Ruhun doğal eğilimlerinden olan sanat tutkusuna, insanoğluyla yaşıt diyebiliriz. Sanat olgusunun sarmalı içinde insanın eğilimleri, hayalleri, duyguları, tasavvurları, bulunur çünkü. Evrende ve fıtratta varolduğu için sanata müştaktır ama içinin derinliklerinde bulunan sanat gerçeğini somutlaştıramaz her insan. Gönül kafesinde çırpınıp duran sanatsal duygu, ancak sanatçıda kanatlanır.
Sanat, soyut kavramsal anlamda ifade edildiğinde, herhangi bir nitelikle özdeşlemek, ön ad vermek zor. Ama işlevsellik kazanınca içini dolduran niteliğin rengini alır sanat. Görüntü ve olgu dünyası, sanatçının iç dünyasında ayrı bir hüviyete bürünür ve artık sanatçının görmek istediği tasarım olarak çıkar. İşlevsellik yüklendiğinde -kesinlikle yüklenir- ve bir niteliğe büründüğünde, artık sanat eseri olmuştur sanatçının gönlündeki. İşlevselliği olan şeyin, öznesinin özelliğini taşıması doğaldır.
Sanat, sanatları, sanatımız derken; eserlerin doğallıkla yüklenecekleri içeriğin farklılığını, özelliğini, sonuçlarını irdeleme amaçlanmakta. Burada ‘sanat’ kapsamını, ‘sanat eseri’ ile eş anlamda kullanma genellemesinin sürdürüleceğini belirtmeliyim.
Nesne ve olay algılarının, zihinsel düzlemde, sanatçı duyarlığı ile senteze ulaşıp ortaya konulması sanat oluyor. Sanatçının özgün yeteneği ile sürekli zihinsel çabaları yüklenir eserlerine. Başlı başına ilahi bir sanat galerisi olan ve insanı hayran eden doğadan akıl ve duyularla alınan izlenimlerin; seste, yazıda, çizide, eşyada estetik yansıması da denilebilir sanata.
Sanatın kaynağı doğal ve beşeri olgular olsa da onun aynısı değildir. Olaylara ve nesnelere kişisel yorumlar, yeni değerler yüklenir sanatla. Doğadaki sanatın gören insana sunduğu ve esinlenen insanın da sanatla sunduğu vardır. Sanat; hayallerin, isteklerin, algıların, tasavvurların estetik tezahürleri olsa da kaynağın gerçeği değildir. Tasavvurlardan önce varlar, varları yorumlayan düşünce ve inançlar vardır. Muhayyilemiz var olandan esinlendiğinde, inançsal -ideolojik- kendine özgü çıkarımlar üretir. Sanatın da doğal olarak sanatçının iç dünyası, iç dünyasının gerisinde felsefesi vardır. Gökkuşağının renklerini yakalayıp tuvale yansıtan ressam, kendi içinin renklerinden bir şeyler katmıştır, mermeri işleyen kendi ruhundan, beyninin kıvrımlarından ona bir şeyler katmıştır. Şiirde şairin, öyküde yazarın, müzikte müzisyenin ruhu yok mudur? Sazın tellerinden çıkan sesler, sanatçının parmaklarından değil midir, neyden çıkan nağme onların nefeslerinden değil midir?
Kalplerin içinde var olan sanata sırt çeviremezsiniz, belki çevirdiğinizi sanırsınız. Sevgiler, nefretler, korkular, hüzünler, neşeler, aranılanlar, kaçınılanlar, hazlar, ümitler, içinizde sarılı bir yumak gibi durmaktadır. Sanatçı yumağın ucunu bulup sarmaya başladığında, sizi de sarmaya başlamıştır. Tatlı, çekici fısıltılarla konuşmaktadır sizinle. Bir müziği dinleyip coşanın içindeki sanat duygusuna, şarkıcı tercüman olmuştur nağmelerle. Yetenekli müzisyende, yetenekli yazarda, yetenekli ozanda ortaya çıkar, herkeste var olan sanat duygusu.
Sanat var olanın keşfi değildir, sanatçıya göre olması gerekenin inşasıdır. Sanatçının nesnelere ve olgulara bakış felsefesi, yaklaşımı ve o anki psikolojisi, nesneden ve olgudan daha önemlidir çok kere. Böyle olduğu içindir ki; aynı nesne ve olgu karşısında değişik algılar ortaya çıkmakta. Hiçbir nesneye ve olguya yalın ve net bakılamaz; hele de bir sanatçı için bu daha da zordur, imkânsızdır. Nesnelerin ve sosyal olguların sanatla yansıtılması mutlak gerçek değildir. Gerçeğin, sanatçı algılamasıyla değişikliğe uğraması gerçeğidir sanat. Sanat gerçeğin tıpkısı olmaz; gerçek olan şeyler, sanatçının bakışı ile sesiyle, yüreğiyle, inancıyla yansımıştır çünkü. Gerçek; nesnelerin ve olguların kendisidir, sanata dönüşmesi gerçek olmaz. Algıların sanata dönüşmesi, neye üflenen nefesin nağmelere dönüşmesine benzer.
Nesnelere ve olgulara bir mercek gibi bakma yetimiz yoktur. Bakma eylemine yöneldiğimiz an, düşünce üretmeye başlar zihnimiz; sonuçta o nesne ve olgu hakkında, kendimize göre izlenimler ediniriz. Sanatçıların nesneleri ve olguları kendi dünyalarına göre algılamaları, hem gördükleri hem görmek istedikleridir. Kendi algılarına göre, kendi görüşlerine uygun kurmak istedikleri dünyadır. Bir romanda, bir öyküde yazarın az çok dünyası vardır; müzikte her müzisyenin kendi dünyası vardır. O anlatıda, o seste, o biçimlemede, o resimde ortak yanlarımız belki olabilir ama binlercesinden biridir bu.
