamızı ele geçirirken; İstanbul uleması Kadızâdeliler ile Sivasîler arasında bölünmüş, tamamen biçimsel ve geleneksel bağlamla sınırlı, dünyadan tamamen habersiz iki kamp halinde elli yıl tartışmışlardır. Demin verdiğim örnekte olduğu gibi rasathaneleri kapatıyor, matbaaya karışı tavır geliştiriyorlar. Bunlar oryantalist yorumlar falan değil; bunlarla yüzleşmemiz gerektiği için bunları söylüyorum. Düşünce ve kültür hayatımız paradigmatik bir fosilleşme içindedir. Böyle olmasaydı kimse kimsenin etnik aidiyetini, mezhep aidiyetini sorgulamayacaktı. Kürt müdür, Fars mıdır, Arap mıdır, Şiî midir, Sünnî midir, Selefî midir, kimse bunları merak etmeyecekti. Bunları merak ediyorsak ve bunları kategorize ediyorsak, bu, İslamî ve insani tarafımızın azaldığına işaret eder. Bugün herhangi bir hizip, bu edebiyat hizbi olabilir, dinî bir hizip olabilir veya politik bir hizip olabilir, bu hizbe dâhil olan bir kişi hizbe dâhil oluyor ama insanlıktan çıkıyor. Hâlbuki siz bütün bir insanlıkla konuşmak ve iletişim kurmak zorundasınız. Sonra tek akla mahkûm olmak -o akıl kimin aklı olursa olsun- hiçbirimizin aklı tek başına büyük çözümlemeler yapamaz. Tek akla ve tek yoruma mahkûm edilen bir toplumun geleceği olamaz. Bütün akılların bir araya gelmesi gerekirken; siz tek aklın ufkunuzu kapatmasına müsaade ediyorsunuz. Bundan dolayı bugün toplumumuz güncel politik popülizmin ufkuna hapsedilmiştir. Bütün bir toplumun düşünce, felsefe, estetik, kültürel ve entelektüel hayatı yok, sadece güncel politik popülizme dayalı bir gündemi var. Bütün bir toplum bununla meşgul oluyor. Bu, bir toplumun tükendiğine işaret eder. Bu toplum sadece ve sadece günü kurtarmaya çalışıyor. Hamaset diliyle ve siyasetiyle bir toplumu yönetemezsiniz. Hamaset dilinin hâkim olması demek, o toplumda bütün genç kuşakların entelektüel yeteneklerinin ve potansiyellerinin yok edilmesi demektir. Şu anda Türkiye’de yapılmaya devam eden şey budur. Asıl büyük sorular bunlar, bu büyük sorular üzerinde, devlet ve iktidar alanı dışında, bağımsız entelektüel ve eleştirel alanlar oluşturulmuyor. İktidar sahipleri hangi toplumda ya da kültürde olursa olsunlar, iktidar sebebiyle İslamî alana, bağlama, bilgeliğe ve ahlâka yabancılaştıkları için iktidar ihtirasları ve ayrıcalıkları, ayrıca ekonomik ihtiras ve ayrıcalıklar, bürokratik ihtiras ve ayrıcalıklar İslam’a yabancılaştırıyor. Genç kuşaklar bu tablo karşısında İslam’a olan özgüvenlerini kaybediyorlar. Gelenek de modernite de bütünüyle kötü değil. Sözünü ettiğimiz gibi İslam’ın ilk yüzyılında Müslümanlar kozmopolit bir üst kültür oluşturmuşlarsa, gelenekten ve moderniteden hangi ölçüde yararlanabileceğine de karar verebilirler. Buna karar vermek için ictihad etmeleri gerekir, bunun için de ictihad etme liyakatine sahip kadrolar yetiştirmeleri gerekir.
Bunun sosyal ve siyasi sebepleri neler olabilir? Bu sendromdan kaçış, kurtulma hangi şartlarda ve düzeyde mümkündür sizce? Şunu da düşündürmüyor değil: fikir ve eylem planında aynı yerde aynı patinajlara düşmek bir yılgınlığı da büyütüyor olabilir mi?
