İsfahan, Kaşhan, Tebriz, Tahran, Kum, Meşhed, Nişabur, Şiraz gibi şehirleriyle şarkın şiiri… Hafız, Firdevsî, Sadi, Şehriyar, Furuğ bu şiirle sesleniyorlar efsunlu ülkeden kalplerimize ve ele geçiriyor ruhumuzu bir tutam şiir…
Ünlü tarihçi Arnold Toynbee’nin tespitine göre, durduğu yerde medeniyet üreten üç büyük medeniyet vardır; bunların biri Çin, biri Hint biri de Fars (İran) medeniyeti. Seyahat etmek ön yargıları kırar derler hakikaten de öyle. Uzun zamandır İran ülkesi, halkları hakkında araştırma yapıyor ve ilgiyle başta sineması olmak üzere kültür, medeniyet birikimi üzerine okumalara devam ediyorum. Anadolu’yu ve onun ruhunu tam anlamıyla kavrayabilmek için de bu coğrafyayı tanımaya ihtiyacımız var. Nitekim ortak köklere sahip medeniyetlerden geliyoruz. İran’a geçtiğimiz yaz yapmış olduğum seyahat kısa bir kültür gezisi olduğundan yazımı haddimi aşmadan bende hayranlık uyandıran, her biri muhteşem bir estetik görünüme sahip şehirlerinin büyülü manzaralarından bahsederek tarihe, sanata, estetiğe, mimariye, kültüre ev sahipliği yapan bu kadim medeniyete selam vermek adına birkaç not düşmekten ibaret olacaktır.
Sinemanın Başkenti: Tahran
Bir İran sineması hayranı olarak Tahran sokaklarını belki de hep bu sinematik gözle gezdim. Ve her yerde adım başı durup sağa sola bu sistematik öğeleri bulmak için baktım. Ya da belki de onlar beni bulsun diye çabaladım. Kim bilir aniden bir film başlar ve her şey güzelleşirdi bir anda. Ya da bir filmin içinde bulurduk kendimizi nedensiz. Bu sebeple gözlerim Kiyarüstemi’nin, Makmel Baf’ın, Farhadi’nin kamerasını aradı durdu. Haksız da sayılmazdım bu arayışta. Çünkü caddeler film afişleriyle süslenmişti. Biten her sokağın sonu ya bir kitapçıya ya da sinema salonuna çıkıyordu. İran halkının eğitimli olduğu ve aydınlarının da Türk aydınlarından daha duyarlı olduğunu tarihçi İlber Ortaylı’dan epey duymuş, dinlemiştim. Bu göstergeler bir nevi bunu doğrular nitelikteydi. Belki de kısa Tahran gezimizde bana en çok tat veren de buna şahit olmaktı. Şehrin geleneksel yüzünün modern yüzüne yenik düştüğü Tahran, tam bir zıtlıklar şehri aynı zamanda. Görkemli sarayları, nadide eserler barındıran müzeleri, büyük meydanları, çok sayıda park ve bahçeleri olan Tahran, Fars kültürü ve sanatıyla süslü estetik kaygıyla inşa edilmiş binaları olsa da genel olarak göze hoş gelmeyen bir şehir. İran’ın en büyük şehri Tahran, hareketli ve kalabalık. Kaos halinde işleyen trafik zihnimdeki efsunlu, şiirsel ülkeyi bir anda bambaşka bir hale dönüştürüyor.
Nar Ağaçları Altında: Kaşhan
‘Ehl-i Kaşhanam’ yani ‘Kaşhan şehrindenim’ der İran’ın ünlü şairi Sohrap Sepehri “Suyun Ayak Sesi” şiirinde. Tahran’ın bunaltıcı atmosferinden sonra Kaşhan bana işte gerçek İran dedirtti adeta. Kaşhan çöl kenarında adeta bir vaha. Muhteşem tarihi yapıları, seramik ağırlıklı sanat atölyeleri ile göz dolduruyor. İran bir “su” medeniyeti olduğunu bana en çok hissettiren şehir. Her yapının, kompleksin avlusunda meşhur İran havuzları. Avlunun ortasında yer alan bu havuzları meraklıları İran filmlerinden de hatırlayacaklardır. Kaşhan’ın bir diğer simgesi ise Nar. Mayıs ayından itibaren kıpkırmızı açan eşsiz çiçekleriyle büyüler sizi nar, sanki başka bir âlemden, masal ülkesinden gelmiştir. Alabildiğine nar ağacı dolduruyor gözünü insanın Kaşhan’da. Bu sebeple olsa gerek kendimi masalsı bir şehirde hissettim ta en başında. Ve Kaşhan’ı çok sevdim. O büyülü masal ülkesinden çıkmak istemedim. Nar; Anadolu kültüründe bolluğun, bereketin ve kadın üretkenliğinin simgesi aynı zamanda. Yine aynı şekilde İran’da yaygın bir inanç olan Zerdüştlük’te Nar, doğurganlık, ölümsüzlük ve zenginlik sembolü olmuş. Zerdüştlerin evlilik ritüellerinde ve tapınma törenlerinde Nar kullanılırmış. İran mitolojisinde İsfendiyar’ın yedikten sonra onu yenilmez yapan meyvenin Nar olduğu anlatılır. Şehrin genel dokusu, görülecek yerleri o kadar güzel ve otantik ki, insana Pers İmparatorluğu zamanındaki İran’ı çok güzel çiziyor. Etkilenmemek mümkün değil. Kaşhan’ın dar sokaklarına girdiğinizde evlerin kapılarında biri kalın ve yuvarlak diğeri uzun ve ince olmak üzere farklı sesler çıkaran ikişer kapı tokmağı olduğunu fark ediyorsunuz. Geleneksel Osmanlı mimarisinin de böyle olduğunu hatırlıyor ve İslam şehirlerinin kendi inanç ve kültürlerine göre şekillendiği gerçeğini bir kez daha hatırlıyoruz.
Hoş Görünümlü Romantik Şehir: İsfahan
Nısf-ı Cihan yani “dünyanın yarısı” denilmiş bu şehir için. Eğer burayı görmemişsen koskoca âlemin yarısını görmemişsin sayılırsın. Ne büyük iddia…
Nasıl tarif edersem edeyim kelimelerim kifayetsiz kalacak bu şehir için. Çünkü estetiği, renkleri ve mimarisiyle adeta büyüledi diyebilirim. Aslında İsfahan’ı gezmek İran’ın tarihini, medeniyetini öğrenmek demek. Şehirde küçük bir Zerdüşti cemaati ve Culfa’da bir grup Ermeni hala varlıklarını sürdürüyor. Zerdüştlerin mabetlerini gezmek ve ibadetlerini görmek mümkün. Şehrin ortasından geçen Zayende Nehri’nin öbür yakasında, Culfa’da Ermeni kiliseleri bulunuyor. Yine İsfahan’ın eski mahallelerinde Yahudi sinagogları bulunuyor. Selçuklular, bütün haşmetiyle Cuma Camii’nde yaşamaya devam ediyor. İsfahan 17. yy da düzenlenen Nakş-ı Cihan adlı ünlü meydanıyla bilinir. Şah Mescidi, Şeyh Lütfullah Mescidi yanında Babı Ali’nin daha Türkçe’si olan “Ali Kapu” denilen hükümet binası şehre ayrı bir hava katıyor. İsfahan güzel, görkemli… Bir masal kadar büyüleyici… Çölün kenarında zümrüt yeşili var. Cihanın yarısı sözüne karşılık Tebriz’liler “Eger Tebriz nebaşed” yani “eğer Tebriz olmasaydı” derlermiş. Bu mahalli milliyetçilik çatışması bir yana İsfahan, Türk ve İran için en önemli merkezdir. Çinilerin hakim rengi olan maviliğinden dolayı İsfahan, Zagros dağlarının eteğinde mavi bir şehirdir. İsfahan hala hakkıyla “hünervaran” denen sanatçıların işlediği çarşılar ve kütüphanelerle günlerin geçirileceği bir şehirdir.
Sessiz Bir Hikâye: Yezd
Eğer bir şehir sessizlik hakkında bir hikâye yazacak olsaydı bu şehir Yezd olurdu. Duvarların arkasındaki şehir öyle gizemli geldi ki bana, sokaklarında dolaşırken insan bir an bir dama tırmanıp duvarların arkasında ne saklandığını görmek için müthiş bir merak hissediyor. Uçsuz bucaksız bir çölün ortasına kurulmuş dev bir lâbirent. 13 yy da Marco Polo buradan geçtiğinde seyahatnamesine “çok hoş, görkemli bir şehir ve ticaret merkezi” diye not düşmüş. Ben de “çok hoş, ve bir o kadar da gizemli, sırlarla dolu bir şehir” notu düşerek yüzyıllar sonra Marco Polo’yu selamlıyorum.
Şairler Şehri: Şiraz
Şiraz aklımda “aşkın ve şiirin şehri” olarak yer etmişti hep. Bunda şüphesiz İran’ın gelmiş geçmiş en büyük/meşhur şairi Hafız-ı Şirazi’nin katkısı büyük.
İranlılara sorarsanız her evde mutlaka bulunması gereken dört kitap vardır: “Kur’an, Hafız’ın Divanı, Sadi’nin Bostan ve Gülistan’ı, Firdevsî’nin Şehname’si.” Fars dili ve edebiyatının en büyük sanatçısı kabul edilen Hafız, İranlıların kalbinde çok önemli bir yere sahip. Hafız’dan etkilenen Alman şairi Goethe West – Östlicher Divan (Batı – Doğu Divanı) adlı eseri kaleme almış. Şairimiz Yahya Kemal Beyatlı ise “Rind’lerin Ölümü” şiirinde Hafız’dan bahseder. Hikmet ve Gazel’in üstadı olarak bilinen Sadi Şirazi ise hem bir şair hem de bir din adamıdır. İran’a dair malumatlarım arasında hepinizin az çok duyduğu, oldukça yaygın şu bilgi vardır: “İran’da sokakta, çarşıda, pazarda, yediden yetmişe, köylüsünden şehirlisine herkes onlarca/binlerce Hafız, Sadi, Hayyam, Firdevsî beytini ezbere bilir, şakır şakır okur.” Bu doğruluğu su götürmez kesin bir bilgi. Kadim kültür ve edebiyatlarını muhafaza anlamında bizden çok çok iyiler. İlber Ortaylı’nın deyimiyle “İranlılar, Batı’ya yöneldikleri kadar, dedelerinin mirasını da yanında götürüyorlar.”
Aksi halde sanai ve zirai üretimi bizdekinden çok düşük olan bir ülkede, bütün Balkan’lar ve Ortadoğu ile mukayese kabul etmeyecek bir aydın sınıfın varlığını başka türlü izah edemeyiz.
Okumak, çizmek, şiir, müzik, çöllerin, kayalıkların, yeşil vahaların ortasındaki bin yıllık şehirlere başka bir hava veriyor.
NOT: Bu yazı hazırlanırken aşağıdaki kaynaklardan faydalanılmıştır.
İlber Ortaylı’nın Gözüyle İran (Prof. Dr. İlber Ortaylı; Demavend yay.)
Şark’ın Şiiri İran Sineması (Cihan Aktaş; İz yay.)
İran: Gül, Bülbül ve Şiir Ülkesi (Fazlı Bulut; Doğan Kitap)
Seyyah gözünü çimenlerin üzerinde açmış olmanın şaşkınlığıyla doğrulmuş. Etrafını incelerken buraya nasıl ve ne zaman geldiğini hatırlamaya çalışsa da başaramamış. Bu hiç bir tepenin görülmediği dümdüz araziyi adımlamış, kocaman ovanın her hangi bir yere varmadığını görmüş. Uzay boşluğunda öylece duran koca bir bahçe mi? Rüya mı, hayal mi, masal mı bilememiş seyyah… Yemyeşil kocaman bu arazinin ortasında iki büyük kapı varmış. Kapılar dik bir şekilde arazinin orta yerinde birbirlerine dönük ve hiçbir yerle bağlantısı olmadan duruyormuş. Seyyah merakla kapılardan birini açmış, içeri adım atmış. Farklı bir dünyaya açılmış kapı; yüzyıllar önceymiş sanki…
Haktan yana bir şair Mustafa Ökkeş Evren. Çocuk haklarını şiirlemiş. ‘Çocuk haktır. Çocuğun her çığlığı hakikattir’ diyor. Son şiir kitabında ”hiç haksız olur mu çocuklar?” diye soruyor bize. Her çocuğun hakları ile var olması gerektiğini hatırlatırken, tertemiz bir dünyanın da kapılarından geçiriyor teker teker. Her şiirinde ‘çocuk’ sesi duyuyoruz. Tertemiz, sade ve masum bir dünya …
Bir insan kaç yaşına kadar okuyabilir, niçin okur, okumanın, öğrenmenin yaşı veya sınırı var mıdır? Okumak nasıl bir özgünlük ya da özgürlük sunar? Yolumuzu aydınlatmak için eğitimli olmak şart mıdır, eğitim olmadan da özgür olamaz mıyız? Eğitim görmüş herkesin bilgisi, bilinci, tefekkürü neyi anlatır? Zihnimizdeki pek çok suale cevaplar bulmak için çaba sarf ediyoruz. Bir cevap bulduğumuzu hissettiğimizde başka sorular soruyor ve bunlara makul cevaplar aramaya çalışıyoruz. Suallerin biteceği yok, cevaplar da aranmaya devam edecek gibi ömür boyu.