İnsanların nesnelerle veya sosyal olgularla zihinsel ilişki kurmalarında, sanat eserleri aracı olur. Bu ilişki elbette ikincil bir ilişkidir. İlk ilişkiyi sanatçı kurmuştur ve eserleriyle bize yansıtmıştır. Bu bakımdan sanat, insanlarda ilgi ve hayranlık uyandırarak önce duyguları, sonra zihinleri etkileyip şu ya da bu düşünceye meylettirebilir. Eserlerinde sanatçı ile buluşursunuz, söylediklerini benimserseniz ona özenirsiniz, sevmişse seversiniz, nefret etmişse nefret edersiniz. Kendine özgü büyüleyici bir sokuluşu, içe dolan yumuşaklığı, yönlendiren inandırıcılığı, ılık bir soluk gibi okşayıcılığı, renkli bağları ve duygulu yaklaşımı vardır sanatın. Albenisi göz kamaştıran, ipek iplikleri zincirlerden kuvvetli bağ desem ne dersiniz? Yanlışa sürükleyebilir yahut doğruya yönlendirebilir. Hoşa giden ses ve sözlerle süslü bir konuşma, içeriği zengin coşturucu bir şiir, bir şarkı, bir roman gözünüzü yaşartabilir; bir resim, bir deneme sizi derin hayal ve düşüncelere salabilir. Bir roman kahramanı, bir film kahramanı çekici bir suret olup sapkınlığı hoş gösterebilir bize. Kâh sevindirip kâh gamlandırarak oyalar; kâh düşündürüp kâh hayal kurdurarak içe sızar, canına girer, ona candan, gönülden yandaş olursun, sonra ondan olursun. Üstün aklın bile sanattan etkilenmediği söylenemez. Bir müzik parçası, sözlerin taşıdığı anlamın etkisini artırmaz mı? Mimarın kondurduğu zarif biçimler gözleri oyalamaz mı, resmin renk uyumu duygularımızı yumuşatmaz mı, usta yazarın yazıları düşünceleri çelmez mi, ozanın dizeleri gönlü coşturmaz mı?
Sanat bir şey vermez diyemeyiz. Oysa sanatçı göstererek paylaşmak ister. Algılarına ve düşüncelerine simgeler, biçimler, renkler, yorumlar ve estetik yükleyerek telkin gücüne kavuşturur sanatını. Bize duyumsatır, bize işittirir, bize gösterir; içimizin rengi zihnimizin ve yüreğimizin sözcüsü olur sanat. Cezbedici, estetik bir taşıyıcı olur. Eğer hoşlanmışsanız, sizi sanatçının değer yargılarına bağlayan ipekten teller olur sanat. Değer algıları, duyguları bulandırır da arındırır da.
Hiçbir felsefeye, hiçbir dine ve hiçbir ideale bağlı kalmadan sanat yaptıklarını söyleyen ilk romantikler; bu görüşü idealleri haline getirdiklerinin ayırdında değillerdir. Dalecrois; “Doğa, ressamın eleştirerek ve seçerek kullandığı bir sözcüktür” sözleriyle çelişkiye düşüyordu. Oysa eleştirmede, seçmede, tasavvurda bir düşünce ve mantık kuralı vardır.
Victor Coussin 1818’de; sanatın, faydalının ve ahlakın hizmetinde olmadığını ileri sürerek, “sanat için sanat” görüşünü ortaya atmıştır. Bununla sanatçının konu seçmede özgürlüğünü amaçlamış olabilir. Oysa sanatçı, konu seçerken dahi en azından duygu ve düşüncenin etkisinden bağımsız değildir. Kimileri isim yapmak, zevk almak, tatmin olmak için sanat yaptıklarını ileri sürebilirler. Bu dahi bir amaç değil midir?
“sanat için sanat” sözü belirsizlik ifade eder. Zihnimiz ve çabalarımız ise belirsizlikten kaçınır, bir sonuca varmak ister. Sonuca varma isteğimiz ve çabalarımız bir amaca yönelik olur. Kaldı ki evrensel değere ulaşmış, amaçsız hiçbir sanat eseri gösterilemez. Değeri belki de içeriğinin evrenselliğidir. Sanatın evrilmesiyle modern ve postmodern anlayış; optik görüntülerin dışında, nesnenin sanatçı tarafından parçalanarak yorumlanması, daha çok sanatçının felsefik ve psikolojik algılarına bürünmesi olarak tanımlar. Bu tanım; var olana, sanatçının kendisine göre olması gerekeni yükleme bağımlılığını ortaya koymaktadır. Bence bu değerlendirme, yalnızca modern ve postmodern sanat için değil, tüm sanat akımları için geçerli.
Sanat tarihçisi Adnan Turanî, sanat eserleri için şunları diyor: “Bir sanat eserinin mantığı hem çağına hem sanatçısına özgüdür.” Çağının yaşayışını, kültürünü yansıttığından zamanına; sanatçının inancını ve psikolojisini yansıttığından sanatçısına özgüdür. Eski Mısır, Grek, Roma sanatı; inançlarının simgesel örnekleri sayılır. Tanrı ve insan-tanrı heykelleri zamanının inancına tanıklık eder. Rönesans sanatı dönemin inanç dolu coşkusunu yansıtır bize.
Yirminci yüzyıl’ın son çeyreğinde ABD’de, bir grup akademisyenin öncülüğünde, edebiyat eleştiri akımı doğdu. ‘Edebi türleri sadece metinler baz alınarak irdeleme, sizi doğru sonuca götürmez, tezini ileri sürdüler. Tarihin, coğrafyanın, siyasetin, felsefi akımların edebiyat üzerinde karmaşık etkileri var, diyorlar. Nitekim on altıncı yüzyıl Avrupa’sında Descartes’ın rasyonalizm felsefesi etkilemişti sanatı. Aklı putlaştıran rasyonalizm, özellikle romanda klasizmin doğmasına öncülük etmiştir. Sonraki yüzyıllarda ise romantizm, realizm akımları güdümüne almıştır batı sanatını.
Rasyonalist felsefenin kimi sanatçıları yaratılışa inanmadıkları için İsa’yı, kiliseyi yermişler, aklın yanılmazlığını eserlerine sokmaya çalışmışlardır. Boileu, Racine, La Brouyere, Fayette bu anlayışın önde gelen sanatçılarıdır. Sekülarist olmalarına rağmen işledikleri mitolojik konuları inançları haline getirmişlerdir bu sanatçılar. Bütün bunlar; sanatçının inancında, algılarında, gönlünde olanların sanatsal yansıması değil midir?