Zihin dünyamızın entelektüel anlamda psikolojik bir baskı altında olduğu doğrudur. Zihin dünyamızın çok ciddi anlamda bir özgüvene ihtiyacı var.
Yani kendimizi herhangi bir tek yoruma hapsederek değil. Bütün yorumları yani geçmişte yaşanan bütün yorumları çok adil bir dikkatle, adaletli bir dikkatle eleştirerek… Her yorumu kendi döneminin koşulları içinde değerlendirmeli. Yani farklıyı mahkûm etmeden, farklıyı anlamaya çalışarak. Farklıyı anlamaya çalışan bir dikkate sahip olmalıyız. Dolayısıyla geçmişe yönelik bu üzerimizdeki entelektüel anlamda psikolojik baskı çok somut hale gelmiştir. Ve vazgeçilmez bir noktaya gelmiştir. Ve bu baskı sebebiyle bilincimiz kolaylıkla sömürgeleştirilebiliyor. Bilinciniz sömürgeleştirildiği andan itibaren başkasının bilincine maruz kalıyorsunuz. Biz şu anda başkasının bilincine maruz kalan bir toplumuz. Kendi bilincimizi inşa etmeliyiz. Bunun için de evvela bilginin İslamileştirilmesi konusunu yeniden gündeme getirmek gerekiyor. Bunun için büyük bir özgüven gerekli çünkü dediğim gibi çok büyük bir bilgi imparatorluğu tarafından kuşatılmış durumdayız. Bunu yapabiliriz ama bunu yapmadan önce dediğim gibi önce bir içe doğru hesaplaşma gerekli. Kavga etmek için değil; yenilenmeye katkısı olsun diye. Bir özeleştiri ihtiyacına cevap versin diye. Şu ya da bu akımı mahkûm etmek için değil. Mesela bizde bu konuda çalışma yapanlar, büyük ölçüde Gazzâlî’yi itham ederler. Yani bu çöküşten büyük ölçüde onun sorumlu olduğunu söylerler. Bir kişi büyük bir çöküşten sorumlu olamaz. Bunun nedenleri üzerine Gazzâlî’nin katkıları olduğu doğrudur, bizi kültürel konformizme mahkûm ettiği de doğrudur. Bizim bu kültürel konformizmimiz, Gazzâlî ve benzeri üstadların geleneği üzerinde saltanatını sürdürüyor. Kültürel konformizm ile hesaplaşırsak, o psikolojik baskıyı alt edebiliriz. Aynı zamanda o paradigmatik fosilleşmeyi aşarak da modernitenin zihin dünyamızdaki psikolojik baskısını aşabiliriz. Bütün bunlar mümkün. Bunu sizin kuşaklar yani genç kuşaklar yapabilirler. Genç kuşaklar kendilerinden öncekilerin ufkunu açmaya cesaret etmeliler. Bizim gençlere öteden beri bir çağrımız var, onlara diyoruz ki: “Bize gelmeyin, kendinize gelin!” Gençler, evrensel bir zihne sahip olmanın imkânları üzerine yoğunlaşmalılar.
