Filmler algılarımızı yeniden kavramaya ve bilme ilişkilerine açan değişik coğrafyalara götürür ve dünyayı kavramaya yönelik bakışımızı çoğaltabilme potansiyeline sahiptir (Süalp, 2014)[2]. Filmler hem bir başka bilme alanı açar, hem de bir toplumu bir başka topluma açmanın/tanıştırmanın yollarını gösterir. Her iki toplumun da geçerli bakış açıları ve dünya görüşleri olduğunu ve bunların sorgulanmasının okurun/seyircinin bakış açısına çok taraflı bir zenginlik kazandırabileceği söylenir.
Robert McKee Hikâye[3] adlı eserinde seyircinin beklentilerini ve tepkilerini anlamadan film yapmanın olanaksız olduğunu söyler. Bu sebeple bir filmin hikâyesi, senaryosu oluşturulurken onu ortaya koyan kişinin kendi bakış açısı kadar izleyicinin beklentilerinin de tatmin edecek şekilde biçimlendirilmesinden söz eder. Filhakika okur ya da seyirci, öykünün biçimlendirilmesinde diğer öğeler kadar belirleyici bir güçtür. Yani McKee’nin de dediği gibi seyirci/okur olmazsa yapıtın bir anlam ifade edemeyeceğidir. Seyirci olarak hikâyeye duyulan açlık, sadece zihinsel bir egzersiz olarak izah edilemez, kişisel ve duygusal bir deneyim içinde yaşam biçimlerini anlamaya yönelik derin insani ihtiyacın da yansıması burada önem arz eder.
Hayatın ağır yüklerinden biri de hayata dair umutsuzluk yükünü yüklenmektir. Umutsuzluk öyle ağır öyle incitici bir duygudur ki insanı sürekli tedirgin, huzursuz ve mutsuz kılar. Korku içinde günlerini, yıllarını elinden alıp götürür. Umutsuzluk, tedavisi zor bir hastalık gibidir. Bir defa bir bünyede kök saldı mı; bütün uzuvların işlevini değiştirebilir.
Hangi coğrafyada ne ölçüde insanlıktan çıkıldığını ve hangi insanlara insan olma hakkı tanınmadığını uzunca tartışmadan başka bir tuhaflığın peşine düşeceğim: Aynı beyaz adam iktisadi açıdan verimsiz bulduğu kölelik sisteminden vazgeçip öldürmeyen ama süründüren İşçi-işveren; toprak sahibi-ortakçı gibi unvanları keşfetti.
Ken Loach’un “Sorry We Mıssed You” filmi, modern kapitalist dünyanın en güncel ve en görünmez yüzü olan güvencesiz çalışma biçimlerini ve bunun bir ailenin dokusuna nasıl sirayet ettiğini çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.
Bir rüyanın fevkinde
Fevkalade bir gezegende
Yürüyordum durmadan
Ebediyet filizlerini görmek için
Sonsuzluk bahçesinde
Biraz seyrettikten sonra
Nehir kıyısında rastladım
Bir âheng-i hümâya
Susuzluktan bîtâb düşmüştü
Yorgun kanatlarıyla selamladı beni
Dedim: Ey biçare dilhûn!
Neden bekler durursun?
Yudumla âb-ı hayatı
Güneş rengi dudaklarıyla
Uzanıp semaya
Sildi gözlerindeki demi…
Her ne olursa olsun bize bahşedilen bir hayatı her zaman akışına bırakmak doğru değildir. İrade ve akıl sahibi varlıklar olarak doğru ve istikamet üzere bir yaşamı arzulayıp o minvalde de hareket edebilmeliyiz.
Kimi zaman yürüyerek, kimi zaman koşarak; kimi zaman durup stratejiler geliştirerek ama hiçbir zaman ‘boş vermişlik’ içinde olmayarak.
“Ya öğreten ol, ya öğrenen ol, ya dinleyen ol, ya da ilmi destekleyen ol. Ama beşinci olma helak olursun”. Hz. Muhammed. As.
Beşinci olmak, seyirci kalmaktır. Beşinci olmak, işe yaramayacağını peşinen kabullenmektir. Değerlilik duygusunu yitirip, çıktığı yolda kendini kaybetmektir.
Beşinci olmak, ideallerinden, hayallerinden, dualarından vazgeçmektir. Kabul olmayan duası zannedip, kendi istikrarsızlığının farkında olmamaktır.
Beşinci olmak, uçurumun kenarında iman etmek gibidir. Her an değişebilir ve önemsediği değerleri değersizleştirebilir. Beşinci olmak bir kıyımdır kendi içinde. Kıyama kalkmayanlar, yıkıma yakın olanlardır.
