Filmler algılarımızı yeniden kavramaya ve bilme ilişkilerine açan değişik coğrafyalara götürür ve dünyayı kavramaya yönelik bakışımızı çoğaltabilme potansiyeline sahiptir (Süalp, 2014)[2]. Filmler hem bir başka bilme alanı açar, hem de bir toplumu bir başka topluma açmanın/tanıştırmanın yollarını gösterir. Her iki toplumun da geçerli bakış açıları ve dünya görüşleri olduğunu ve bunların sorgulanmasının okurun/seyircinin bakış açısına çok taraflı bir zenginlik kazandırabileceği söylenir.
Robert McKee Hikâye[3] adlı eserinde seyircinin beklentilerini ve tepkilerini anlamadan film yapmanın olanaksız olduğunu söyler. Bu sebeple bir filmin hikâyesi, senaryosu oluşturulurken onu ortaya koyan kişinin kendi bakış açısı kadar izleyicinin beklentilerinin de tatmin edecek şekilde biçimlendirilmesinden söz eder. Filhakika okur ya da seyirci, öykünün biçimlendirilmesinde diğer öğeler kadar belirleyici bir güçtür. Yani McKee’nin de dediği gibi seyirci/okur olmazsa yapıtın bir anlam ifade edemeyeceğidir. Seyirci olarak hikâyeye duyulan açlık, sadece zihinsel bir egzersiz olarak izah edilemez, kişisel ve duygusal bir deneyim içinde yaşam biçimlerini anlamaya yönelik derin insani ihtiyacın da yansıması burada önem arz eder.
Bu yazının devamı
216. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
Çağımız yazarlarından birçoğunun kitaplarında yer verdikleri Yuhanna İncilinde geçen “Önce söz vardı,” ifadesi bu açıdan ele alınabilir. Bunun yanında Hindistanlı bir bilge, “Önce sükût vardı; kelam değil der.” Ve bundan hareketle Tanrı sükûttur der. Ben bu söze iki açıdan bakıyorum. Birincisi, Allah’ı sözle, şiirle anlatamayacağımız. Bununla beraber Allah’ı sadece kelâmla sınırlandıramayacağımız gerçeği. İkincisi ise, Kur’ân-ı Kerîm’de, İnsan sûresinin ilk âyetinde geçen “dehr” kelimesiyle, yani dünyanın yaratılışıyla insanın yaratılışı arasındaki vakte (insanın bir değer olarak hiç anılmadığı zamanlar) işaret edebileceğini düşünüyorum.
Kötülüğe alışmak… Sessiz çığlıkların içinde bir metafor oluşturup kendini bunlarla oyalamak. Her gün izlenilen olumsuzluklara, yaşanılan dramlara bir yenisi eklenirken, sadece ‘oyalanma’ davranışlarının içinde kendini gereksiz bir nesne gibi kenarda köşede bırakmak…
İnsan, yaşamı boyunca her zaman ilişki içinde olacağı doğayı anlamaya çalışmıştır. İnsan ve doğa ilişkisi insanlık var olmaya başladığından beri süregelen bir durumdur. Nitekim bu ilişki aslında insanlık için bir zorunluluktur.
Takip edilecek akıl yürütme, duygular üzerinden olabildiği gibi müziğin özü, mânâsı üzerinden olabilir. Hatta katılımcılardan gelen neden-sonuç zincirlerine göre duygular üzerinden yapılan akıl yürütmeye müziğin özü, mânâsı eklemlenebilir.
Filistin meselesi, yalnızca bir toprak işgali ya da bölgesel bir çatışma değil, aynı zamanda çağdaş dünyanın adalet, sömürgecilik, insan hakları ve uluslararası siyaset gibi meselelerle imtihanıdır. Bugün için bu küresel ölçekte bir gerçektir ve böyledir.
Kısa Filmlerde Eğitimin Katmanlı Boyutlarına Bakmak
Filmler algılarımızı yeniden kavramaya ve bilme ilişkilerine açan değişik coğrafyalara götürür ve dünyayı kavramaya yönelik bakışımızı çoğaltabilme potansiyeline sahiptir (Süalp, 2014)[2]. Filmler hem bir başka bilme alanı açar, hem de bir toplumu bir başka topluma açmanın/tanıştırmanın yollarını gösterir. Her iki toplumun da geçerli bakış açıları ve dünya görüşleri olduğunu ve bunların sorgulanmasının okurun/seyircinin bakış açısına çok taraflı bir zenginlik kazandırabileceği söylenir.
