Bedeni yücelten, insanın gerçekleşmesi mümkün olmayacak kadar mükemmel bir bedene sahip olması için her yola başvurmayı amaçlayan “bedencilik” (corporéisme) Jean Baudrillard’ın “Tüketim Toplumu” adlı eserinde sosyolojik olarak ele alınmaktadır. Baudrillard, bedeni “en güzel nesne” olarak tanımlamakta, bedenin tekrar tekrar keşfedilebileceğini ileri sürmektedir. Beden kutsanma nesnesidir ve gerek ideolojik gerekse ahlâki açıdan ruhu geride bırakmıştır, ona göre.
“Beden”in post-modern dönemde yüklendiği değerleri anlayabilmek için post-modern toplumların özelliklerine bakmak gerekecek. Bu dönemde bireylerin kimlikleri sabit değil, değişkendir. Şöyle ki bu kimlikler çok çabuk şekil ve renk değiştirebilirler. Çünkü post-modern dönemde kimliklerin etnik, siyasal, sosyal ve ideolojik bir gruba tam olarak aidiyetleri yoktur. Böyle bir toplumsal dokuda “beden” kimlik arayışının en önemli koşulu haline gelir. Baudrillard’ın, “İşaretler ve semboller tüketerek bir beden inşa eder ve bu şekilde bir kimlik illüzyonu satın alırız.” dediği durum tam da budur. Görünüş ile gerçeklik arasındaki ayrım silindiği için insanın değeri, başta bedeni olmak üzere, maddi unsurlara göre belirlenir. O aşamada kişinin bedeni ile ilgili tercihlerini yaparken özgür olduğunu söylemek zordur. Çünkü kimlik arayışında olan kişi toplumun “değer” olarak kabul ettiği göstergelere göre kendisini yenilemesi gerektiğini ve yalnızca bu şekilde ancak toplum içinde kabul görebileceğini çeşitli uyarıcılarla öğrenmiştir artık.
İnsanın bedenine verdiği ontolojik anlama göre gerek bireysel gerekse toplumsal hayat şekillenmektedir. Ayrıca insan bedeninin yüklendiği değerler zamana ve coğrafyalara göre değişiklikler göstermektedir. Beden kimi zaman özel ilgilerle yüceltilmiş, kimi zaman da çeşitli idealler uğruna aç bırakılmış, terbiye edilmeye çalışılmış, kısıtlanmıştır.
Mikado adı verilen Japon imparatorunun bedeninin her bir parçası kutsaldı. Kimse onun saçını, sakalını, tırnaklarını kesmeye cesaret edemez; kirlenmesin diye onu gece uykusunda iken temizlerlerdi. Küçük de olsa, hata yapan hizmetkâr bedenler ağır işkencelere tabi tutulurdu.
Amerikan toplumlarından biri olan Mayalar belli özelliklere sahip tutsakların boyunlarına kutsal olduğuna inandıkları bir ip bağlayıp bir yıl boyunca onun bütün isteklerini yerine getirir, yılın sonunda boyunlarını gül yağı ile temizler, tapınakta düzenlenen törenlerle kalplerini çıkarırlardı. Bu kalplerin üzerine rahip elini koyarak halkı kutsardı. Bir Amerikan medeniyeti olan Aztekler’de ilk doğan çocuk veya onun yerine geçecek bir köle kurban edilirdi. Çok sayıda antik yazar eski çağlarda tanrı Zeus’un doğum yeri olduğuna inandıkları Lykaion Dağı’nda insan kurban edildiğinden söz ederler. Eskimolar’da iyice yaşlanan insanların tenha bir yere geçerek orada ölümü beklemeleri veya intihar etmeleri beklenirdi. Fijili yaşlı erkekler ölmek istedikleri zaman yakınlarına söyler, onlar da bu kişileri diri diri toprağa gömerek görevlerini yerine getirirlerdi. Yeni Hebridler’de diri diri toprağa gömülmek istemeyen yaşlılar ailenin yüzkarası kabul edilirdi. İsveç’te yaşlı insanları yaşlılığın acısından kurtarmak amacıyla aile topuzu adı verilen dikenli topuzlar kullanılırdı.
Bedene yapılanlar yalnızca bu kadarla sınırlı değil elbet: Bedenin farklı bölümlerini değişik renklerle boyamak… Deriyi çeşitli şekillerde çizmek, kesmek… Bedenin bazı uzuvlarını sakatlamak… Kamçılamak, aç ve uykusuz bırakmak… Kızgın sopalarla damgalamak…
İnsanlık tarihine bakıldığında insanın bedenine verdiği anlamın, bedenin ruhun mezarı sayıldığı anlayıştan insanın kendini bedenden ibaret saydığı modern anlayışa doğru evirildiği görülmektedir. Antik çağlarda beden daha çok güç ve cesaret simgesi olarak görülmüştür. Sümerlere ait tabletlerde ruh ve bedenden ayrı ayrı söz edildiği görülürken, Antik Yunan’da ve Roma’da beden felsefi bir nesnedir. Özellikle olimpiyatlarda başarı gösteren beden onlar için büyük değere sahipti ve heykelinin yapılması gerekirdi.
Ortaçağ’da, Batı medeniyetinde, beden ve ruh birbirinden tamamen ayrı düşünülmüş, beden günah kaynağı ve zafiyet nedeni olarak görülmüş, ruh yüce bir varlık olarak öne çıkarılmıştır. Bu nedenle beden horlanmış, sözde terbiye etmek amacıyla bedene eziyet ve işkence edilmiştir. Onlara göre, bu sayede günahkâr beden günahlardan arınır ve ruhun yücelmesine vesile olur.
16.yüzyılda Batı’da anatomi bilimi bedeni ruhtan tamamen ayırmıştır. 17. yüzyılda Hıristiyanlığın etkisinin azaldığı, Rene Descartes’in ruh-beden ikiliğinde ruhun yerine aklı koyduğu görülmektedir.
Aklın egemenliğindeki bir beden makine olarak değerlendirilir ve incelemelerin konusu haline gelir. 18. yüzyılda “ideal beden ölçüleri” kavramı yerini alır. İdeal kabul edilen ölçülerin dışındaki bedenler ideale yakınlıklarına göre değer görmeye başlar. 19. yüzyılda sanayi devriminin etkisi ve kapitalizmin yayılmasıyla bedene dair ritüeller değişir. Tüketici haline gelen insan kitle iletişim araçlarının ve reklamların yönlendirmesiyle özgür iradesini kaybetmeye başlar.
Emile Durkheim, insan bedenini, hem bir organizma ve hem de toplumsal varlığın bileşimi olarak görür ve buna göre tanımlar. Durkheim, insanın bir yönünün yeryüzündeki milyarlarca organizmadan biri olan bedeni, diğer yönünün ise toplumsal varlığı olduğunu söyler. Ancak tüketici özelliğinin diğer tüm özelliklerinin önüne geçmesiyle insan, toplumsal varlığını “bedenini” değiştirmek suretiyle ispat etmeye çalışmaktadır. İnsan, sosyalleşmenin aracı olarak da yine bedenini kullanmaktadır. Alman Sosyolog Norbert Elias, bu durumu, insanı başkalarının bakışları arasında çapraz ateşe maruz bırakan bireyselleşme olarak açıklar. Önce bu bakışlar içselleştirilerek öz disiplin haline gelir. Hemen ardından bedenin ilgi odağı olmasından kaynaklanan başkalarının denetimi başlar, ona göre.