Kısa Filmlerde Eğitimin Katmanlı Boyutlarına Bakmak
Filmler algılarımızı yeniden kavramaya ve bilme ilişkilerine açan değişik coğrafyalara götürür ve dünyayı kavramaya yönelik bakışımızı çoğaltabilme potansiyeline sahiptir (Süalp, 2014)[2]. Filmler hem bir başka bilme alanı açar, hem de bir toplumu bir başka topluma açmanın/tanıştırmanın yollarını gösterir. Her iki toplumun da geçerli bakış açıları ve dünya görüşleri olduğunu ve bunların sorgulanmasının okurun/seyircinin bakış açısına çok taraflı bir zenginlik kazandırabileceği söylenir.
Robert McKee Hikâye[3] adlı eserinde seyircinin beklentilerini ve tepkilerini anlamadan film yapmanın olanaksız olduğunu söyler. Bu sebeple bir filmin hikâyesi, senaryosu oluşturulurken onu ortaya koyan kişinin kendi bakış açısı kadar izleyicinin beklentilerinin de tatmin edecek şekilde biçimlendirilmesinden söz eder. Filhakika okur ya da seyirci, öykünün biçimlendirilmesinde diğer öğeler kadar belirleyici bir güçtür. Yani McKee’nin de dediği gibi seyirci/okur olmazsa yapıtın bir anlam ifade edemeyeceğidir. Seyirci olarak hikâyeye duyulan açlık, sadece zihinsel bir egzersiz olarak izah edilemez, kişisel ve duygusal bir deneyim içinde yaşam biçimlerini anlamaya yönelik derin insani ihtiyacın da yansıması burada önem arz eder.
Bu yazının devamı 216. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
216. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Azmiyle Ümidiyle Yaşar Hep Yaşayanlar
Hayatın ağır yüklerinden biri de hayata dair umutsuzluk yükünü yüklenmektir. Umutsuzluk öyle ağır öyle incitici bir duygudur ki insanı sürekli tedirgin, huzursuz ve mutsuz kılar. Korku içinde günlerini, yıllarını elinden alıp götürür. Umutsuzluk, tedavisi zor bir hastalık gibidir. Bir defa bir bünyede kök saldı mı; bütün uzuvların işlevini değiştirebilir.
Beyaz Adama Aldırma, Umudunu Kaybetme
Hangi coğrafyada ne ölçüde insanlıktan çıkıldığını ve hangi insanlara insan olma hakkı tanınmadığını uzunca tartışmadan başka bir tuhaflığın peşine düşeceğim: Aynı beyaz adam iktisadi açıdan verimsiz bulduğu kölelik sisteminden vazgeçip öldürmeyen ama süründüren İşçi-işveren; toprak sahibi-ortakçı gibi unvanları keşfetti.
Neo-Liberal Zincirler: Gig Ekonomisinin Görünmez Prangaları ve Kurye Hayatları
Ken Loach’un “Sorry We Mıssed You” filmi, modern kapitalist dünyanın en güncel ve en görünmez yüzü olan güvencesiz çalışma biçimlerini ve bunun bir ailenin dokusuna nasıl sirayet ettiğini çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.
Seyir
Bir rüyanın fevkinde
Fevkalade bir gezegende
Yürüyordum durmadan
Ebediyet filizlerini görmek için
Sonsuzluk bahçesinde
Biraz seyrettikten sonra
Nehir kıyısında rastladım
Bir âheng-i hümâya
Susuzluktan bîtâb düşmüştü
Yorgun kanatlarıyla selamladı beni
Dedim: Ey biçare dilhûn!
Neden bekler durursun?
Yudumla âb-ı hayatı
Güneş rengi dudaklarıyla
Uzanıp semaya
Sildi gözlerindeki demi…
Beşinci Olma Helak Olursun…
Her ne olursa olsun bize bahşedilen bir hayatı her zaman akışına bırakmak doğru değildir. İrade ve akıl sahibi varlıklar olarak doğru ve istikamet üzere bir yaşamı arzulayıp o minvalde de hareket edebilmeliyiz.
Kimi zaman yürüyerek, kimi zaman koşarak; kimi zaman durup stratejiler geliştirerek ama hiçbir zaman ‘boş vermişlik’ içinde olmayarak.
“Ya öğreten ol, ya öğrenen ol, ya dinleyen ol, ya da ilmi destekleyen ol. Ama beşinci olma helak olursun”. Hz. Muhammed. As.
Beşinci olmak, seyirci kalmaktır. Beşinci olmak, işe yaramayacağını peşinen kabullenmektir. Değerlilik duygusunu yitirip, çıktığı yolda kendini kaybetmektir.
Beşinci olmak, ideallerinden, hayallerinden, dualarından vazgeçmektir. Kabul olmayan duası zannedip, kendi istikrarsızlığının farkında olmamaktır.
Beşinci olmak, uçurumun kenarında iman etmek gibidir. Her an değişebilir ve önemsediği değerleri değersizleştirebilir. Beşinci olmak bir kıyımdır kendi içinde. Kıyama kalkmayanlar, yıkıma yakın olanlardır.
Alışverişe devam et