Robert McKee Hikâye[3] adlı eserinde seyircinin beklentilerini ve tepkilerini anlamadan film yapmanın olanaksız olduğunu söyler. Bu sebeple bir filmin hikâyesi, senaryosu oluşturulurken onu ortaya koyan kişinin kendi bakış açısı kadar izleyicinin beklentilerinin de tatmin edecek şekilde biçimlendirilmesinden söz eder. Filhakika okur ya da seyirci, öykünün biçimlendirilmesinde diğer öğeler kadar belirleyici bir güçtür. Yani McKee’nin de dediği gibi seyirci/okur olmazsa yapıtın bir anlam ifade edemeyeceğidir. Seyirci olarak hikâyeye duyulan açlık, sadece zihinsel bir egzersiz olarak izah edilemez, kişisel ve duygusal bir deneyim içinde yaşam biçimlerini anlamaya yönelik derin insani ihtiyacın da yansıması burada önem arz eder.
Bu yazının devamı 216. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Şiirin Burcunda Tanımsal Bir Gezinti
Çağımız yazarlarından birçoğunun kitaplarında yer verdikleri Yuhanna İncilinde geçen “Önce söz vardı,” ifadesi bu açıdan ele alınabilir. Bunun yanında Hindistanlı bir bilge, “Önce sükût vardı; kelam değil der.” Ve bundan hareketle Tanrı sükûttur der. Ben bu söze iki açıdan bakıyorum. Birincisi, Allah’ı sözle, şiirle anlatamayacağımız. Bununla beraber Allah’ı sadece kelâmla sınırlandıramayacağımız gerçeği. İkincisi ise, Kur’ân-ı Kerîm’de, İnsan sûresinin ilk âyetinde geçen “dehr” kelimesiyle, yani dünyanın yaratılışıyla insanın yaratılışı arasındaki vakte (insanın bir değer olarak hiç anılmadığı zamanlar) işaret edebileceğini düşünüyorum.
Samimiyetin Hüneri
Kötülüğe alışmak… Sessiz çığlıkların içinde bir metafor oluşturup kendini bunlarla oyalamak. Her gün izlenilen olumsuzluklara, yaşanılan dramlara bir yenisi eklenirken, sadece ‘oyalanma’ davranışlarının içinde kendini gereksiz bir nesne gibi kenarda köşede bırakmak…
Bal Ülkesinin Acı Tadı
İnsan, yaşamı boyunca her zaman ilişki içinde olacağı doğayı anlamaya çalışmıştır. İnsan ve doğa ilişkisi insanlık var olmaya başladığından beri süregelen bir durumdur. Nitekim bu ilişki aslında insanlık için bir zorunluluktur.
Felsefe Atölyeleri ve Müzik
Takip edilecek akıl yürütme, duygular üzerinden olabildiği gibi müziğin özü, mânâsı üzerinden olabilir. Hatta katılımcılardan gelen neden-sonuç zincirlerine göre duygular üzerinden yapılan akıl yürütmeye müziğin özü, mânâsı eklemlenebilir.
Bir İnsanlık Meselesi Olarak Filistin, Bir Vicdan Alanı Olarak Edebiyat
Filistin meselesi, yalnızca bir toprak işgali ya da bölgesel bir çatışma değil, aynı zamanda çağdaş dünyanın adalet, sömürgecilik, insan hakları ve uluslararası siyaset gibi meselelerle imtihanıdır. Bugün için bu küresel ölçekte bir gerçektir ve böyledir.
Alışverişe devam et
Nida Dergisi Destek
Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Merhaba. Yardım almak istediğiniz konuyu aşağıdan seçebilirsiniz.
Hangi konuda yardımcı olabiliriz?
Bize mesaj bırakın
İletişim bilgileriniz yalnızca talebinize dönüş yapmak amacıyla kullanılır.