İnsan hakları kavramını konuşmadan önce sanırım ‘hak’ ve ‘insan’ kavramlarını konuşarak başlamak daha uygun olacaktır.
İnsan, kelimeler ve kavramlarla konuşur ve düşünür. Hele İlahi Vahyin okuyucusu ve mü’mini ise bu sahadaki hassasiyetini, kendisiyle konuşan Rabbinin kelimelerine, hususi bir itina göstererek yapar. Ben, okuryazarlık hayatım boyunca, daima İlahi Kelam’ı, bana hitap ederken kullandığı dil, kelime ve kavramlar üzerinden anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştım bütün eşya ve hadiseleri. ‘Din’ dediğim zaman, birileri gibi sadece Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ı anlamam. Din, kişilerin bütün hayatları boyunca kendilerine istikamet veren sahici ve samimi yönelimlerinin adıdır. Mesela mektep arkadaşım Deniz Gezmiş, Marksizm dininin inananı idi. Başka birisi de Nurcu dinine mensuptu. Deizm, ateizm gibi benimsemeler de birer dindir.
Mesela ‘ibadet’ ve ‘millet’ kelimeleri de gündelik dilde maalesef hakları çiğnenerek tüketilmektedir. İbadeti namaz, oruç gibi ritüellere hasretmek, tarihî ve büyük bir hataydı. Oysa ibadetin Türkçesi kulluk şuurudur ki mü’minlerin bütün meşru davranışları ibadet şemsiyesi altındadır. Millet de böyledir. Türk, Kürt, Arap, Acem, İngiliz milleti yoktur. İki millet vardır bize göre: İslam Milleti, Küfür Milleti. Her iki milletin de mensubu muhtelif kavimler mevcuttur. Müslüman Türkler ve Kürtler yanında gayrimüslim Türk ve Kürtler de vardır. O halde evvela dil düzelmelidir. Çünkü bütün zamanlarda evvela dil bozulmuştur. İlahi Kelam’ın önceki kavimlere gönderilen İncil, Tevrat ve Zebur gibi hitaplarına reva görülen de, onların dilini bozarak, beşeri heva ve heveslerin keyfi kelimeleriyle değiştirmek olmamış mıydı?
Gelelim Son İlahi Kelam dilindeki evvela insan kavramına. Kök itibariyle bu kelime, üç formda kullanılmaktadır. ‘Nas, İns, İnsan’ şeklinde. Birincisi çoğul, ikincisi, tabir caizse bir cinsin formu, üçüncüsü ise yeryüzüne her birisi birer müjde (beşer) halinde, alnı yazılı bir tabiatla değil fıtratla gelen, en yüksek kıvamdaki canlı türünün adıdır. Varlık kavramından ziyade yaratık kavramıyla tanımlanması daha isabetli olan bu abd-i aciz, kendisini varlık âlemine dâhil eden Zatın, ruhi dokunuşunu, vicdanının ve kalbinin derinliklerinde, daha doğuştan hisseder ve bunun şuurunu taşır başlangıçta. Bu sebeple kendisini varlık âlemine katan asli yaratıcısı, terbiye edicisi olan Rabbinin kuludur. Hiç kimse, kendisini fıtratın müstakim çizgisinin dışarısına çıkartan şeytani ayartmalara kapılma sürecini yaşamadan önce bunu inkâr edemez. Doğuştan tanrıtanımaz hiç kimse yoktur. İnsan kalbinin/vicdanının sesi, İlahi Nefha ve ruhun fısıltısı/vahyine göre programlanmıştır. Kendi varlığı da dâhil bütün HAK ve hakikatin kaynağı, bütün evrenin Rabbi olan Allah’tır.
O halde Hak mahza Allah’a aittir, onun ismidir zaten. Bu husustaki benim ana fikrime gelince, biliyorum ki sual sahipleri asıl bunu öğrenmek istiyorlar. Mevcut dünya anayasalarını okuyanlar, oralarda sanki babalarının mülkünden dağıtıyorlarmış gibi, insan teki için yaşama hakkı, seyahat hakkı, düşünce ve ifade hakkı vb. görürler. Bunlar birer hak değil Allah’ın insan fıtratına yerleştirdiği, insanı tabiattaki öteki yaratıklardan ayırdedici vasıflarıdır. Hak ve hakikatin karakteri mutlak oluşudur. Mutlaklık ise ancak Allah’a mahsustur. Allah’ın kulu olan insanın öyleyse bir hakkı yoktur ancak mükellefiyeti vardır. Yeryüzündeki varlık maksadı imtihan olan bir yaratığın, hangi hakkından bahsedilebilir? İmtihanı insan, hayatını ortaya koymakla cevaplamış olur. Ayrıca kendisi sosyal bir varlık olduğundan, dünyayı, eşya ve hadiseleri hemcinsleriyle paylaşarak yapacaktır. İşte tam burada benim iddiam gerçekleşir, insanın hakkı değil payı/hissesi vardır. Nitekim zamandan da ona Allah tarafından bir pay biçilmiştir. Herkesin ömrü Allah tarafından böyle eşit değil farklı paylaştırılmıştır.
Dünyaya gelmiş bulunmak bir hak olabilir mi? Ne yaptı da hak etti insan bunu? Kendi elinde miydi gelmesi, şu coğrafyada, bu kavmin ehli, filan ailenin üyesi olarak?
Peygamber bile adalet dağıtma işini yaparken insanları uyarır ve der ki dâvâcı yahut dâvâlı, iddiasını ortaya koyarken hâkimi yanıltabilir. O sebeple ahiretteki hesabı düşünerek şahitlik yapmaya çağırır muhakeme olunanları. Peygamber de bir dâvâyı yargılarken, mutlak adaleti tevzi edemeyebileceğini söylemektedir. İnsan, ancak adalete en yakın olan kararı verebilir; işin mutlak hak ve hakikati ahirette, imtihan kâğıdının okunacağı Son Gün’de belli olacaktır.
“Hak” kavramının tanımı ve hakların tayin ve tespiti noktasında Müslüman düşünce ve modern hukuk arasındaki temel farklar nelerdir?
Moderni filan bırakınız, bütün zamanlara bakınız. Bütün zamanlarında, insanlar ana blok olarak iki tür yaşama modelini tarih sayfalarına eklemişlerdir. Arayışları, bekleyişleri, istisnai durumları bir kenara bırakırsak görürüz ki bir tarafta Hakk’ın, öteki tarafta ise bâtılın izleyicileri yer almaktadır. Hakkın izleyicileri iyinin-kötünün, hakkın-bâtılın, helalin-haramın tayin ve tespitini, Allah’ın buyruğuna göre yapar ve yaşarlar. (Dikkat! Burada insan hakkı filan yok, hakkın izinden gitme çabasına işaret var.) Ötekilerin kaynakları muhteliftir; söz konusu tayin ve tespiti büyük ekseriyetle, kendileri gibi bir beşerin yahut her birisi bir abd-i aciz olan beşer topluluğunun insaf ve izanına bırakmışlardır.
Burada iki büyük blok olan Hıristiyan ve Yahudileri de İlahi Kelam’ın izinde sayma yanlışına düşmemek için, onların ellerinde bulunan İlahi Kelam’a, beşeri heva ve heveslerini kattıklarını unutmamalıdır. Çünkü artık eldeki mevcut İncil, Tevrat, Zebur, İlahi konuşma olmaktan çıkmıştır. Durum ortada, Müslümanlar hariç, Hakk’ın hakkını Allah’a irca eden başka bir topluluk yoktur yeryüzünde. Müslümanlar hak ve hukuku Allah’a havale ederken, ötekiler güya bunu Allah’ın elinden alarak kendilerine hasretmeye çalışmışlardır.
İnsan haklarını konuşurken, modern hukukun bahsettiği insan ile İslam’ın insanı arasında nasıl bir fark vardır sizce?
Ben yine modern ifadesini atlayarak, bütün zamanlarda insan tekine İlahi perspektiften bakanlarla böyle bakmayanlar arasındaki tearüze/farka işaret etmek isterim. Çünkü modern dediğiniz bir zaman dilimi tek değildir. Hazreti Peygamber de mesela son derece modern bir zamanı var kılarak işe başlamış, Yesrib şehrini Medine’ye dönüştürmüştü. Hangi inanç ve iddianın sahibi bulunursa bulunsun, insanların tamamı zaten/bizatihi tek olan Allah’ın kuludurlar. Birer abd-i aciz kul olmak itibariyle de birbirlerine eşittirler. Ancak burada problem, sahiplerini, yaratıcılarını hakkıyla tanıyıp tanımamaktan kaynaklanıyor. (Buradaki hak kavramı da şaşırtmasın, ‘hakkıyla’ ifadesi, İlahi Kelam’ın kılavuzluğuyla demektir.)
‘Tanıma’ kavramını azıcık açalım. Kelime-i Şahadet’te mükemmel ifadesine kavuşur. Allah’ın (varlığına değil, çünkü varlığı makûl ve mâruf hiçbir zihin sorun edemez) tekliğine şahitlik/tanıklık ne demektir? İşte tabir caizse İslam’ın insanı, bu tanıklığı, İlahi Kelam’ın rehberliğine müracaat üzerinden, kalbiyle tasdik ettikten sonra diliyle de ikrara dönüştürmektedir. Öteki insan ise kalbinin ve vicdanının sesine kulaklarını tıkayarak, zaten kulu olduğunu fıtraten bildiği, açıktan inkâr da edemeyeceği Allah’a kulluğunu reddeder. (Olmak ve etmek paradoksu üzerinde daha uzun boylu düşünülmelidir, sözü uzatmamak için kesiyorum.) Hak ve hakikat orta yerde dururken, birileri ona tanıklık ettiklerini söylüyor, birileri ise kafalarındaki değil, kalplerindeki gözü de kapatarak görmezden geliyorlar; hadise budur. Emin olun inkârcıların kalbi ve vicdanı, dillerinin söylediğini her seferinde yalanlamaktadır ama onlar heva ve heveslerinin aldatıcılığına kendilerini kurban etmişlerdir.
‘İnsan hakları’ tüm toplumların üzerinde ittifak ettiği bir tanımlama mıdır? Bugün insan hakları dediğimizde kastedilen ile anlaşılan arasındaki fark nedir?
Böyle bir ittifaktan nasıl söz açılabilir? Dedik ya insan hakkı ne demektir? Hak Allah’a mahsustur. İnsanın hakkından eğer söz açılacaksa şunu unutmamalıdır ki, bunun tayin ve tespitini ancak Allah yapmış olmalıdır. İlahi Kelamın hem tarif hem de tayin ve tespitleri insanların hukukunu teşekkül ettirir. Bugün ‘insan hakları’ terkibi etrafında döndürülüp durulan tuzak, mazlum, mahrum, miskin halkların, sadece boyunlarına ve ayaklarına değil, dillerine ve adeta kalplerine kadar takılmış prangalardan başkası değildir. Birleşmiş Milletler Sözleşmesi, memleket anayasaları ve elbette dünyanın gözleri önünde dönüp duran büyük çaplı uygulamalar, bize dünyada hakkın ve hakikatin yerine getirildiğini, sahiden insan haklarının korunup kollandığını gösteriyor mu? Gösteriyorsa bunlar hangi insanlardır? Beyazlar mı, Yahudiler mi, Sultanlar, Krallar, Baronlar mı?
Dünyaya mevcut durumda siyaseten egemenlik kurmuş bulunan yukarıda sıfatlarını saydığımız kesimlerin, sömürülebilirlik vasfını omuzundan atamamış zavallı toplumlar üzerinde kurdukları tahakkümün adı, ‘insan hakları’ şeklinde sevimlileştirilerek piyasaya sürülmüştür. Şahsiyetini kazanamamış, silik ve sinik, bu sebeple de maalesef sömürülmeye müstahak kimileri de, kendilerine reva görülen aldatmacaya öylesine kanmışlardır ki ‘insan hakları’ terminolojisini, en fazla onlar dile getirmektedirler. Bu işi uyduranlar ise bu zavallıların sırtını sıvazlayarak, o meş’um paralel dili savurup durmaktadırlar. Oysa ortada ne insan ne de hak kalmıştır. İkisi de çiğnenmiş, insan bitkisel hayata sürüklenmiş, hak ise ayaklar altına alınmaya çalışılmıştır. Birincisi gerçekleşmiş, lakin hak’kın sahibi, onun ayaklar altında ezilmesine doğrudan müdahale ederek, elimizdeki İlahi Kelam’ın koruyuculuğunu üzerine almıştır. Öncekiler gibi beşeri katkılardan uzak tutmuştur. İnsan da Hak da hakikat de oradadır.
‘İnsan hakları’ kavramının tarihsel süreci ve Batı dışı dünyaya girişi nasıl şekillenmiştir?
Yeryüzüne siyaseten egemen olan söyleme bakarsanız, Avrupa’da Fransız İhtilali sonrasında özgürlük, eşitlik, insan hakları gibi ifadeler ilk kez kullanıma sürülmüştür. Dünyanın hemen bütün resmi eğitim öğrenim programları, Türkiye Cumhuriyeti dâhil, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi vesairenin temel kaynağı budur. Sahiden böyle midir? İnsan hakları kavramıyla sözü edilen özgürlük, eşitlik hatta kardeşlik terminolojisi, o tarihe kadar kullanımda değil miydi? Yeryüzü insanlığının ataları o tarihe kadar vahşi hayvanlar gibi mi yaşadılar?
Öyleyse neden Fransız İhtilalinin önderleri kendilerini Eski Yunan’a refere etmektedirler? Kaldı ki dünyanın en eski medeni ve entelektüel toplumu Yunan’da mı idi? Peki Eski Mısır, Hind, Babil ve Anadolu medeniyet birikiminin tarihi kaçtır? Urfa şehrinde yeni keşfedilen Göbekli Tepe’nin geçmişini okuyan var mıdır? Dolayısıyla hafızası yalnızca yaşadığı dönemin terennümleriyle doldurulmuş, farkında olarak veya olmayarak Allah’tan başkasına, bazen de bizzat kendi hevasına boyun eğenler, nereden bilecekler Hak ve hakikati? Bu ve benzeri terminolojiyi Batılılar, kendileri uydurmuş, ardından biz Müslümanlar hariç bütün dünyayı buna inandırmışlardır. (Biz Müslümanlar gerçekten hariç mi; düşünmeye değer.)
İnsan haklarının günümüzde küresel ölçekte meşruiyet kaynağı haline gelmiş olmasının nedenleri nelerdir?
Meşruiyetin kaynağı fiziki güç/kudret sayıldığı müddetçe bu böyledir. Kalabalıkları Hak ve hakikatin ölçüsü, tayin ve tespit kaynağı olarak gördüğünüzde, netice nasıl başka türlü gerçekleşsin? Meşruiyet, fıtrat, vicdan ve İlahi Rehberliği göz ardında bırakarak tayin edildiğinde, insanlık kendi gibi birilerini tanrılaştırıyor demektir. Bugünkü vakıa budur. Ortalık tanrılık taslayan sahte güç ve kudret sahiplerinden geçilmez olmuştur.
