Tek ülkeli, tek milletli, tek dilli kurgulara öyle alıştırıldık ki, bunu insanlığın kanunu sanmaya, sanmanın ötesinde inanmaya ve inanmayana kem bakmaya başladık. Kimlerdensin sorusunun tek ve kesin cevabı olmalıydı, herkes yerini bilmeliydi. Kafa karışıklıkları, melez kimlikler, çok dilli aileler canımızı sıkmamalıydı.
Tarım devrimi ya da darbesiyle, insanın bile isteye ekosisteminden çıkmasıyla dünya bir daha durulmamacasına çalkalandı. Din eksenli milletler ve imparatorluk bünyesindeki coğrafyalar melezleşmeyi hızlandırdı ve dünyalı insanın kapısını ardına kadar açtı. Ormanından çıkmayan şirin mi şirin avcı-toplayıcılar değilseniz, saf ve safkanlık iki tuhaf kavram. Karıştık ve kaynaştık, suyun ötesindeki, dağın tepesindeki hikâyeleri kendi malımız bildik, uyarladık ve uyarlandık. Rızamızla olup biten alışverişten aynadaki kızıl aksimiz, kara derimiz ve sarı benzimiz kârlı çıktı. Gerçek beyazlık bu barışıklıktaydı. Birlikte ağardı yüzümüz.
İnsanın öyküsünün yozlaştığı dönemden önce, bir parmak pal çalmaktı niyetim. Romanından dem vuracağım Rafik Schami, (Şam’dan gelen dost) müstearıyla yaşattığı memleket hasretini Almanyalarda, Almanca yazarak tüm dünyaya “bulaştırıyor”. Üç dört günlüğüne Şamlı ve Halepli olan benim içimi daha çok sarsıyor yazılanlar. Muhteşem Şam bugün neyle anılıyor, tıpkı muhteşem Bağdat gibi, muhteşem Kahire gibi, muhteşem birçok talihsiz belde gibi neler yakıştırılıyor o zarif mi zarif şehirlere! Dilini izini bilmeden gece yarısı arşınladığım eski Şam sokaklarındaki huzurum geliyor aklıma, hesapsız kitapsız bodoslama tırmandığım Kasiyyun tepesinde Arap ve Kürt çocuklarla top oynadığım ve birinin evinde konakladığım… Roma’dan, İslam devletine ve Osmanlı’ya uzanan Hamidiye Çarşısı, zaman tünelinin apaçık gerçek olduğunu muştuluyordu. Pagan kolonların üzerinde Hıristiyanlık ve İslam’ın mabedleri yükseliyordu. Dert etmezdi eskiler bu devamlılığı, mabedi hep o bildik kutsal geometriye iliştirirlerdi.
Şamlı yazar hayatından kesitlerle harmanladığı romanında yakından tanıdığımız dert ve tasaları, mutluluk ve özlemleri aktarıyor. Tıpkı Cibran’ın Boston’daki uzletine benzer şekilde, Alman vatandaşlığının kara kutusunu okura gülümseyerek emanet ediyor.
“bak,” diyor “Benim yurdum eşkıyalarca, darbeci generallerce, paragöz ve cahil papazlarca, imamlarca böyle rehin alınmıştı.” Margosyan’ın anlattığı ellili yıllar Diyarbakır’ını, 6-7 Eylül pogromuna kadarki İstanbul’u hatırlıyorsunuz yutkunarak ve “Biz,” diyorsunuz “Neden hep kendi dalımızı kesiyor, kendi ağacımızı yakıp yıkıyoruz. Başka bir açıdan görünen kendimizi düşman belliyoruz, süslü yalanlarla kutsal sözleri değiş tokuş ediyoruz, “…tanışasınız…” gerekçesini tersyüz edip “dalaşasınız” diye tefsir ediyoruz?”