Düşünen insan yorum yapar, sanatçı sanatlı yorumlar. Adetlerin, geleneklerin, coğrafyaların, inançların izleri, sanatçıların yorumları vardır sanatta. “Sanat ihtirasların kusulmasıdır. Tüm sanat eserleri ihtirastan ibarettir” diyor Aristo. Doğrudur, sanat anlayışlarının özlü bir ifadesidir. Ama bizim sanatımız değildir bu. Sanatlarıdır, sanatımız değildir. Sanatımız kusmaz, kötü ve çirkini soymaz, perdeler. Güzellik, iyilik ve ahlakilikten soyutlanıp salt görselliğe indirgenmiş bir sanat kuramı, bizim anlayışımıza uzaktır. Sanatımızda görsellik vardır ama salt görsellik değildir. Görsellikle ahlakın, anlamla güzelliğin ve görselliğin sarmalı diyebiliriz sanatımıza. Müslüman sanatçı hassas çizgilerle ayrılır ötekilerden. Kendi yargılarından önce, evrenin ve nesnelerin asıl sahibini hatırlayıp onun yargıları ile uzlaşık kılar zihin çağrışımlarını. O zaman izlenimler ve algılar; bereketli toprağa düşen tohumlar misali, sanatçımızın içinin derinliklerinde tomurcuklanıp çiçek açar sanat olarak. Yanılgıya sapmamak için hoş görünen “ben” algısını, Rabbani bir bilinçle süzüp “biz” olanla bağdaşık kılar. İslam sanatı; yalnızca sanatçının kimliğinden dolayı bu niteliği taşımaz, içeriğinden dolayı İslami’dir yahut değildir. İslami ya da bizim dediğimiz; İslam ile çelişmeyen, islam’a aykırı olmayandır. Nereden ve kimden olursa olsun, güzel olan bizimdir, bizim özlemimizdir, yitiğimizdir. Bizi güzellik ile buluşturan bizim sanatımızdır.
Denetimsiz nefret ve libido sapmaları, aklı örten bulanık algılar verir bilincimize. Olmaması gereken öne çıkar sanatları ile. Ve gerçek adına iyiden uzaklaşılır. Çoğu inanır ve onun gerçeği olur algıları.
Doğru sanısı ile algılarına yaldızlar çeker, parlak sözler eder, cazip renklere boyar denetimsiz istemleri. Gerçek adına, gerçek bir ayartıcı olur böylece. Öyle ki özgür hayat diye, hayatı karartan habis bir ruh büyücüsüne benzediğinin farkında değildir. Gerçeklik adına giderek zehirli bir örümcek ağına dönebilir sanatları. İhtirası besleyen sanat; yüze gülen sinsi bir düşman gibi sokulur içinize, tatlı fısıltılarla konuşur, sonra sizden olur ve hayatınızı dalar.
Sanatın taşıdığı mesaj, güzel de olabilir çirkin de. Birisinde iyinin estetik sunumu, ötekinde kötünün de ustalıklı sunumu vardır. Güzel olanın kötü verilmesi sizi itebilir, kötü olanın güzel verilmesi sizi çekebilir. Süfli arzular, kompleksler, hayvani dürtüler sanat ile açığa vurulabileceği gibi, üstün düşünceler, soylu duygular da açığa vurulabilir. Hoşlanma ve haz alma duygusu, sanatın mistik estetiği ile kötüye kullanıldığında; teşhirciliğe, müstehcenliğe, nü’lerde olduğu gibi kadın istismarcılığı ile ticari araca dönebilir. O zaman sanat, yücelme vasıtası olmaktan çıkıp aşağılara çeken olur. Aristo’nun dediği gibi kusmuk olur sanatları. İhtiras kusan ego merkezli sanatları ile berrak hayatı bulandırırlar, apak düşleri karartırlar, geleceği yakarlar.
Sanatın ektiği; zihinlerde barınır, yüreklerde filizlenir, davranışlarda –acı ya da tatlı– meyve verir. Bir inancın, bir zihniyetin sınırlarına uyan eser o inanca aittir, o inancın uygarlığı içindedir. Hüner sahibi, benim inancım bu dese de doğru söyleyen ancak eserleridir. İnsanların kalpleri yüzlerinde görülmese de eserlerinde görülebilir. Çünkü yorumsal estetik yansımalardır yazılanlar, çizilenler. Zihnin işlevi doğal olarak yorumsaldır, sanatçının yaptığı ise sanatsal yorumlardır. Tuvaldeki renklerde, şarkıdaki titreşimde, boyadan ve notadan öte sanatçının yüreği vardır. Ulu dağlarla konuştuklarını, kuşlarla ötüştüklerini, yalnız ağaçlarla dertleştiklerini, bulutlarla dolaştıklarını söyleyen ozanlar kendilerini anlatmışlardır. Kendi kuruntularının, kendi dünyalarının, imgelerinin estetik yansımasıdır hep. Nesnel değil özneldir sanat. Sanatına benliğini, düşüncelerini, duygularını yüklemiştir sanatçı. Sanatçının iç dünyası ile algılarının dokunup somutlaşmasıdır sanatla yapılan. Müziğin ezgisinde, sözlerin derinliğinde, renklerin ahenginde gezdirirler düşüncelerini. Kimileri yeri göğü görür, kimileri yalnızca yeri. Kimileri karamsar bakar, kimileri rahmetle bakar. Kötü olan beğenilip sevildiğinde, artık kötü olmaktan çıkıp aranılır olur. Kimileri habis bir büyücü gibi musallat olup yapışırlar ruhlara, dillere, adımlara. Sanatlarının ateşinde geleceği yakarlar. Bu bir zan ve kara çalma değildir, felsefelerinin doğal sonucudur. Bir gereksinimdir kendi anlayışlarına göre. Hayatı sisli gören ve yaşamaya Freudvari bakan sanatçı, eserlerine kendi içini yansıtan bir el olmaz mı; hayata gülümseyen bir sanatçı eserlerine zihnini çizen bir el olmaz mı?
Etkilenip hoşlandığınız sanat, giderek sizin bir eğitimciniz olabilir. Aristo’nun kusuntu dediği sanatları, ruhunuza kancasını saplayıp onulmaz ihtirasların besleyicisi kesilir başınıza. Sanatımız ise; iç güzelliğin tohumlarını sulayarak ruha huzur veren, ihtiras ateşlerini serinleten bir bağban oluverir adeta. Her hoşa gidenin arkasında koşan ruh, sanatımızı bulamasa sanatlarını bulur. Düşüncelerin ve kültürlerin tarlası gibidir sanat eserleri, orada gelişip başkalarıyla ilişkiye girerler. Özellikle kültürler sanat eserleri ile var olurlar ve topluluklarını kalıcı kılarlar. Sanatlarında kültürel değerlerini yaşatamayanlar, başka kültürlerin boyunduruğunda yok olurlar zamanla.
Kültürleri çökertip dağıtan sanat olduğu gibi, abideleştiren, taşıyan da sanattır, sanatın gücüdür. İslam coğrafyasına teşhircilik ve itiraflar sanatının taşınması, vahiy kültürünün horlanması; resmi teşvikli Batı özentili sanatçılar aracılığıyla olmuştur. Bir bakıma sanatımızın sesi zamanla kısıldığı için sanatları doldurmuştur boşluğu. Sanatımız gözlerden, kulaklardan, belleklerden kaybolup gittiğinde elbette sanatları tutar boşluğu. Büyük ölçüde başarılı sayılan itiraflar ve teşhircilik sanatının, yeniden doğmakta olan vahiy merkezli sanatla karşı karşıya geldiğini söyleyebiliriz bugün.