Post-modern dönemde bireyin bedeni üzerinde söz sahibi olduğu söylense de yönetimler tarafından biyo-politika aracılığı ile bedenlerin denetim altına alındığı ve sisteme uygun şekle evirilmeleri için gerekli düzenlemelerin yapıldığı, altyapıların oluşturulduğu görülmektedir. Bu dönemde halkın sağlığı devletin sağlığı olarak düşünülmektedir. Bu nedenle aşı çalışmalarından salgın hastalıkların tedavisine kadar hemen her şey kontrol altına alınmaya çalışılır. Michel Foucault, modern devletin bu düzenleyici teknolojilerini biyoiktidar ve anatamopolitik kavramları eşliğinde ele almaktadır. Beden, modern müdahaleci yönetimlerin kontrolünde olan bir alan haline gelmiştir. Yalnızca müdahaleci yönetimlerin değil sosyal, ekonomik mekanizmaların da… Kapitalizmin yükselmesi ile birlikte önem kazanan beden… Ehlileştirilmek istenen… Tahayyül edilen… Bu bedenlerin tutsağı haline dönüştürülmeye çalışılan zihinler… Benliğini bedeni ile kurmaya çalışan ve adeta bunu kaybetmenin paniği içinde koşuşturan şizofrenik karakterler…
Modern müdahaleci yönetimler, sosyal ve ekonomik mekanizmalar bedeni şekillendirirken aynı zamanda ona bir kimlik de giydirmektedir. Böylece kurgulanan, inşa edilen, kategorikleştirilen beden toplumsal ilişkileri, kurumları ve toplumsal yapıyı oluşturan toplumsal bedenlere dönüştürülmektedir. Beden ideolojiktir; bu nedenle bedene tarihin hemen her döneminde ve her toplumda bir kimlik edindirilmek istenmiştir, ancak bedene günümüzdeki kadar müdahalede bulunulmamıştır. Modernleşmeyle birlikte beden siyasal, ekonomik ve kültürel açıdan adeta yeniden keşfedilmiştir. Biyolojiden ve doğadan uzaklaşan, siyasala ve toplumsala yaklaşan beden… Şekilden şekle girmeye zorlanan beden… Tıp teknolojisinin istilasına uğrayan, nesnesi haline gelen beden…
Allah’ın ihsanı olan bedenden tıp teknolojisinin nesnesi haline gelen beden anlayışına geçiş aniden olmadı elbet. Bugünkü beden teknolojileri, Batı modernleşmesinin ve sekülerleşmesinin bir ürünüdür. Dolayısıyla, bu tür gelişmeleri batı modernleşmesi içinde değerlendirmek gerek. Descartes, ruh ve bedeni birbirinden ayırarak ruhun kilisenin, bedenin ise bilimin alanına girdiğini söylüyordu. Francis Bacon’dan itibaren doğa üzerinde hâkimiyet kurma iddiasında olan modern bilim, tıp alanında da kendini göstermiştir. Bilgi, güç olarak kullanılmaktadır. Tıp ilmi de insan bedenini kontrol altına almaya çalışan bir güce dönüşmüştür, dense yanlış olmaz.
Yalnızca tıp ilmi değil, kapitalizmin pençesindeki hemen her kişi, her kuruluş beden üzerinden tüketimi tetikleme çabasındadır. Belli bir beden imajı norm haline getirilerek dünyanın hemen dört bir yanına ihraç edilmektedir. Sahiplerinin Müslüman olduğu söylenen birçok firmanın bedeni, özellikle de kadın bedenini, öne çıkaran reklamlarıyla dünyalıklarını artırmak için ölesiye çırpınmaları, kapitalizmin koltuk değneği haline gelmeleri bu ihracın boyutlarını göstermesi bakımından önemlidir. Kitle iletişim araçlarıyla ve çeşitli reklamlarla düzgün bedene sahip olduğu düşünülen kadınlar öne çıkarılarak insanların bilinçaltını etkileyen mesajlar verilmektedir. Bu mesajlarda bedenlerinden memnun olmayanlar için, açık ya da örtülü olarak, çözüm yolu da gösterilmektedir: Bedenin şekillendirilmesi.
Bedenin şekillendirilmesi medeni olmanın bir gereği olarak gösterilmektedir. Etki altına alınan insanlar bu özelliklere sahip olabilmek için estetik operasyonlara girmeyi, güzellik salonlarına gitmeyi bir ihtiyaç olarak görmektedir. Bunlardan bazıları kazanmak istedikleri imaja ulaşmak için, başta kozmetik ürünler olmak üzere, bedeni değiştirmeye yönelik ne varsa tamamı için varını yoğunu feda etmeye hazırdır. Bronzlaşma, spor, moda… Modern insan kendini bedeni üzerinden yeniden tanımlamaya ve bunun üzerinden kimlik edinmeye fazlasıyla heveslidir doğrusu.
Modern dönemde birey, bedeninin sahibi olduğu düşüncesi ile bedenini kesip biçmekte, şekillendirmektedir. Estetik cerrahiye olan talebin dış görünüşe yatırım, olumsuz beden algısı ve materyalist değerler ile yakından ilgisi bulunmaktadır. Estetik operasyonlar insanın beden algısında gelinen noktayı göstermesi bakımından önemlidir. Beden parçalara ayrılarak araçsallaştırılmaktadır. Her şey “Bedeninizi yeniden keşfedin!” sloganları altında gerçekleştirilmektedir. Bedenin metalaştırılması… Teknoloji destekli bedenler…
Yalnızca estetik operasyonlar değil, bedeni metalaştıran daha birçok gelişmenin tehdidi altındadır insan. İnsan bedeni üzerinde uygulanan deneyler, DNA patentine izin veren biyo-teknolojiler, organ ticareti, kiralık annelik gibi birçok tehditle karşı karşıyadır modern insan. Bu teknolojiler bedenin bir parçasını bütüne yabancılaştırmakta ve onu bedenin diğer parçalarından bağımsız bir şekilde tanımlamaktadır. Tüm bunlar bedenin metalaşmasına imkân hazırlamaktadır. Bu metalaşma sonucunda ekonomik gücü olanlar hayatta kalabilmek veya daha rahat bir hayata kavuşmak için başkalarının bedenlerini birer yedek organ deposu gibi görmektedir. Böyle olmasaydı organ mafyaları ayakta kalabilir miydi? Sömürülen ve tüketilen beden…
İnsanlar başlangıçta olup bitenler karşısında tamamen edilgen kalmayabilir, ama kendilerine empoze edilenleri toplumsal süreçler içerisinde sahiplenebilir ve onların savunucusu haline gelebilirler. Şöyle ki kendilerine dayatılanları giderek kendi eserleriymiş gibi görmeye başlarlar. İşte, tam da bu noktada nesnelerin ritmine göre hareket etme dönemi başlamıştır artık. Bu durumda olanların “gençlik, güzellik, sağlık” denklemi üzerine kurulan tüketim kültürünün kapanından kurtulmaları pek kolay olmayacaktır.
Günümüzde beden hem bir tüketim aracı hem de tüketilen bir nesne haline gelmiş, ahlâki ve ideolojik anlamda ruhun yerini almıştır. Tüketimin mantığı tamamen dışsallığa dayandığı için insanlar da dış görünüşleri, yani bedenleri üzerinden oyuna dâhil edilmişlerdir maalesef. Özgürleşme etiketi altında… Talebi artırmak, ilgi çekmek için moda, gençlik saplantıları ile donatarak… Zayıf, bakımlı, şık, yüzünde kırışıklık olmayan biri olmak için…
Bedenin doğuştan getirdiği özelliklerden hiç biri post-modern dünyada kalıcı olmayacak mı?
