Toplum hayatında hak, borç ve yükümlülük arasında ince bir karşılık ilişkisinin bulunduğu görülür. Hukuk düzeninin belirli bir kişi için tanıdığı hak başkaları için hukuksal yükümlülük doğurur. İnsanın bir hakka sahip olması, başkalarının da aynı haklara sahip olması demektir. Her hak, aynı zamanda bir yükümlülük getirir kuşkusuz. Bu yükümlülük başkalarının sahip olduğu aynı haklara saygı gösterme yükümlülüğüdür. Herkesin hak sahibi olduğu, ama hiç kimsenin yükümlü olmadığı bir toplumda karşılıklı haklardan, saygıdan söz edilemez.
Hak kavramı, yalnızca özel hukuk veya bireyler için değil, toplumlar için de geçerlidir. Hak bilincinin gelişmediği toplumlarda haklara sahip çıkılamayacağından bu tür toplumları bir kişinin veya bir azınlık grubun keyfi şekilde idare etmesi muhtemeldir. Böyle toplumlarda yazılı veya sözlü bazı kurallar olsa da, bu kurallar kâğıt üzerinde kalacaktır. Hakkın özü de, esası da pek bilinmez çünkü.
Batı hukukunda hak kavramının özü ve esası konusunda görüş birliği olduğu söylenemez. Hak kavramını kabul edenler gerekçelerini genellikle irade kuramı, menfaat kuramı, karma kuram adı altında açıklamışlardır, denebilir. İrade kuramından yana olanlar hakkın, hukuk düzeni tarafından kişilerin lehine bahşedilen iradi bir yetki, güç, hâkimiyet olduğunu ileri sürerek hak sahibi sayılan kişilerin iradelerini kullanarak hukuk düzenini harekete geçirme yetki ve imkânına sahip olduğunu söylerler. Friedrich Carl von Savigny bu kuramın öncülerinden biridir.
Bu yazının devamı
197. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
“Kutsal Bilgelik Kilisesi, İmparator Iustininaos’un dünyaya meydan okumak ve geçmişin büyüklerini geçmek yönündeki bir hamlesiydi. ‘Süleyman, seni geçtim.’ diye fısıldadığı söylenir,
Şiddet her ne kadar görünümünü değiştirse de her daim hayatın içinde yerini almaktadır. Bazen görmek oldukça zorlaşsa da sonuçları itibariyle karşımızda durmaktadır. Bazı dönemlerde fiziksel, bazı dönemlerde ruhsal, bazı dönemlerde somut, bazı dönemlerde ise soyut… Fakat her daim varlığını ikame ettirmektedir. Bu değişimi yakalayabilmek biraz da tarihsel süreci doğru okuyabilmekle ilgilidir.
Şiddet, görselliğini sakınmadığı dönemlerde meşrûiyet problemi yaşamamakta zira meşrûiyetin yegâne kaynağı olmaktadır. Şiddet gücü, güç ise varoluşsal kabiliyeti imlemektedir.
Kavramların insanların anlam dünyalarında oldukça önemli bir yere sahip olduğu malumdur. Hiçbir din ve ideoloji yoktur ki kendine ait bir kavramlar bütününe sahip olmasın. Kişiler, tarihte vuku bulmuş kimi olaylar ve bunlarla birlikte zihinleri meşgul eden mevzular da tıpkı kavramlar gibi önemli
“İnsanın alışamayacağı acı yoktur” diyenler var. İnsanı alçaltmaz mı bazı acılara alışması? Acıya alışmak mı, ona uyum sağlamak mı? Acıya direnmek mi? Her neyse, bir şekilde acılar da gizlenebiliyor diğer duygular gibi.