İnsanın derinliklerinden çıkmak için özlemle kaynaşıp duran duygular, sağlıklı yönünü ancak güzel algılamakla bulabilir.
İnançlı sanatçının gözü, gönlü, duyguları evrendeki ilahi sanatı okur. “O her şeyi güzel yaratmıştır.”(32/7) Ayetindeki esinle erişilen mü’minin güzel algısı öze, özden biçime giydirilen sanatın rengi, sanatçının ruhsal rengine bürünüp yansır. Gözü, gönlü yüceliğe açılan lekesiz, parlak bir aynaya döneceğinden, böyle yansıtır. Mü’min sanatçı her güzelin ötesinde güzel olan Yaratıcı’yı sezer ve onun buyruklarıyla denetler hissettiklerini. Algıları sanata dönüşürken hayat yolunda ve nesnelerde sonsuzluğun sırlarını görüp ruhların kavuşmak istediği ileriyi izler.
Kendine özgü her felsefi akımın, her inancın farklı değerler üretmesi doğaldır. Bir inancın mensubu olduğunu söyleyenin, ötekilerden ayırt edici algılaması yoksa benzeşme vardır. Hayatı; anlamsız ve boş gören bir şairle sonsuzluğun ekini gören bir şairin sunduğu aynı mıdır?
Bulanık düşünceler sevimli ve arı duru gösterilebilir sanatlı mesajla. Çirkinlikler çekici renklerle allanıp pullanıldığında hoş görünür insana. Gözleri, gönülleri çekme gücü vardır sanatın. Estetik etkilenmeler olumluya da olumsuza da kapı açabilir; renkten, sesten, çizgiden, sözden, mermerden yapıtlarla yollara yol açabilir. Geçilmezleri, engelleri yıkabilir; yol vermezleri yola getirebilir. Her türlü düşüncelerin kapağını açar, duyguların kabuğunu soyar sanat.
Süfli algıların sanatsal dönüşümü ufkumuzu sislendirir, karartır; iyinin sanatsal dönüşümü arındırır. Hayranlık uyandıran her sanat eserine sağlıklı ve yüceltici diyemeyiz. Ben algısı yüce olanla çelişmiyorsa ancak sağlıklı olacağını söyleyebiliriz. Vahyin denetimi yüceltici ve sağlıklı olanın, gerçeğin sesini verebilir ancak.
Sanatımız erotik sapkınlıklara, ruhsal ve içgüdüsel marazlara yol açan değil, olumluya yön veren olmalı. Soylu sanat hakikatle, hikmetle iç içe olmalı. Hayvanlarda da var olan kösnül dürtüleri tahrik etmeyi, ihtirasları azgınlaştırmayı öncelemez sanatımız.
İnsanlık esrarının kaba sabalıklarını, çarpıklıklarını verse de zihni güzele duyarlı kılar. Sanatlarının içeriğinde suretlerin yansıyan devinimlerini görürsünüz. Sanatımızın içeriğinde suretlerin yansıyan soylu titreşimlerini de görürsünüz. Sanatçı inandırıcı olabilir ama sunduğunda erdemler olmayabilir, sanatımız ise; erdemli olanı duyumsatır, gönlü ümitle doldurur. Sanatları tatlı ve sinsi gülümser size, sanatımız tatlı ve temiz gülümser size.
Sanatları itirafların ustalığını söyler, sanatımız inceliklerin şarkısını söyler ve karanlıklara karşı da söyler sonsuzluğun şarkısını. Gönüllere girerken, yürek tarlasındaki kötücül tohumlara basıp güzellik tohumlarını okşayan el olmalı sanatımız.
Ümitli arayış ve sonsuzluk inancıyla dolu algılama ürünü olmuyorsa buna nasıl deriz sanatımız? Hayatı karartanı, hayatı bozanı ve sonra güzel olan her şeyi, hayatı güzelleştiren her şeyi güzel yansıtabilmeli, mükemmeli duyumsatabilmeli. Evreni ve evrensel güzellikleri okumuyorsa, güzellikler dokumuyorsa nasıl deriz bizim sanatımız?
Düşünceler, kelebeklerin kelebek doğurduğu gibi doğmazlar; düşünceler, kendilerinden önceki düşüncelere ve içinde yer aldıkları çağın problemlerine tepkiden doğarlar. Bu genelleme her genelleme gibi istisnaları içinde barındırır; ancak tarih bizi bu genellemeyi yapmaya mecbur kılıyor. Şu an “egemen Batı tarihi”ne baktığımızda bu durumu çok rahat görebiliyoruz. Özellikle modern dönem diye adlandırılan; belli bir felsefi kökün sonucu …
Epeyce zamandır İslamcı aktivist ve entelektüeller İslam’ı bir ‘din’ olarak görmeyi bilinçli olarak terk etmiş görünüyorlar. Hatta böyle görenlerin İslam’ı tam anlamadıklarını veya kasıtlı olarak daraltmaya ve zayıflatmaya (örneğin Hıristiyanlık gibi bir din olarak göstermeye) çalıştıklarını düşünüyorlar. Çünkü onlara göre İslam’ı din olarak görmek onun bir “dünya nizamı” (da) olduğunu veya böyle bir nizam getirdiğini göz ardı veya inkâr etmek demektir. Zaman zaman ideoloji, siyaset, ekonomi, sanat, edebiyat vs. gibi kelimelerin başına bir sıfat olarak İslam’ı getirerek (İslami siyaset, İslami ekonomi vs.) yapılan; daha çok da İslam siyaseti, İslam ekonomisi gibi isim tamlaması şeklinde ortaya çıkan kullanımlar da bu yaklaşımın tezahürleridir.
Büyüme, zenginleşme, başkalarını tahakküm altına alma hırsı yüzünden ahlâki ilkelerden her geçen gün biraz daha uzaklaşan dünyamızın yeni ve daha da büyük sorunlarla karşı karşıya gelebileceği nedense göz ardı edilmekte. Bir yanda savaşlar, terör, insan ticareti, fuhuş, adam öldürme, yaralama, tehdit, dolandırıcılık, hırsızlık, gasp, on iki yaşa inen uyuşturucu kullanımı… Diğer yanda küresel ısınma, yoksulluk, …
Nerdesin ey Sultan Hamid Han?
Feryadım varır mı bârgâhına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan
Şu nankör milletinin bak günahına
Tarihler adını andığı zaman
Sana hak verecek ey koca sultan
Bizdik utanmadan iftira atan
Asrın en siyasi padişahına
Padişah hem zalim hem deli dedik
İhtilâle kıyam etmeli dedik
Şeytan ne dediyse biz belî dedik
Çalıştık fitnenin intihabına
Sonra cinsi bozuk ahlâkı fena
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur.