İnsanlar, gittikçe bedenleriyle daha çok ilgilenir hale gelmişlerdir. Özellikle kadınlar gönüllü kabule dayalı hegemonik bir sürecin aktörleri olarak rol almakta; toplumda kabul görmek, yaygın söylemle “trendi yakalamak” için şekilden şekle girmektedir. Kadınlar, ya kendi istekleriyle güzellik normlarına kendilerini uydurmaya çalışmakta ya da çevreleri tarafından bedenleriyle ilgili sorgulanmakta; en kötüsü ise dışlanmaktadır. Çünkü tüketim toplumu en fazla kadın bedenine yüklenmektedir. Şöyle ki kadın bedeninin zihinlerdeki algılanma biçimiyle oynanmaktadır. Baudrillard, “Eğer eskiden bedeni sarmalayan ruh idi ise, günümüzde ruhu sarmalayan bedendir.” diyor. Ruh-beden dengesi sağlanamadığı takdirde farklı bir şey beklenemez elbet.
Uzakdoğu felsefesine göre ruh-beden ilişkisi yatay bir eşlenik içindedir ve biri diğerinin eşitidir. Batı, bu ilişkiyi bir alt üst ilişkisi olarak görür. Batıda her tür düalizm alt üst ilişkisiyle nitelendirilmektedir. Modern dönemde düalizmle en çok özdeşleşen ismin Descartes olduğu görülmektedir. İçinde bulunduğumuz yüzyılda Platon’cu ve Descartes’çi çizginin düalizmine karşın Demokritos’un ve Julien Offray de La Mettrie’nin materyalizminin ön plana çıktığı söylenebilir.
İslam düşüncesinde ruh ve beden ne bir eşlenik ne de bir alt üst ilişkisidir. Ruh-beden düalizmi İslam kavrayışında pek olmayan bir şeydir. Ruh ve beden birbiriyle çelişmez, birbirinin tamamlayıcısıdır ve bu ikisi arasında bir denge söz konusudur. Bu denge kaybolduğu zaman ruh da, beden de kendi başına sağlıklı kalamaz.
Ruh-beden bütünlüğü fıtratın bir gereğidir. Beden, insana kim olduğunu hatırlatır. Beden, evren ile anlam dünyası arasında ruhun iletişim kurduğu yerdir. İnsan, ideal yapısında nelerin olup bittiğini bedenini dinleyerek anlar çoğu zaman. Bu durum ise insanı yaşadığı anın farkına varmaya ve iradesini kullanmaya sevk eder. Ruh ayrılıp kenara itildiği takdirde bedenin anlaşılması mümkün değildir. “Baş olmadan göz, beden olmadan baş tedavi edilemeyeceğine göre beden de ruh göz önüne alınmadan tedavi edilemez.” demiştir, Socrates.
İnsan, bedeniyle ruhuyla bir bütündür. Yaratılıştan gelen bu bütünlük bozulduğu takdirde kaos başlar. Bütünlük sağlandığı zaman insan kendi bedenini okuyarak Yaratıcı’nın varlığını hissedebilir. Her şey yaratılış programını fark edip insanın ruhundan da, bedeninden de memnun olmasına bağlıdır.
Evrendeki düzen ve denge sünnetullah denilen yasalarla sağlanır. Bu yasalar insanın kendi bedeni için de geçerlidir. Bedenin sağlığı, organların dengesine ve ihtiyaçların yeterli ölçüde karşılanmasına bağlıdır.
Aynı şekilde, insanın biyolojik ve psikolojik dengesi de ancak ikisinin bütünlüğü ile sağlanır. Yani, ruh-beden dengesinin bozulması halinde insanın kendisiyle ve etrafındakilerle uyumu bozulur.
İslam düşüncesinde insan, ruh-beden bütünlüğü içinde düşünülmüştür. Bu bütünlük hem dünya hem de ahiret hayatı için geçerlidir. Böylece insan özel ve üst kategoriye yerleştirilmiştir. Ruh-beden bütünlüğü sağlandığı oranda fıtrata uygunluk korunmakta, aksi halde bozulmaktadır. Bütünlük… Gök ile yerin, iç ile dışın, madde ile mananın bütünlüğü gibi… İslam, bedene ve ruha aynı anda hitap eder. Kur’an’da yeniden dirilişin, ruhların bedenlere iadesiyle gerçekleşeceği bildirilmektedir.
Platon, bedeni ruhun hapishanesi olarak vasıflandırıp ruhun bedenden kurtulduğu zaman ancak gerçek mutluluğa ve özgürlüğe kavuşacağını ileri sürer. Oysa ruhun bedende olması ruha bir ceza değildir. Ruhun hayat bulduğu mekândır beden. Ruh-beden bütünlüğü insanı kendi varlığıyla barışık yapar. Ruh ya da bedenden her hangi birisinin yüceltip diğerinin aşağılanması halinde insan ontolojik bir çatışmanın merkezi haline gelir.
Ruhu yüceltmek amacıyla bedene işkence etmek, onu aç ve perişan bırakmak gibi gayri insani davranışları İslam kabul etmez. “Doğrusu, biz insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tin, 4) En güzel biçimde yaratılan ve insana emanet olarak verilen bedeni yine aynı güzel şekliyle emanetin sahibine teslim etmek yükümlülüğü vardır. Çünkü insan, kendisine emanet edilen bedenden dolayı hesaba çekilecektir. Rasulullah, “Hiç bir kul kıyamet gününde… bedenini nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz.” (Tirmizî) diyor.
Ruha yapılan her müdahalenin bedensel bir karşılığı vardır ve her müdahale sonucunda beden olumsuz yönde etkilenir. Ruha yapılan müdahale veya ruhtaki sıkıntı geçse bile bedenin bir yerlerinde hep kayıtlı kalır. Zihin bunu hatırlamasa bile bedende bir rahatsızlık olarak sürekli kendini hissettirir. Beden yalnızca kendinden menkul bir nesne değildir çünkü.
Bedene yapılan her müdahale de ruhu etkilemektedir. Bedene yapılan her müdahale ruhta bir iz bırakır ve insanı etkilemeye devam eder. Allah’ın kendisi için uygun gördüğü bedeni şu veya bu şekilde değiştiren insanların başkalarından üstün olan yanı nedir? Bu kişiler ne kadar mutlu olabilir ki? Bedenini, sağlık açısından bir zorunluluk olmadığı halde, şu ya da bu şekilde değiştirenlerin hale-i ruhiyelerinin nasıl olabileceğini söylemeye gerek var mı? “Dışının görünüşü içinin aynasıdır.” demiyor mu, Abdurrahim Karakoç?
Beden kimseye mülk olarak verilmemiştir ki üzerinde arzu edilen değişiklikler yapılabilsin. Allah, bedeni insana emanet olarak vermiştir. İnsana düşen görev emaneti gereği gibi korumak ve asıl sahibine, yani Allah’a aldığı gibi teslim etmektir. Bu da ancak vahyin sınırlarını aşmamakla mümkündür. Aksi halde emanete ihanet etmiş olacak ve yaptırımlarla karşılaşacaktır. Emanetçinin malik sıfatıyla hareket etmesi, kendisine verilen emaneti kendi mülkü gibi görüp onun üzerinde dilediği şekilde tasarrufta bulunması eminlik sıfatıyla bağdaşmaz.
Kur’an, bedeni yalnızca insana verilen bir emanet olarak değil aynı zamanda bir “ayet” olarak görmektedir. “Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması O’nun ayetlerindendir. Kuşkusuz bunda âlimler için gerçekten ibretler vardır.” (Rum, 22) Bedenin ayet olarak görülmesi onun ne kadar değerli bir emanet olduğunun göstergesidir.
Emaneti, her şeyin asıl sahibinin iradesi doğrultusunda kullanıp kullanmayacağı insanın sınavıdır. Nitekim hesap gününde bütün organlar kişi için tanıklık edecektir. Organ nakli, kök hücre tedavisi, estetik operasyon gibi birçok konunun yalnızca pratik düzeyde değil felsefi, dini ve etik düzeyde de tartışılması gerek. Zira insanın kendi bedeni ile arasındaki ilişki basit bir ilişki değildir.