ABD yenilmez, Siyonizm dünyayı yöneten ve asla baş edilemez gizli güçtür. Sultanlar, tiranlar, krallar birer yarı ilah gibi davranırlar. Müslümanlar ise günde beş defa bütün dünyaya Allah En Büyüktür diye ilan ederler. Sadece lafla değil, ahlâk dinden önde gelir mottosunu ispatlayacak davranış modelleriyle işbu manifestolarını cihana yaymalıdırlar. Ne yazık şu sıralar tarihte özne olmaktan çıkarak nesneleşmiş bulunduklarından, toplu halde sesleri çıkmamaktadır, lakin var mısınız; hadi bizler artık tarihin nesnesi değil, onu inşa eden özne olmak maksadıyla kolları sıvayalım. Benim elli yıllık mücadelemin temel hedefi buydu, Allah’ın izniyle böyle de sürecektir.
Malûm olduğu üzere “kadın hakları, işçi hakları, insan hakları…” gibi bu şekilde yapılan ayrıştırmaların temelinde yatan düşünce nedir ve bu ayrıştırmaların sakıncaları nelerdir? Ayrıştırmaların İslam Hukuku açısından karşılığı nedir?
Müslüman ilim ve fikir insanları, Hak ve dolayısıyla hukukun daima Allah’a ait olduğunu, insanın hakkından değil mükellefiyetinden söz edileceğini, mükellefiyeti yani insanın ilmihalini ihtiva eden metinlere de hukuk yerine fıkıh denileceğini biliyor, söylüyorlardı. İslam, Hazreti Âdem ile başlayan ve son Allah Elçisiyle noktalanan İlahi Kelamın umumi ismidir. Bu bakımdan İslam Hukuku gibi bir terminoloji zaittir. Biz, her devirde yaşayan Müslümanların kendilerine mahsus fıkhından konuşmalıyız.
Allah’ın İlahi Kelamıyla tayin ve tespit ettikleri zaten bizim iman manzumemizin gereği hak ve hakikatin kendisidir. Ancak üzerinde durduğumuz, konuştuğumuz mevzu nedir? Büyük insanlık kitlesinin dilinden düşürmediği kadın, işçi, insan hakları gibi esnek, ortak bir tarifi olmaksızın insanlara dayatılan ve de kesinlikle kaynağı beşeri olan söylem, insani de değildir İslami de. Bir kere hak kavramını işçiye, kadına, hayvana, eşcinsele vb. tahsis ederek anlatmaya başladığınız zaman, asıl ayrımcılık orada başlamaktadır. Ancak hayvanlar insanların dilini bilmediklerinden, onları ayırarak düşünüldüğünde, kendilerini okşanmış, haklarında pozitif ayrımcılık yapılmış zanneden kadın, işçi ve hatta eşcinseller karşı çıkmalıdır bu ayrımcılığa. Ne yazık büyük kesimler bu tuzağa düşmüş görünmektedir. Müslümanların elinde bütün bu şeytani tuzaklara karşı İlahi Kelam’ın öğrettiği zırhlar vardır. Onlarla donanımlı bulunmalıdır. Tevhid, adalet, emr-i bi’l-mâ’ruf ve nehy-i ani’l-münker temel ilkelerdir. Evrensel amentüleri ise Allah’a şirksiz, ahirete şeksiz şüphesiz iman ve salih ameldir. Şeytanın delemediği barikatlar bunlardır.
İnsan hakları kavramının bugün siyasi tahakküm aracı olarak kullanılan bir boyutu söz konusu, bu konuyu nasıl değerlendirirsiniz? Sizce bu aşılabilir bir sorun mudur?
İnsanların ördüğü bütün duvarlar, yine insanlar tarafından bir gün alaşağı edilebilir, tarih böyle tanıklıklarla doludur. Bu anlamda insanların aşamayacağı sorun bulunmamaktadır. Bırakınız insanların koyduğu, kurduğu kuralları, birileri Allah’ın hudutlarını bile çiğneyebilme hürriyetini kullanarak isyankâr olabiliyorsa, insan hakları tuzağıyla kurulan siyasi tahakküm neden devrilemesin?
ABD bugün Afganistan, Irak, Suriye gibi memleketlere fiilen, İran, Türkiye, Pakistan gibi memleketlere de manen tahakküm kuruyor. Onları baskı altında tutarken de güya daha medeni, daha demokratik, daha insancıl bir hayat modeli sunduğunu söylüyor.
Bırakalım başka memleketleri, daha düne kadar Türkiye’nin hem de dindar, muhafazakâr muhitleri, Amerikancı söylemlerin sadık bendeleri değil miydi? Türkiye Cumhuriyeti tarihi, başlangıçta İngiliz, ardından da ABD’nin maddi ve manevi mandası gibi bir yaşama ve yönetilme modeli göstermedi mi?
Bir vakitler Türkiyeli sosyalistlerin (o tarihlerde onlarla benzer düşüncelere sahiptim ben de) Tam Bağımsız Türkiye sloganı, en fazla tepkiyi kimden görmüştü; dindarlardan değil mi? Şu anda o eski söylemin sahibi dindarlar tarafından yönetilen memlekette acaba ne değişmiştir? Türkiye Cumhuriyeti hakkında bugün tam bağımsızdır diyebilir misiniz? Bunun karşı bahanesini işitir gibiyim. Deniliyor ki artık dünyada hiçbir memleket tam bağımsız değildir; çünkü dünya küçük bir köye dönmüştür. Globalizm/küreselleşme adlı bir süreç yaşanmaktadır. Alın size yepyeni bir aldatmaca daha; biri bitiyor bir diğeri başlıyor.
Şimdi Müslümanlar tam bir uçurumun kıyısındadırlar. Cemil Meriç, şuur, uçurumun kıyısında uyanır, diyordu; haydi öyleyse her türlü münafıklığa karşı uyanmaya davranılsın.
Hollanda’nın, Belçika’nın, Fransa’nın siyasi bağımsızlığı eğer Türkiye’den daha fazla ise Müslümanlar, Büyük Hesap’a çekilmeden evvel kendilerini hesaba çekmek için trenin kaçmak üzere olduğunu unutmamalıdırlar.
Son olarak Batılı, seküler, birey temelli tanımlanan insan hakları kavramına Müslümanların teveccühünün nedeni nedir? Burada insan hakları kavramına karşı takınılması gereken duruş nasıl olmalıdır?
Mevcut söylemlerin Batılı ve seküler temelli olduğu biliniyor. Ancak birey temelli olduğuna itirazım vardır. Eğer buradaki birey kavramının başına bir artikel konulacaksa bir diyeceğim olmaz. Yani bilinen bir takım bireylerse kastedilen ki öyledir, buna sesim çıkmaz. Ancak Müslümanlar benlik ile bencilliği birbirine karıştırmaktan uzak durmalıdırlar. Ve tarih boyunca hep biz diyerek ben’i ihmal ettiklerini unutmamalıdırlar.
Bencilliğe düşme korku ve endişesiyle ben görmezden gelinirse, benlik şuuru ve şahsiyet de ortadan kalkabilir. Nitekim büyük oranda bu yaşanmıştır Müslüman dünyada. Hele mezheplerin, tarikatların kemikleşerek dinin yerine monte edildiği tarihlere hatta günümüze dikkatle bakalım. Vakıa nedir; bireyin bütün inisiyatifi, Allah’ın bahşettiği irade, iktidar ve hürriyeti elinden alınmış, çoğu kere daha doğmadan üzerine yapışmış bulunan mezhebe, tarikata, şeyhe, üstada, sultana bağlanmıştır. Böylece, tehlikeli bir şekilde, (tehlike imana dairdir üstelik) ortalama insanın kendi şahsiyeti olmayacağına dair bir zehap yayılmış, taklidi iman caiz görülerek, insanlar kendileri gibi bir insana, onun mezhep veya tarikatına monte edilmiştir. Yegâne kurtuluş yolu olarak da bu gösterilmiştir.
Gelgelelim Allah her bir insan tekini biricik yaratmıştır. İnsanın kendi gibi bir insana değil bizzat yaratıcısı olan Allah’a bağlanması gerektiğini de elçileri aracılığıyla göstermiş ve öğretmiştir. Elçiler de insanları kendilerine değil, bizzat kendilerinin de aynı mükellefiyeti haiz bulundukları Allah’a bağlanmaya çağırmışlardır. Müslüman muhitlerde ‘insan hakları’ gibi birtakım terminolojinin benimsenmesinde, mezhep ve tarikat bağımlılığı ve alışkanlığı, mühim ve kolaylaştırıcı bir rol oynamıştır. Asırlarca, neredeyse dünyanın bütün coğrafyalarında, siyasi modeli saltanat olan yönetim şekli, Müslümanların zihinlerinde bu modeli öylesine meşrulaştırmıştır ki artık medreseden tekkeye, oradan aileye kadar saltanat yerleşmiş, nerede egemen bir güç varsa, onları bu güce teveccüh etmeye yöneltmiştir diye düşünüyorum. (Geniş bilgi için Mağripli mütefekkir Muhammed Abid el-Cabirî okunmalıdır.) Vesselam, Allah, en doğrusunu bilir.
FERHAT KOÇ
“Hak” kavramının tanımı ve hakların tayin ve tespiti noktasında Müslüman düşünce ve modern hukuk arasındaki temel farklar nelerdir?
Buradaki temel farklılık, ‘hak’kın kaynağında gizlidir diye düşünüyorum. Şöyle ki modern hukukta hakkın kaynağı insanın bizatihi kendisidir. İnsanın, doğumuyla bazı haklara sahip olarak doğduğu varsayılır. Bu hakların neler olduğu ve bu hakları kimin veya kimlerin belirlediği noktasında ise çelişki olduğu kanaatindeyim. Söz konusu bu haklar takribi 18 yy. ile birlikte dünya siyasetinde konuşulmaya başlanmıştır, her ne kadar insan hakları savunucuları bu hakların toplumun kendisinden neşet ettiğini iddia etseler de bu haklar nedense 18 yy.’a kadar hiç gündemde değilken de birden bire dünya siyasetine girdi.
Modern hukukun tanımladığı hak kavramı, bir grup insanın belirlemiş olduğu, insanın doğuştan sahip olduğunu iddia ettiği, bireyi devlete karşı koruma görevi görmesi bağlamında üretilmiştir. Diğer veçheden Müslüman düşünce için hakkın belirleyeni ise insanı yoktan var eden, onu biçimlendiren Allah’tır. Bu konuda bir Müslümanın bir şüphesi dahi olmamalıdır.
İnsan haklarını konuşurken, modern hukukun bahsettiği insan ile İslam’ın insanı arasında nasıl bir fark vardır sizce?
Bugün modern hukuk içerisinde ele aldığımız insan hakları kavramının bizatihi yapıcısı olan insan; ‘özgür, hümanist, rasyonel akıl sahibi, seküler’ birey olarak tanımlanmaktadır.
Modern dönem öncesi Batı’da kilise ve krallıkların halka yapmış olduğu baskılar sonrasında kendini kurtarılmış topraklara atmak isteyen birey, kendine ulus-devleti inşa etmiş ve tüm zincirlerinden kurtarılmış insanı inşa etme süreci taçlanmıştır. Bu modern insanın dünyasına etki eden tek varlık kendisidir. Dünya onun etrafında dönmektedir. İslam’ın insanı ise ‘Allah’ın kulu’ olarak tanımlanmaktadır. Yaratıcısına karşı sorumlu ve bununla birlikte yaşadığı topluma, aileye karşı sorumlu bir kul, yaratıcısının tayin ettiği sınırlar çerçevesinde hakları olan ve bu hakların diğer insanlarda da olduğu bilinciyle hareket eden… Özgür değil; sorumluluk sahibidir o. Kendilerini özgür addedenler, bir şekilde bu özgürlük söyleminin kendisine mahkûmdurlar.
İslam’ın insanı ile Modern hukukun insanı arasındaki fark, iki ayrı insan tanımı çıkardı karşımıza. Modern hukukun oluşturduğu hümanist, rasyonel düşünen, seküler bir birey; İslam’ın insanı ise Yaratıcısına karşı sorumluluğunun bilincinde olan kul olarak tanımlanabilir.
‘İnsan hakları’ tüm toplumların üzerinde ittifak ettiği bir tanımlama mıdır? Bugün insan hakları dediğimizde kastedilen ile anlaşılan arasındaki fark nedir?
İnsan hakları tanımı üzerinde tamamen bir mutabakat sağlanmasa da müşterek noktalarda uyuşan bir tanımın varlığından bahsedebiliriz. Sosyal bilimlerin konusuna girmiş bir kavram ile ilgili olarak tüm toplumun ittifak ettiği bir tanım aramak da çok sağlıklı olmasa gerek. Toplumların genelinde insan hakları kavramı ‘insanın doğuştan sahip olduğu, insan onurunun korunması için mevcut olan haklar’ olarak anlaşılmaktadır. Burada kavramın içeriğine girildiğinde farklılıklar boy göstermektedir. İnsan hakkı dediğimizde hangi haklar bunun içine girmektedir. İnsan onurunun korunması noktasında hangi hakları ele alıyoruz gibi farklılıklar bulunmaktadır. Olayın teorik uyuşum noktasıyla beraber pratik yansımaları da düşünülmesi gereken noktalardan biridir. Afrikalı bir vatandaşın onuru ile Amerikalı vatandaşın onuru arasında teorik zeminde anlaşıldığı varsayılsa da pratikte görülen bariz bir farklılığın olduğudur.
Sorunun ikinci kısmında belirtmiş olduğunuz aradaki fark, biraz olayın pratiği üzerinden okunması gerekir kanaatindeyim.
‘İnsan hakları’ kavramının tarihsel süreci ve Batı dışı dünyaya girişi nasıl şekillenmiştir?
İnsan hakları kavramının tarihsel sürecini iki noktadan ele almak daha sağlıklı olacaktır. Öncelikle kavramın bizatihi kendisini, ikinci olarak da hukuk alanında yansımasını ele almak gerekir. İnsan hakları kavramının ilk olarak her ne kadar Fransız İnsan Hakları Bildirgesinde geçtiği iddia edilse de kavramın geçmiş olduğu daha eski metinler de bulunmakta, bunların en başlarında da Virginia Haklar Bildirisi (1776) gelmektedir. Bununla birlikte süreci anlamak için kavramın çıkış noktasını görmek için toplum sözleşmecileri diye isimlendirilen felsefecilere bakılmalıdır. Kavramın asıl mimarları onlardır aslında. İnsanların dünyasından Tanrı’yı çıkarmışlar ve insanların hep birlikte uyum içerisinde yaşamalarını sağlamak amacıyla ulus-devleti inşa etmişlerdir. Bu inşa olunan ulus-devlet ile birey arasındaki uyuşmazlıklar için de insan hakları kavramı türetilmiştir.
İnsan hakları kavramının hukuk alanındaki yansıması ise II. Dünya Savaşı sonrasına dayanmaktadır. Her ne kadar insan hakları kavramı modern dönemin başlarında rağbet görse de II. Dünya Savaşına kadar hukuksal bir zemine geçirilmemiştir. II. Dünya Savaşıyla yaşanan küresel kriz sonrasında 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından modern insan hakları hukukunun kurucu belgesi ve temel kaynağı olarak kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kabul edilmiştir. Bu süreçle beraber insan hakları kavramı hukuk metinlerinin tümüne sirayet etmeye başlamıştır.