Sanat ve Sanatımız
Ruhun doğal eğilimlerinden olan sanat tutkusuna, insanoğluyla yaşıt diyebiliriz. Sanat olgusunun sarmalı içinde insanın eğilimleri, hayalleri, duyguları, tasavvurları, bulunur çünkü. Evrende ve fıtratta varolduğu için sanata müştaktır ama içinin derinliklerinde bulunan sanat gerçeğini somutlaştıramaz her insan. Gönül kafesinde çırpınıp duran sanatsal duygu, ancak sanatçıda kanatlanır.
Sanat, soyut kavramsal anlamda ifade edildiğinde, herhangi bir nitelikle özdeşlemek, ön ad vermek zor. Ama işlevsellik kazanınca içini dolduran niteliğin rengini alır sanat. Görüntü ve olgu dünyası, sanatçının iç dünyasında ayrı bir hüviyete bürünür ve artık sanatçının görmek istediği tasarım olarak çıkar. İşlevsellik yüklendiğinde -kesinlikle yüklenir- ve bir niteliğe büründüğünde, artık sanat eseri olmuştur sanatçının gönlündeki. İşlevselliği olan şeyin, öznesinin özelliğini taşıması doğaldır.
Sanat, sanatları, sanatımız derken; eserlerin doğallıkla yüklenecekleri içeriğin farklılığını, özelliğini, sonuçlarını irdeleme amaçlanmakta. Burada ‘sanat’ kapsamını, ‘sanat eseri’ ile eş anlamda kullanma genellemesinin sürdürüleceğini belirtmeliyim.
Nesne ve olay algılarının, zihinsel düzlemde, sanatçı duyarlığı ile senteze ulaşıp ortaya konulması sanat oluyor. Sanatçının özgün yeteneği ile sürekli zihinsel çabaları yüklenir eserlerine. Başlı başına ilahi bir sanat galerisi olan ve insanı hayran eden doğadan akıl ve duyularla alınan izlenimlerin; seste, yazıda, çizide, eşyada estetik yansıması da denilebilir sanata.
Sanatın kaynağı doğal ve beşeri olgular olsa da onun aynısı değildir. Olaylara ve nesnelere kişisel yorumlar, yeni değerler yüklenir sanatla. Doğadaki sanatın gören insana sunduğu ve esinlenen insanın da sanatla sunduğu vardır. Sanat; hayallerin, isteklerin, algıların, tasavvurların estetik tezahürleri olsa da kaynağın gerçeği değildir. Tasavvurlardan önce varlar, varları yorumlayan düşünce ve inançlar vardır. Muhayyilemiz var olandan esinlendiğinde, inançsal -ideolojik- kendine özgü çıkarımlar üretir. Sanatın da doğal olarak sanatçının iç dünyası, iç dünyasının gerisinde felsefesi vardır. Gökkuşağının renklerini yakalayıp tuvale yansıtan ressam, kendi içinin renklerinden bir şeyler katmıştır, mermeri işleyen kendi ruhundan, beyninin kıvrımlarından ona bir şeyler katmıştır. Şiirde şairin, öyküde yazarın, müzikte müzisyenin ruhu yok mudur? Sazın tellerinden çıkan sesler, sanatçının parmaklarından değil midir, neyden çıkan nağme onların nefeslerinden değil midir?
Kalplerin içinde var olan sanata sırt çeviremezsiniz, belki çevirdiğinizi sanırsınız. Sevgiler, nefretler, korkular, hüzünler, neşeler, aranılanlar, kaçınılanlar, hazlar, ümitler, içinizde sarılı bir yumak gibi durmaktadır. Sanatçı yumağın ucunu bulup sarmaya başladığında, sizi de sarmaya başlamıştır. Tatlı, çekici fısıltılarla konuşmaktadır sizinle. Bir müziği dinleyip coşanın içindeki sanat duygusuna, şarkıcı tercüman olmuştur nağmelerle. Yetenekli müzisyende, yetenekli yazarda, yetenekli ozanda ortaya çıkar, herkeste var olan sanat duygusu.
Sanat var olanın keşfi değildir, sanatçıya göre olması gerekenin inşasıdır. Sanatçının nesnelere ve olgulara bakış felsefesi, yaklaşımı ve o anki psikolojisi, nesneden ve olgudan daha önemlidir çok kere. Böyle olduğu içindir ki; aynı nesne ve olgu karşısında değişik algılar ortaya çıkmakta. Hiçbir nesneye ve olguya yalın ve net bakılamaz; hele de bir sanatçı için bu daha da zordur, imkânsızdır.
Nesnelerin ve sosyal olguların sanatla yansıtılması mutlak gerçek değildir. Gerçeğin, sanatçı algılamasıyla değişikliğe uğraması gerçeğidir sanat. Sanat gerçeğin tıpkısı olmaz; gerçek olan şeyler, sanatçının bakışı ile sesiyle, yüreğiyle, inancıyla yansımıştır çünkü. Gerçek; nesnelerin ve olguların kendisidir, sanata dönüşmesi gerçek olmaz. Algıların sanata dönüşmesi, neye üflenen nefesin nağmelere dönüşmesine benzer.
Nesnelere ve olgulara bir mercek gibi bakma yetimiz yoktur. Bakma eylemine yöneldiğimiz an, düşünce üretmeye başlar zihnimiz; sonuçta o nesne ve olgu hakkında, kendimize göre izlenimler ediniriz. Sanatçıların nesneleri ve olguları kendi dünyalarına göre algılamaları, hem gördükleri hem görmek istedikleridir. Kendi algılarına göre, kendi görüşlerine uygun kurmak istedikleri dünyadır. Bir romanda, bir öyküde yazarın az çok dünyası vardır; müzikte her müzisyenin kendi dünyası vardır. O anlatıda, o seste, o biçimlemede, o resimde ortak yanlarımız belki olabilir ama binlercesinden biridir bu.
