Devran dönüyor. Günler, aylar, yıllar… Ve Müslümanlar, sosyal demokratlar, Kemalistler, muhafazakârlar, menfaat için yol arayanlar, solcular, sağcılar, ilericiler, gericiler, lâikler, demokratlar, modernistler, çevreciler, feministler, bir o yanda bir bu yanda olanlar… Evet, bunlar büyük bir tiyatronun aşağı yukarı yüz elli yıllık değişmeyen oyunundaki bir türlü vazgeçilemeyen oyuncu kadroları. Senaryo yalan, oyuncular habersiz, seyirciler zavallı, ama sahne daima yeni… Manzara böyle olunca gözümün önüne Orson Welles’in “Körler Ülkesi” geliyor ister istemez. Hatta biraz daha gerçekçi bir benzetme yaparsak; oyunun sahnelendiği mekân Eflâtun’un mağarasıdır. Hani şu her şeyin gölgelerden ibaret olduğu Eflâtunun o meşhur mağarası. Bu mekân; sahtelerin hakikatleri gizlediği, yalanın doğruya üstün geldiği, kitlelerin sürekli zehirlendiği, boş ve küskün hayatların yaşandığı bir illüzyon alanıdır.
Bu yazının devamı
197. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İslam’ı pratiğe aktarmak Müslümanların bir kısmı açısından nedense bir sorun olarak görülmektedir. Konunun sorun haline gelişi genellikle İslam dışı şartların Müslümanları kuşatması nedeniyledir. Yalnızca kişiler değil toplum da İslam dışı şartlarla kuşatılmış durumdadır. Bir zamanlar İslam’ın hâkim değer yargısı olduğu coğrafyalar giderek İslam dışı sistemlerin kontrolüne geçmiştir. Dünyanın kimi bölgelerinde İslami yönetime yönelme talepleri olsa …
Oblomov, tembelliği bir türlü yenememiş, geçimini sağlamak için topraklarını satmak zorunda kalmıştır. Çalışmak gerektiğini, hayatın sürekli bir mücadele olduğunu düşünmüşse de bunu eyleme dökememiş ve sorumlulukları hep erteleme yoluna gitmiştir.
Daha önce toplumsal ilişkilerce belirlenen insan modeli, toplumsal ilişkilerin belirlediği, ahlakın belirlediği, dinin belirlediği ya da daha çok böyle pagan toplumlarında da olsa oradaki kabilevi töre ilişkilerinin belirlediği insan modeli Sanayi Devrimi ve hemen sonrasında 19. yüzyılda ise bu defa daha iktisadi içerikle tanınmaya başlanıyor. Burada şöyle bir tartışma ortaya çıkıyor: Acaba insan doğasını nasıl tanımlayabiliriz, bir insan doğası var mı, bu insan doğası gerçekten hani toplumsal ilişkiler tarafından mı belirleniyor yoksa ekonominin merkezde olduğu ve ekonominin diğer tüm toplumsal ilişkileri belirlediği bir insan doğası mı, bu insanı nasıl tanımlayabiliriz?
İnsan, dünyada istenmeyen misafir olduğunu bilirse ne yapar?
Sfenks’in Midas’ın “İnsan için en iyi olan nedir?” sorusuna ilginç bir cevabı vardır: “İnsan için en iyisi, hiç doğmamış olmaktır; hadi doğdu, o zaman da hemen ölmektir!” Bu cevap, “istenmeyen misafirliğin” bir görünümüdür. Dünyada istenmeyen insan, ya dünyada olmaktan vazgeçecek ya da kendisini istemeyene karşı “direnişe” geçip savaşacaktır. Tragedyanın “kozmosu” işte bu ikili dünyada kurar kendini.
Aile içi ilişkilerde dilin önemini ve değişimini ele almak, gerçekte yalnızca iletişim biçimlerindeki farklılaşmaları incelemek anlamına gelmez; daha derinde, aileyi kuran zihniyet yapısındaki, ilişki mantığındaki ve değer düzenindeki dönüşümü anlamaya yönelmek demektir.