İslâm coğrafyasında husule gelmiş iki türlü kekemelik mevcuttur. Birincisi; Müslüman ilim zihninin taşlaşması neticesinde düşünsel üretimini sonlandırması, ikincisi ise; birincisine bağlı olarak kendisi dışında üretilmiş
Hakkın Menşei ve Gerçek Sahibi Allah’tır
Toplum hayatında hak, borç ve yükümlülük arasında ince bir karşılık ilişkisinin bulunduğu görülür. Hukuk düzeninin belirli bir kişi için tanıdığı hak başkaları için hukuksal yükümlülük doğurur. İnsanın bir hakka sahip olması, başkalarının da aynı haklara sahip olması demektir. Her hak, aynı zamanda bir yükümlülük getirir kuşkusuz. Bu yükümlülük başkalarının sahip olduğu aynı haklara saygı gösterme yükümlülüğüdür. Herkesin hak sahibi olduğu, ama hiç kimsenin yükümlü olmadığı bir toplumda karşılıklı haklardan, saygıdan söz edilemez.
Hak kavramı, yalnızca özel hukuk veya bireyler için değil, toplumlar için de geçerlidir. Hak bilincinin gelişmediği toplumlarda haklara sahip çıkılamayacağından bu tür toplumları bir kişinin veya bir azınlık grubun keyfi şekilde idare etmesi muhtemeldir. Böyle toplumlarda yazılı veya sözlü bazı kurallar olsa da, bu kurallar kâğıt üzerinde kalacaktır. Hakkın özü de, esası da pek bilinmez çünkü.
Batı hukukunda hak kavramının özü ve esası konusunda görüş birliği olduğu söylenemez. Hak kavramını kabul edenler gerekçelerini genellikle irade kuramı, menfaat kuramı, karma kuram adı altında açıklamışlardır, denebilir. İrade kuramından yana olanlar hakkın, hukuk düzeni tarafından kişilerin lehine bahşedilen iradi bir yetki, güç, hâkimiyet olduğunu ileri sürerek hak sahibi sayılan kişilerin iradelerini kullanarak hukuk düzenini harekete geçirme yetki ve imkânına sahip olduğunu söylerler. Friedrich Carl von Savigny bu kuramın öncülerinden biridir.
Bu yazının devamı 197. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Politik Estetiğin Alacakaranlığında Kadim Zaman-Mekân Estetiği
“Kutsal Bilgelik Kilisesi, İmparator Iustininaos’un dünyaya meydan okumak ve geçmişin büyüklerini geçmek yönündeki bir hamlesiydi. ‘Süleyman, seni geçtim.’ diye fısıldadığı söylenir,
Şiddetin Meşrûiyetinden Meşrûiyetin Şiddetine: Döngüsel Bir İlişkiye Dair
Şiddet her ne kadar görünümünü değiştirse de her daim hayatın içinde yerini almaktadır. Bazen görmek oldukça zorlaşsa da sonuçları itibariyle karşımızda durmaktadır. Bazı dönemlerde fiziksel, bazı dönemlerde ruhsal, bazı dönemlerde somut, bazı dönemlerde ise soyut… Fakat her daim varlığını ikame ettirmektedir. Bu değişimi yakalayabilmek biraz da tarihsel süreci doğru okuyabilmekle ilgilidir.
Şiddet, görselliğini sakınmadığı dönemlerde meşrûiyet problemi yaşamamakta zira meşrûiyetin yegâne kaynağı olmaktadır. Şiddet gücü, güç ise varoluşsal kabiliyeti imlemektedir.
İslami Kimlik Bağlamında Teorik Bütün Pratik Boşluk
Kavramların insanların anlam dünyalarında oldukça önemli bir yere sahip olduğu malumdur. Hiçbir din ve ideoloji yoktur ki kendine ait bir kavramlar bütününe sahip olmasın. Kişiler, tarihte vuku bulmuş kimi olaylar ve bunlarla birlikte zihinleri meşgul eden mevzular da tıpkı kavramlar gibi önemli
Gazze ya da Acının Onmaz Hali
“İnsanın alışamayacağı acı yoktur” diyenler var. İnsanı alçaltmaz mı bazı acılara alışması? Acıya alışmak mı, ona uyum sağlamak mı? Acıya direnmek mi? Her neyse, bir şekilde acılar da gizlenebiliyor diğer duygular gibi.
Kekeme Adına Konuşmak
İslâm coğrafyasında husule gelmiş iki türlü kekemelik mevcuttur. Birincisi; Müslüman ilim zihninin taşlaşması neticesinde düşünsel üretimini sonlandırması, ikincisi ise; birincisine bağlı olarak kendisi dışında üretilmiş
Alışverişe devam et