Batı dışı dünyada ise görebildiğim kadarıyla Osmanlı Devleti’nin düşüş çağına tekabül eden 19. yy’da ilk nüveleri atılmıştır. Bu kavram düşünülürken, ‘özgürlük, hümanizm, sekülerizm…’ gibi kavramlarla birlikte düşünülmesinde fayda var. Bu kavramlar birbirinden bağımsız değil; bilakis birbirini doğuran kavramlardır. Mısır’ı 1798’de işgale kalkan Napolyon Bonapart, Mısırlılar’ı yanına çekebilmek için bir bildiri dağıtmış ve ‘‘Buraya gaspedilmiş haklarınızı iade için geldim!” demiştir. Bir ülkeyi işgale kalkışan bir komutan, o ülke halkına, haklarınızı iade için geldim, diyerek kendini haklı göstermeye çalışıyor. Aslında bir önceki sorunuzdaki fark burada yatmakta gibi. Yani insan hakları kavramı herkesin ittifak ettiği bir şey ise neden farklı algılanıyor?
İnceden inceye işleyen bir süreç sonrasında Batı dışı toplum, diğer kavramlar gibi insan hakları kavramına da sarılmaya başladı.
İnsan haklarının günümüzde küresel ölçekte meşruiyet kaynağı haline gelmiş olmasının nedenleri nelerdir?
Bugün biz bir sonuç ile karşı karşıyayız. İnsan hakları kavramının tarihsel sürecini aktarmaya çalıştığım cevabı da dikkate alarak cevap vermek gerekirse bugün insan hakları kavramı bir yeri temsil etmektedir. Küresel siyasetin iş yaptığı bir zamanda yaşamaktayız ve bu küreselleşme süreci toplumu şekillendiren bir süreci de ortaya çıkardı. İnsan hakları kavramı da yavaş yavaş siyasal sistemlere girdi, akabinde hukuksal metinlere ve bugün toplumun zihin dünyasına girmiş bulunmaktadır. Bu girizgâh ile anlamaya çalışmak gerekir kavramın etkisini. Bugün insan hakları kavramını değerlendirmeye tâbi tuttuğumuzda, kavramın gelmiş olduğu noktayı ele almak zorunda kalıyoruz.
Bugün İnsan Hakları kavramı, her birimize, insanları devletin baskısından koruyan bir kavrammış gibi lanse ettiriliyor. Mesela ifade özgürlüğü hakkını ele alacak olursak; ifade özgürlüğü insanın bir hakkı olarak kabul edilmiştir. İfade özgürlüğü ‘insanların kendi fikirlerini hiçbir baskı altında kalmayarak ifade edebilmesini’ anlatmak için kullanılmaktadır. Burayı iki boyutlu değerlendirmek gerekir. İlk boyutunda, gerçekten insanların hepsi hiçbir baskı altında kalmayarak kendilerini ifade edebiliyorlar mı? Yani siz yaşadığınız devlette, devleti eleştirebiliyor musunuz? Veya çalıştığınız iş yerinde işvereniniz hakkında rahatça kendinizi ifade edebiliyor musunuz? Bunlar kavramın pratik örnekleri. Bir diğer boyutta ise herkesin her şeyi ifade etmesinin önünü açmak gerekli mi, burada bir sınır olmamalı mı? Hakaret de haddizatında bir ifade değil midir? Bunu neden ifade özgürlüğü bağlamında değerlendirmeyelim? Kavramın kendisi fiiliyatta bu tür çelişkiler çıkarmaktadır. Sınırları belirlenmiş bir şekilde her insanın fikrini ifade etmesi gerektiğine inanıyorum ancak bu sınırların belirleyeni insanı ve kâinatı yaratan Allah’tan başkası olamaz.
İnsan Hakları kavramının küresel ölçekte meşruiyet kaynağı olmasındaki bir diğer etmen de küreselleşme çağında olmamızdan kaynaklı. Yaşadığımız çağda devletlerin birbiri ile alışveriş ve iş ilişkisi kurmaları bile birbirine uyumlu olmaları ile yakından alakalıdır. Bir örnek vermek gerekirse; Türkiye yaklaşık 30 yılı aşkın bir süreçtir Avrupa Birliğine üye olmaya çalışmaktadır. Bu süreçte Türkiye’deki kanunların birçoğu hem içerik olarak hem de metin yönünden değişikliğe uğratılmıştır. Avrupa Birliği, mealen ‘eğer bize üye olmak istersen yasal mevzuatın bizim mevzuatımıza uygun olmalıdır’ der. Bu bağlamda birçok kanununda değişiklikler yapılmış, yeni kanunlar oluşturulmuştur ve bu süreç kavramsal değişiklikleri de yanında getirmiştir. Bugün bir devletin Birleşmiş Milletlere üye olabilmesi için öncelikle Birleşmiş Milletlerin kabul etmiş olduğu sözleşmeleri imzalaması zorunluluktur. Ayrıca meşruiyet dediğimiz meselenin kendisi ne kadar sahici ki? İnsanların çoğunluğu mu meşruiyet ölçüsü yoksa günümüzde koskoca dünyayı yönettiği görülen bir avuç insan mı? Bu sorular da düşünülesi sorulardır.
Malum olduğu üzere “kadın hakları, işçi hakları, insan hakları…” gibi bu şekilde yapılan ayrıştırmaların temelinde yatan düşünce nedir ve bu ayrıştırmaların sakıncaları nelerdir? Ayrıştırmaların İslam hukuku açısından karşılığı nedir?
Yapılan bu ayrıştırmaların ilk etapta bir soruna binaen oluşturuldukları düşünülse de ben aynı kanaatte değilim. Sorunların çözüm noktası bir öteki yaratarak oluşmamalıdır.
Bugün televizyonlarda her gün ‘kadın cinayeti’ ifade şekliyle haberler yayınlanmakta, halkı bir ötekine karşı öfkelendirmeye yönelik telkinlerde bulunulmaktadır.
Evet, masum bir insan öldürülmüştür. Buna karşı haklı öfke ve hesap sormak gerekir, ancak olayı ötekileştirmeye hapsetmek yanlış bir tutumdur. Yüce Allah Mâide suresi 32. ayette mealen der ki; …eğer bir kimse bir insanı öldürürse bütün insanlığı öldürmüş gibidir.’ Bu ayette yaratılan bir öteki yoktur, her insanın bizatihi kendisi önemlidir. İslam’ın olaya bakışı bu kadar sarihtir. Bunlarla beraber bu kavramların nerden neşet ettiğine, hangi tarihsel süreçte ortaya çıktığına da bakmak faydalı olacaktır. Bu ayrıştırmaların zeminini anlamak için kapitalizmin toplumu nasıl şekillendirdiğini de bir nebze görmek gerektiği kanaatindeyim. Bugün işçi sınıfından bahsediyoruz ve bu işçilerinin hakkını savunduğu iddia edilen sendikalardan bahsediyoruz. Bu kapitalist kendine yabancılaşmış işçi sınıfı nasıl oluştu ve sözde işçi hakkı savunan sendikalar hangi amaç uğruna oluşturuldu. İşçi sendikaları gerçekten de işçilerin haklarını mı savunuyorlar yoksa işçi ile işveren/devlet arasında uzlaştırıcılık görevi mi görüyorlar, buna dikkat etmek gerekir diye düşünüyorum.
İnsan Hakları kavramının bugün siyasi tahakküm aracı olarak kullanılan bir boyutu söz konusu, bu konuyu nasıl değerlendirirsiniz? Sizce bu aşılabilir bir sorun mudur?
İnsan hakları kavramının günümüzde küresel ölçekte geldiği yeri görecek olursak, kavramın etkisini de hayatımızda ne kadar müdahil olduğunu da daha rahat görebiliriz. Bugün Batılı devletlerin Ortadoğu coğrafyasına müdahale ederken kullandıkları en başat argüman ‘Biz onlara insan hakları getireceğiz’ dir. Yakın tarihte görüldüğü gibi ABD, Suriye’ye girmeden önce orada bir insanlık krizinin oluştuğunu ve o insanların haklarının gasp edildiğini söyleyerek hak bahşedici olarak Suriye’ye girmiş ve birçok masumun canına kıymıştır. Yakın tarihimiz bu ve benzeri olaylarla doludur. İnsan hakları kavramı da bu sömürgeci devletlerin tahakküm aracı olarak kullanımına geçmiş bulunmaktadır. Şu söylediklerimiz vakıayı tanımlamadan öteye geçmemektedir. Bu bir kabulleniş midir, derseniz; İnsan Hakları kavramına bakışım olumlu olmadığından, vakıayı söylemekle yetineyim.
Sorunun ikinci kısmına gelecek olursak. Aşılabilir bir sorun mudur? Tarih hızlı bir şekilde akıp gitmekte ve her yeni gün bir şeyler değişmektedir. Bu durum da bu değişiklikten nasibini alacaktır. Bu değişiklik hangi yönde olacaktır onu kestirmek zor.
Son olarak Batılı, seküler, birey temelli tanımlanan insan hakları kavramına Müslümanların teveccühünün nedeni nedir? Burada insan hakları kavramına karşı takınılması gereken duruş nasıl olmalıdır?
Müslümanların insan hakları kavramına bu kadar teveccüh göstermelerinin nedenini anlamak için tarihsel ve siyasal süreci de görmek ve bir bütün içerisinde değerlendirmek gerekir. İnsan hakları kavramı Müslümanların gündeminde değilken, siyasal süreç onları bu kavramın kucağına atmıştır denebilir.
Bununla birlikte Müslüman dünya kendini Batı’ya karşı kaybetmiş olarak görmekte ve Napolyon’un da dediği gibi hakkı Batı’dan beklemektedir. Kendilerini aciz ve yetersiz görmelerinden kaynaklı olarak da bu kavramlara sarılmaları daha kolay olmuştur. Bununla birlikte bazıları için ise durum daha farklı, onlar da eğer insan hakları diye bir şey varsa o zaman en iyi insan hakları İslam’dadır, bakışıyla olaya yaklaşıp Peygamberin hadislerinden, Kur’an ayetlerinden insan hakları kavramını çıkarmaya çalışırlar. Bu ve benzeri tavırlar, Allah’ın kulu olduğunu söyleyen Müslümanları, seküler, birey temelli insan hakları kavramına teveccühe sürüklemiştir.
İnsan hakları kavramına karşı takınılması gereken tavra gelecek olursak: öncelikle İnsan hakları kavramının hangi tarihsel zeminde ortaya çıktığının, o tarihsel süreci ortaya çıkaran etmenlerin neler olduğunun irdelenmesi, bahsettiğimiz dönemde kavrama rengini veren filozofların anlaşılmasının gerektiği açıktır. Sonrasında kavramın bizatihi sözlük mânâsındaki tutarsızlıkları görülecektir zaten.
Bu sorularla birlikte kanaatimi belirtecek olursam; Batı’da neşet eden kilise ve kralların zulmüne karşı kendilerine sığınak olarak oluşturmuş oldukları ulus-devlette daha rahat yaşamak için üretilmiştir insan hakları kavramı. Oluştuğu zeminde bir zulmün karşısında durulması amacıyla üretilmiştir, o insanlar için olumlu yönleri daha çoktur. Bizim görmemiz gerektiğini düşündüğüm nokta ise insan hakları kavramının bizatihi modern dönem ile birlikte oluşan seküler, hümanist, rasyonel akıl sahibi olarak tanımlanan bireyin oluşturduğu hakların Müslüman için kabul edilesi olmadığıdır. İnsan hakları kavramı tarihsel bir olgudur, o yüzden bunu yok saymak değil; anlamak ve hayatımızın nerelerine etki ettiğini bilmek, onları doğru tespit etmek gerekir.
Müslüman Allah’ın bir kuludur, bu kulun hakları ve yükümlülükleri vardır. Bunları birbirinden ayrı düşünmemek gerekir. Bu hakları insanı yoktan yaratan Allah tayin ve tertip etmiştir. Bize düşen bu haklara riayet etmektir.
O.VAHDET İŞSEVENLER
“Hak” kavramının tanımı ve hakların tayin ve tespiti noktasında Müslüman düşünce ve modern hukuk arasındaki temel farklar nelerdir?
Zihnimiz bu tip karşılaştırmalara kaçtığında, E. Said’in Şarkiyatçılık eleştirisini hatırda tutmamız ve acaba bunu tekrar mı üretiyoruz diye kendimize sormamız gerekir. Bu minval üzere sorunuzu etüt edelim. Her ne kadar Müslüman düşünce ve modern hukuk şeklinde ifade etseniz de kastınızın Müslüman düşünürlerin hukuku temellendirişi ile modern hukuku temellendiren düşünceyi kıyaslamak olduğunu sanıyorum. Karşı karşıya getirdiğiniz iki düşünce havzası ve onları karşılaştırma faaliyetinin kendisi, Said’in eleştirisi bağlamında birkaç açıdan sorun ihtiva etmektedir. Evvela bu havzaların homojen olduğunu varsaymadan bu karşılaştırmaya giremeyiz. Örneğin Müslüman düşünürlerin başlangıçtan bugüne değin tek bir fikri tek bir şekilde işlediği yani bu düşünce havzasında bir çeşitliliğin, değişimin, tekâmülün olmadığını varsaymak durumundayız. Elbette böyle bir şey bu iki havza için de söz konusu değil. Modern hukukun temellendirilmesine kafa yoran düşünürlerin de birbirleriyle aynı içeriği savundukları söylenemez. Ne hukukun temellendirilmesinde ne de genel olarak düşünce tarihinde ele alınan başka bir konuda böyle bir manzara ile karşılaşabiliriz; bu durum yaşamın çoğulcu niteliği gereği böyledir. Buna ilaveten karşılaştırmanın da tarih çalışmalarında isabetli bir usul olduğundan şüphe etmek gerekir zira karşılaştırılan iki konu birbirinin nitelikleri ile yargılanmış olur. Basitleştirme adına bir örnek verecek olursak, x ile y’yi karşılaştırdığımızda X’de olup da Y’de olmayan özelliklerden dolayı Y’yi yerme tehlikesi ortaya çıkar hâlbuki ölçütün ölçülenlerden bağımsız olması gerekir.
Tüm bu açıklamalara rağmen yüzeysel bir okumada modern hukukun teoloji kaynaklı açıklamalarla kendisini temellendirmediği, buna karşılık İslam hukuk düşüncesinin teolojik nitelikli olduğu ifade edilecektir. Bu ancak ilk bakışta ortaya konabilecek bir farktır; nihai olarak da anlamlı bir fark değildir. Örneğin Ockhamlı William ve Thomas Aquinas, ilahiyat kaynaklı açıklamalar sunma noktasında ortaktır, ne var ki getirdikleri açıklamalar birbirlerine neredeyse taban tabana zıttır, buna karşılık Ockhamlı William ve Thomas Hobbes’un açıklamaları, Hobbes ilahiyat menşeili bir izah sunmamasına rağmen büyük ölçüde ortaklık ihtiva eder. Dönelim bu tarafa. “Kelam yaratılmış mıdır?” sorusuna Müslüman düşünürler tek bir cevap vermiyorlar, doğal olarak bu durum kitabın yorumlanmasında ve kitaba bağlı hukukun oluşumunda farklı yaklaşımların ortaya çıkmasına sebep oluyor.