Çocukların birinin günlüğünde (yazarın kendisi) kısa kısa paragraflarla dile geliyor yeniyetmeliğin anatomisi. Yusuf ve Mahmut ile kurulan troyka, Yusuf’un sivillikten azar azar istifa etmesiyle yeni koalisyonlara terk ediyor yerini. On üç yaş şapşallığından on yedi yaş olgunluğuna uzanıyoruz. Okul ve işyerleri arasında dokunan “adam olma” mekiğini, bir günü diğerini tutmayan Şam’ın kaygan siyasal zemininde takip ediyoruz. Darbeciler akıldan mahrum çıkar grupları olarak resmediliyor. Geçinme belasına ahlâki düşüklüğün resmigeçit yaptığı gece kulübünde generallerin sefaletine tanık olan Mahmut’tan alıyoruz bir iyi diğeri kötü haberi. Bu aptallar uzun süre yönetimi ellerinde tutamazlar; bu iyi haber, kötü haberse yönetme sırası bekleyen çocukluğu oyunsuz geçmiş daha bir yığın darbeci bozuntusu var. Yazar detaya da girip, katman katman aşağılık kompleksleri içinde kadınlara Arapça’nın moda mod çevirisi İngilizceleriyle laf atmalarını, sırnaşmalarını afişe ediyor.
Okul ve öğretmenler çocukların şaşmaz imbiğinden geçiyor. Asker olmaya, general olmaya ve sonunda darbe yapmaya kafayı takmadan önce mizahi derinliğine şahit olduğumuz Yusuf, din öğretmenine günah çıkarma sırrının doğasını zora sokacak sorular soruyor. Bir konumda doğru olan şeyin başka konumlarda da test edilmesi gibi muzip analitik bir soruşturma yapıyor. Mahmud ise biyoloji öğretmeni Biyo-boksörü, sorudan hoşlanmaz çiğliğinden silkeliyor. Talimat verip soru sevmeyen öğretmenler, okurun hatıralarından kızgın kızgın bakıyor.
Kitapta bazı bölümler var ki onlara ayrı muamele ediyor, metin içindeki bereketli adayı ziyaret edercesine birkaç kez dönüp dönüp okuyorsunuz. Mahmud’un yazdığı oyunlar bunlar arasında. Mahalledeki yetişkinlere okuma yazma öğretmeye çalışan genç öğretmen, mahallenin doğal dinamiklerine tosluyor, günlük hayatı, zanaatı ve geçim telaşı içindeki insanları her kitaba uydurmaya çalıştığında elinde patlıyor ham idealizmi. Hayat ve kitabın dengeli işbirliği düşüyor usuma, birini atıp diğerini tutmak ne mümkün! Ayağa kalkmayanlar, tütün sarıp derste tüttürenler, kuru dilbilgisine yüz vermeyip öğretmene yol yöntem öğretmeye kalkanlar, ödevini eşeğin sırtında yamru yumru yollarda yapıp takdir görmeyi umarken tekdir edilenler… Oyunun enerjisi parmak ısırtıyor ve benzerini yazıp yönetmek istiyorsunuz. Gördüğü her şeyden etkilenip onları yapraklarına yansıtan ağaç hakkında yazılan şiir de, edebiyatın birçok alanına hâkim olan Rafik Schami’nin kitabın tüm yollarına döşediği sanat kılcallarından biri. Atardamar ise kâğıda hızlı hızlı karaladığı muhteşem insanlık masalıyla, serçesi yanından eksik olmayan güzelim deli, aslında bilge ya da veli. Tüm heybeti içinde saklı deli, o dilde bu dilde, sanki dünyanın görüp duyabileceği tüm dillerde yazıyor masalı. Arapça, Farsça, İbranice, Türkçe, Kürtçe, Nasturice, Yunanca parçalar o dillerin konuşucusu olan insanlarca çevriliyor. Biz bugün İngilizce’den nitelikli çeviri bulmayı gündemden düşürmemişken yakın zamanların Şam diyarının gizli dilmaçlar topluluğunca yönetildiğini, İstanbul’un bir mahallesinde kaç dilde rüya görüldüğünü düşünmeden edemiyoruz.