Tarihin birçok döneminde ve bazı coğrafyalarda izi sürülen olumsuz beden algısının aksine, İslam değerli beden anlayışını getirmiştir. İnsan, bedenini korumanın ve onun ihtiyaçlarını gidermenin dışında onu yaratılış gayesine uygun bir şekilde kullanmakla yükümlüdür. Bedenin temizliği, helal ve temiz gıdalarla beslenme, midenin tamamını doldurmama gibi birçok kural bedene verilen değerden kaynaklanmaktadır. Bedenin temizliği, bakımı, beslenmesi ve diğer ihtiyaçlarının karşılanması ile ilgili çok sayıda ayet ve hadis bulunmaktadır.
İslam yalnızca bedenin temizliğini, bakımını, beslenmesini ve diğer ihtiyaçlarının karşılanmasını değil aynı zamanda beden mahremiyetini de önemsemektedir. Beden mahremiyeti bedeni gizlemekle birlikte insanı Allah’a yaklaştıran bir özelliğe sahiptir.
“Ey Ademoğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise yarattık. Takva elbisesi, işte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah’ın ayetlerindendir. Umulur ki düşünüp öğüt alırlar.” (Aʻrâf, 26)
İslam, her insanın kendine özel bir alanının bulunmasını istemektedir. İnsanın bedenini gizlemesi her şeyden önce bu anlayışın bir gereğidir. Mahremiyet, kişinin her türlü dış etkiden korunması için Allah tarafından güvenceye alınmış, dokunulmaz kılınmış kendine özel alanıdır. İnsan bu şekilde kendini görünürlükten uzak tutmaktadır. Kendini görünürlükten uzak tutan insan kendine özgü bir sosyal alan oluşturmakta ve başkaları ile arasına mesafe koymaktadır. Böylece insan dış etkilere maruz kalmaktan kurtulmakta, başkalarıyla iletişimin oranına kendisi karar vermekte ve aslında özgürleşmektedir.
Bedenin mahrem olması, başkalarının onun üstünde dilediği gibi tasarrufta bulunamaması demektir. Çünkü beden, mahremiyeti sayesinde etraftaki herhangi bir nesneden farklı bir imkâna kavuşmakta, dış etkilere maruz kalmaktan kurtulmaktadır. Beden ile ilgili sorumluluklar yerine getirildiği takdirde insan kendine özgü geniş bir hareket alanına sahip olmaktadır.
Beden ile ilgili sorumlulukların başında örtünme gelmektedir. Örtünme, her şeyden önce insanın kendine değer vermesi bakımından önemlidir. Örtünme, başkalarından ziyade insanın kendisi için yaptığı bir iyiliktir. Örtünme, insanın kendisine saygısının ve özeline sahip çıkmasının bir gereğidir.
Örtünme, yalnızca bedenin bir kısmının kumaş veya benzeri şeylerle kapatılması gibi fiziksel bir çabaya işaret etmez. Örtünme her şeyden önce insanın psikolojik, sosyolojik karakterinin olumlu bir şekilde gelişmesine, başta inancı ve estetik duyguları olmak üzere, sahip olduğu değerlerin muhafazasına katkıda bulunmaktadır. Çünkü her ne kadar örtünmenin bireye dönük bir yönü olsa da, diğer yönü topluma dönüktür. Gözleri görmeyen Abdullah Bin Ümmü Mektum’un yanında Rasulullah’ın (sav) eşlerinin örtünmesini istemesi, “O görmese de siz onu görmüyor musunuz?” (Ebu Dâvud, Tirmizî) şeklindeki uyarısı dikkate değerdir.
İnsanın, bedenini görünür olmaktan çıkarıp “ruh-beden” dengesini sağlaması mümkündür elbet. Yeter ki vahyin belirlediği istikametten ayrılmasın ve modernite tarafından dikte edilmeye çalışılan özgürlük yanılsamasına düşmesin. Aksi halde, insan, özgürleştiğini ileri sürüp bedenlerine hapsolanlardan biri haline gelecektir. Bu da onu kimliği “beden” denen göstergeler sistemiyle temellendirme zihniyetinin tutsağı haline getirecektir. O takdirde ise İslam’ın varlığını göstereceği bir bedenden söz edilemeyecektir.
İslam, kendi varlığını ancak bedenler üzerinden gösterebileceği için bedenin bütün kodlarına nüfuz etmek ister. Yalnızca İslam değil başka dinler, ideolojiler veya toplumsal düzenler de aynı beden üzerinde denetim kurmak isterler. Bu da birçok gerilimin yaşanmasına neden olabilmektedir. Hiç biri yalnızca ruhu ele geçirmekle yetinmemekte; tüm dinler, ideolojiler, siyasal düzenler beden üzerinde somutlaşmayı, bedenleri kontrol etmeyi hedeflemektedir. Mahremiyetin sınırlarını önemsemeyenler aslında başka dinlerin, ideolojilerin, siyasal düzenlerin kontrolü altındadırlar. Bu duruma şaşmamak gerek. Düşünmeyi bırakan, bedenini şekillendirmekten başka derdi olmayan, tıp teknolojisinin nesnesi haline gelen insan dış dünya tarafından kontrol edilmeye, tahakküm altına alınmaya mahkûmdur.
1964 yılında Malatya’da doğdu. İlkokul ve ortaokul öğrenimini Doğanşehir’de tamamladı. Lise öğreniminin ilk iki yılını Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi’nde, son yılını ise Doğanşehir Lisesi’nde okudu.
Bir süre Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğrenim gördü. Daha sonra Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Yüksekokulu ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
Farklı şehirlerde bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra serbest avukat olarak çalıştı ve bu görevden emekli oldu. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlandı. Yazı çalışmalarını Nida Dergisi bünyesinde sürdürmektedir.
Evli ve iki çocuk babasıdır.
Yayımlanmış eserleri arasında; Yansımalar, Yöneliş, Kimlik Dönüşümü, Görebildiklerim, Çağın İzleri, Bulanmadan Akmak ve şiir kitabı Süheyl Yıldızı bulunmaktadır.
İslam, dünyada üstün olarak insanca yaşamanın yolunu göstermiş ve Müslümanları buna teşvik etmiştir. Kur’an’a baktığımızda çalışmak, kazanmak, açık ve gizli infak etmek, yardım etmek, mal ve can ile cihad etmek, zekât vermek vd. konuların neredeyse namaz, oruç, hac ve diğer ibadetlerden daha çok yer tuttuğunu görüyoruz. Çünkü maddi güce sahip olmadan ayakta kalabilmek, düşmana karşı …
Halklar sana kulluk etsin,
Uluslar boyun eğsin.
Kardeşlerine egemen ol,
Kardeşlerin sana boyun eğsin.
Sana lanet edenlere lanet olsun,
Seni kutsayanlar kutsansın.”
Türkçeye çoğunlukla ‘faydacılık’ olarak tercüme edilen pragmatizm, esasında, doğrudan ‘fayda’ kelimesinin çağrıştırdığı anlam dünyasına değil, ‘pragma’ya yani ‘pratik’e dönük, uygulamayı merkeze koyan bir düşünme biçimine karşılık gelir. Çoğunlukla fırsatçılık (oportünizm) veya yararcılık (utilitaryanizm) ile karıştırılır. Charles S. Peirce ve daha çok da William James tarafından kurulduğu kabul edilen bu yaklaşım, Batı düşüncesinin gelişim evrelerinin belirli …
İslâm’ın temel esaslarından biri olan oruç, ay takviminin dokuzuncu ayı olan Ramazan’da Müslümanların tüm ayı oruçla geçirmesidir. Müslümanlar ve Gayr-ı Müslimler için oldukça mühim olan oruç ayının maksadını doğru kavramak önemlidir çünkü çoğu zaman çok şekilsel olarak oruç tutuyoruz; yemiyoruz, içmiyoruz fakat neden oruç tuttuğumuzun özüne varamıyoruz ve evvelki geleneklerden devam ederek onları teyit eden …
Bedene Yapılan Her Müdahale Ruhta Bir İz Bırakır
Bedeni yücelten, insanın gerçekleşmesi mümkün olmayacak kadar mükemmel bir bedene sahip olması için her yola başvurmayı amaçlayan “bedencilik” (corporéisme) Jean Baudrillard’ın “Tüketim Toplumu” adlı eserinde sosyolojik olarak ele alınmaktadır. Baudrillard, bedeni “en güzel nesne” olarak tanımlamakta, bedenin tekrar tekrar keşfedilebileceğini ileri sürmektedir. Beden kutsanma nesnesidir ve gerek ideolojik gerekse ahlâki açıdan ruhu geride bırakmıştır, ona göre.