Yazarlar
İlgili Yazılar
Mehmet Çelenk İle Filistin Üzerine; Ameli Boyutu Olmayan Siyaset
Cabbar ve kahhar olan bir ülkenin, zalim bir topluluğun ürünlerini, siyasetini boykot etmek bence insani olarak da İslami olarak da son derece erdemli ve değerli bir tutum. Ama burada boykotun düzeyinin böyle Starbucks kahve zinciri veya başka bir market üzerinden sürdürülmesi çok yüzeysel ve basit kalıyor. Cenab Şahabettin’in Tiryaki Sözleri’nde kullandığı bir ifade var; Derken avam her şeyin gürültülüsünü sever düğünün de ibadetin de yani hemen yanı başımızdaki bir mağazaya saldırarak, sadece onun ürünlerini boykot ederek gerçek anlamda global Yahudi şerrine mâni olabilir misiniz? Yani ortalama bir vatandaş Starbucks’tan kahve içmeyerek bu eylemi yürütebilir barışçıl bir şekilde. Ama öte yandan İsrail’le fiilen ticaret yapan, dünya kadar para kazanan hatta belki tek işi bu olan insanlarla hiçbir şekilde temasa geçilmeden, onlar ikna edilmeden, onlar bu sürece dâhil edilmeden, ortalama bir insanın psikolojisi üzerinden boykot yürütmeyi ben çok makûl görmüyorum. Bu da iç siyasete, vitrinlere oynamak gibi geliyor. Hani kaba bir tabir kullanılır; Starbucks mücahitleri şeklinde. Bu arada İslâm ülkeleri bu konuda samimi iseler Starbucks dışında kendi ülkelerinin İsrail’le, Yahudilerle iş yapan firmalarını teker teker ifşa etsinler ve o ürünler konusunda aynı duyarlılığı göstersinler
Kasım Küçükalp İle Felsefî Bağlamda Adalet Kavramı ve Yansımaları Üzerine
Kavramlar, tarihsel süreç içinde yüklendiği anlamlar ile birlikte günümüze kadar gelmektedirler. Kavramların bugün taşıdığı anlamı kavrayabilmek için tarihsel süreç içinde geçirmiş oldukları değişim ve dönüşüme de bakmak gerekmektedir. Bizler de adalet kavramını bu bağlam içerisinde değerlendirerek, adalet kavramının bugün gelmiş olduğu noktayı anlamak için geçmişe giderek, kavramın geçirmiş olduğu süreçleri konuşmaya ve anlamaya çalıştık. Hayatın merkezî kavramlarından biri olan adalet kavramının izini Platon’dan başlayarak günümüze kadar takip etmeye gayret ettik. Bu süreç okumasının kavramı anlamamıza fayda sağlayacağı kanaatindeyiz. Adalet kavramının felsefî alt yapısını birlikte ele aldığımız değerli felsefe tarihi profesörü Kasım Küçükalp ile yapmış olduğumuz hoş sohbetle sizleri baş başa bırakıyoruz.
Mustafa Merter İle…”Zihni Örtülmüş Durumdaki İnsanlar Haksızlığa Karşı Nasıl mücadele verecek?”
Dolayısıyla ne yapmamız lazım? Evvela uyanış. Artık anlamamız lazım bu projenin detaylarını ama bütün cephelerini anlamamız lazım. Sonra da karşı tedbir olarak evvela bir korunma, yani bir algoritma analizi yapan, algoritma filtrasyonu yapan bir sistem ve ondan sonra da bize ait bir sosyal medya, ki ben buna ifsat algoritmaları yerine ıslah algoritmaları diyorum. Islah algoritmaları üreten bir sosyal medya arama motoru, rahmani bir arama motoru ve rahmani bir yapay zekâ tasarlamamız lazım.
Ali Emre ile “Acar Süvari Tutuk Arbalet” Üzerine
Şiir ve hikaye, her ikisi de sanat ve edebiyat ırmağını asırlardır sürükleyen iki büyük dalga. Gerek ‘şiirin saçağı’nın gerekse de ‘hikayenin saçağı’nın altına baktığımızda büyük isimleri, büyük özlemleri, büyük dramları, büyük kavgaları vs. görüyoruz. Bu iki tür ( şiir ve hikaye) arasına bir sınır çizmek ise pek kolay değil. Elbette ikisini birbirinden ayıran ve bu yüzden ayrı bir tür olarak adlandırılmayı hak eden vasıfları, kendine has anlatım biçimleri var. Ancak iç içe geçtikleri, birbirinin imkanlarını sonuna kadar kullandıkları da çokça rastlanan bir durum.
M. Burak Çelik İle “Halkın Mutsuzluk Lekeleri” Kitabı Üzerinden Şiiri Ve Şairi Konuştuk
İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu adlı eserinde “Şiiri de şiirsel olanı da doğrudan doğruya şiirin içinde aramalıyız.” der. Bu edebi türün en önemli özelliğini, insanoğluna ait olan yapıp etmelerin sınırında yer alan bir etkinlik olması dolayısıyla kazandığına dikkat çeker. Şaire göre “şiirin nesneler dünyasındaki çok renkli, çok biçimli yüzünün merkezinde “beşerî olan” bulunmaktadır.