“Bugün gene darbe oldu” cümlesi öyle sıradan geliyor ki. Otuz dört darbeden bahsediliyor kitapta. Doğrulamaya fırsatım olmadı ancak 1949-1970 arasında erken kalkanın darbe yaptığı ülkede bu sayı maalesef abartılı değil.
Başından beri babasının fırınında çalışmayı istemeyip gazeteci olmayı kafasına koyan çocuk, bir taraftan edebiyat öğretmeni Kâtip Bey’in teşvikiyle yazdığı şiirleri yayınevine gönderip yazarlık kariyerine başlarken (genç şairler seçkisi kitabı şiirinin adını taşıyor) diğer yandan ekmek dağıtımında tanıdığı gazeteci Habib ile sıkı dost oluyor ve onu yılgınlığından, umutsuzluğundan çıkarıp devrimci gazeteciliğin kapısını aralıyor.
Ucuz çoraplar ve kapış kapış giden ürünler kurumsal hantallığı aşıp halk desteğini almanın yolunu gösteriyor çocuklara. Yazılıp, kırpılıp, şeritler halinde çoraba tıkılan haberler, nefes ve su kadar değerli, düşüncenin namusu sorular zamanla çoraplardan çıkıp kıtalar aşıyor, Le Monde ve BBC gibi önemli yayın kuruluşlarının gündemine oturuyor.
Siyasi muhalefet, gazetecilik etiği, Salim Amcanın şahsında yükselen birliktelik! Hıristiyanı, müslümanıyla, Meryem’i, Mahmud’u, Habib’i, Nadyasıyla, delinin masalındaki göz kamaştıran insan çeşnisiyle, kadının ve çocuğun gücüyle, ezcümle alabildiğine melezleşmiş insan aklı ve yüreğiyle silkiniyor toplum kâbusundan.
Amerikan filmlerinde tüm suçluların esmer ve çirkin, İsa peygamberin sarı saçlı mavi gözlü olması kadar saçma sapan masa başı kurguların ipliği pazara çıkarılıyor.
Nispeten durağan bir biçim olan “günlüğü” alabildiğine hareketli ve toplumun tüm birimlerini yansıtacak şekilde kullanan yazar, modern siyaseti, kadim öyküleri, ergenlerin iyi kötü tutunma çabasını, farklı diller ve dinlerle anlam kazanan; komşuluğu, anlaşmayı, dayanışmayı, aksayan ve kokuşan okulları, dayak kafalı ve bilge öğretmenleri, kadın erkek ilişkilerini, basmakalıp vaazlara indirgenmiş din anlayışını, dinin derdini bir dolu dilde aktaran dervişane deliyi, edebiyatı, çala çırpa yükselen lumpen sanatçıları, hükümetin itinayla dağıttığı kemikleri, o kemiklere üşüşen kiralık kalemleri, çürümenin gayya kuyusundaki generalleri ve asla tükenmeyen umudu gün gün kazıyor tarihe.
Anlayış abidesi anne, tatlı sert baba, küçük kardeş Leyla, Marangoz İsmat, turist yolucu Ali, Lüksemburglu Arap sevdalısı Robert ve tüm Arap rejimlerine küfreden genç tarihçi Maruf Bey (hakikate ters düşene küfretmek de marufa uygun değil mi zaten) gibi karakterler dekoratif olmaktan öte o kadar sahiciler ki, kısa paslarla edebiyat oyununu besliyorlar.
Karamsarlığı kolaylaştıran zeminden böylesine iyimser bir metin kotarmak, bunu dünyanın tüm dillerinde ve kültürlerinde anlaşılır kılmak ustalık istiyor. Şam’dan gelen dostumuz bunu ve fazlasını yapıyor.