İnsanların nesnelerle veya sosyal olgularla zihinsel ilişki kurmalarında, sanat eserleri aracı olur. Bu ilişki elbette ikincil bir ilişkidir. İlk ilişkiyi sanatçı kurmuştur ve eserleriyle bize yansıtmıştır. Bu bakımdan sanat, insanlarda ilgi ve hayranlık uyandırarak önce duyguları, sonra zihinleri etkileyip şu ya da bu düşünceye meylettirebilir. Eserlerinde sanatçı ile buluşursunuz, söylediklerini benimserseniz ona özenirsiniz, sevmişse seversiniz, nefret etmişse nefret edersiniz. Kendine özgü büyüleyici bir sokuluşu, içe dolan yumuşaklığı, yönlendiren inandırıcılığı, ılık bir soluk gibi okşayıcılığı, renkli bağları ve duygulu yaklaşımı vardır sanatın. Albenisi göz kamaştıran, ipek iplikleri zincirlerden kuvvetli bağ desem ne dersiniz? Yanlışa sürükleyebilir yahut doğruya yönlendirebilir. Hoşa giden ses ve sözlerle süslü bir konuşma, içeriği zengin coşturucu bir şiir, bir şarkı, bir roman gözünüzü yaşartabilir; bir resim, bir deneme sizi derin hayal ve düşüncelere salabilir. Bir roman kahramanı, bir film kahramanı çekici bir suret olup sapkınlığı hoş gösterebilir bize. Kâh sevindirip kâh gamlandırarak oyalar; kâh düşündürüp kâh hayal kurdurarak içe sızar, canına girer, ona candan, gönülden yandaş olursun, sonra ondan olursun. Üstün aklın bile sanattan etkilenmediği söylenemez. Bir müzik parçası, sözlerin taşıdığı anlamın etkisini artırmaz mı? Mimarın kondurduğu zarif biçimler gözleri oyalamaz mı, resmin renk uyumu duygularımızı yumuşatmaz mı, usta yazarın yazıları düşünceleri çelmez mi, ozanın dizeleri gönlü coşturmaz mı?
Sanat bir şey vermez diyemeyiz. Oysa sanatçı göstererek paylaşmak ister. Algılarına ve düşüncelerine simgeler, biçimler, renkler, yorumlar ve estetik yükleyerek telkin gücüne kavuşturur sanatını. Bize duyumsatır, bize işittirir, bize gösterir; içimizin rengi zihnimizin ve yüreğimizin sözcüsü olur sanat. Cezbedici, estetik bir taşıyıcı olur. Eğer hoşlanmışsanız, sizi sanatçının değer yargılarına bağlayan ipekten teller olur sanat. Değer algıları, duyguları bulandırır da arındırır da.
Hiçbir felsefeye, hiçbir dine ve hiçbir ideale bağlı kalmadan sanat yaptıklarını söyleyen ilk romantikler; bu görüşü idealleri haline getirdiklerinin ayırdında değillerdir. Dalecrois; “Doğa, ressamın eleştirerek ve seçerek kullandığı bir sözcüktür” sözleriyle çelişkiye düşüyordu. Oysa eleştirmede, seçmede, tasavvurda bir düşünce ve mantık kuralı vardır.
Victor Coussin 1818’de; sanatın, faydalının ve ahlakın hizmetinde olmadığını ileri sürerek, “sanat için sanat” görüşünü ortaya atmıştır. Bununla sanatçının konu seçmede özgürlüğünü amaçlamış olabilir. Oysa sanatçı, konu seçerken dahi en azından duygu ve düşüncenin etkisinden bağımsız değildir. Kimileri isim yapmak, zevk almak, tatmin olmak için sanat yaptıklarını ileri sürebilirler. Bu dahi bir amaç değil midir?
“sanat için sanat” sözü belirsizlik ifade eder. Zihnimiz ve çabalarımız ise belirsizlikten kaçınır, bir sonuca varmak ister. Sonuca varma isteğimiz ve çabalarımız bir amaca yönelik olur. Kaldı ki evrensel değere ulaşmış, amaçsız hiçbir sanat eseri gösterilemez. Değeri belki de içeriğinin evrenselliğidir.
Sanatın evrilmesiyle modern ve postmodern anlayış; optik görüntülerin dışında, nesnenin sanatçı tarafından parçalanarak yorumlanması, daha çok sanatçının felsefik ve psikolojik algılarına bürünmesi olarak tanımlar. Bu tanım; var olana, sanatçının kendisine göre olması gerekeni yükleme bağımlılığını ortaya koymaktadır. Bence bu değerlendirme, yalnızca modern ve postmodern sanat için değil, tüm sanat akımları için geçerli.
Sanat tarihçisi Adnan Turanî, sanat eserleri için şunları diyor: “Bir sanat eserinin mantığı hem çağına hem sanatçısına özgüdür.” Çağının yaşayışını, kültürünü yansıttığından zamanına; sanatçının inancını ve psikolojisini yansıttığından sanatçısına özgüdür. Eski Mısır, Grek, Roma sanatı; inançlarının simgesel örnekleri sayılır. Tanrı ve insan-tanrı heykelleri zamanının inancına tanıklık eder. Rönesans sanatı dönemin inanç dolu coşkusunu yansıtır bize.
Yirminci yüzyıl’ın son çeyreğinde ABD’de, bir grup akademisyenin öncülüğünde, edebiyat eleştiri akımı doğdu. ‘Edebi türleri sadece metinler baz alınarak irdeleme, sizi doğru sonuca götürmez, tezini ileri sürdüler. Tarihin, coğrafyanın, siyasetin, felsefi akımların edebiyat üzerinde karmaşık etkileri var, diyorlar. Nitekim on altıncı yüzyıl Avrupa’sında Descartes’ın rasyonalizm felsefesi etkilemişti sanatı. Aklı putlaştıran rasyonalizm, özellikle romanda klasizmin doğmasına öncülük etmiştir. Sonraki yüzyıllarda ise romantizm, realizm akımları güdümüne almıştır batı sanatını.
Rasyonalist felsefenin kimi sanatçıları yaratılışa inanmadıkları için İsa’yı, kiliseyi yermişler, aklın yanılmazlığını eserlerine sokmaya çalışmışlardır. Boileu, Racine, La Brouyere, Fayette bu anlayışın önde gelen sanatçılarıdır. Sekülarist olmalarına rağmen işledikleri mitolojik konuları inançları haline getirmişlerdir bu sanatçılar. Bütün bunlar; sanatçının inancında, algılarında, gönlünde olanların sanatsal yansıması değil midir?