“Beden”in post-modern dönemde yüklendiği değerleri anlayabilmek için post-modern toplumların özelliklerine bakmak gerekecek. Bu dönemde bireylerin kimlikleri sabit değil, değişkendir. Şöyle ki bu kimlikler çok çabuk şekil ve renk değiştirebilirler. Çünkü post-modern dönemde kimliklerin etnik, siyasal, sosyal ve ideolojik bir gruba tam olarak aidiyetleri yoktur. Böyle bir toplumsal dokuda “beden” kimlik arayışının en önemli koşulu haline gelir. Baudrillard’ın, “İşaretler ve semboller tüketerek bir beden inşa eder ve bu şekilde bir kimlik illüzyonu satın alırız.” dediği durum tam da budur. Görünüş ile gerçeklik arasındaki ayrım silindiği için insanın değeri, başta bedeni olmak üzere, maddi unsurlara göre belirlenir. O aşamada kişinin bedeni ile ilgili tercihlerini yaparken özgür olduğunu söylemek zordur. Çünkü kimlik arayışında olan kişi toplumun “değer” olarak kabul ettiği göstergelere göre kendisini yenilemesi gerektiğini ve yalnızca bu şekilde ancak toplum içinde kabul görebileceğini çeşitli uyarıcılarla öğrenmiştir artık.
İnsanın bedenine verdiği ontolojik anlama göre gerek bireysel gerekse toplumsal hayat şekillenmektedir. Ayrıca insan bedeninin yüklendiği değerler zamana ve coğrafyalara göre değişiklikler göstermektedir. Beden kimi zaman özel ilgilerle yüceltilmiş, kimi zaman da çeşitli idealler uğruna aç bırakılmış, terbiye edilmeye çalışılmış, kısıtlanmıştır.
Mikado adı verilen Japon imparatorunun bedeninin her bir parçası kutsaldı. Kimse onun saçını, sakalını, tırnaklarını kesmeye cesaret edemez; kirlenmesin diye onu gece uykusunda iken temizlerlerdi. Küçük de olsa, hata yapan hizmetkâr bedenler ağır işkencelere tabi tutulurdu.
Amerikan toplumlarından biri olan Mayalar belli özelliklere sahip tutsakların boyunlarına kutsal olduğuna inandıkları bir ip bağlayıp bir yıl boyunca onun bütün isteklerini yerine getirir, yılın sonunda boyunlarını gül yağı ile temizler, tapınakta düzenlenen törenlerle kalplerini çıkarırlardı. Bu kalplerin üzerine rahip elini koyarak halkı kutsardı. Bir Amerikan medeniyeti olan Aztekler’de ilk doğan çocuk veya onun yerine geçecek bir köle kurban edilirdi. Çok sayıda antik yazar eski çağlarda tanrı Zeus’un doğum yeri olduğuna inandıkları Lykaion Dağı’nda insan kurban edildiğinden söz ederler. Eskimolar’da iyice yaşlanan insanların tenha bir yere geçerek orada ölümü beklemeleri veya intihar etmeleri beklenirdi. Fijili yaşlı erkekler ölmek istedikleri zaman yakınlarına söyler, onlar da bu kişileri diri diri toprağa gömerek görevlerini yerine getirirlerdi. Yeni Hebridler’de diri diri toprağa gömülmek istemeyen yaşlılar ailenin yüzkarası kabul edilirdi. İsveç’te yaşlı insanları yaşlılığın acısından kurtarmak amacıyla aile topuzu adı verilen dikenli topuzlar kullanılırdı.
Bedene yapılanlar yalnızca bu kadarla sınırlı değil elbet: Bedenin farklı bölümlerini değişik renklerle boyamak… Deriyi çeşitli şekillerde çizmek, kesmek… Bedenin bazı uzuvlarını sakatlamak… Kamçılamak, aç ve uykusuz bırakmak… Kızgın sopalarla damgalamak…
İnsanlık tarihine bakıldığında insanın bedenine verdiği anlamın, bedenin ruhun mezarı sayıldığı anlayıştan insanın kendini bedenden ibaret saydığı modern anlayışa doğru evirildiği görülmektedir. Antik çağlarda beden daha çok güç ve cesaret simgesi olarak görülmüştür. Sümerlere ait tabletlerde ruh ve bedenden ayrı ayrı söz edildiği görülürken, Antik Yunan’da ve Roma’da beden felsefi bir nesnedir. Özellikle olimpiyatlarda başarı gösteren beden onlar için büyük değere sahipti ve heykelinin yapılması gerekirdi.
Ortaçağ’da, Batı medeniyetinde, beden ve ruh birbirinden tamamen ayrı düşünülmüş, beden günah kaynağı ve zafiyet nedeni olarak görülmüş, ruh yüce bir varlık olarak öne çıkarılmıştır. Bu nedenle beden horlanmış, sözde terbiye etmek amacıyla bedene eziyet ve işkence edilmiştir. Onlara göre, bu sayede günahkâr beden günahlardan arınır ve ruhun yücelmesine vesile olur.
Aklın egemenliğindeki bir beden makine olarak değerlendirilir ve incelemelerin konusu haline gelir. 18. yüzyılda “ideal beden ölçüleri” kavramı yerini alır. İdeal kabul edilen ölçülerin dışındaki bedenler ideale yakınlıklarına göre değer görmeye başlar. 19. yüzyılda sanayi devriminin etkisi ve kapitalizmin yayılmasıyla bedene dair ritüeller değişir. Tüketici haline gelen insan kitle iletişim araçlarının ve reklamların yönlendirmesiyle özgür iradesini kaybetmeye başlar.
Emile Durkheim, insan bedenini, hem bir organizma ve hem de toplumsal varlığın bileşimi olarak görür ve buna göre tanımlar. Durkheim, insanın bir yönünün yeryüzündeki milyarlarca organizmadan biri olan bedeni, diğer yönünün ise toplumsal varlığı olduğunu söyler. Ancak tüketici özelliğinin diğer tüm özelliklerinin önüne geçmesiyle insan, toplumsal varlığını “bedenini” değiştirmek suretiyle ispat etmeye çalışmaktadır. İnsan, sosyalleşmenin aracı olarak da yine bedenini kullanmaktadır. Alman Sosyolog Norbert Elias, bu durumu, insanı başkalarının bakışları arasında çapraz ateşe maruz bırakan bireyselleşme olarak açıklar. Önce bu bakışlar içselleştirilerek öz disiplin haline gelir. Hemen ardından bedenin ilgi odağı olmasından kaynaklanan başkalarının denetimi başlar, ona göre.