Birkaç yerde çeviri ve uyarlama sorunu diyebileceğimiz kusurlar, iyi bir kitabın ortasında alabildiğine sırıtıyor. Almanlar için makul olan Avicenna adlandırması, Türkiye’deki okura İbn Sina aslıyla ulaşmalıydı. Müslüman kumaş satıcısının, çocuğun annesiyle sohbet ederken Mekke’ye hacca gittim, fırsat bulursam Kudüs’e de hacca gideceğim demesi pek garip. Hıristiyanlık inancındaki ziyaret eşittir hac matematiği İslamiyet için işlemiyor. “Ziyaret” denilmesi yerinde olurdu.
Şimdi okuduklarımızı sindirelim ve yetmiş küsur yaşındaki faytoncu bilgeyi, Salim Amcayı selamlayalım.
Her sözüyle sarsan ve hayrete düşüren Salim Amcaların artması için direnerek duaya duralım. “Yaşa, yaşa, yaşa!” diyen ölümün sesine sağır kalmayalım.
1979 yılında Bayburt’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Yunan Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Akademik çalışmalar yürüten çeşitli dernek ve vakıflarda koordinatörlük görevlerinde bulundu. Birçok dil öğrendi; bir kısmını zamanla unuttu. Bir dönem Latinceye Giriş dersleri verdi.
Oğlunun doğumunun ardından çalışmalarını büyük ölçüde çocuk edebiyatı ve okuma kültürü üzerine yoğunlaştırdı. Son on yıldır; Arka Kapak, Agos Kirk, İyi Kitap, Ebeveynus, İthaf Sanat ve Nida dergilerinin yanı sıra Kitapeki, Gazete Duvar ve Bilmek Vaktidir gibi platformlarda kitap eleştirileri ve tanıtım yazıları kaleme almaktadır. Aynı zamanda editörleri arasında yer aldığı Kipatistan sosyal medya grubunda yayın faaliyetlerini sürdürmektedir.
Kütüphanelerde çocuklar ve okuma kültürü üzerine çeşitli çalışmalar yürütmektedir. Hep yaşlıdır; ya da hiç yaşlanmamaktadır.
Her gün heyecanla yataktan kalkabilmeliyiz. Bugün daha iyi, daha güzel bir şeyler yapmalıyım, diyerek. Dünle bugünün bir farkı olmalı düşüncesiyle. Eşit değil daha fazla. İlimse ilim, fikirse fikir, amelse amel. Her ne yapabiliyorsak. Bir hasta ziyareti, anne babaya hoş bir söz, bir akrabaya, bir komşuya yardım. Yetimin başını okşa, bir çocuğu sevindir. Yolun ortasından bir …
Sinemada eğitimcileri, muallimleri konu alan filmlerin mühim bir bölümünde onların yaşadıkları zorluklardan bahsedilir. Bu zorluk, kimi zaman eğitim sistemindeki aksaklıklardan, disiplin ve ceza mekanizmasını işleten yönetici kadrolardan kaynaklandığı gibi talebelerin, öğrencilerin terbiye edilmeleri, eğitim-öğretim hayatları içerisinde karşılaşılan durumlardan ibaret olabilmektedir.
Kurduğunuz sistemin içinde kontrolü elden kaybederseniz yok olmaya mahkumsunuzdur. Devasa bir sistemin küçük dişlilerinden olarak, büyüklük rolüne soyunursanız da yok olmaya mahkum olursunuz. Gelişiminizi tamamlamadan, kendinizi olanın üzerinde görmek hem kendinizi hem de etrafınızdakileri felakete sürekler. Bunun farkına da varamazsınız. Farkındalık, ancak; felaketin size isabet etmesinden sonra gerçekleşir
“Ey Rabbim! Bana ve anne-babama verdiğin nimet için şükretmeyi ve seni hoşnut edeceğim salih ameller yapmayı bana nasip et ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat!” (Neml, 27/19) Yokluk, fakirlik, kıt kanaat geçinmek hep fazilet sanıldı bir dönem… Haline şükretmek, isyan etmemekten bahsetmiyorum. Meşru sınırlar içinde daha fazla kazanmayı kerih görmenin yanlışlığına dikkat çekmek …
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.
Şam’dan Dostum Geldi: Bin Dilde Hakikat Şarkısı Söyledi
Tek ülkeli, tek milletli, tek dilli kurgulara öyle alıştırıldık ki, bunu insanlığın kanunu sanmaya, sanmanın ötesinde inanmaya ve inanmayana kem bakmaya başladık. Kimlerdensin sorusunun tek ve kesin cevabı olmalıydı, herkes yerini bilmeliydi. Kafa karışıklıkları, melez kimlikler, çok dilli aileler canımızı sıkmamalıydı.
Tarım devrimi ya da darbesiyle, insanın bile isteye ekosisteminden çıkmasıyla dünya bir daha durulmamacasına çalkalandı. Din eksenli milletler ve imparatorluk bünyesindeki coğrafyalar melezleşmeyi hızlandırdı ve dünyalı insanın kapısını ardına kadar açtı. Ormanından çıkmayan şirin mi şirin avcı-toplayıcılar değilseniz, saf ve safkanlık iki tuhaf kavram. Karıştık ve kaynaştık, suyun ötesindeki, dağın tepesindeki hikâyeleri kendi malımız bildik, uyarladık ve uyarlandık. Rızamızla olup biten alışverişten aynadaki kızıl aksimiz, kara derimiz ve sarı benzimiz kârlı çıktı. Gerçek beyazlık bu barışıklıktaydı. Birlikte ağardı yüzümüz.
İnsanın öyküsünün yozlaştığı dönemden önce, bir parmak pal çalmaktı niyetim. Romanından dem vuracağım Rafik Schami, (Şam’dan gelen dost) müstearıyla yaşattığı memleket hasretini Almanyalarda, Almanca yazarak tüm dünyaya “bulaştırıyor”. Üç dört günlüğüne Şamlı ve Halepli olan benim içimi daha çok sarsıyor yazılanlar. Muhteşem Şam bugün neyle anılıyor, tıpkı muhteşem Bağdat gibi, muhteşem Kahire gibi, muhteşem birçok talihsiz belde gibi neler yakıştırılıyor o zarif mi zarif şehirlere! Dilini izini bilmeden gece yarısı arşınladığım eski Şam sokaklarındaki huzurum geliyor aklıma, hesapsız kitapsız bodoslama tırmandığım Kasiyyun tepesinde Arap ve Kürt çocuklarla top oynadığım ve birinin evinde konakladığım… Roma’dan, İslam devletine ve Osmanlı’ya uzanan Hamidiye Çarşısı, zaman tünelinin apaçık gerçek olduğunu muştuluyordu. Pagan kolonların üzerinde Hıristiyanlık ve İslam’ın mabedleri yükseliyordu. Dert etmezdi eskiler bu devamlılığı, mabedi hep o bildik kutsal geometriye iliştirirlerdi.
“bak,” diyor “Benim yurdum eşkıyalarca, darbeci generallerce, paragöz ve cahil papazlarca, imamlarca böyle rehin alınmıştı.” Margosyan’ın anlattığı ellili yıllar Diyarbakır’ını, 6-7 Eylül pogromuna kadarki İstanbul’u hatırlıyorsunuz yutkunarak ve “Biz,” diyorsunuz “Neden hep kendi dalımızı kesiyor, kendi ağacımızı yakıp yıkıyoruz. Başka bir açıdan görünen kendimizi düşman belliyoruz, süslü yalanlarla kutsal sözleri değiş tokuş ediyoruz, “…tanışasınız…” gerekçesini tersyüz edip “dalaşasınız” diye tefsir ediyoruz?”
Çocukların birinin günlüğünde (yazarın kendisi) kısa kısa paragraflarla dile geliyor yeniyetmeliğin anatomisi. Yusuf ve Mahmut ile kurulan troyka, Yusuf’un sivillikten azar azar istifa etmesiyle yeni koalisyonlara terk ediyor yerini. On üç yaş şapşallığından on yedi yaş olgunluğuna uzanıyoruz. Okul ve işyerleri arasında dokunan “adam olma” mekiğini, bir günü diğerini tutmayan Şam’ın kaygan siyasal zemininde takip ediyoruz. Darbeciler akıldan mahrum çıkar grupları olarak resmediliyor. Geçinme belasına ahlâki düşüklüğün resmigeçit yaptığı gece kulübünde generallerin sefaletine tanık olan Mahmut’tan alıyoruz bir iyi diğeri kötü haberi. Bu aptallar uzun süre yönetimi ellerinde tutamazlar; bu iyi haber, kötü haberse yönetme sırası bekleyen çocukluğu oyunsuz geçmiş daha bir yığın darbeci bozuntusu var. Yazar detaya da girip, katman katman aşağılık kompleksleri içinde kadınlara Arapça’nın moda mod çevirisi İngilizceleriyle laf atmalarını, sırnaşmalarını afişe ediyor.
Okul ve öğretmenler çocukların şaşmaz imbiğinden geçiyor. Asker olmaya, general olmaya ve sonunda darbe yapmaya kafayı takmadan önce mizahi derinliğine şahit olduğumuz Yusuf, din öğretmenine günah çıkarma sırrının doğasını zora sokacak sorular soruyor. Bir konumda doğru olan şeyin başka konumlarda da test edilmesi gibi muzip analitik bir soruşturma yapıyor. Mahmud ise biyoloji öğretmeni Biyo-boksörü, sorudan hoşlanmaz çiğliğinden silkeliyor. Talimat verip soru sevmeyen öğretmenler, okurun hatıralarından kızgın kızgın bakıyor.
Kitapta bazı bölümler var ki onlara ayrı muamele ediyor, metin içindeki bereketli adayı ziyaret edercesine birkaç kez dönüp dönüp okuyorsunuz. Mahmud’un yazdığı oyunlar bunlar arasında. Mahalledeki yetişkinlere okuma yazma öğretmeye çalışan genç öğretmen, mahallenin doğal dinamiklerine tosluyor, günlük hayatı, zanaatı ve geçim telaşı içindeki insanları her kitaba uydurmaya çalıştığında elinde patlıyor ham idealizmi. Hayat ve kitabın dengeli işbirliği düşüyor usuma, birini atıp diğerini tutmak ne mümkün! Ayağa kalkmayanlar, tütün sarıp derste tüttürenler, kuru dilbilgisine yüz vermeyip öğretmene yol yöntem öğretmeye kalkanlar, ödevini eşeğin sırtında yamru yumru yollarda yapıp takdir görmeyi umarken tekdir edilenler… Oyunun enerjisi parmak ısırtıyor ve benzerini yazıp yönetmek istiyorsunuz. Gördüğü her şeyden etkilenip onları yapraklarına yansıtan ağaç hakkında yazılan şiir de, edebiyatın birçok alanına hâkim olan Rafik Schami’nin kitabın tüm yollarına döşediği sanat kılcallarından biri. Atardamar ise kâğıda hızlı hızlı karaladığı muhteşem insanlık masalıyla, serçesi yanından eksik olmayan güzelim deli, aslında bilge ya da veli. Tüm heybeti içinde saklı deli, o dilde bu dilde, sanki dünyanın görüp duyabileceği tüm dillerde yazıyor masalı. Arapça, Farsça, İbranice, Türkçe, Kürtçe, Nasturice, Yunanca parçalar o dillerin konuşucusu olan insanlarca çevriliyor. Biz bugün İngilizce’den nitelikli çeviri bulmayı gündemden düşürmemişken yakın zamanların Şam diyarının gizli dilmaçlar topluluğunca yönetildiğini, İstanbul’un bir mahallesinde kaç dilde rüya görüldüğünü düşünmeden edemiyoruz.
Başından beri babasının fırınında çalışmayı istemeyip gazeteci olmayı kafasına koyan çocuk, bir taraftan edebiyat öğretmeni Kâtip Bey’in teşvikiyle yazdığı şiirleri yayınevine gönderip yazarlık kariyerine başlarken (genç şairler seçkisi kitabı şiirinin adını taşıyor) diğer yandan ekmek dağıtımında tanıdığı gazeteci Habib ile sıkı dost oluyor ve onu yılgınlığından, umutsuzluğundan çıkarıp devrimci gazeteciliğin kapısını aralıyor.
Ucuz çoraplar ve kapış kapış giden ürünler kurumsal hantallığı aşıp halk desteğini almanın yolunu gösteriyor çocuklara. Yazılıp, kırpılıp, şeritler halinde çoraba tıkılan haberler, nefes ve su kadar değerli, düşüncenin namusu sorular zamanla çoraplardan çıkıp kıtalar aşıyor, Le Monde ve BBC gibi önemli yayın kuruluşlarının gündemine oturuyor.
Siyasi muhalefet, gazetecilik etiği, Salim Amcanın şahsında yükselen birliktelik! Hıristiyanı, müslümanıyla, Meryem’i, Mahmud’u, Habib’i, Nadyasıyla, delinin masalındaki göz kamaştıran insan çeşnisiyle, kadının ve çocuğun gücüyle, ezcümle alabildiğine melezleşmiş insan aklı ve yüreğiyle silkiniyor toplum kâbusundan.
Amerikan filmlerinde tüm suçluların esmer ve çirkin, İsa peygamberin sarı saçlı mavi gözlü olması kadar saçma sapan masa başı kurguların ipliği pazara çıkarılıyor.
Nispeten durağan bir biçim olan “günlüğü” alabildiğine hareketli ve toplumun tüm birimlerini yansıtacak şekilde kullanan yazar, modern siyaseti, kadim öyküleri, ergenlerin iyi kötü tutunma çabasını, farklı diller ve dinlerle anlam kazanan; komşuluğu, anlaşmayı, dayanışmayı, aksayan ve kokuşan okulları, dayak kafalı ve bilge öğretmenleri, kadın erkek ilişkilerini, basmakalıp vaazlara indirgenmiş din anlayışını, dinin derdini bir dolu dilde aktaran dervişane deliyi, edebiyatı, çala çırpa yükselen lumpen sanatçıları, hükümetin itinayla dağıttığı kemikleri, o kemiklere üşüşen kiralık kalemleri, çürümenin gayya kuyusundaki generalleri ve asla tükenmeyen umudu gün gün kazıyor tarihe.
Anlayış abidesi anne, tatlı sert baba, küçük kardeş Leyla, Marangoz İsmat, turist yolucu Ali, Lüksemburglu Arap sevdalısı Robert ve tüm Arap rejimlerine küfreden genç tarihçi Maruf Bey (hakikate ters düşene küfretmek de marufa uygun değil mi zaten) gibi karakterler dekoratif olmaktan öte o kadar sahiciler ki, kısa paslarla edebiyat oyununu besliyorlar.
Karamsarlığı kolaylaştıran zeminden böylesine iyimser bir metin kotarmak, bunu dünyanın tüm dillerinde ve kültürlerinde anlaşılır kılmak ustalık istiyor. Şam’dan gelen dostumuz bunu ve fazlasını yapıyor.
Birkaç yerde çeviri ve uyarlama sorunu diyebileceğimiz kusurlar, iyi bir kitabın ortasında alabildiğine sırıtıyor. Almanlar için makul olan Avicenna adlandırması, Türkiye’deki okura İbn Sina aslıyla ulaşmalıydı. Müslüman kumaş satıcısının, çocuğun annesiyle sohbet ederken Mekke’ye hacca gittim, fırsat bulursam Kudüs’e de hacca gideceğim demesi pek garip. Hıristiyanlık inancındaki ziyaret eşittir hac matematiği İslamiyet için işlemiyor. “Ziyaret” denilmesi yerinde olurdu.
Şimdi okuduklarımızı sindirelim ve yetmiş küsur yaşındaki faytoncu bilgeyi, Salim Amcayı selamlayalım.
Her sözüyle sarsan ve hayrete düşüren Salim Amcaların artması için direnerek duaya duralım. “Yaşa, yaşa, yaşa!” diyen ölümün sesine sağır kalmayalım.
Yazar
1979 yılında Bayburt’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Yunan Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Akademik çalışmalar yürüten çeşitli dernek ve vakıflarda koordinatörlük görevlerinde bulundu. Birçok dil öğrendi; bir kısmını zamanla unuttu. Bir dönem Latinceye Giriş dersleri verdi.
Oğlunun doğumunun ardından çalışmalarını büyük ölçüde çocuk edebiyatı ve okuma kültürü üzerine yoğunlaştırdı. Son on yıldır; Arka Kapak, Agos Kirk, İyi Kitap, Ebeveynus, İthaf Sanat ve Nida dergilerinin yanı sıra Kitapeki, Gazete Duvar ve Bilmek Vaktidir gibi platformlarda kitap eleştirileri ve tanıtım yazıları kaleme almaktadır. Aynı zamanda editörleri arasında yer aldığı Kipatistan sosyal medya grubunda yayın faaliyetlerini sürdürmektedir.
Kütüphanelerde çocuklar ve okuma kültürü üzerine çeşitli çalışmalar yürütmektedir. Hep yaşlıdır; ya da hiç yaşlanmamaktadır.
İlgili Yazılar
Heyecan
Her gün heyecanla yataktan kalkabilmeliyiz. Bugün daha iyi, daha güzel bir şeyler yapmalıyım, diyerek. Dünle bugünün bir farkı olmalı düşüncesiyle. Eşit değil daha fazla. İlimse ilim, fikirse fikir, amelse amel. Her ne yapabiliyorsak. Bir hasta ziyareti, anne babaya hoş bir söz, bir akrabaya, bir komşuya yardım. Yetimin başını okşa, bir çocuğu sevindir. Yolun ortasından bir …
Kara Tahta’dan Öğretmenliğe Dair Notlar
Sinemada eğitimcileri, muallimleri konu alan filmlerin mühim bir bölümünde onların yaşadıkları zorluklardan bahsedilir. Bu zorluk, kimi zaman eğitim sistemindeki aksaklıklardan, disiplin ve ceza mekanizmasını işleten yönetici kadrolardan kaynaklandığı gibi talebelerin, öğrencilerin terbiye edilmeleri, eğitim-öğretim hayatları içerisinde karşılaşılan durumlardan ibaret olabilmektedir.
Kurtlukta Düşeni Yemek Kanundur
Kurduğunuz sistemin içinde kontrolü elden kaybederseniz yok olmaya mahkumsunuzdur. Devasa bir sistemin küçük dişlilerinden olarak, büyüklük rolüne soyunursanız da yok olmaya mahkum olursunuz. Gelişiminizi tamamlamadan, kendinizi olanın üzerinde görmek hem kendinizi hem de etrafınızdakileri felakete sürekler. Bunun farkına da varamazsınız. Farkındalık, ancak; felaketin size isabet etmesinden sonra gerçekleşir
“Var Evi Kerem Evi, Yok Evi Verem Evi”
“Ey Rabbim! Bana ve anne-babama verdiğin nimet için şükretmeyi ve seni hoşnut edeceğim salih ameller yapmayı bana nasip et ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat!” (Neml, 27/19) Yokluk, fakirlik, kıt kanaat geçinmek hep fazilet sanıldı bir dönem… Haline şükretmek, isyan etmemekten bahsetmiyorum. Meşru sınırlar içinde daha fazla kazanmayı kerih görmenin yanlışlığına dikkat çekmek …
Çocuklarımız Bizim mi?
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.