Sorunuzu bu bağlamda güncellememiz gerekiyor: Modern toplum nasıl bir hukuka ihtiyaç duymuştur? Bu elbette öyle bir çırpıda cevaplanacak bir soru değildir ama şunu ifade edebiliriz: Modern toplum, farklı kimliklere sahip, bu bağlamda farklı dinlere inanan kişilerin aynı hukuk düzeni içerisinde birbirleriyle zorunlu ve karmaşık ilişkiler kurduğu bir toplumdur. Bu nedenle de kişisel özelliklerin dikkate alınmaması söz konusudur. Bir kimsenin seçkin birisi olup olmaması yahut bağlı bulunduğu cemaat vb. özellikler modern hukuk tarafından dikkate alınmaz. Hukuk kişisi bu bağlamda kimlikten soyulmuştur. Yine de “insan nedir?” sorusuna örtülü de olsa her hukuk sistemi bir cevap vermek durumundadır. Örneğin, insanın sorumlu tutulabilmesi adına irade özgürlüğüne sahip olduğu varsayılır. Bu ve benzeri kabuller “insan nedir?” sorusunun esasen teolojik bir soru olması münasebetiyle her sistemin, tutarlı olsun olmasın, teolojik varsayımları olduğunu ifade eder. Bu varsayımlar kutsal kitaplardan devralınmış olmasa da.
İnsan haklarını konuşurken modern hukukun bahsettiği insan ile İslam’ın insanı arasında nasıl bir fark vardır sizce?
Bir önceki sorudan devam ederek bu hususu ifade edelim. Hukukun kişi olarak ifade ettiği insanın da bu bağlamda sadece diğer bütün insanlarla ortak özellikleri dikkate alınır. Evrensel bir insan hakları düşüncesinin temellendirilmesi bu bağlamda milliyet farklarının göz ardı edildiği, her milletten insanda ortak olan özellikleri dikkate alan bir insan fikrini gerektirir. Belirli bir dine ve/veya dini, mesleki vb. cemaate mensubiyet göz ardı edilir. Buna karşılık temel insan hakları bağlamında, kişinin İslam’ı benimseyip benimsememesinden bağımsız olarak, diğer bir ifadeyle kişi Müslüman olmasa da Allah’ın kulu olduğu gerekçesiyle diğer insanlarla ortak haklara sahip olduğu iddia edilebilir. A. C. Köksal, bu sene içerisinde İnsan Haklarının Felsefi Krizi: İslami Bir Perspektif başlık bir makale yayınladı. Bu makalede işlenen iddialardan birisi bunu içermektedir. Diğeri ise Hanefî usulünün kurucularından kabul edilen Debusi’nin devredilemez insan hakları düşüncesini ilk ortaya koyan isim olduğu ve modern düşünürlerden J. Locke’un sunduğu insan hakları ile paralellik ihtiva ettiğidir. Dolayısıyla insan hakları bağlamında esas sorunun devredilemez hakları gerekçelendirmek olduğunu ifade etmeliyiz. Bu haklar siyasi iktidarın takdirine neden terk edilemez? Bu soruyu cevaplarken insanın böyle yaratıldığını yahut insan doğasının bunu gerektirdiğini ifade edenler, sonuçları bakımından benzer yerde duruyorlar. Elbette mesele bu kadar basit değil. Ama bu aşamada dahi tek başına insan haklarının İslam ile uygun olduğunu yahut olmadığını ortaya koymaya yönelmiş bir gayretin verimli olmadığını görüyoruz. Yukarıdaki cevapta verdiğim örneklerle birlikte değerlendirelim bu iddiayı.
‘İnsan hakları’ tüm toplumların üzerine ittifak ettiği bir tanımlama mıdır? Bugün insan hakları dediğimizde kastedilen ile anlaşılan arasındaki fark nedir?
Tarihte herhangi bir kavramın bu kavramı dile getiren kişilerin tamamı tarafından aynı şekilde içeriklendirildiğine şahit olmak pek mümkün görünmüyor. İnsan hakları için de aynı durum geçerli.
Temelde insan haklarının, başta siyasi olmak üzere, bireylerin, tüm iktidarlardan korunmak için neredeyse tek çıkar yolu olduğunu düşünenler ile mevcut eşitsiz düzenin sürdürülmesini temin eden, meşrulaştırıcı bir söylem olduğunu düşünenler arasındaki ayrımı sanırım gündeme getirmek istiyorsunuz. Bu bağlamda denilebilir ki hiçbir söylem tek başına adaletsizlikleri ne ortadan kaldırabilir ne meşrulaştırabilir. Bununla beraber insan haklarına devletlerin, şirketlerin vb. teorinin talep ettiği kadar riayet etmesi durumunda daha adil bir düzende yaşayacağımızı umabiliriz zira sıradan bir gözlemci olarak dahi insan hakları ihlallerinin yaygınlığını gözleyebiliyoruz. Öte yandan insan hakları düşüncesinin, modern hukukun ve modern hukukun da sadece bir cüz’ü olduğu dünya sisteminin amentüsü olduğunu da sanmamak gerekir.
‘İnsan hakları’ kavramının tarihsel süreci ve Batı dışı dünyaya girişi nasıl şekillenmiştir?
Yukarıda da ifade ettiğim üzere, aranırsa, insan haklarının düşünce tarihinde modern öncesi öncüllerini bulmak mümkündür. Fakat netice itibariyle bu kurumun etkinliği ve yaygınlığı modern toplumsal formasyondaki bir ihtiyacı karşılaması münasebetiyle olmuştur. Dolayısıyla modernliğin diğer müesseseleri modernleşen ülkelere nasıl intikal ettiyse bu durum insan hakları için de geçerlidir.
İnsan haklarının günümüzde küresel ölçekte meşruiyet kaynağı haline gelmiş olmasının nedenleri nelerdir?
Devam edecek nitelikte ifade edecek olursak modernlik koşulları bakımından, örneğin üretim biçimleri ve ilişkileri bağlamında siyasi ve kültürel sınırlar içinde yaşadığımız dönemde önemsizleşmektedir bu nedenle de bu ilişkileri düzenleyen hukuk ve onun gerisindeki meşruiyet anlatısı da aynı istikamette seyretmektedir.
Malum olduğu üzere “kadın hakları, işçi hakları, insan hakları…” gibi bu şekilde yapılan ayrıştırmaların temelinde yatan düşünce nedir ve bu ayrıştırmaların sakıncaları nelerdir? Ayrıştırmaların İslam Hukuku açısından karşılığı nedir?
Yukarıda modern hukukta kişi olarak ifade bulan insanın kimliklerinden, toplumda durduğu konumundan arındırıldığını ifade etmiştik. Bu elbette toplumsal planda da farkların silindiği anlamına gelmiyor. Herkesin kanun önünde eşit olması, herkese aynı kanunun uygulanması, herkesin imkânlar bakımından eşit olmadığı bir toplumsal düzende eşitsiz sonuçları doğuruyor. Bu bağlamda devredilmez insan hakları olarak da ifade edilen birinci kuşak hakların ekonomik ve sosyal haklarla desteklenmesi, çalışan kesimin öncelikli talebi olmuştur. Mesai, emeklilik, yıllık izin, gibi saymakla bitmeyecek kurum bu talepler neticesinde ortaya çıkmıştır. Şimdi de başka dezavantajlı gruplar bu sefer kimlik bazlı taleplerde bulunuyor. Söz konusu taleplerin eşitsizliklere dayandığını görmek zorundayız. Bu eşitsizlikler ortadan kalkmadıkça taleplerin geri çekilmesini beklemek makul değil. Bununla beraber bu eşitsizlikleri ortadan kaldırmanın bu tip yamalarla değil, elbisenin değiştirilmesiyle ancak mümkün olabileceğini düşünenler de mevcut.
İnsan hakları kavramının bugün siyasi tahakküm aracı olarak kullanılan bir boyutu söz konusu, bu konuyu nasıl değerlendirirsiniz? Sizce bu aşılabilir bir sorun mudur?
Türkiye, biraz da AİHM yargılamalarının önüne geçebilmek adına bireysel başvuru kurumunu iç hukuk yolu olarak benimsedi. Bu kurumun etkinliği artıkça harici denetimler de siyasi suiistimaller de azalacaktır.
Son olarak Batılı, seküler, birey temelli tanımlanan insan hakları kavramına Müslümanların teveccühünün nedeni nedir? Burada insan hakları kavramına karşı takınılması gereken duruş nasıl olmalıdır?
Müslümanların yaşadığı ülkeler dünyanın geri kalanından bağımsız değil. Yukarıda buna değinmiştik. İlaveten bakış açımızı ayarlamak adına şunu diyelim: İçinde yaşadığımız çağda farklı anlatılar aynı anda kendilerine ses bulabiliyor. Bunun bir örneği olarak, sıradan bir okurun, birbirini eleştiren iki düşünürün hatta farklı çağlarda yaşamış, yaşadıkları çağa hâkim olan paradigmalar içerisinden yazan iki düşünürün eserlerine de ikna olabilmesidir. Fakat bu durum bizde şöyle yanlış bir kanıya yol açmamalı: Sanki farklı meşruiyet anlatılarının sergilendiği bir vitrin var ve kişiler içlerinden hoşlarına gideni içerideki raflardan alıp, sepetlerine atıyorlar. Marketten ürün seçer gibi beğenilip tüketimin konusu yapılacak şeylerden bahsetmiyoruz. İnsan hakları da bir hakikat rejimidir ve bu bağlamda dolaşıma nasıl girdiğini tartışmak gerekir. Etkinliği teveccühün neticesi değildir yani. Sorunuzun son aşamasına gelecek olursak, bir hakikat rejiminin etkinliğinin koşullarından birisi de ikna ediciliktir: Olan biteni açıklayabilmesi ve çözüm üretebilmesi gerekir. Bu da dönüşen topluma uyarlanabilmeyi gerektirir. En başta ifade ettiklerimize dönecek olursak, ilk adımın konuyu, empatilerimiz yahut antipatilerimiz tesirinde kalmaksızın hakkıyla kavramaya cüret etmek olduğu kanaatindeyim. Aksi takdirde ne sorunlarımıza çözüm bulabiliriz ne de sizin baştan itibaren kurduğunuz ikilikteki taraflardan tek birini olsun anlayabiliriz. Bu durumda da aklımızı terk etmiş oluruz.
Şair ve yazardır. Metin Önal Mengüşoğlu, 17 Mayıs 1947 tarihinde Elazığ’da doğdu. Asıl adı Metin Önal’dır. Yazı hayatına başladığı 1960’lı yıllardan itibaren Mengüşoğlu soyadını kullanmaktadır.
İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Maden, Diyarbakır ve Malatya’da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
İlk şiiri “Unutmak”, 1962 yılında yayımlanan Yeni İstiklal gazetesinde çıktı. Şiir, deneme ve düşünce yazıları; Türk Yurdu, Defne, Çile, Dal, Çağrı, Fikir ve Sanatta Hareket, İslâm Medeniyeti, Millî Gençlik, Deneme, Aylık Dergi, Kriter, kendi çıkardığı Kelime, Varide, İktibas, Umran ve Nida dergilerinde yayımlandı.
Eserleri arasında; Gâvur Kayırıcılar (1973), Dr. S. (1987), İstanbul Hikâyeleri (2004), Yerler Mühürlendi (1996), Ben Asyalı Bir Ozan (1983), Çamurlu Bir Irmak (1989), Hayatımın Bahanesi (1994), Sevda Söze Dönüşmez (1998), Bıçağa Basar Gibi (2010), Endülüs (Espana Musulmana) (2011), Bize Kefen Biçene Bak (2016), Ağabeyime Mektuplar (1995), Düşünmek Farzdır (1995), Kimliğin Fotoğrafsız Yaprağı (1998), Havada Bulut Var (1999), Harput Şehrengizi (anı-deneme, 2000), Vahiy ve Sanat (2004), Öptüm Kara Gözlerinden (2007), Bir Kelime Mesafesi (2012), Anladıkça Artan (2014), Kalbin Marifetleri (2017), Bursa Çarşısında Kervan Eğledim (2018), Şehir Yollarında Bir Şair Gezgin (2019), Yolun Daraldığı Yerden (deneme, 2019), Yeniden Okur’ken (eleştiri, 2021) ve İslam Milletinin İstiklal Marşı (düşünce, 2021) bulunmaktadır.
Oruç Allah’a teslimiyetin bir şiarı. Kulun kendini arındırması… Vakitleri belli bir ibadet… Hikmetini ve faydası üzerinde düşünülecek olursa hem bireysel hem toplumsal bir çok faydayı muhtevi. Kimilerine göre şenlik, kimilerine göre sadece açlık, kimlerine göreyse susuzluk… İnsanların çoğunun susuzluğundan açlığından bahsetmesi de ilgin. Zira bu oruç. Doğasında açlık, susuzluk, biraz yoksunluk biraz yorgunluk var. Arınma …
FERHAT KOÇ Yasin Ağırbaş, Uludağ Üniv. PDR mezunu, Psikolojik Danışman Yardımlaşma denince aklınıza ne geliyor? Yardımı ve yardımlaşmayı ne kadar somut veya ne kadar soyut algılıyorsunuz? Yardım neyden, nereden ve nereye yapılır? Yardım denilince aklıma, kişinin veya bir topluluğun elindekini, gönlündekini bir başka kişi ya da kişilerle paylaşması geliyor. Sanırım gönlündeki derken neyi kastettiğimi biraz …
1- Kelimeler, tercih edilebilen, seçilebilen bir şey midir? Bir metni oluşturma sürecinde kelimelerle olan münasebetiniz nasıldır?
2- Tanık olduğumuz dönemlerde kaleme alınan metinlere ve konuşma diline bakınca, yarına dair ‘kelimeler ve kavramlar’ açısından bir kaygı havası mı yoksa umut mu daha öne çıkıyor?
3- Hayatımızın parçalarını sayarken sosyal medya ve araçlarına da yer açıyoruz. Hatta bu alana ait kelimeler ve kavramların (story, retweet, timeline, flood vs.) edebi türlerde de artarak kullanıldığını gözlemliyoruz. Bu durumun zihin dünyamızı şekillendirmede nasıl bir rolü olduğunu düşüyorsunuz?