Post-modern dönemde bireyin bedeni üzerinde söz sahibi olduğu söylense de yönetimler tarafından biyo-politika aracılığı ile bedenlerin denetim altına alındığı ve sisteme uygun şekle evirilmeleri için gerekli düzenlemelerin yapıldığı, altyapıların oluşturulduğu görülmektedir. Bu dönemde halkın sağlığı devletin sağlığı olarak düşünülmektedir. Bu nedenle aşı çalışmalarından salgın hastalıkların tedavisine kadar hemen her şey kontrol altına alınmaya çalışılır. Michel Foucault, modern devletin bu düzenleyici teknolojilerini biyoiktidar ve anatamopolitik kavramları eşliğinde ele almaktadır. Beden, modern müdahaleci yönetimlerin kontrolünde olan bir alan haline gelmiştir. Yalnızca müdahaleci yönetimlerin değil sosyal, ekonomik mekanizmaların da… Kapitalizmin yükselmesi ile birlikte önem kazanan beden… Ehlileştirilmek istenen… Tahayyül edilen… Bu bedenlerin tutsağı haline dönüştürülmeye çalışılan zihinler… Benliğini bedeni ile kurmaya çalışan ve adeta bunu kaybetmenin paniği içinde koşuşturan şizofrenik karakterler…
Modern müdahaleci yönetimler, sosyal ve ekonomik mekanizmalar bedeni şekillendirirken aynı zamanda ona bir kimlik de giydirmektedir. Böylece kurgulanan, inşa edilen, kategorikleştirilen beden toplumsal ilişkileri, kurumları ve toplumsal yapıyı oluşturan toplumsal bedenlere dönüştürülmektedir. Beden ideolojiktir; bu nedenle bedene tarihin hemen her döneminde ve her toplumda bir kimlik edindirilmek istenmiştir, ancak bedene günümüzdeki kadar müdahalede bulunulmamıştır. Modernleşmeyle birlikte beden siyasal, ekonomik ve kültürel açıdan adeta yeniden keşfedilmiştir. Biyolojiden ve doğadan uzaklaşan, siyasala ve toplumsala yaklaşan beden… Şekilden şekle girmeye zorlanan beden… Tıp teknolojisinin istilasına uğrayan, nesnesi haline gelen beden…
Allah’ın ihsanı olan bedenden tıp teknolojisinin nesnesi haline gelen beden anlayışına geçiş aniden olmadı elbet. Bugünkü beden teknolojileri, Batı modernleşmesinin ve sekülerleşmesinin bir ürünüdür. Dolayısıyla, bu tür gelişmeleri batı modernleşmesi içinde değerlendirmek gerek. Descartes, ruh ve bedeni birbirinden ayırarak ruhun kilisenin, bedenin ise bilimin alanına girdiğini söylüyordu. Francis Bacon’dan itibaren doğa üzerinde hâkimiyet kurma iddiasında olan modern bilim, tıp alanında da kendini göstermiştir. Bilgi, güç olarak kullanılmaktadır. Tıp ilmi de insan bedenini kontrol altına almaya çalışan bir güce dönüşmüştür, dense yanlış olmaz.
Yalnızca tıp ilmi değil, kapitalizmin pençesindeki hemen her kişi, her kuruluş beden üzerinden tüketimi tetikleme çabasındadır. Belli bir beden imajı norm haline getirilerek dünyanın hemen dört bir yanına ihraç edilmektedir. Sahiplerinin Müslüman olduğu söylenen birçok firmanın bedeni, özellikle de kadın bedenini, öne çıkaran reklamlarıyla dünyalıklarını artırmak için ölesiye çırpınmaları, kapitalizmin koltuk değneği haline gelmeleri bu ihracın boyutlarını göstermesi bakımından önemlidir. Kitle iletişim araçlarıyla ve çeşitli reklamlarla düzgün bedene sahip olduğu düşünülen kadınlar öne çıkarılarak insanların bilinçaltını etkileyen mesajlar verilmektedir. Bu mesajlarda bedenlerinden memnun olmayanlar için, açık ya da örtülü olarak, çözüm yolu da gösterilmektedir: Bedenin şekillendirilmesi.
Bedenin şekillendirilmesi medeni olmanın bir gereği olarak gösterilmektedir. Etki altına alınan insanlar bu özelliklere sahip olabilmek için estetik operasyonlara girmeyi, güzellik salonlarına gitmeyi bir ihtiyaç olarak görmektedir. Bunlardan bazıları kazanmak istedikleri imaja ulaşmak için, başta kozmetik ürünler olmak üzere, bedeni değiştirmeye yönelik ne varsa tamamı için varını yoğunu feda etmeye hazırdır. Bronzlaşma, spor, moda… Modern insan kendini bedeni üzerinden yeniden tanımlamaya ve bunun üzerinden kimlik edinmeye fazlasıyla heveslidir doğrusu.
Modern dönemde birey, bedeninin sahibi olduğu düşüncesi ile bedenini kesip biçmekte, şekillendirmektedir. Estetik cerrahiye olan talebin dış görünüşe yatırım, olumsuz beden algısı ve materyalist değerler ile yakından ilgisi bulunmaktadır. Estetik operasyonlar insanın beden algısında gelinen noktayı göstermesi bakımından önemlidir. Beden parçalara ayrılarak araçsallaştırılmaktadır. Her şey “Bedeninizi yeniden keşfedin!” sloganları altında gerçekleştirilmektedir. Bedenin metalaştırılması… Teknoloji destekli bedenler…
Yalnızca estetik operasyonlar değil, bedeni metalaştıran daha birçok gelişmenin tehdidi altındadır insan. İnsan bedeni üzerinde uygulanan deneyler, DNA patentine izin veren biyo-teknolojiler, organ ticareti, kiralık annelik gibi birçok tehditle karşı karşıyadır modern insan. Bu teknolojiler bedenin bir parçasını bütüne yabancılaştırmakta ve onu bedenin diğer parçalarından bağımsız bir şekilde tanımlamaktadır. Tüm bunlar bedenin metalaşmasına imkân hazırlamaktadır. Bu metalaşma sonucunda ekonomik gücü olanlar hayatta kalabilmek veya daha rahat bir hayata kavuşmak için başkalarının bedenlerini birer yedek organ deposu gibi görmektedir. Böyle olmasaydı organ mafyaları ayakta kalabilir miydi? Sömürülen ve tüketilen beden…
İnsanlar başlangıçta olup bitenler karşısında tamamen edilgen kalmayabilir, ama kendilerine empoze edilenleri toplumsal süreçler içerisinde sahiplenebilir ve onların savunucusu haline gelebilirler. Şöyle ki kendilerine dayatılanları giderek kendi eserleriymiş gibi görmeye başlarlar. İşte, tam da bu noktada nesnelerin ritmine göre hareket etme dönemi başlamıştır artık. Bu durumda olanların “gençlik, güzellik, sağlık” denklemi üzerine kurulan tüketim kültürünün kapanından kurtulmaları pek kolay olmayacaktır.
Günümüzde beden hem bir tüketim aracı hem de tüketilen bir nesne haline gelmiş, ahlâki ve ideolojik anlamda ruhun yerini almıştır. Tüketimin mantığı tamamen dışsallığa dayandığı için insanlar da dış görünüşleri, yani bedenleri üzerinden oyuna dâhil edilmişlerdir maalesef. Özgürleşme etiketi altında… Talebi artırmak, ilgi çekmek için moda, gençlik saplantıları ile donatarak… Zayıf, bakımlı, şık, yüzünde kırışıklık olmayan biri olmak için…
Bedenin doğuştan getirdiği özelliklerden hiç biri post-modern dünyada kalıcı olmayacak mı?
İnsanlar, gittikçe bedenleriyle daha çok ilgilenir hale gelmişlerdir. Özellikle kadınlar gönüllü kabule dayalı hegemonik bir sürecin aktörleri olarak rol almakta; toplumda kabul görmek, yaygın söylemle “trendi yakalamak” için şekilden şekle girmektedir. Kadınlar, ya kendi istekleriyle güzellik normlarına kendilerini uydurmaya çalışmakta ya da çevreleri tarafından bedenleriyle ilgili sorgulanmakta; en kötüsü ise dışlanmaktadır. Çünkü tüketim toplumu en fazla kadın bedenine yüklenmektedir. Şöyle ki kadın bedeninin zihinlerdeki algılanma biçimiyle oynanmaktadır. Baudrillard, “Eğer eskiden bedeni sarmalayan ruh idi ise, günümüzde ruhu sarmalayan bedendir.” diyor. Ruh-beden dengesi sağlanamadığı takdirde farklı bir şey beklenemez elbet.