Düşünen insan yorum yapar, sanatçı sanatlı yorumlar. Adetlerin, geleneklerin, coğrafyaların, inançların izleri, sanatçıların yorumları vardır sanatta. “Sanat ihtirasların kusulmasıdır. Tüm sanat eserleri ihtirastan ibarettir” diyor Aristo. Doğrudur, sanat anlayışlarının özlü bir ifadesidir. Ama bizim sanatımız değildir bu. Sanatlarıdır, sanatımız değildir. Sanatımız kusmaz, kötü ve çirkini soymaz, perdeler. Güzellik, iyilik ve ahlakilikten soyutlanıp salt görselliğe indirgenmiş bir sanat kuramı, bizim anlayışımıza uzaktır. Sanatımızda görsellik vardır ama salt görsellik değildir. Görsellikle ahlakın, anlamla güzelliğin ve görselliğin sarmalı diyebiliriz sanatımıza. Müslüman sanatçı hassas çizgilerle ayrılır ötekilerden. Kendi yargılarından önce, evrenin ve nesnelerin asıl sahibini hatırlayıp onun yargıları ile uzlaşık kılar zihin çağrışımlarını. O zaman izlenimler ve algılar; bereketli toprağa düşen tohumlar misali, sanatçımızın içinin derinliklerinde tomurcuklanıp çiçek açar sanat olarak. Yanılgıya sapmamak için hoş görünen “ben” algısını, Rabbani bir bilinçle süzüp “biz” olanla bağdaşık kılar. İslam sanatı; yalnızca sanatçının kimliğinden dolayı bu niteliği taşımaz, içeriğinden dolayı İslami’dir yahut değildir. İslami ya da bizim dediğimiz; İslam ile çelişmeyen, islam’a aykırı olmayandır. Nereden ve kimden olursa olsun, güzel olan bizimdir, bizim özlemimizdir, yitiğimizdir. Bizi güzellik ile buluşturan bizim sanatımızdır.
Doğru sanısı ile algılarına yaldızlar çeker, parlak sözler eder, cazip renklere boyar denetimsiz istemleri. Gerçek adına, gerçek bir ayartıcı olur böylece. Öyle ki özgür hayat diye, hayatı karartan habis bir ruh büyücüsüne benzediğinin farkında değildir. Gerçeklik adına giderek zehirli bir örümcek ağına dönebilir sanatları. İhtirası besleyen sanat; yüze gülen sinsi bir düşman gibi sokulur içinize, tatlı fısıltılarla konuşur, sonra sizden olur ve hayatınızı dalar.
Sanatın taşıdığı mesaj, güzel de olabilir çirkin de. Birisinde iyinin estetik sunumu, ötekinde kötünün de ustalıklı sunumu vardır. Güzel olanın kötü verilmesi sizi itebilir, kötü olanın güzel verilmesi sizi çekebilir. Süfli arzular, kompleksler, hayvani dürtüler sanat ile açığa vurulabileceği gibi, üstün düşünceler, soylu duygular da açığa vurulabilir. Hoşlanma ve haz alma duygusu, sanatın mistik estetiği ile kötüye kullanıldığında; teşhirciliğe, müstehcenliğe, nü’lerde olduğu gibi kadın istismarcılığı ile ticari araca dönebilir. O zaman sanat, yücelme vasıtası olmaktan çıkıp aşağılara çeken olur. Aristo’nun dediği gibi kusmuk olur sanatları. İhtiras kusan ego merkezli sanatları ile berrak hayatı bulandırırlar, apak düşleri karartırlar, geleceği yakarlar.
Sanatın ektiği; zihinlerde barınır, yüreklerde filizlenir, davranışlarda –acı ya da tatlı– meyve verir.
Bir inancın, bir zihniyetin sınırlarına uyan eser o inanca aittir, o inancın uygarlığı içindedir. Hüner sahibi, benim inancım bu dese de doğru söyleyen ancak eserleridir. İnsanların kalpleri yüzlerinde görülmese de eserlerinde görülebilir. Çünkü yorumsal estetik yansımalardır yazılanlar, çizilenler. Zihnin işlevi doğal olarak yorumsaldır, sanatçının yaptığı ise sanatsal yorumlardır. Tuvaldeki renklerde, şarkıdaki titreşimde, boyadan ve notadan öte sanatçının yüreği vardır. Ulu dağlarla konuştuklarını, kuşlarla ötüştüklerini, yalnız ağaçlarla dertleştiklerini, bulutlarla dolaştıklarını söyleyen ozanlar kendilerini anlatmışlardır. Kendi kuruntularının, kendi dünyalarının, imgelerinin estetik yansımasıdır hep. Nesnel değil özneldir sanat. Sanatına benliğini, düşüncelerini, duygularını yüklemiştir sanatçı. Sanatçının iç dünyası ile algılarının dokunup somutlaşmasıdır sanatla yapılan. Müziğin ezgisinde, sözlerin derinliğinde, renklerin ahenginde gezdirirler düşüncelerini. Kimileri yeri göğü görür, kimileri yalnızca yeri. Kimileri karamsar bakar, kimileri rahmetle bakar. Kötü olan beğenilip sevildiğinde, artık kötü olmaktan çıkıp aranılır olur. Kimileri habis bir büyücü gibi musallat olup yapışırlar ruhlara, dillere, adımlara. Sanatlarının ateşinde geleceği yakarlar. Bu bir zan ve kara çalma değildir, felsefelerinin doğal sonucudur. Bir gereksinimdir kendi anlayışlarına göre. Hayatı sisli gören ve yaşamaya Freudvari bakan sanatçı, eserlerine kendi içini yansıtan bir el olmaz mı; hayata gülümseyen bir sanatçı eserlerine zihnini çizen bir el olmaz mı?
Etkilenip hoşlandığınız sanat, giderek sizin bir eğitimciniz olabilir. Aristo’nun kusuntu dediği sanatları, ruhunuza kancasını saplayıp onulmaz ihtirasların besleyicisi kesilir başınıza. Sanatımız ise; iç güzelliğin tohumlarını sulayarak ruha huzur veren, ihtiras ateşlerini serinleten bir bağban oluverir adeta. Her hoşa gidenin arkasında koşan ruh, sanatımızı bulamasa sanatlarını bulur. Düşüncelerin ve kültürlerin tarlası gibidir sanat eserleri, orada gelişip başkalarıyla ilişkiye girerler. Özellikle kültürler sanat eserleri ile var olurlar ve topluluklarını kalıcı kılarlar. Sanatlarında kültürel değerlerini yaşatamayanlar, başka kültürlerin boyunduruğunda yok olurlar zamanla.
Kültürleri çökertip dağıtan sanat olduğu gibi, abideleştiren, taşıyan da sanattır, sanatın gücüdür. İslam coğrafyasına teşhircilik ve itiraflar sanatının taşınması, vahiy kültürünün horlanması; resmi teşvikli Batı özentili sanatçılar aracılığıyla olmuştur. Bir bakıma sanatımızın sesi zamanla kısıldığı için sanatları doldurmuştur boşluğu. Sanatımız gözlerden, kulaklardan, belleklerden kaybolup gittiğinde elbette sanatları tutar boşluğu. Büyük ölçüde başarılı sayılan itiraflar ve teşhircilik sanatının, yeniden doğmakta olan vahiy merkezli sanatla karşı karşıya geldiğini söyleyebiliriz bugün.