Bir kekemeliktir gidiyor, Dillerimiz mi kekeme yoksa akıl-fikirlerimiz mi? Yoksa ikisi mi? Bizce ikisi birbiriyle ilintili. Kekemelik derken, bir şeyler ‘der gibi’ vapıp dememek, diyecekmiş gibi ümitlendirmek ama ‘diyemeyip’ hakikatin arkasında-çevresinde dolanıp bir türlü diyememeyi kastediyoruz… Konuşmada kekelemek… Alay etmek yok… Fakat kimi türü yüzümüzde hafif bir tebessüm bile bırakırken; fikir adamı için durum aynı …
Çağdaş dönemin en önemli meydan okuması ise kanaatimce, Müslüman kimliğinin muhafazası ile evrensel değerlere entegrasyon arasındaki dengenin nasıl sağlanacağı meselesidir. Bu, yalnızca teorik bir tartışma değil, aynı zamanda Müslüman toplumların geleceğini şekillendirecek temel bir tercih sorunudur.
Soruşturma
Soruşturan: Nida Dergisi
METİN ÖNAL MENGÜŞOĞLU
İnsan hakları kavramını konuşmadan önce sanırım ‘hak’ ve ‘insan’ kavramlarını konuşarak başlamak daha uygun olacaktır.
İnsan, kelimeler ve kavramlarla konuşur ve düşünür. Hele İlahi Vahyin okuyucusu ve mü’mini ise bu sahadaki hassasiyetini, kendisiyle konuşan Rabbinin kelimelerine, hususi bir itina göstererek yapar. Ben, okuryazarlık hayatım boyunca, daima İlahi Kelam’ı, bana hitap ederken kullandığı dil, kelime ve kavramlar üzerinden anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştım bütün eşya ve hadiseleri. ‘Din’ dediğim zaman, birileri gibi sadece Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ı anlamam. Din, kişilerin bütün hayatları boyunca kendilerine istikamet veren sahici ve samimi yönelimlerinin adıdır. Mesela mektep arkadaşım Deniz Gezmiş, Marksizm dininin inananı idi. Başka birisi de Nurcu dinine mensuptu. Deizm, ateizm gibi benimsemeler de birer dindir.
Mesela ‘ibadet’ ve ‘millet’ kelimeleri de gündelik dilde maalesef hakları çiğnenerek tüketilmektedir. İbadeti namaz, oruç gibi ritüellere hasretmek, tarihî ve büyük bir hataydı. Oysa ibadetin Türkçesi kulluk şuurudur ki mü’minlerin bütün meşru davranışları ibadet şemsiyesi altındadır. Millet de böyledir. Türk, Kürt, Arap, Acem, İngiliz milleti yoktur. İki millet vardır bize göre: İslam Milleti, Küfür Milleti. Her iki milletin de mensubu muhtelif kavimler mevcuttur. Müslüman Türkler ve Kürtler yanında gayrimüslim Türk ve Kürtler de vardır. O halde evvela dil düzelmelidir. Çünkü bütün zamanlarda evvela dil bozulmuştur. İlahi Kelam’ın önceki kavimlere gönderilen İncil, Tevrat ve Zebur gibi hitaplarına reva görülen de, onların dilini bozarak, beşeri heva ve heveslerin keyfi kelimeleriyle değiştirmek olmamış mıydı?
Gelelim Son İlahi Kelam dilindeki evvela insan kavramına. Kök itibariyle bu kelime, üç formda kullanılmaktadır. ‘Nas, İns, İnsan’ şeklinde. Birincisi çoğul, ikincisi, tabir caizse bir cinsin formu, üçüncüsü ise yeryüzüne her birisi birer müjde (beşer) halinde, alnı yazılı bir tabiatla değil fıtratla gelen, en yüksek kıvamdaki canlı türünün adıdır. Varlık kavramından ziyade yaratık kavramıyla tanımlanması daha isabetli olan bu abd-i aciz, kendisini varlık âlemine dâhil eden Zatın, ruhi dokunuşunu, vicdanının ve kalbinin derinliklerinde, daha doğuştan hisseder ve bunun şuurunu taşır başlangıçta. Bu sebeple kendisini varlık âlemine katan asli yaratıcısı, terbiye edicisi olan Rabbinin kuludur. Hiç kimse, kendisini fıtratın müstakim çizgisinin dışarısına çıkartan şeytani ayartmalara kapılma sürecini yaşamadan önce bunu inkâr edemez. Doğuştan tanrıtanımaz hiç kimse yoktur. İnsan kalbinin/vicdanının sesi, İlahi Nefha ve ruhun fısıltısı/vahyine göre programlanmıştır. Kendi varlığı da dâhil bütün HAK ve hakikatin kaynağı, bütün evrenin Rabbi olan Allah’tır.
O halde Hak mahza Allah’a aittir, onun ismidir zaten. Bu husustaki benim ana fikrime gelince, biliyorum ki sual sahipleri asıl bunu öğrenmek istiyorlar. Mevcut dünya anayasalarını okuyanlar, oralarda sanki babalarının mülkünden dağıtıyorlarmış gibi, insan teki için yaşama hakkı, seyahat hakkı, düşünce ve ifade hakkı vb. görürler. Bunlar birer hak değil Allah’ın insan fıtratına yerleştirdiği, insanı tabiattaki öteki yaratıklardan ayırdedici vasıflarıdır. Hak ve hakikatin karakteri mutlak oluşudur. Mutlaklık ise ancak Allah’a mahsustur. Allah’ın kulu olan insanın öyleyse bir hakkı yoktur ancak mükellefiyeti vardır. Yeryüzündeki varlık maksadı imtihan olan bir yaratığın, hangi hakkından bahsedilebilir? İmtihanı insan, hayatını ortaya koymakla cevaplamış olur. Ayrıca kendisi sosyal bir varlık olduğundan, dünyayı, eşya ve hadiseleri hemcinsleriyle paylaşarak yapacaktır. İşte tam burada benim iddiam gerçekleşir, insanın hakkı değil payı/hissesi vardır. Nitekim zamandan da ona Allah tarafından bir pay biçilmiştir. Herkesin ömrü Allah tarafından böyle eşit değil farklı paylaştırılmıştır.
Peygamber bile adalet dağıtma işini yaparken insanları uyarır ve der ki dâvâcı yahut dâvâlı, iddiasını ortaya koyarken hâkimi yanıltabilir. O sebeple ahiretteki hesabı düşünerek şahitlik yapmaya çağırır muhakeme olunanları. Peygamber de bir dâvâyı yargılarken, mutlak adaleti tevzi edemeyebileceğini söylemektedir. İnsan, ancak adalete en yakın olan kararı verebilir; işin mutlak hak ve hakikati ahirette, imtihan kâğıdının okunacağı Son Gün’de belli olacaktır.
“Hak” kavramının tanımı ve hakların tayin ve tespiti noktasında Müslüman düşünce ve modern hukuk arasındaki temel farklar nelerdir?
Moderni filan bırakınız, bütün zamanlara bakınız. Bütün zamanlarında, insanlar ana blok olarak iki tür yaşama modelini tarih sayfalarına eklemişlerdir. Arayışları, bekleyişleri, istisnai durumları bir kenara bırakırsak görürüz ki bir tarafta Hakk’ın, öteki tarafta ise bâtılın izleyicileri yer almaktadır. Hakkın izleyicileri iyinin-kötünün, hakkın-bâtılın, helalin-haramın tayin ve tespitini, Allah’ın buyruğuna göre yapar ve yaşarlar. (Dikkat! Burada insan hakkı filan yok, hakkın izinden gitme çabasına işaret var.) Ötekilerin kaynakları muhteliftir; söz konusu tayin ve tespiti büyük ekseriyetle, kendileri gibi bir beşerin yahut her birisi bir abd-i aciz olan beşer topluluğunun insaf ve izanına bırakmışlardır.
Burada iki büyük blok olan Hıristiyan ve Yahudileri de İlahi Kelam’ın izinde sayma yanlışına düşmemek için, onların ellerinde bulunan İlahi Kelam’a, beşeri heva ve heveslerini kattıklarını unutmamalıdır. Çünkü artık eldeki mevcut İncil, Tevrat, Zebur, İlahi konuşma olmaktan çıkmıştır. Durum ortada, Müslümanlar hariç, Hakk’ın hakkını Allah’a irca eden başka bir topluluk yoktur yeryüzünde. Müslümanlar hak ve hukuku Allah’a havale ederken, ötekiler güya bunu Allah’ın elinden alarak kendilerine hasretmeye çalışmışlardır.
İnsan haklarını konuşurken, modern hukukun bahsettiği insan ile İslam’ın insanı arasında nasıl bir fark vardır sizce?
Ben yine modern ifadesini atlayarak, bütün zamanlarda insan tekine İlahi perspektiften bakanlarla böyle bakmayanlar arasındaki tearüze/farka işaret etmek isterim. Çünkü modern dediğiniz bir zaman dilimi tek değildir. Hazreti Peygamber de mesela son derece modern bir zamanı var kılarak işe başlamış, Yesrib şehrini Medine’ye dönüştürmüştü. Hangi inanç ve iddianın sahibi bulunursa bulunsun, insanların tamamı zaten/bizatihi tek olan Allah’ın kuludurlar. Birer abd-i aciz kul olmak itibariyle de birbirlerine eşittirler. Ancak burada problem, sahiplerini, yaratıcılarını hakkıyla tanıyıp tanımamaktan kaynaklanıyor. (Buradaki hak kavramı da şaşırtmasın, ‘hakkıyla’ ifadesi, İlahi Kelam’ın kılavuzluğuyla demektir.)
‘Tanıma’ kavramını azıcık açalım. Kelime-i Şahadet’te mükemmel ifadesine kavuşur. Allah’ın (varlığına değil, çünkü varlığı makûl ve mâruf hiçbir zihin sorun edemez) tekliğine şahitlik/tanıklık ne demektir? İşte tabir caizse İslam’ın insanı, bu tanıklığı, İlahi Kelam’ın rehberliğine müracaat üzerinden, kalbiyle tasdik ettikten sonra diliyle de ikrara dönüştürmektedir. Öteki insan ise kalbinin ve vicdanının sesine kulaklarını tıkayarak, zaten kulu olduğunu fıtraten bildiği, açıktan inkâr da edemeyeceği Allah’a kulluğunu reddeder. (Olmak ve etmek paradoksu üzerinde daha uzun boylu düşünülmelidir, sözü uzatmamak için kesiyorum.) Hak ve hakikat orta yerde dururken, birileri ona tanıklık ettiklerini söylüyor, birileri ise kafalarındaki değil, kalplerindeki gözü de kapatarak görmezden geliyorlar; hadise budur. Emin olun inkârcıların kalbi ve vicdanı, dillerinin söylediğini her seferinde yalanlamaktadır ama onlar heva ve heveslerinin aldatıcılığına kendilerini kurban etmişlerdir.
‘İnsan hakları’ tüm toplumların üzerinde ittifak ettiği bir tanımlama mıdır? Bugün insan hakları dediğimizde kastedilen ile anlaşılan arasındaki fark nedir?
Böyle bir ittifaktan nasıl söz açılabilir? Dedik ya insan hakkı ne demektir? Hak Allah’a mahsustur. İnsanın hakkından eğer söz açılacaksa şunu unutmamalıdır ki, bunun tayin ve tespitini ancak Allah yapmış olmalıdır. İlahi Kelamın hem tarif hem de tayin ve tespitleri insanların hukukunu teşekkül ettirir. Bugün ‘insan hakları’ terkibi etrafında döndürülüp durulan tuzak, mazlum, mahrum, miskin halkların, sadece boyunlarına ve ayaklarına değil, dillerine ve adeta kalplerine kadar takılmış prangalardan başkası değildir. Birleşmiş Milletler Sözleşmesi, memleket anayasaları ve elbette dünyanın gözleri önünde dönüp duran büyük çaplı uygulamalar, bize dünyada hakkın ve hakikatin yerine getirildiğini, sahiden insan haklarının korunup kollandığını gösteriyor mu? Gösteriyorsa bunlar hangi insanlardır? Beyazlar mı, Yahudiler mi, Sultanlar, Krallar, Baronlar mı?
Dünyaya mevcut durumda siyaseten egemenlik kurmuş bulunan yukarıda sıfatlarını saydığımız kesimlerin, sömürülebilirlik vasfını omuzundan atamamış zavallı toplumlar üzerinde kurdukları tahakkümün adı, ‘insan hakları’ şeklinde sevimlileştirilerek piyasaya sürülmüştür. Şahsiyetini kazanamamış, silik ve sinik, bu sebeple de maalesef sömürülmeye müstahak kimileri de, kendilerine reva görülen aldatmacaya öylesine kanmışlardır ki ‘insan hakları’ terminolojisini, en fazla onlar dile getirmektedirler. Bu işi uyduranlar ise bu zavallıların sırtını sıvazlayarak, o meş’um paralel dili savurup durmaktadırlar. Oysa ortada ne insan ne de hak kalmıştır. İkisi de çiğnenmiş, insan bitkisel hayata sürüklenmiş, hak ise ayaklar altına alınmaya çalışılmıştır. Birincisi gerçekleşmiş, lakin hak’kın sahibi, onun ayaklar altında ezilmesine doğrudan müdahale ederek, elimizdeki İlahi Kelam’ın koruyuculuğunu üzerine almıştır. Öncekiler gibi beşeri katkılardan uzak tutmuştur. İnsan da Hak da hakikat de oradadır.
‘İnsan hakları’ kavramının tarihsel süreci ve Batı dışı dünyaya girişi nasıl şekillenmiştir?
Yeryüzüne siyaseten egemen olan söyleme bakarsanız, Avrupa’da Fransız İhtilali sonrasında özgürlük, eşitlik, insan hakları gibi ifadeler ilk kez kullanıma sürülmüştür. Dünyanın hemen bütün resmi eğitim öğrenim programları, Türkiye Cumhuriyeti dâhil, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi vesairenin temel kaynağı budur. Sahiden böyle midir? İnsan hakları kavramıyla sözü edilen özgürlük, eşitlik hatta kardeşlik terminolojisi, o tarihe kadar kullanımda değil miydi? Yeryüzü insanlığının ataları o tarihe kadar vahşi hayvanlar gibi mi yaşadılar?
Öyleyse neden Fransız İhtilalinin önderleri kendilerini Eski Yunan’a refere etmektedirler? Kaldı ki dünyanın en eski medeni ve entelektüel toplumu Yunan’da mı idi? Peki Eski Mısır, Hind, Babil ve Anadolu medeniyet birikiminin tarihi kaçtır? Urfa şehrinde yeni keşfedilen Göbekli Tepe’nin geçmişini okuyan var mıdır? Dolayısıyla hafızası yalnızca yaşadığı dönemin terennümleriyle doldurulmuş, farkında olarak veya olmayarak Allah’tan başkasına, bazen de bizzat kendi hevasına boyun eğenler, nereden bilecekler Hak ve hakikati? Bu ve benzeri terminolojiyi Batılılar, kendileri uydurmuş, ardından biz Müslümanlar hariç bütün dünyayı buna inandırmışlardır. (Biz Müslümanlar gerçekten hariç mi; düşünmeye değer.)
İnsan haklarının günümüzde küresel ölçekte meşruiyet kaynağı haline gelmiş olmasının nedenleri nelerdir?