Uzakdoğu felsefesine göre ruh-beden ilişkisi yatay bir eşlenik içindedir ve biri diğerinin eşitidir. Batı, bu ilişkiyi bir alt üst ilişkisi olarak görür. Batıda her tür düalizm alt üst ilişkisiyle nitelendirilmektedir. Modern dönemde düalizmle en çok özdeşleşen ismin Descartes olduğu görülmektedir. İçinde bulunduğumuz yüzyılda Platon’cu ve Descartes’çi çizginin düalizmine karşın Demokritos’un ve Julien Offray de La Mettrie’nin materyalizminin ön plana çıktığı söylenebilir.
İslam düşüncesinde ruh ve beden ne bir eşlenik ne de bir alt üst ilişkisidir. Ruh-beden düalizmi İslam kavrayışında pek olmayan bir şeydir. Ruh ve beden birbiriyle çelişmez, birbirinin tamamlayıcısıdır ve bu ikisi arasında bir denge söz konusudur. Bu denge kaybolduğu zaman ruh da, beden de kendi başına sağlıklı kalamaz.
Ruh-beden bütünlüğü fıtratın bir gereğidir. Beden, insana kim olduğunu hatırlatır. Beden, evren ile anlam dünyası arasında ruhun iletişim kurduğu yerdir. İnsan, ideal yapısında nelerin olup bittiğini bedenini dinleyerek anlar çoğu zaman. Bu durum ise insanı yaşadığı anın farkına varmaya ve iradesini kullanmaya sevk eder. Ruh ayrılıp kenara itildiği takdirde bedenin anlaşılması mümkün değildir. “Baş olmadan göz, beden olmadan baş tedavi edilemeyeceğine göre beden de ruh göz önüne alınmadan tedavi edilemez.” demiştir, Socrates.
İnsan, bedeniyle ruhuyla bir bütündür. Yaratılıştan gelen bu bütünlük bozulduğu takdirde kaos başlar. Bütünlük sağlandığı zaman insan kendi bedenini okuyarak Yaratıcı’nın varlığını hissedebilir. Her şey yaratılış programını fark edip insanın ruhundan da, bedeninden de memnun olmasına bağlıdır.
Aynı şekilde, insanın biyolojik ve psikolojik dengesi de ancak ikisinin bütünlüğü ile sağlanır. Yani, ruh-beden dengesinin bozulması halinde insanın kendisiyle ve etrafındakilerle uyumu bozulur.
İslam düşüncesinde insan, ruh-beden bütünlüğü içinde düşünülmüştür. Bu bütünlük hem dünya hem de ahiret hayatı için geçerlidir. Böylece insan özel ve üst kategoriye yerleştirilmiştir. Ruh-beden bütünlüğü sağlandığı oranda fıtrata uygunluk korunmakta, aksi halde bozulmaktadır. Bütünlük… Gök ile yerin, iç ile dışın, madde ile mananın bütünlüğü gibi… İslam, bedene ve ruha aynı anda hitap eder. Kur’an’da yeniden dirilişin, ruhların bedenlere iadesiyle gerçekleşeceği bildirilmektedir.
Platon, bedeni ruhun hapishanesi olarak vasıflandırıp ruhun bedenden kurtulduğu zaman ancak gerçek mutluluğa ve özgürlüğe kavuşacağını ileri sürer. Oysa ruhun bedende olması ruha bir ceza değildir. Ruhun hayat bulduğu mekândır beden. Ruh-beden bütünlüğü insanı kendi varlığıyla barışık yapar. Ruh ya da bedenden her hangi birisinin yüceltip diğerinin aşağılanması halinde insan ontolojik bir çatışmanın merkezi haline gelir.
Ruhu yüceltmek amacıyla bedene işkence etmek, onu aç ve perişan bırakmak gibi gayri insani davranışları İslam kabul etmez. “Doğrusu, biz insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tin, 4) En güzel biçimde yaratılan ve insana emanet olarak verilen bedeni yine aynı güzel şekliyle emanetin sahibine teslim etmek yükümlülüğü vardır. Çünkü insan, kendisine emanet edilen bedenden dolayı hesaba çekilecektir. Rasulullah, “Hiç bir kul kıyamet gününde… bedenini nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz.” (Tirmizî) diyor.
Ruha yapılan her müdahalenin bedensel bir karşılığı vardır ve her müdahale sonucunda beden olumsuz yönde etkilenir. Ruha yapılan müdahale veya ruhtaki sıkıntı geçse bile bedenin bir yerlerinde hep kayıtlı kalır. Zihin bunu hatırlamasa bile bedende bir rahatsızlık olarak sürekli kendini hissettirir. Beden yalnızca kendinden menkul bir nesne değildir çünkü.
Bedene yapılan her müdahale de ruhu etkilemektedir. Bedene yapılan her müdahale ruhta bir iz bırakır ve insanı etkilemeye devam eder. Allah’ın kendisi için uygun gördüğü bedeni şu veya bu şekilde değiştiren insanların başkalarından üstün olan yanı nedir? Bu kişiler ne kadar mutlu olabilir ki? Bedenini, sağlık açısından bir zorunluluk olmadığı halde, şu ya da bu şekilde değiştirenlerin hale-i ruhiyelerinin nasıl olabileceğini söylemeye gerek var mı? “Dışının görünüşü içinin aynasıdır.” demiyor mu, Abdurrahim Karakoç?
Beden kimseye mülk olarak verilmemiştir ki üzerinde arzu edilen değişiklikler yapılabilsin. Allah, bedeni insana emanet olarak vermiştir. İnsana düşen görev emaneti gereği gibi korumak ve asıl sahibine, yani Allah’a aldığı gibi teslim etmektir. Bu da ancak vahyin sınırlarını aşmamakla mümkündür. Aksi halde emanete ihanet etmiş olacak ve yaptırımlarla karşılaşacaktır. Emanetçinin malik sıfatıyla hareket etmesi, kendisine verilen emaneti kendi mülkü gibi görüp onun üzerinde dilediği şekilde tasarrufta bulunması eminlik sıfatıyla bağdaşmaz.
Kur’an, bedeni yalnızca insana verilen bir emanet olarak değil aynı zamanda bir “ayet” olarak görmektedir. “Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması O’nun ayetlerindendir. Kuşkusuz bunda âlimler için gerçekten ibretler vardır.” (Rum, 22) Bedenin ayet olarak görülmesi onun ne kadar değerli bir emanet olduğunun göstergesidir.
Emaneti, her şeyin asıl sahibinin iradesi doğrultusunda kullanıp kullanmayacağı insanın sınavıdır. Nitekim hesap gününde bütün organlar kişi için tanıklık edecektir. Organ nakli, kök hücre tedavisi, estetik operasyon gibi birçok konunun yalnızca pratik düzeyde değil felsefi, dini ve etik düzeyde de tartışılması gerek. Zira insanın kendi bedeni ile arasındaki ilişki basit bir ilişki değildir.
Tarihin birçok döneminde ve bazı coğrafyalarda izi sürülen olumsuz beden algısının aksine, İslam değerli beden anlayışını getirmiştir. İnsan, bedenini korumanın ve onun ihtiyaçlarını gidermenin dışında onu yaratılış gayesine uygun bir şekilde kullanmakla yükümlüdür. Bedenin temizliği, helal ve temiz gıdalarla beslenme, midenin tamamını doldurmama gibi birçok kural bedene verilen değerden kaynaklanmaktadır. Bedenin temizliği, bakımı, beslenmesi ve diğer ihtiyaçlarının karşılanması ile ilgili çok sayıda ayet ve hadis bulunmaktadır.