Vakit Muhasebe Vaktidir
Düşmanlara ahbâbını zemm oldu zerafet
Dildardan ağyâra şikâyet yeni çıktı
Sâdıkları tahkîr ile red kaide oldu
Hırsızlara ikram ü inayet yeni çıktı
Hak söyleyen evvel dahi menfûr idi gerçi
Hainlere amma ki riayet yeni çıktı
Ziya Paşa
Devran dönüyor. Günler, aylar, yıllar… Ve Müslümanlar, sosyal demokratlar, Kemalistler, muhafazakârlar, menfaat için yol arayanlar, solcular, sağcılar, ilericiler, gericiler, lâikler, demokratlar, modernistler, çevreciler, feministler, bir o yanda bir bu yanda olanlar… Evet, bunlar büyük bir tiyatronun aşağı yukarı yüz elli yıllık değişmeyen oyunundaki bir türlü vazgeçilemeyen oyuncu kadroları. Senaryo yalan, oyuncular habersiz, seyirciler zavallı, ama sahne daima yeni… Manzara böyle olunca gözümün önüne Orson Welles’in “Körler Ülkesi” geliyor ister istemez. Hatta biraz daha gerçekçi bir benzetme yaparsak; oyunun sahnelendiği mekân Eflâtun’un mağarasıdır. Hani şu her şeyin gölgelerden ibaret olduğu Eflâtunun o meşhur mağarası. Bu mekân; sahtelerin hakikatleri gizlediği, yalanın doğruya üstün geldiği, kitlelerin sürekli zehirlendiği, boş ve küskün hayatların yaşandığı bir illüzyon alanıdır.
Bu yazının devamı 197. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
İlkesizlik Çürümeyi Getirir
İslam’ı pratiğe aktarmak Müslümanların bir kısmı açısından nedense bir sorun olarak görülmektedir. Konunun sorun haline gelişi genellikle İslam dışı şartların Müslümanları kuşatması nedeniyledir. Yalnızca kişiler değil toplum da İslam dışı şartlarla kuşatılmış durumdadır. Bir zamanlar İslam’ın hâkim değer yargısı olduğu coğrafyalar giderek İslam dışı sistemlerin kontrolüne geçmiştir. Dünyanın kimi bölgelerinde İslami yönetime yönelme talepleri olsa …
Bir Toplumun Çöküşü Anlatılır Oblomov Üzerinden
Oblomov, tembelliği bir türlü yenememiş, geçimini sağlamak için topraklarını satmak zorunda kalmıştır. Çalışmak gerektiğini, hayatın sürekli bir mücadele olduğunu düşünmüşse de bunu eyleme dökememiş ve sorumlulukları hep erteleme yoluna gitmiştir.
Hayatın Merkezine Oturan Kaygı: Ekonomik Kaygılı İnsan Çağı
Daha önce toplumsal ilişkilerce belirlenen insan modeli, toplumsal ilişkilerin belirlediği, ahlakın belirlediği, dinin belirlediği ya da daha çok böyle pagan toplumlarında da olsa oradaki kabilevi töre ilişkilerinin belirlediği insan modeli Sanayi Devrimi ve hemen sonrasında 19. yüzyılda ise bu defa daha iktisadi içerikle tanınmaya başlanıyor. Burada şöyle bir tartışma ortaya çıkıyor: Acaba insan doğasını nasıl tanımlayabiliriz, bir insan doğası var mı, bu insan doğası gerçekten hani toplumsal ilişkiler tarafından mı belirleniyor yoksa ekonominin merkezde olduğu ve ekonominin diğer tüm toplumsal ilişkileri belirlediği bir insan doğası mı, bu insanı nasıl tanımlayabiliriz?
Tragedyadan Modern Sinemaya Şiddetin Görünümleri
İnsan, dünyada istenmeyen misafir olduğunu bilirse ne yapar?
Sfenks’in Midas’ın “İnsan için en iyi olan nedir?” sorusuna ilginç bir cevabı vardır: “İnsan için en iyisi, hiç doğmamış olmaktır; hadi doğdu, o zaman da hemen ölmektir!” Bu cevap, “istenmeyen misafirliğin” bir görünümüdür. Dünyada istenmeyen insan, ya dünyada olmaktan vazgeçecek ya da kendisini istemeyene karşı “direnişe” geçip savaşacaktır. Tragedyanın “kozmosu” işte bu ikili dünyada kurar kendini.
Dil ve Aile: Aile İçi İlişkilerde Dilin İşlevi ve Değişimi
Aile içi ilişkilerde dilin önemini ve değişimini ele almak, gerçekte yalnızca iletişim biçimlerindeki farklılaşmaları incelemek anlamına gelmez; daha derinde, aileyi kuran zihniyet yapısındaki, ilişki mantığındaki ve değer düzenindeki dönüşümü anlamaya yönelmek demektir.
Alışverişe devam et
Nida Dergisi Destek
Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Merhaba. Yardım almak istediğiniz konuyu aşağıdan seçebilirsiniz.
Hangi konuda yardımcı olabiliriz?
Bize mesaj bırakın
İletişim bilgileriniz yalnızca talebinize dönüş yapmak amacıyla kullanılır.