Meşruiyetin kaynağı fiziki güç/kudret sayıldığı müddetçe bu böyledir. Kalabalıkları Hak ve hakikatin ölçüsü, tayin ve tespit kaynağı olarak gördüğünüzde, netice nasıl başka türlü gerçekleşsin? Meşruiyet, fıtrat, vicdan ve İlahi Rehberliği göz ardında bırakarak tayin edildiğinde, insanlık kendi gibi birilerini tanrılaştırıyor demektir. Bugünkü vakıa budur. Ortalık tanrılık taslayan sahte güç ve kudret sahiplerinden geçilmez olmuştur.
ABD yenilmez, Siyonizm dünyayı yöneten ve asla baş edilemez gizli güçtür. Sultanlar, tiranlar, krallar birer yarı ilah gibi davranırlar. Müslümanlar ise günde beş defa bütün dünyaya Allah En Büyüktür diye ilan ederler. Sadece lafla değil, ahlâk dinden önde gelir mottosunu ispatlayacak davranış modelleriyle işbu manifestolarını cihana yaymalıdırlar. Ne yazık şu sıralar tarihte özne olmaktan çıkarak nesneleşmiş bulunduklarından, toplu halde sesleri çıkmamaktadır, lakin var mısınız; hadi bizler artık tarihin nesnesi değil, onu inşa eden özne olmak maksadıyla kolları sıvayalım. Benim elli yıllık mücadelemin temel hedefi buydu, Allah’ın izniyle böyle de sürecektir.
Malûm olduğu üzere “kadın hakları, işçi hakları, insan hakları…” gibi bu şekilde yapılan ayrıştırmaların temelinde yatan düşünce nedir ve bu ayrıştırmaların sakıncaları nelerdir? Ayrıştırmaların İslam Hukuku açısından karşılığı nedir?
Müslüman ilim ve fikir insanları, Hak ve dolayısıyla hukukun daima Allah’a ait olduğunu, insanın hakkından değil mükellefiyetinden söz edileceğini, mükellefiyeti yani insanın ilmihalini ihtiva eden metinlere de hukuk yerine fıkıh denileceğini biliyor, söylüyorlardı. İslam, Hazreti Âdem ile başlayan ve son Allah Elçisiyle noktalanan İlahi Kelamın umumi ismidir. Bu bakımdan İslam Hukuku gibi bir terminoloji zaittir. Biz, her devirde yaşayan Müslümanların kendilerine mahsus fıkhından konuşmalıyız.
Allah’ın İlahi Kelamıyla tayin ve tespit ettikleri zaten bizim iman manzumemizin gereği hak ve hakikatin kendisidir. Ancak üzerinde durduğumuz, konuştuğumuz mevzu nedir? Büyük insanlık kitlesinin dilinden düşürmediği kadın, işçi, insan hakları gibi esnek, ortak bir tarifi olmaksızın insanlara dayatılan ve de kesinlikle kaynağı beşeri olan söylem, insani de değildir İslami de. Bir kere hak kavramını işçiye, kadına, hayvana, eşcinsele vb. tahsis ederek anlatmaya başladığınız zaman, asıl ayrımcılık orada başlamaktadır. Ancak hayvanlar insanların dilini bilmediklerinden, onları ayırarak düşünüldüğünde, kendilerini okşanmış, haklarında pozitif ayrımcılık yapılmış zanneden kadın, işçi ve hatta eşcinseller karşı çıkmalıdır bu ayrımcılığa. Ne yazık büyük kesimler bu tuzağa düşmüş görünmektedir. Müslümanların elinde bütün bu şeytani tuzaklara karşı İlahi Kelam’ın öğrettiği zırhlar vardır. Onlarla donanımlı bulunmalıdır. Tevhid, adalet, emr-i bi’l-mâ’ruf ve nehy-i ani’l-münker temel ilkelerdir. Evrensel amentüleri ise Allah’a şirksiz, ahirete şeksiz şüphesiz iman ve salih ameldir. Şeytanın delemediği barikatlar bunlardır.
İnsan hakları kavramının bugün siyasi tahakküm aracı olarak kullanılan bir boyutu söz konusu, bu konuyu nasıl değerlendirirsiniz? Sizce bu aşılabilir bir sorun mudur?
İnsanların ördüğü bütün duvarlar, yine insanlar tarafından bir gün alaşağı edilebilir, tarih böyle tanıklıklarla doludur. Bu anlamda insanların aşamayacağı sorun bulunmamaktadır. Bırakınız insanların koyduğu, kurduğu kuralları, birileri Allah’ın hudutlarını bile çiğneyebilme hürriyetini kullanarak isyankâr olabiliyorsa, insan hakları tuzağıyla kurulan siyasi tahakküm neden devrilemesin?
ABD bugün Afganistan, Irak, Suriye gibi memleketlere fiilen, İran, Türkiye, Pakistan gibi memleketlere de manen tahakküm kuruyor. Onları baskı altında tutarken de güya daha medeni, daha demokratik, daha insancıl bir hayat modeli sunduğunu söylüyor.
Bırakalım başka memleketleri, daha düne kadar Türkiye’nin hem de dindar, muhafazakâr muhitleri, Amerikancı söylemlerin sadık bendeleri değil miydi? Türkiye Cumhuriyeti tarihi, başlangıçta İngiliz, ardından da ABD’nin maddi ve manevi mandası gibi bir yaşama ve yönetilme modeli göstermedi mi?
Bir vakitler Türkiyeli sosyalistlerin (o tarihlerde onlarla benzer düşüncelere sahiptim ben de) Tam Bağımsız Türkiye sloganı, en fazla tepkiyi kimden görmüştü; dindarlardan değil mi? Şu anda o eski söylemin sahibi dindarlar tarafından yönetilen memlekette acaba ne değişmiştir? Türkiye Cumhuriyeti hakkında bugün tam bağımsızdır diyebilir misiniz? Bunun karşı bahanesini işitir gibiyim. Deniliyor ki artık dünyada hiçbir memleket tam bağımsız değildir; çünkü dünya küçük bir köye dönmüştür. Globalizm/küreselleşme adlı bir süreç yaşanmaktadır. Alın size yepyeni bir aldatmaca daha; biri bitiyor bir diğeri başlıyor.
Hollanda’nın, Belçika’nın, Fransa’nın siyasi bağımsızlığı eğer Türkiye’den daha fazla ise Müslümanlar, Büyük Hesap’a çekilmeden evvel kendilerini hesaba çekmek için trenin kaçmak üzere olduğunu unutmamalıdırlar.
Son olarak Batılı, seküler, birey temelli tanımlanan insan hakları kavramına Müslümanların teveccühünün nedeni nedir? Burada insan hakları kavramına karşı takınılması gereken duruş nasıl olmalıdır?
Mevcut söylemlerin Batılı ve seküler temelli olduğu biliniyor. Ancak birey temelli olduğuna itirazım vardır. Eğer buradaki birey kavramının başına bir artikel konulacaksa bir diyeceğim olmaz. Yani bilinen bir takım bireylerse kastedilen ki öyledir, buna sesim çıkmaz. Ancak Müslümanlar benlik ile bencilliği birbirine karıştırmaktan uzak durmalıdırlar. Ve tarih boyunca hep biz diyerek ben’i ihmal ettiklerini unutmamalıdırlar.
Bencilliğe düşme korku ve endişesiyle ben görmezden gelinirse, benlik şuuru ve şahsiyet de ortadan kalkabilir. Nitekim büyük oranda bu yaşanmıştır Müslüman dünyada. Hele mezheplerin, tarikatların kemikleşerek dinin yerine monte edildiği tarihlere hatta günümüze dikkatle bakalım. Vakıa nedir; bireyin bütün inisiyatifi, Allah’ın bahşettiği irade, iktidar ve hürriyeti elinden alınmış, çoğu kere daha doğmadan üzerine yapışmış bulunan mezhebe, tarikata, şeyhe, üstada, sultana bağlanmıştır. Böylece, tehlikeli bir şekilde, (tehlike imana dairdir üstelik) ortalama insanın kendi şahsiyeti olmayacağına dair bir zehap yayılmış, taklidi iman caiz görülerek, insanlar kendileri gibi bir insana, onun mezhep veya tarikatına monte edilmiştir. Yegâne kurtuluş yolu olarak da bu gösterilmiştir.
Gelgelelim Allah her bir insan tekini biricik yaratmıştır. İnsanın kendi gibi bir insana değil bizzat yaratıcısı olan Allah’a bağlanması gerektiğini de elçileri aracılığıyla göstermiş ve öğretmiştir. Elçiler de insanları kendilerine değil, bizzat kendilerinin de aynı mükellefiyeti haiz bulundukları Allah’a bağlanmaya çağırmışlardır. Müslüman muhitlerde ‘insan hakları’ gibi birtakım terminolojinin benimsenmesinde, mezhep ve tarikat bağımlılığı ve alışkanlığı, mühim ve kolaylaştırıcı bir rol oynamıştır. Asırlarca, neredeyse dünyanın bütün coğrafyalarında, siyasi modeli saltanat olan yönetim şekli, Müslümanların zihinlerinde bu modeli öylesine meşrulaştırmıştır ki artık medreseden tekkeye, oradan aileye kadar saltanat yerleşmiş, nerede egemen bir güç varsa, onları bu güce teveccüh etmeye yöneltmiştir diye düşünüyorum. (Geniş bilgi için Mağripli mütefekkir Muhammed Abid el-Cabirî okunmalıdır.) Vesselam, Allah, en doğrusunu bilir.
FERHAT KOÇ
“Hak” kavramının tanımı ve hakların tayin ve tespiti noktasında Müslüman düşünce ve modern hukuk arasındaki temel farklar nelerdir?
Buradaki temel farklılık, ‘hak’kın kaynağında gizlidir diye düşünüyorum. Şöyle ki modern hukukta hakkın kaynağı insanın bizatihi kendisidir. İnsanın, doğumuyla bazı haklara sahip olarak doğduğu varsayılır. Bu hakların neler olduğu ve bu hakları kimin veya kimlerin belirlediği noktasında ise çelişki olduğu kanaatindeyim. Söz konusu bu haklar takribi 18 yy. ile birlikte dünya siyasetinde konuşulmaya başlanmıştır, her ne kadar insan hakları savunucuları bu hakların toplumun kendisinden neşet ettiğini iddia etseler de bu haklar nedense 18 yy.’a kadar hiç gündemde değilken de birden bire dünya siyasetine girdi.
Modern hukukun tanımladığı hak kavramı, bir grup insanın belirlemiş olduğu, insanın doğuştan sahip olduğunu iddia ettiği, bireyi devlete karşı koruma görevi görmesi bağlamında üretilmiştir. Diğer veçheden Müslüman düşünce için hakkın belirleyeni ise insanı yoktan var eden, onu biçimlendiren Allah’tır. Bu konuda bir Müslümanın bir şüphesi dahi olmamalıdır.
İnsan haklarını konuşurken, modern hukukun bahsettiği insan ile İslam’ın insanı arasında nasıl bir fark vardır sizce?
Modern dönem öncesi Batı’da kilise ve krallıkların halka yapmış olduğu baskılar sonrasında kendini kurtarılmış topraklara atmak isteyen birey, kendine ulus-devleti inşa etmiş ve tüm zincirlerinden kurtarılmış insanı inşa etme süreci taçlanmıştır. Bu modern insanın dünyasına etki eden tek varlık kendisidir. Dünya onun etrafında dönmektedir. İslam’ın insanı ise ‘Allah’ın kulu’ olarak tanımlanmaktadır. Yaratıcısına karşı sorumlu ve bununla birlikte yaşadığı topluma, aileye karşı sorumlu bir kul, yaratıcısının tayin ettiği sınırlar çerçevesinde hakları olan ve bu hakların diğer insanlarda da olduğu bilinciyle hareket eden… Özgür değil; sorumluluk sahibidir o. Kendilerini özgür addedenler, bir şekilde bu özgürlük söyleminin kendisine mahkûmdurlar.
İslam’ın insanı ile Modern hukukun insanı arasındaki fark, iki ayrı insan tanımı çıkardı karşımıza. Modern hukukun oluşturduğu hümanist, rasyonel düşünen, seküler bir birey; İslam’ın insanı ise Yaratıcısına karşı sorumluluğunun bilincinde olan kul olarak tanımlanabilir.
‘İnsan hakları’ tüm toplumların üzerinde ittifak ettiği bir tanımlama mıdır? Bugün insan hakları dediğimizde kastedilen ile anlaşılan arasındaki fark nedir?
İnsan hakları tanımı üzerinde tamamen bir mutabakat sağlanmasa da müşterek noktalarda uyuşan bir tanımın varlığından bahsedebiliriz. Sosyal bilimlerin konusuna girmiş bir kavram ile ilgili olarak tüm toplumun ittifak ettiği bir tanım aramak da çok sağlıklı olmasa gerek. Toplumların genelinde insan hakları kavramı ‘insanın doğuştan sahip olduğu, insan onurunun korunması için mevcut olan haklar’ olarak anlaşılmaktadır. Burada kavramın içeriğine girildiğinde farklılıklar boy göstermektedir. İnsan hakkı dediğimizde hangi haklar bunun içine girmektedir. İnsan onurunun korunması noktasında hangi hakları ele alıyoruz gibi farklılıklar bulunmaktadır. Olayın teorik uyuşum noktasıyla beraber pratik yansımaları da düşünülmesi gereken noktalardan biridir. Afrikalı bir vatandaşın onuru ile Amerikalı vatandaşın onuru arasında teorik zeminde anlaşıldığı varsayılsa da pratikte görülen bariz bir farklılığın olduğudur.
Sorunun ikinci kısmında belirtmiş olduğunuz aradaki fark, biraz olayın pratiği üzerinden okunması gerekir kanaatindeyim.
‘İnsan hakları’ kavramının tarihsel süreci ve Batı dışı dünyaya girişi nasıl şekillenmiştir?
İnsan hakları kavramının tarihsel sürecini iki noktadan ele almak daha sağlıklı olacaktır. Öncelikle kavramın bizatihi kendisini, ikinci olarak da hukuk alanında yansımasını ele almak gerekir. İnsan hakları kavramının ilk olarak her ne kadar Fransız İnsan Hakları Bildirgesinde geçtiği iddia edilse de kavramın geçmiş olduğu daha eski metinler de bulunmakta, bunların en başlarında da Virginia Haklar Bildirisi (1776) gelmektedir. Bununla birlikte süreci anlamak için kavramın çıkış noktasını görmek için toplum sözleşmecileri diye isimlendirilen felsefecilere bakılmalıdır. Kavramın asıl mimarları onlardır aslında. İnsanların dünyasından Tanrı’yı çıkarmışlar ve insanların hep birlikte uyum içerisinde yaşamalarını sağlamak amacıyla ulus-devleti inşa etmişlerdir. Bu inşa olunan ulus-devlet ile birey arasındaki uyuşmazlıklar için de insan hakları kavramı türetilmiştir.
İnsan hakları kavramının hukuk alanındaki yansıması ise II. Dünya Savaşı sonrasına dayanmaktadır. Her ne kadar insan hakları kavramı modern dönemin başlarında rağbet görse de II. Dünya Savaşına kadar hukuksal bir zemine geçirilmemiştir. II. Dünya Savaşıyla yaşanan küresel kriz sonrasında 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından modern insan hakları hukukunun kurucu belgesi ve temel kaynağı olarak kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kabul edilmiştir. Bu süreçle beraber insan hakları kavramı hukuk metinlerinin tümüne sirayet etmeye başlamıştır.
Batı dışı dünyada ise görebildiğim kadarıyla Osmanlı Devleti’nin düşüş çağına tekabül eden 19. yy’da ilk nüveleri atılmıştır. Bu kavram düşünülürken, ‘özgürlük, hümanizm, sekülerizm…’ gibi kavramlarla birlikte düşünülmesinde fayda var. Bu kavramlar birbirinden bağımsız değil; bilakis birbirini doğuran kavramlardır. Mısır’ı 1798’de işgale kalkan Napolyon Bonapart, Mısırlılar’ı yanına çekebilmek için bir bildiri dağıtmış ve ‘‘Buraya gaspedilmiş haklarınızı iade için geldim!” demiştir. Bir ülkeyi işgale kalkışan bir komutan, o ülke halkına, haklarınızı iade için geldim, diyerek kendini haklı göstermeye çalışıyor. Aslında bir önceki sorunuzdaki fark burada yatmakta gibi. Yani insan hakları kavramı herkesin ittifak ettiği bir şey ise neden farklı algılanıyor?
İnceden inceye işleyen bir süreç sonrasında Batı dışı toplum, diğer kavramlar gibi insan hakları kavramına da sarılmaya başladı.
İnsan haklarının günümüzde küresel ölçekte meşruiyet kaynağı haline gelmiş olmasının nedenleri nelerdir?
Bugün biz bir sonuç ile karşı karşıyayız. İnsan hakları kavramının tarihsel sürecini aktarmaya çalıştığım cevabı da dikkate alarak cevap vermek gerekirse bugün insan hakları kavramı bir yeri temsil etmektedir. Küresel siyasetin iş yaptığı bir zamanda yaşamaktayız ve bu küreselleşme süreci toplumu şekillendiren bir süreci de ortaya çıkardı. İnsan hakları kavramı da yavaş yavaş siyasal sistemlere girdi, akabinde hukuksal metinlere ve bugün toplumun zihin dünyasına girmiş bulunmaktadır. Bu girizgâh ile anlamaya çalışmak gerekir kavramın etkisini. Bugün insan hakları kavramını değerlendirmeye tâbi tuttuğumuzda, kavramın gelmiş olduğu noktayı ele almak zorunda kalıyoruz.
Bugün İnsan Hakları kavramı, her birimize, insanları devletin baskısından koruyan bir kavrammış gibi lanse ettiriliyor. Mesela ifade özgürlüğü hakkını ele alacak olursak; ifade özgürlüğü insanın bir hakkı olarak kabul edilmiştir. İfade özgürlüğü ‘insanların kendi fikirlerini hiçbir baskı altında kalmayarak ifade edebilmesini’ anlatmak için kullanılmaktadır. Burayı iki boyutlu değerlendirmek gerekir. İlk boyutunda, gerçekten insanların hepsi hiçbir baskı altında kalmayarak kendilerini ifade edebiliyorlar mı? Yani siz yaşadığınız devlette, devleti eleştirebiliyor musunuz? Veya çalıştığınız iş yerinde işvereniniz hakkında rahatça kendinizi ifade edebiliyor musunuz? Bunlar kavramın pratik örnekleri. Bir diğer boyutta ise herkesin her şeyi ifade etmesinin önünü açmak gerekli mi, burada bir sınır olmamalı mı? Hakaret de haddizatında bir ifade değil midir? Bunu neden ifade özgürlüğü bağlamında değerlendirmeyelim? Kavramın kendisi fiiliyatta bu tür çelişkiler çıkarmaktadır. Sınırları belirlenmiş bir şekilde her insanın fikrini ifade etmesi gerektiğine inanıyorum ancak bu sınırların belirleyeni insanı ve kâinatı yaratan Allah’tan başkası olamaz.
İnsan Hakları kavramının küresel ölçekte meşruiyet kaynağı olmasındaki bir diğer etmen de küreselleşme çağında olmamızdan kaynaklı. Yaşadığımız çağda devletlerin birbiri ile alışveriş ve iş ilişkisi kurmaları bile birbirine uyumlu olmaları ile yakından alakalıdır. Bir örnek vermek gerekirse; Türkiye yaklaşık 30 yılı aşkın bir süreçtir Avrupa Birliğine üye olmaya çalışmaktadır. Bu süreçte Türkiye’deki kanunların birçoğu hem içerik olarak hem de metin yönünden değişikliğe uğratılmıştır. Avrupa Birliği, mealen ‘eğer bize üye olmak istersen yasal mevzuatın bizim mevzuatımıza uygun olmalıdır’ der. Bu bağlamda birçok kanununda değişiklikler yapılmış, yeni kanunlar oluşturulmuştur ve bu süreç kavramsal değişiklikleri de yanında getirmiştir. Bugün bir devletin Birleşmiş Milletlere üye olabilmesi için öncelikle Birleşmiş Milletlerin kabul etmiş olduğu sözleşmeleri imzalaması zorunluluktur. Ayrıca meşruiyet dediğimiz meselenin kendisi ne kadar sahici ki? İnsanların çoğunluğu mu meşruiyet ölçüsü yoksa günümüzde koskoca dünyayı yönettiği görülen bir avuç insan mı? Bu sorular da düşünülesi sorulardır.
Malum olduğu üzere “kadın hakları, işçi hakları, insan hakları…” gibi bu şekilde yapılan ayrıştırmaların temelinde yatan düşünce nedir ve bu ayrıştırmaların sakıncaları nelerdir? Ayrıştırmaların İslam hukuku açısından karşılığı nedir?
Yapılan bu ayrıştırmaların ilk etapta bir soruna binaen oluşturuldukları düşünülse de ben aynı kanaatte değilim. Sorunların çözüm noktası bir öteki yaratarak oluşmamalıdır.
Evet, masum bir insan öldürülmüştür. Buna karşı haklı öfke ve hesap sormak gerekir, ancak olayı ötekileştirmeye hapsetmek yanlış bir tutumdur. Yüce Allah Mâide suresi 32. ayette mealen der ki; …eğer bir kimse bir insanı öldürürse bütün insanlığı öldürmüş gibidir.’ Bu ayette yaratılan bir öteki yoktur, her insanın bizatihi kendisi önemlidir. İslam’ın olaya bakışı bu kadar sarihtir. Bunlarla beraber bu kavramların nerden neşet ettiğine, hangi tarihsel süreçte ortaya çıktığına da bakmak faydalı olacaktır. Bu ayrıştırmaların zeminini anlamak için kapitalizmin toplumu nasıl şekillendirdiğini de bir nebze görmek gerektiği kanaatindeyim. Bugün işçi sınıfından bahsediyoruz ve bu işçilerinin hakkını savunduğu iddia edilen sendikalardan bahsediyoruz. Bu kapitalist kendine yabancılaşmış işçi sınıfı nasıl oluştu ve sözde işçi hakkı savunan sendikalar hangi amaç uğruna oluşturuldu. İşçi sendikaları gerçekten de işçilerin haklarını mı savunuyorlar yoksa işçi ile işveren/devlet arasında uzlaştırıcılık görevi mi görüyorlar, buna dikkat etmek gerekir diye düşünüyorum.
İnsan Hakları kavramının bugün siyasi tahakküm aracı olarak kullanılan bir boyutu söz konusu, bu konuyu nasıl değerlendirirsiniz? Sizce bu aşılabilir bir sorun mudur?
İnsan hakları kavramının günümüzde küresel ölçekte geldiği yeri görecek olursak, kavramın etkisini de hayatımızda ne kadar müdahil olduğunu da daha rahat görebiliriz. Bugün Batılı devletlerin Ortadoğu coğrafyasına müdahale ederken kullandıkları en başat argüman ‘Biz onlara insan hakları getireceğiz’ dir. Yakın tarihte görüldüğü gibi ABD, Suriye’ye girmeden önce orada bir insanlık krizinin oluştuğunu ve o insanların haklarının gasp edildiğini söyleyerek hak bahşedici olarak Suriye’ye girmiş ve birçok masumun canına kıymıştır. Yakın tarihimiz bu ve benzeri olaylarla doludur. İnsan hakları kavramı da bu sömürgeci devletlerin tahakküm aracı olarak kullanımına geçmiş bulunmaktadır. Şu söylediklerimiz vakıayı tanımlamadan öteye geçmemektedir. Bu bir kabulleniş midir, derseniz; İnsan Hakları kavramına bakışım olumlu olmadığından, vakıayı söylemekle yetineyim.
Sorunun ikinci kısmına gelecek olursak. Aşılabilir bir sorun mudur? Tarih hızlı bir şekilde akıp gitmekte ve her yeni gün bir şeyler değişmektedir. Bu durum da bu değişiklikten nasibini alacaktır. Bu değişiklik hangi yönde olacaktır onu kestirmek zor.
Son olarak Batılı, seküler, birey temelli tanımlanan insan hakları kavramına Müslümanların teveccühünün nedeni nedir? Burada insan hakları kavramına karşı takınılması gereken duruş nasıl olmalıdır?
Bununla birlikte Müslüman dünya kendini Batı’ya karşı kaybetmiş olarak görmekte ve Napolyon’un da dediği gibi hakkı Batı’dan beklemektedir. Kendilerini aciz ve yetersiz görmelerinden kaynaklı olarak da bu kavramlara sarılmaları daha kolay olmuştur. Bununla birlikte bazıları için ise durum daha farklı, onlar da eğer insan hakları diye bir şey varsa o zaman en iyi insan hakları İslam’dadır, bakışıyla olaya yaklaşıp Peygamberin hadislerinden, Kur’an ayetlerinden insan hakları kavramını çıkarmaya çalışırlar. Bu ve benzeri tavırlar, Allah’ın kulu olduğunu söyleyen Müslümanları, seküler, birey temelli insan hakları kavramına teveccühe sürüklemiştir.
İnsan hakları kavramına karşı takınılması gereken tavra gelecek olursak: öncelikle İnsan hakları kavramının hangi tarihsel zeminde ortaya çıktığının, o tarihsel süreci ortaya çıkaran etmenlerin neler olduğunun irdelenmesi, bahsettiğimiz dönemde kavrama rengini veren filozofların anlaşılmasının gerektiği açıktır. Sonrasında kavramın bizatihi sözlük mânâsındaki tutarsızlıkları görülecektir zaten.
Bu sorularla birlikte kanaatimi belirtecek olursam; Batı’da neşet eden kilise ve kralların zulmüne karşı kendilerine sığınak olarak oluşturmuş oldukları ulus-devlette daha rahat yaşamak için üretilmiştir insan hakları kavramı. Oluştuğu zeminde bir zulmün karşısında durulması amacıyla üretilmiştir, o insanlar için olumlu yönleri daha çoktur. Bizim görmemiz gerektiğini düşündüğüm nokta ise insan hakları kavramının bizatihi modern dönem ile birlikte oluşan seküler, hümanist, rasyonel akıl sahibi olarak tanımlanan bireyin oluşturduğu hakların Müslüman için kabul edilesi olmadığıdır. İnsan hakları kavramı tarihsel bir olgudur, o yüzden bunu yok saymak değil; anlamak ve hayatımızın nerelerine etki ettiğini bilmek, onları doğru tespit etmek gerekir.
Müslüman Allah’ın bir kuludur, bu kulun hakları ve yükümlülükleri vardır. Bunları birbirinden ayrı düşünmemek gerekir. Bu hakları insanı yoktan yaratan Allah tayin ve tertip etmiştir. Bize düşen bu haklara riayet etmektir.
O.VAHDET İŞSEVENLER
“Hak” kavramının tanımı ve hakların tayin ve tespiti noktasında Müslüman düşünce ve modern hukuk arasındaki temel farklar nelerdir?
Zihnimiz bu tip karşılaştırmalara kaçtığında, E. Said’in Şarkiyatçılık eleştirisini hatırda tutmamız ve acaba bunu tekrar mı üretiyoruz diye kendimize sormamız gerekir. Bu minval üzere sorunuzu etüt edelim. Her ne kadar Müslüman düşünce ve modern hukuk şeklinde ifade etseniz de kastınızın Müslüman düşünürlerin hukuku temellendirişi ile modern hukuku temellendiren düşünceyi kıyaslamak olduğunu sanıyorum. Karşı karşıya getirdiğiniz iki düşünce havzası ve onları karşılaştırma faaliyetinin kendisi, Said’in eleştirisi bağlamında birkaç açıdan sorun ihtiva etmektedir. Evvela bu havzaların homojen olduğunu varsaymadan bu karşılaştırmaya giremeyiz. Örneğin Müslüman düşünürlerin başlangıçtan bugüne değin tek bir fikri tek bir şekilde işlediği yani bu düşünce havzasında bir çeşitliliğin, değişimin, tekâmülün olmadığını varsaymak durumundayız. Elbette böyle bir şey bu iki havza için de söz konusu değil. Modern hukukun temellendirilmesine kafa yoran düşünürlerin de birbirleriyle aynı içeriği savundukları söylenemez. Ne hukukun temellendirilmesinde ne de genel olarak düşünce tarihinde ele alınan başka bir konuda böyle bir manzara ile karşılaşabiliriz; bu durum yaşamın çoğulcu niteliği gereği böyledir. Buna ilaveten karşılaştırmanın da tarih çalışmalarında isabetli bir usul olduğundan şüphe etmek gerekir zira karşılaştırılan iki konu birbirinin nitelikleri ile yargılanmış olur. Basitleştirme adına bir örnek verecek olursak, x ile y’yi karşılaştırdığımızda X’de olup da Y’de olmayan özelliklerden dolayı Y’yi yerme tehlikesi ortaya çıkar hâlbuki ölçütün ölçülenlerden bağımsız olması gerekir.
Tüm bu açıklamalara rağmen yüzeysel bir okumada modern hukukun teoloji kaynaklı açıklamalarla kendisini temellendirmediği, buna karşılık İslam hukuk düşüncesinin teolojik nitelikli olduğu ifade edilecektir. Bu ancak ilk bakışta ortaya konabilecek bir farktır; nihai olarak da anlamlı bir fark değildir. Örneğin Ockhamlı William ve Thomas Aquinas, ilahiyat kaynaklı açıklamalar sunma noktasında ortaktır, ne var ki getirdikleri açıklamalar birbirlerine neredeyse taban tabana zıttır, buna karşılık Ockhamlı William ve Thomas Hobbes’un açıklamaları, Hobbes ilahiyat menşeili bir izah sunmamasına rağmen büyük ölçüde ortaklık ihtiva eder. Dönelim bu tarafa. “Kelam yaratılmış mıdır?” sorusuna Müslüman düşünürler tek bir cevap vermiyorlar, doğal olarak bu durum kitabın yorumlanmasında ve kitaba bağlı hukukun oluşumunda farklı yaklaşımların ortaya çıkmasına sebep oluyor.
Sorunuzu bu bağlamda güncellememiz gerekiyor: Modern toplum nasıl bir hukuka ihtiyaç duymuştur? Bu elbette öyle bir çırpıda cevaplanacak bir soru değildir ama şunu ifade edebiliriz: Modern toplum, farklı kimliklere sahip, bu bağlamda farklı dinlere inanan kişilerin aynı hukuk düzeni içerisinde birbirleriyle zorunlu ve karmaşık ilişkiler kurduğu bir toplumdur. Bu nedenle de kişisel özelliklerin dikkate alınmaması söz konusudur. Bir kimsenin seçkin birisi olup olmaması yahut bağlı bulunduğu cemaat vb. özellikler modern hukuk tarafından dikkate alınmaz. Hukuk kişisi bu bağlamda kimlikten soyulmuştur. Yine de “insan nedir?” sorusuna örtülü de olsa her hukuk sistemi bir cevap vermek durumundadır. Örneğin, insanın sorumlu tutulabilmesi adına irade özgürlüğüne sahip olduğu varsayılır. Bu ve benzeri kabuller “insan nedir?” sorusunun esasen teolojik bir soru olması münasebetiyle her sistemin, tutarlı olsun olmasın, teolojik varsayımları olduğunu ifade eder. Bu varsayımlar kutsal kitaplardan devralınmış olmasa da.
İnsan haklarını konuşurken modern hukukun bahsettiği insan ile İslam’ın insanı arasında nasıl bir fark vardır sizce?
Bir önceki sorudan devam ederek bu hususu ifade edelim. Hukukun kişi olarak ifade ettiği insanın da bu bağlamda sadece diğer bütün insanlarla ortak özellikleri dikkate alınır. Evrensel bir insan hakları düşüncesinin temellendirilmesi bu bağlamda milliyet farklarının göz ardı edildiği, her milletten insanda ortak olan özellikleri dikkate alan bir insan fikrini gerektirir. Belirli bir dine ve/veya dini, mesleki vb. cemaate mensubiyet göz ardı edilir. Buna karşılık temel insan hakları bağlamında, kişinin İslam’ı benimseyip benimsememesinden bağımsız olarak, diğer bir ifadeyle kişi Müslüman olmasa da Allah’ın kulu olduğu gerekçesiyle diğer insanlarla ortak haklara sahip olduğu iddia edilebilir. A. C. Köksal, bu sene içerisinde İnsan Haklarının Felsefi Krizi: İslami Bir Perspektif başlık bir makale yayınladı. Bu makalede işlenen iddialardan birisi bunu içermektedir. Diğeri ise Hanefî usulünün kurucularından kabul edilen Debusi’nin devredilemez insan hakları düşüncesini ilk ortaya koyan isim olduğu ve modern düşünürlerden J. Locke’un sunduğu insan hakları ile paralellik ihtiva ettiğidir. Dolayısıyla insan hakları bağlamında esas sorunun devredilemez hakları gerekçelendirmek olduğunu ifade etmeliyiz. Bu haklar siyasi iktidarın takdirine neden terk edilemez? Bu soruyu cevaplarken insanın böyle yaratıldığını yahut insan doğasının bunu gerektirdiğini ifade edenler, sonuçları bakımından benzer yerde duruyorlar. Elbette mesele bu kadar basit değil. Ama bu aşamada dahi tek başına insan haklarının İslam ile uygun olduğunu yahut olmadığını ortaya koymaya yönelmiş bir gayretin verimli olmadığını görüyoruz. Yukarıdaki cevapta verdiğim örneklerle birlikte değerlendirelim bu iddiayı.
‘İnsan hakları’ tüm toplumların üzerine ittifak ettiği bir tanımlama mıdır? Bugün insan hakları dediğimizde kastedilen ile anlaşılan arasındaki fark nedir?
Temelde insan haklarının, başta siyasi olmak üzere, bireylerin, tüm iktidarlardan korunmak için neredeyse tek çıkar yolu olduğunu düşünenler ile mevcut eşitsiz düzenin sürdürülmesini temin eden, meşrulaştırıcı bir söylem olduğunu düşünenler arasındaki ayrımı sanırım gündeme getirmek istiyorsunuz. Bu bağlamda denilebilir ki hiçbir söylem tek başına adaletsizlikleri ne ortadan kaldırabilir ne meşrulaştırabilir. Bununla beraber insan haklarına devletlerin, şirketlerin vb. teorinin talep ettiği kadar riayet etmesi durumunda daha adil bir düzende yaşayacağımızı umabiliriz zira sıradan bir gözlemci olarak dahi insan hakları ihlallerinin yaygınlığını gözleyebiliyoruz. Öte yandan insan hakları düşüncesinin, modern hukukun ve modern hukukun da sadece bir cüz’ü olduğu dünya sisteminin amentüsü olduğunu da sanmamak gerekir.
‘İnsan hakları’ kavramının tarihsel süreci ve Batı dışı dünyaya girişi nasıl şekillenmiştir?
Yukarıda da ifade ettiğim üzere, aranırsa, insan haklarının düşünce tarihinde modern öncesi öncüllerini bulmak mümkündür. Fakat netice itibariyle bu kurumun etkinliği ve yaygınlığı modern toplumsal formasyondaki bir ihtiyacı karşılaması münasebetiyle olmuştur. Dolayısıyla modernliğin diğer müesseseleri modernleşen ülkelere nasıl intikal ettiyse bu durum insan hakları için de geçerlidir.
İnsan haklarının günümüzde küresel ölçekte meşruiyet kaynağı haline gelmiş olmasının nedenleri nelerdir?
Devam edecek nitelikte ifade edecek olursak modernlik koşulları bakımından, örneğin üretim biçimleri ve ilişkileri bağlamında siyasi ve kültürel sınırlar içinde yaşadığımız dönemde önemsizleşmektedir bu nedenle de bu ilişkileri düzenleyen hukuk ve onun gerisindeki meşruiyet anlatısı da aynı istikamette seyretmektedir.
Malum olduğu üzere “kadın hakları, işçi hakları, insan hakları…” gibi bu şekilde yapılan ayrıştırmaların temelinde yatan düşünce nedir ve bu ayrıştırmaların sakıncaları nelerdir? Ayrıştırmaların İslam Hukuku açısından karşılığı nedir?
Yukarıda modern hukukta kişi olarak ifade bulan insanın kimliklerinden, toplumda durduğu konumundan arındırıldığını ifade etmiştik. Bu elbette toplumsal planda da farkların silindiği anlamına gelmiyor. Herkesin kanun önünde eşit olması, herkese aynı kanunun uygulanması, herkesin imkânlar bakımından eşit olmadığı bir toplumsal düzende eşitsiz sonuçları doğuruyor. Bu bağlamda devredilmez insan hakları olarak da ifade edilen birinci kuşak hakların ekonomik ve sosyal haklarla desteklenmesi, çalışan kesimin öncelikli talebi olmuştur. Mesai, emeklilik, yıllık izin, gibi saymakla bitmeyecek kurum bu talepler neticesinde ortaya çıkmıştır. Şimdi de başka dezavantajlı gruplar bu sefer kimlik bazlı taleplerde bulunuyor. Söz konusu taleplerin eşitsizliklere dayandığını görmek zorundayız. Bu eşitsizlikler ortadan kalkmadıkça taleplerin geri çekilmesini beklemek makul değil. Bununla beraber bu eşitsizlikleri ortadan kaldırmanın bu tip yamalarla değil, elbisenin değiştirilmesiyle ancak mümkün olabileceğini düşünenler de mevcut.
İnsan hakları kavramının bugün siyasi tahakküm aracı olarak kullanılan bir boyutu söz konusu, bu konuyu nasıl değerlendirirsiniz? Sizce bu aşılabilir bir sorun mudur?
Türkiye, biraz da AİHM yargılamalarının önüne geçebilmek adına bireysel başvuru kurumunu iç hukuk yolu olarak benimsedi. Bu kurumun etkinliği artıkça harici denetimler de siyasi suiistimaller de azalacaktır.
Son olarak Batılı, seküler, birey temelli tanımlanan insan hakları kavramına Müslümanların teveccühünün nedeni nedir? Burada insan hakları kavramına karşı takınılması gereken duruş nasıl olmalıdır?
Müslümanların yaşadığı ülkeler dünyanın geri kalanından bağımsız değil. Yukarıda buna değinmiştik. İlaveten bakış açımızı ayarlamak adına şunu diyelim: İçinde yaşadığımız çağda farklı anlatılar aynı anda kendilerine ses bulabiliyor. Bunun bir örneği olarak, sıradan bir okurun, birbirini eleştiren iki düşünürün hatta farklı çağlarda yaşamış, yaşadıkları çağa hâkim olan paradigmalar içerisinden yazan iki düşünürün eserlerine de ikna olabilmesidir. Fakat bu durum bizde şöyle yanlış bir kanıya yol açmamalı: Sanki farklı meşruiyet anlatılarının sergilendiği bir vitrin var ve kişiler içlerinden hoşlarına gideni içerideki raflardan alıp, sepetlerine atıyorlar. Marketten ürün seçer gibi beğenilip tüketimin konusu yapılacak şeylerden bahsetmiyoruz. İnsan hakları da bir hakikat rejimidir ve bu bağlamda dolaşıma nasıl girdiğini tartışmak gerekir. Etkinliği teveccühün neticesi değildir yani. Sorunuzun son aşamasına gelecek olursak, bir hakikat rejiminin etkinliğinin koşullarından birisi de ikna ediciliktir: Olan biteni açıklayabilmesi ve çözüm üretebilmesi gerekir. Bu da dönüşen topluma uyarlanabilmeyi gerektirir. En başta ifade ettiklerimize dönecek olursak, ilk adımın konuyu, empatilerimiz yahut antipatilerimiz tesirinde kalmaksızın hakkıyla kavramaya cüret etmek olduğu kanaatindeyim. Aksi takdirde ne sorunlarımıza çözüm bulabiliriz ne de sizin baştan itibaren kurduğunuz ikilikteki taraflardan tek birini olsun anlayabiliriz. Bu durumda da aklımızı terk etmiş oluruz.
Yazarlar
Şair ve yazardır. Metin Önal Mengüşoğlu, 17 Mayıs 1947 tarihinde Elazığ’da doğdu. Asıl adı Metin Önal’dır. Yazı hayatına başladığı 1960’lı yıllardan itibaren Mengüşoğlu soyadını kullanmaktadır.
İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Maden, Diyarbakır ve Malatya’da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
İlk şiiri “Unutmak”, 1962 yılında yayımlanan Yeni İstiklal gazetesinde çıktı. Şiir, deneme ve düşünce yazıları; Türk Yurdu, Defne, Çile, Dal, Çağrı, Fikir ve Sanatta Hareket, İslâm Medeniyeti, Millî Gençlik, Deneme, Aylık Dergi, Kriter, kendi çıkardığı Kelime, Varide, İktibas, Umran ve Nida dergilerinde yayımlandı.
Eserleri arasında; Gâvur Kayırıcılar (1973), Dr. S. (1987), İstanbul Hikâyeleri (2004), Yerler Mühürlendi (1996), Ben Asyalı Bir Ozan (1983), Çamurlu Bir Irmak (1989), Hayatımın Bahanesi (1994), Sevda Söze Dönüşmez (1998), Bıçağa Basar Gibi (2010), Endülüs (Espana Musulmana) (2011), Bize Kefen Biçene Bak (2016), Ağabeyime Mektuplar (1995), Düşünmek Farzdır (1995), Kimliğin Fotoğrafsız Yaprağı (1998), Havada Bulut Var (1999), Harput Şehrengizi (anı-deneme, 2000), Vahiy ve Sanat (2004), Öptüm Kara Gözlerinden (2007), Bir Kelime Mesafesi (2012), Anladıkça Artan (2014), Kalbin Marifetleri (2017), Bursa Çarşısında Kervan Eğledim (2018), Şehir Yollarında Bir Şair Gezgin (2019), Yolun Daraldığı Yerden (deneme, 2019), Yeniden Okur’ken (eleştiri, 2021) ve İslam Milletinin İstiklal Marşı (düşünce, 2021) bulunmaktadır.
İlgili Yazılar
Soruşturma
Oruç Allah’a teslimiyetin bir şiarı. Kulun kendini arındırması… Vakitleri belli bir ibadet… Hikmetini ve faydası üzerinde düşünülecek olursa hem bireysel hem toplumsal bir çok faydayı muhtevi. Kimilerine göre şenlik, kimilerine göre sadece açlık, kimlerine göreyse susuzluk… İnsanların çoğunun susuzluğundan açlığından bahsetmesi de ilgin. Zira bu oruç. Doğasında açlık, susuzluk, biraz yoksunluk biraz yorgunluk var. Arınma …
Soruşturma
FERHAT KOÇ Yasin Ağırbaş, Uludağ Üniv. PDR mezunu, Psikolojik Danışman Yardımlaşma denince aklınıza ne geliyor? Yardımı ve yardımlaşmayı ne kadar somut veya ne kadar soyut algılıyorsunuz? Yardım neyden, nereden ve nereye yapılır? Yardım denilince aklıma, kişinin veya bir topluluğun elindekini, gönlündekini bir başka kişi ya da kişilerle paylaşması geliyor. Sanırım gönlündeki derken neyi kastettiğimi biraz …
Soruşturma Abdullah Harmancı, Engin Elman, Hüseyin Akın, Mustafa Ökkeş Evren
1- Kelimeler, tercih edilebilen, seçilebilen bir şey midir? Bir metni oluşturma sürecinde kelimelerle olan münasebetiniz nasıldır?
2- Tanık olduğumuz dönemlerde kaleme alınan metinlere ve konuşma diline bakınca, yarına dair ‘kelimeler ve kavramlar’ açısından bir kaygı havası mı yoksa umut mu daha öne çıkıyor?
3- Hayatımızın parçalarını sayarken sosyal medya ve araçlarına da yer açıyoruz. Hatta bu alana ait kelimeler ve kavramların (story, retweet, timeline, flood vs.) edebi türlerde de artarak kullanıldığını gözlemliyoruz. Bu durumun zihin dünyamızı şekillendirmede nasıl bir rolü olduğunu düşüyorsunuz?
Soruşturma
Bir kekemeliktir gidiyor, Dillerimiz mi kekeme yoksa akıl-fikirlerimiz mi? Yoksa ikisi mi? Bizce ikisi birbiriyle ilintili. Kekemelik derken, bir şeyler ‘der gibi’ vapıp dememek, diyecekmiş gibi ümitlendirmek ama ‘diyemeyip’ hakikatin arkasında-çevresinde dolanıp bir türlü diyememeyi kastediyoruz… Konuşmada kekelemek… Alay etmek yok… Fakat kimi türü yüzümüzde hafif bir tebessüm bile bırakırken; fikir adamı için durum aynı …
Fıkıhta İçtihadın Yeri ve Önemi Üzerine Özgür Kavak ve Sadık Kılıç ile Soruşturma
Çağdaş dönemin en önemli meydan okuması ise kanaatimce, Müslüman kimliğinin muhafazası ile evrensel değerlere entegrasyon arasındaki dengenin nasıl sağlanacağı meselesidir. Bu, yalnızca teorik bir tartışma değil, aynı zamanda Müslüman toplumların geleceğini şekillendirecek temel bir tercih sorunudur.