“Ey Ademoğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise yarattık. Takva elbisesi, işte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah’ın ayetlerindendir. Umulur ki düşünüp öğüt alırlar.” (Aʻrâf, 26)
İslam, her insanın kendine özel bir alanının bulunmasını istemektedir. İnsanın bedenini gizlemesi her şeyden önce bu anlayışın bir gereğidir. Mahremiyet, kişinin her türlü dış etkiden korunması için Allah tarafından güvenceye alınmış, dokunulmaz kılınmış kendine özel alanıdır. İnsan bu şekilde kendini görünürlükten uzak tutmaktadır. Kendini görünürlükten uzak tutan insan kendine özgü bir sosyal alan oluşturmakta ve başkaları ile arasına mesafe koymaktadır. Böylece insan dış etkilere maruz kalmaktan kurtulmakta, başkalarıyla iletişimin oranına kendisi karar vermekte ve aslında özgürleşmektedir.
Bedenin mahrem olması, başkalarının onun üstünde dilediği gibi tasarrufta bulunamaması demektir. Çünkü beden, mahremiyeti sayesinde etraftaki herhangi bir nesneden farklı bir imkâna kavuşmakta, dış etkilere maruz kalmaktan kurtulmaktadır. Beden ile ilgili sorumluluklar yerine getirildiği takdirde insan kendine özgü geniş bir hareket alanına sahip olmaktadır.
Beden ile ilgili sorumlulukların başında örtünme gelmektedir. Örtünme, her şeyden önce insanın kendine değer vermesi bakımından önemlidir. Örtünme, başkalarından ziyade insanın kendisi için yaptığı bir iyiliktir. Örtünme, insanın kendisine saygısının ve özeline sahip çıkmasının bir gereğidir.
Örtünme, yalnızca bedenin bir kısmının kumaş veya benzeri şeylerle kapatılması gibi fiziksel bir çabaya işaret etmez. Örtünme her şeyden önce insanın psikolojik, sosyolojik karakterinin olumlu bir şekilde gelişmesine, başta inancı ve estetik duyguları olmak üzere, sahip olduğu değerlerin muhafazasına katkıda bulunmaktadır. Çünkü her ne kadar örtünmenin bireye dönük bir yönü olsa da, diğer yönü topluma dönüktür. Gözleri görmeyen Abdullah Bin Ümmü Mektum’un yanında Rasulullah’ın (sav) eşlerinin örtünmesini istemesi, “O görmese de siz onu görmüyor musunuz?” (Ebu Dâvud, Tirmizî) şeklindeki uyarısı dikkate değerdir.
İnsanın, bedenini görünür olmaktan çıkarıp “ruh-beden” dengesini sağlaması mümkündür elbet. Yeter ki vahyin belirlediği istikametten ayrılmasın ve modernite tarafından dikte edilmeye çalışılan özgürlük yanılsamasına düşmesin. Aksi halde, insan, özgürleştiğini ileri sürüp bedenlerine hapsolanlardan biri haline gelecektir. Bu da onu kimliği “beden” denen göstergeler sistemiyle temellendirme zihniyetinin tutsağı haline getirecektir. O takdirde ise İslam’ın varlığını göstereceği bir bedenden söz edilemeyecektir.
İslam, kendi varlığını ancak bedenler üzerinden gösterebileceği için bedenin bütün kodlarına nüfuz etmek ister. Yalnızca İslam değil başka dinler, ideolojiler veya toplumsal düzenler de aynı beden üzerinde denetim kurmak isterler. Bu da birçok gerilimin yaşanmasına neden olabilmektedir. Hiç biri yalnızca ruhu ele geçirmekle yetinmemekte; tüm dinler, ideolojiler, siyasal düzenler beden üzerinde somutlaşmayı, bedenleri kontrol etmeyi hedeflemektedir. Mahremiyetin sınırlarını önemsemeyenler aslında başka dinlerin, ideolojilerin, siyasal düzenlerin kontrolü altındadırlar. Bu duruma şaşmamak gerek. Düşünmeyi bırakan, bedenini şekillendirmekten başka derdi olmayan, tıp teknolojisinin nesnesi haline gelen insan dış dünya tarafından kontrol edilmeye, tahakküm altına alınmaya mahkûmdur.
Yazar
1964 yılında Malatya’da doğdu. İlkokul ve ortaokul öğrenimini Doğanşehir’de tamamladı. Lise öğreniminin ilk iki yılını Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi’nde, son yılını ise Doğanşehir Lisesi’nde okudu.
Bir süre Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğrenim gördü. Daha sonra Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Yüksekokulu ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
Farklı şehirlerde bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra serbest avukat olarak çalıştı ve bu görevden emekli oldu. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlandı. Yazı çalışmalarını Nida Dergisi bünyesinde sürdürmektedir.
Evli ve iki çocuk babasıdır.
Yayımlanmış eserleri arasında; Yansımalar, Yöneliş, Kimlik Dönüşümü, Görebildiklerim, Çağın İzleri, Bulanmadan Akmak ve şiir kitabı Süheyl Yıldızı bulunmaktadır.
İlgili Yazılar
Çalışmak, Yardım Etmek ve Kuvvet Hazırlamak
İslam, dünyada üstün olarak insanca yaşamanın yolunu göstermiş ve Müslümanları buna teşvik etmiştir. Kur’an’a baktığımızda çalışmak, kazanmak, açık ve gizli infak etmek, yardım etmek, mal ve can ile cihad etmek, zekât vermek vd. konuların neredeyse namaz, oruç, hac ve diğer ibadetlerden daha çok yer tuttuğunu görüyoruz. Çünkü maddi güce sahip olmadan ayakta kalabilmek, düşmana karşı …
Tevrat’tan Siyonizm’e: Seçilmiş Katiller
Halklar sana kulluk etsin,
Uluslar boyun eğsin.
Kardeşlerine egemen ol,
Kardeşlerin sana boyun eğsin.
Sana lanet edenlere lanet olsun,
Seni kutsayanlar kutsansın.”
Her Sistem Kendi İnsanını Üretir
Öğretilmeye değer olan nedir? Eğitimin amaçları nelerdir? Öğretmekten kastedilen göstermek mi, biçimlendirmek mi, yoksa anlamını, nedenini bildirmek mi? Yine, eğitmekten kastedilen yetiştirmek mi?
Pragmatizm Müslümana Uyar Mı
Türkçeye çoğunlukla ‘faydacılık’ olarak tercüme edilen pragmatizm, esasında, doğrudan ‘fayda’ kelimesinin çağrıştırdığı anlam dünyasına değil, ‘pragma’ya yani ‘pratik’e dönük, uygulamayı merkeze koyan bir düşünme biçimine karşılık gelir. Çoğunlukla fırsatçılık (oportünizm) veya yararcılık (utilitaryanizm) ile karıştırılır. Charles S. Peirce ve daha çok da William James tarafından kurulduğu kabul edilen bu yaklaşım, Batı düşüncesinin gelişim evrelerinin belirli …
Oruç Hakikati
İslâm’ın temel esaslarından biri olan oruç, ay takviminin dokuzuncu ayı olan Ramazan’da Müslümanların tüm ayı oruçla geçirmesidir. Müslümanlar ve Gayr-ı Müslimler için oldukça mühim olan oruç ayının maksadını doğru kavramak önemlidir çünkü çoğu zaman çok şekilsel olarak oruç tutuyoruz; yemiyoruz, içmiyoruz fakat neden oruç tuttuğumuzun özüne varamıyoruz ve evvelki geleneklerden devam ederek onları teyit eden …