İnsanın derinliklerinden çıkmak için özlemle kaynaşıp duran duygular, sağlıklı yönünü ancak güzel algılamakla bulabilir.
İnançlı sanatçının gözü, gönlü, duyguları evrendeki ilahi sanatı okur. “O her şeyi güzel yaratmıştır.”(32/7) Ayetindeki esinle erişilen mü’minin güzel algısı öze, özden biçime giydirilen sanatın rengi, sanatçının ruhsal rengine bürünüp yansır. Gözü, gönlü yüceliğe açılan lekesiz, parlak bir aynaya döneceğinden, böyle yansıtır. Mü’min sanatçı her güzelin ötesinde güzel olan Yaratıcı’yı sezer ve onun buyruklarıyla denetler hissettiklerini. Algıları sanata dönüşürken hayat yolunda ve nesnelerde sonsuzluğun sırlarını görüp ruhların kavuşmak istediği ileriyi izler.
Kendine özgü her felsefi akımın, her inancın farklı değerler üretmesi doğaldır. Bir inancın mensubu olduğunu söyleyenin, ötekilerden ayırt edici algılaması yoksa benzeşme vardır. Hayatı; anlamsız ve boş gören bir şairle sonsuzluğun ekini gören bir şairin sunduğu aynı mıdır?
Bulanık düşünceler sevimli ve arı duru gösterilebilir sanatlı mesajla. Çirkinlikler çekici renklerle allanıp pullanıldığında hoş görünür insana. Gözleri, gönülleri çekme gücü vardır sanatın. Estetik etkilenmeler olumluya da olumsuza da kapı açabilir; renkten, sesten, çizgiden, sözden, mermerden yapıtlarla yollara yol açabilir. Geçilmezleri, engelleri yıkabilir; yol vermezleri yola getirebilir. Her türlü düşüncelerin kapağını açar, duyguların kabuğunu soyar sanat.
Süfli algıların sanatsal dönüşümü ufkumuzu sislendirir, karartır; iyinin sanatsal dönüşümü arındırır. Hayranlık uyandıran her sanat eserine sağlıklı ve yüceltici diyemeyiz. Ben algısı yüce olanla çelişmiyorsa ancak sağlıklı olacağını söyleyebiliriz. Vahyin denetimi yüceltici ve sağlıklı olanın, gerçeğin sesini verebilir ancak.
İnsanlık esrarının kaba sabalıklarını, çarpıklıklarını verse de zihni güzele duyarlı kılar. Sanatlarının içeriğinde suretlerin yansıyan devinimlerini görürsünüz. Sanatımızın içeriğinde suretlerin yansıyan soylu titreşimlerini de görürsünüz. Sanatçı inandırıcı olabilir ama sunduğunda erdemler olmayabilir, sanatımız ise; erdemli olanı duyumsatır, gönlü ümitle doldurur. Sanatları tatlı ve sinsi gülümser size, sanatımız tatlı ve temiz gülümser size.
Sanatları itirafların ustalığını söyler, sanatımız inceliklerin şarkısını söyler ve karanlıklara karşı da söyler sonsuzluğun şarkısını. Gönüllere girerken, yürek tarlasındaki kötücül tohumlara basıp güzellik tohumlarını okşayan el olmalı sanatımız.
Ümitli arayış ve sonsuzluk inancıyla dolu algılama ürünü olmuyorsa buna nasıl deriz sanatımız? Hayatı karartanı, hayatı bozanı ve sonra güzel olan her şeyi, hayatı güzelleştiren her şeyi güzel yansıtabilmeli, mükemmeli duyumsatabilmeli. Evreni ve evrensel güzellikleri okumuyorsa, güzellikler dokumuyorsa nasıl deriz bizim sanatımız?
İlgili Yazılar
Modernizmin Tarihi Kodları
Düşünceler, kelebeklerin kelebek doğurduğu gibi doğmazlar; düşünceler, kendilerinden önceki düşüncelere ve içinde yer aldıkları çağın problemlerine tepkiden doğarlar. Bu genelleme her genelleme gibi istisnaları içinde barındırır; ancak tarih bizi bu genellemeyi yapmaya mecbur kılıyor. Şu an “egemen Batı tarihi”ne baktığımızda bu durumu çok rahat görebiliyoruz. Özellikle modern dönem diye adlandırılan; belli bir felsefi kökün sonucu …
İslam’ın Vaadleri İle Müslümanların Hayatı Arasındaki Mesafeye Dair Bir Açıklama Denemesi
Epeyce zamandır İslamcı aktivist ve entelektüeller İslam’ı bir ‘din’ olarak görmeyi bilinçli olarak terk etmiş görünüyorlar. Hatta böyle görenlerin İslam’ı tam anlamadıklarını veya kasıtlı olarak daraltmaya ve zayıflatmaya (örneğin Hıristiyanlık gibi bir din olarak göstermeye) çalıştıklarını düşünüyorlar. Çünkü onlara göre İslam’ı din olarak görmek onun bir “dünya nizamı” (da) olduğunu veya böyle bir nizam getirdiğini göz ardı veya inkâr etmek demektir. Zaman zaman ideoloji, siyaset, ekonomi, sanat, edebiyat vs. gibi kelimelerin başına bir sıfat olarak İslam’ı getirerek (İslami siyaset, İslami ekonomi vs.) yapılan; daha çok da İslam siyaseti, İslam ekonomisi gibi isim tamlaması şeklinde ortaya çıkan kullanımlar da bu yaklaşımın tezahürleridir.
Modernitenin Ahlâk Sorunu
Büyüme, zenginleşme, başkalarını tahakküm altına alma hırsı yüzünden ahlâki ilkelerden her geçen gün biraz daha uzaklaşan dünyamızın yeni ve daha da büyük sorunlarla karşı karşıya gelebileceği nedense göz ardı edilmekte. Bir yanda savaşlar, terör, insan ticareti, fuhuş, adam öldürme, yaralama, tehdit, dolandırıcılık, hırsızlık, gasp, on iki yaşa inen uyuşturucu kullanımı… Diğer yanda küresel ısınma, yoksulluk, …
Tövbenin Siyaseti ya da Siyasetin Tövbesi
Nerdesin ey Sultan Hamid Han?
Feryadım varır mı bârgâhına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan
Şu nankör milletinin bak günahına
Tarihler adını andığı zaman
Sana hak verecek ey koca sultan
Bizdik utanmadan iftira atan
Asrın en siyasi padişahına
Padişah hem zalim hem deli dedik
İhtilâle kıyam etmeli dedik
Şeytan ne dediyse biz belî dedik
Çalıştık fitnenin intihabına
Sonra cinsi bozuk ahlâkı fena
Çağdaş Dünyada Manipülasyonun İnşası
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur.