“Denizi seviyorsan dalgaları seveceksin, uçmayı seviyorsan düşmeyi bileceksin! Korkarak yaşarsan, sadece hayatı seyredersin…” Friedrich Nietzsche
Değişmek, dönüşmek veya dönüştürmek… İnsan yaşamının vazgeçilmez kavramları. Bunlar olmadan ‘ben yaşıyorum’ ve ‘ben de varım’ diyebilmek gerçekten çok zor. Çünkü insan hayatı sürekli biyolojik, sosyolojik ve psikolojik bir değişim içindedir. Siz farkında olsanız da olmasanız da…
İşte önemli olan, bu değişimlerden hakkıyla iyi bir dönüşümle çıkabilmek. Geçirilen her günün veya yılın bir diğerinin tekrarı olmaması…
Hayata kattıklarımız veya katkılarımız arttıkça; elbette ki dönüşüm kaçınılmaz olacaktır. Ama sürekli bir izleyici konumunda kalıp hep tribünlerden sahayı izlersek, o sahada olmanın farkını ve heyecanını da asla yaşayamayacağız.
William Glasser’in “Aşırı Rasyonalizasyon” diye tanımladığı bir kavram vardır. Bu aşırı Rasyonalizasyonist kişiler; ”Aksaklıklar üzerine konuşur, fikir yürütür, fırsat bulduğunda tartışırlar. Ancak iş, eyleme, iş yapmaya geldiğinde frene basarlar. Bu tip kişiler hayattan korkularını konuşarak gizlemeye çalışırlar.”
İnsanoğlunun, zihnindeki soruları doğru cevaplamadan, zihnindeki düşmanları yenmeden, gerçek sorunlarla mücadele etmesi imkânsızdır. Kendi dışındaki insanları, toplumları suçlayıp durmak, onların yetersiz ya da beceriksiz olduklarını sürekli anlatıp evinin camından hayatı seyretmekle yetiniyorsa bu beceriksiz ve yetersizliğin bir parçası olduğunu da unutmamalıdır.
Varlığınız bulunduğunuz ortamda bir şeyleri iyileştirip güzelleştiriyorsa; yokluğunuzun da bir anlamı vardır orda. Ama yokluğunuz hiçbir anlam ifade etmiyorsa tabiri caizse “hüdhüdü neden göremiyorum” cümlesi sizin için kurulmuyorsa; demek ki orada hiç var olamamışsınız.
Meşguliyet, çalışma, bir işi bitirdiğinde başka bir işle uğraşma… Bu ruh halini yakaladığı anda insanlık, toplumunu geliştirmiş ve kalkındırmıştır. Çünkü boş kalan insan psikolojisi, boşluklar içinde kişiliğini yitirmeye namzettir.
Artık hiçbir rüzgâr ona hedef gösterecek güçte değildir. Hayata kattığı avarelik ve bohemlik olduğu için, hayatın ona yansıyan yüzü de böyle olacaktır. Artık hayatı başıboş gözlerle okuyup her şeyin anlamsız ve boş olduğunu düşünerek dile getirecektir.
İşte bunun içindir ki “kabında ne varsa dışına da o yansır“ sözü, üzerine çokça düşünülesi bir sözdür.
İçinde bulunduğumuz ortamlar, sosyo-kültürel çevremiz, iletişim halinde olduğumuz kişiler, sürekli gördüğümüz, izlediğimiz yaşamlar aslında her an karakterimize etki eden unsurlardır. Ne ile çok hemhal oluyorsak, ondan bir şeyler üzerimize sirayet ediyor.
Sosyal medyanın yaygınlaştığı bir çağda görüyoruz ki; bu sanal ortamlar iyiliğin yayılmasına küçük bir yüzdelikle katkıda bulunsa da kötülük için biçilmiş kaftan olabiliyor.
Birileri biz fark etmeden bizi yönetiyor, birileri sürekli subliminal mesajlarla zihinlerimizi, yüreklerimizi kirletiyor ve birileri hiç durmadan siber saldırılarla bizi hedef yapıyor… Peki, biz niye bunları konuştuğumuz ve zararlarını dile getirdiğimiz halde çoğunluk olarak neden çözüm üretmek için harekete geçip işbaşına geçmek gerekince frene basıyoruz? Neden faydamıza olan işleri anlamsız görüyoruz? Yoksa genel olarak Müslüman toplumlarda bu “Aşırı Rasyonalizasyon” kişilik rahatsızlığı mı nüksediyor?!
Oysa biz ‘ukba’ya iman etmiş, uhrevi bir yaşamın olacağına ve yaptığımız her eylemin bir karşılık bulacağına inanmış olanlarız. Dünyamız için yaptığımız işler, ahiretimiz için yaptığımız işler birbiriyle ilintilidir. Birbirinden ayrı düşünemeyiz onları. Dünyamızın imarı aynı zamanda ahiretimizin de imarı olmalıdır. Hem Rabbimiz için gayret edip hem de dünyada bozgunculuk çıkaramayız. Hem Müslüman’ız deyip hem de O’nun razı olmadığı bir yaşamı yaşamak için yarışamayız. Bir kere “La“ dedik mi “İllallah”ın yerini başka bir şey ile dolduramayız.
“Beden hazzeyler amma rûh zevk almaz atâletten.
Çalışmak sonra dinlenmektir ancak kârı dünyânın
Eğer eğlence iş olmaz da iş eğlence olmuşsa,
Güzâr etmiş demektir, zevk içinde ömrü insanın…” M. A. Ersoy
Hayata kattığımız renklere bir bakalım; yediveren mi, gökkuşağı mı? Hayata kattığımız renk yoksa iç karartıcı mı? Artık olması gerekenleri anlatırken, arka sıralarda oturmayalım.
Kendinizi bir izleyici gibi görebilirsiniz. Ama aslında yarın hepimiz yaşadığımız çağın birer tanığı olarak hesap vereceğiz. Değişim, dönüşüm ve daha iyi bir toplum istiyorsak bizim de daha iyi ve daha çok çalışmamız gerekiyor galiba…
11 Eylül sonrası dünya sinemalarında öne çıkan önemli bir mesele de Müslüman kadınların toplumdaki konumu, değeri üzerindedir. Bu meselenin can alıcı tarafını ikiye ayırdığımızda kadınların gerek İslam toplumunda gerekse Batı toplumlarında yaşadıkları sorunlar karşımıza çıkar. Müslüman kadınların Batıda yaşadığı sorunları bir tarafa bırakıp Doğu’da, daha doğru kendi toplumunda yaşadıklarını bu yazıda ele alacağız.
Yüzündeki öfkeyi kim görmüş başka bir yüzde?
Başka yüzlerin öfkesi, anlata anlata bitirilemeyecek borçlar çıkarır.
Küsmüş suratlar dökülür insanların öfkelerinden.
Haklı ile haksız birbirine girer.
Alacaklı çıkarır bizim alışık olduğumuz öfkeler.
Hiçbir yüzde göremediğimiz bu öfke hâlbuki,
Kaşını malayani görünceye çatan pirifânininki sanki.
Temiz yüzlü, pak.
Göç, edebiyatın yaygın olarak görünür kıldığı temel insani hallerden biridir. Destanlardan günümüzün modern metinlerine değin güçlü bir hareket unsurunun edebiyatta varlığı tartışmasızdır. Kaldı ki göç edebiyatı gibi bir sınıflama dahi vardır. Öte yandan günümüz dünya sorunları arasında savaşlar, etnik ve dini çatışmalar, otoriter rejimler ve ekonomik krizler göçü doğurmakta ve göç bu şekilde giderek daha belirgin bir hal almaktadır.
Sezai Karakoç’tan bahseden/alıntı yapan insanları üç kategoriye ayırıyorum:
1- Sezai Karakoç’u ciddiyetle okuyanlar
2- Sezai Karakoç’u okuyan ama duruşuna sırt çevirenler
3- Sezai Karakoç’u isim olarak duymuş ama eserlerinin içeriğinden habersiz olanlar
Son zamanlarda sıklıkla kentsel yaşamın yergisi yapılırken, modern teknolojik bireyin çağdaş ağıdı yakılmakta ve herkes bâkir olarak varsayılan doğaya davet edilmektedir. Bir tür popüler kültür eleştirisi yapan bu popüler söylem bu yazının çıkış noktasını tayin etmektedir. Genel anlayışa göre kent, hakkında eleştiri yapmanın tüm yollarının sonuna kadar açık olduğu yozlaşmayı ve kayıtsızlığı ifade ederken, doğa da kentin diyalektiği olarak kusursuz güzelliği ve öze/maziye dönüşü portrelemektedir.
Hayat Yansıttıklarımızdan mı İbaret
“Denizi seviyorsan dalgaları seveceksin, uçmayı seviyorsan düşmeyi bileceksin! Korkarak yaşarsan, sadece hayatı seyredersin…” Friedrich Nietzsche
Değişmek, dönüşmek veya dönüştürmek… İnsan yaşamının vazgeçilmez kavramları. Bunlar olmadan ‘ben yaşıyorum’ ve ‘ben de varım’ diyebilmek gerçekten çok zor. Çünkü insan hayatı sürekli biyolojik, sosyolojik ve psikolojik bir değişim içindedir. Siz farkında olsanız da olmasanız da…
İşte önemli olan, bu değişimlerden hakkıyla iyi bir dönüşümle çıkabilmek. Geçirilen her günün veya yılın bir diğerinin tekrarı olmaması…
Hayata kattıklarımız veya katkılarımız arttıkça; elbette ki dönüşüm kaçınılmaz olacaktır. Ama sürekli bir izleyici konumunda kalıp hep tribünlerden sahayı izlersek, o sahada olmanın farkını ve heyecanını da asla yaşayamayacağız.
William Glasser’in “Aşırı Rasyonalizasyon” diye tanımladığı bir kavram vardır. Bu aşırı Rasyonalizasyonist kişiler; ”Aksaklıklar üzerine konuşur, fikir yürütür, fırsat bulduğunda tartışırlar. Ancak iş, eyleme, iş yapmaya geldiğinde frene basarlar. Bu tip kişiler hayattan korkularını konuşarak gizlemeye çalışırlar.”
İnsanoğlunun, zihnindeki soruları doğru cevaplamadan, zihnindeki düşmanları yenmeden, gerçek sorunlarla mücadele etmesi imkânsızdır. Kendi dışındaki insanları, toplumları suçlayıp durmak, onların yetersiz ya da beceriksiz olduklarını sürekli anlatıp evinin camından hayatı seyretmekle yetiniyorsa bu beceriksiz ve yetersizliğin bir parçası olduğunu da unutmamalıdır.
Varlığınız bulunduğunuz ortamda bir şeyleri iyileştirip güzelleştiriyorsa; yokluğunuzun da bir anlamı vardır orda. Ama yokluğunuz hiçbir anlam ifade etmiyorsa tabiri caizse “hüdhüdü neden göremiyorum” cümlesi sizin için kurulmuyorsa; demek ki orada hiç var olamamışsınız.
Artık hiçbir rüzgâr ona hedef gösterecek güçte değildir. Hayata kattığı avarelik ve bohemlik olduğu için, hayatın ona yansıyan yüzü de böyle olacaktır. Artık hayatı başıboş gözlerle okuyup her şeyin anlamsız ve boş olduğunu düşünerek dile getirecektir.
İşte bunun içindir ki “kabında ne varsa dışına da o yansır“ sözü, üzerine çokça düşünülesi bir sözdür.
İçinde bulunduğumuz ortamlar, sosyo-kültürel çevremiz, iletişim halinde olduğumuz kişiler, sürekli gördüğümüz, izlediğimiz yaşamlar aslında her an karakterimize etki eden unsurlardır. Ne ile çok hemhal oluyorsak, ondan bir şeyler üzerimize sirayet ediyor.
Sosyal medyanın yaygınlaştığı bir çağda görüyoruz ki; bu sanal ortamlar iyiliğin yayılmasına küçük bir yüzdelikle katkıda bulunsa da kötülük için biçilmiş kaftan olabiliyor.
Birileri biz fark etmeden bizi yönetiyor, birileri sürekli subliminal mesajlarla zihinlerimizi, yüreklerimizi kirletiyor ve birileri hiç durmadan siber saldırılarla bizi hedef yapıyor… Peki, biz niye bunları konuştuğumuz ve zararlarını dile getirdiğimiz halde çoğunluk olarak neden çözüm üretmek için harekete geçip işbaşına geçmek gerekince frene basıyoruz? Neden faydamıza olan işleri anlamsız görüyoruz? Yoksa genel olarak Müslüman toplumlarda bu “Aşırı Rasyonalizasyon” kişilik rahatsızlığı mı nüksediyor?!
Oysa biz ‘ukba’ya iman etmiş, uhrevi bir yaşamın olacağına ve yaptığımız her eylemin bir karşılık bulacağına inanmış olanlarız. Dünyamız için yaptığımız işler, ahiretimiz için yaptığımız işler birbiriyle ilintilidir. Birbirinden ayrı düşünemeyiz onları. Dünyamızın imarı aynı zamanda ahiretimizin de imarı olmalıdır. Hem Rabbimiz için gayret edip hem de dünyada bozgunculuk çıkaramayız. Hem Müslüman’ız deyip hem de O’nun razı olmadığı bir yaşamı yaşamak için yarışamayız. Bir kere “La“ dedik mi “İllallah”ın yerini başka bir şey ile dolduramayız.
“Beden hazzeyler amma rûh zevk almaz atâletten.
Çalışmak sonra dinlenmektir ancak kârı dünyânın
Eğer eğlence iş olmaz da iş eğlence olmuşsa,
Güzâr etmiş demektir, zevk içinde ömrü insanın…” M. A. Ersoy
Hayata kattığımız renklere bir bakalım; yediveren mi, gökkuşağı mı? Hayata kattığımız renk yoksa iç karartıcı mı? Artık olması gerekenleri anlatırken, arka sıralarda oturmayalım.
Kendinizi bir izleyici gibi görebilirsiniz. Ama aslında yarın hepimiz yaşadığımız çağın birer tanığı olarak hesap vereceğiz. Değişim, dönüşüm ve daha iyi bir toplum istiyorsak bizim de daha iyi ve daha çok çalışmamız gerekiyor galiba…
İlgili Yazılar
Afganistan’a Yolculuk ve Sabır Taşı’nın Çatlaması
11 Eylül sonrası dünya sinemalarında öne çıkan önemli bir mesele de Müslüman kadınların toplumdaki konumu, değeri üzerindedir. Bu meselenin can alıcı tarafını ikiye ayırdığımızda kadınların gerek İslam toplumunda gerekse Batı toplumlarında yaşadıkları sorunlar karşımıza çıkar. Müslüman kadınların Batıda yaşadığı sorunları bir tarafa bırakıp Doğu’da, daha doğru kendi toplumunda yaşadıklarını bu yazıda ele alacağız.
Sinvar’ın Âsası
Yüzündeki öfkeyi kim görmüş başka bir yüzde?
Başka yüzlerin öfkesi, anlata anlata bitirilemeyecek borçlar çıkarır.
Küsmüş suratlar dökülür insanların öfkelerinden.
Haklı ile haksız birbirine girer.
Alacaklı çıkarır bizim alışık olduğumuz öfkeler.
Hiçbir yüzde göremediğimiz bu öfke hâlbuki,
Kaşını malayani görünceye çatan pirifânininki sanki.
Temiz yüzlü, pak.
Yaşı zindanlara sığmayan bir öfke.
Zenofobiye Edebi Bir Bakış
Göç, edebiyatın yaygın olarak görünür kıldığı temel insani hallerden biridir. Destanlardan günümüzün modern metinlerine değin güçlü bir hareket unsurunun edebiyatta varlığı tartışmasızdır. Kaldı ki göç edebiyatı gibi bir sınıflama dahi vardır. Öte yandan günümüz dünya sorunları arasında savaşlar, etnik ve dini çatışmalar, otoriter rejimler ve ekonomik krizler göçü doğurmakta ve göç bu şekilde giderek daha belirgin bir hal almaktadır.
Popüler Sezai Karakoç Versus Gerçek Sezai Karakoç
Sezai Karakoç’tan bahseden/alıntı yapan insanları üç kategoriye ayırıyorum:
1- Sezai Karakoç’u ciddiyetle okuyanlar
2- Sezai Karakoç’u okuyan ama duruşuna sırt çevirenler
3- Sezai Karakoç’u isim olarak duymuş ama eserlerinin içeriğinden habersiz olanlar
Hayalin Şirin Tadı ya da Şehirden Kaçmanın Reçetesi
Son zamanlarda sıklıkla kentsel yaşamın yergisi yapılırken, modern teknolojik bireyin çağdaş ağıdı yakılmakta ve herkes bâkir olarak varsayılan doğaya davet edilmektedir. Bir tür popüler kültür eleştirisi yapan bu popüler söylem bu yazının çıkış noktasını tayin etmektedir. Genel anlayışa göre kent, hakkında eleştiri yapmanın tüm yollarının sonuna kadar açık olduğu yozlaşmayı ve kayıtsızlığı ifade ederken, doğa da kentin diyalektiği olarak kusursuz güzelliği ve öze/maziye dönüşü portrelemektedir.