“Savaş her zaman davetsiz gelir. Hoşlanmadığı şeylerin listesini de beraberinde getirir.” Yavuz hırsızdır, ev sahibini bastırır savaş. “Bundan böyleeeeeeee…” diye çirkin naralar atar. Binlerce yılın yaşanmışlığını, birikimini hiçe sayar; sevgi köprülerini hiçbiri kalmayacak şekilde imha eder.
Açık Mektuplar, okuyucularını Rasim Özdenören’in yarım asrı aşan sanat hayatının başlarına götürüyor. Dönemin önemli neşriyatlardan Yeni İstiklal Gazetesi’nin sanat-edebiyat sayfalarına yollanan yazılara verilen cevaplar, Açık Mektuplar’ı oluşturuyor. Daha evvel aynı sayfalarda Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil’in de isimlerine rastlıyoruz. Rasim Özdenören, Sezai Karakoç ile tanıştıktan sonra -bir dönem- yazı yazmaktan vazgeçer. Hatta, 1962 ile 1964 yılları arasında, adı geçen sayfaların editörlüğünü yapan Nuri Pakdil, kendisinden yazı isteyince önceden yazdıklarından yollar.
Kadim Medeniyetlerin Efsunlu Coğrafyası: İran
Âşık garip coğrafyasına özlemle…
İran… Şiirin ve güllerin ülkesi…
İsfahan, Kaşhan, Tebriz, Tahran, Kum, Meşhed, Nişabur, Şiraz gibi şehirleriyle şarkın şiiri… Hafız, Firdevsî, Sadi, Şehriyar, Furuğ bu şiirle sesleniyorlar efsunlu ülkeden kalplerimize ve ele geçiriyor ruhumuzu bir tutam şiir…
Ünlü tarihçi Arnold Toynbee’nin tespitine göre, durduğu yerde medeniyet üreten üç büyük medeniyet vardır; bunların biri Çin, biri Hint biri de Fars (İran) medeniyeti. Seyahat etmek ön yargıları kırar derler hakikaten de öyle. Uzun zamandır İran ülkesi, halkları hakkında araştırma yapıyor ve ilgiyle başta sineması olmak üzere kültür, medeniyet birikimi üzerine okumalara devam ediyorum. Anadolu’yu ve onun ruhunu tam anlamıyla kavrayabilmek için de bu coğrafyayı tanımaya ihtiyacımız var. Nitekim ortak köklere sahip medeniyetlerden geliyoruz. İran’a geçtiğimiz yaz yapmış olduğum seyahat kısa bir kültür gezisi olduğundan yazımı haddimi aşmadan bende hayranlık uyandıran, her biri muhteşem bir estetik görünüme sahip şehirlerinin büyülü manzaralarından bahsederek tarihe, sanata, estetiğe, mimariye, kültüre ev sahipliği yapan bu kadim medeniyete selam vermek adına birkaç not düşmekten ibaret olacaktır.
Sinemanın Başkenti: Tahran
Bir İran sineması hayranı olarak Tahran sokaklarını belki de hep bu sinematik gözle gezdim. Ve her yerde adım başı durup sağa sola bu sistematik öğeleri bulmak için baktım. Ya da belki de onlar beni bulsun diye çabaladım. Kim bilir aniden bir film başlar ve her şey güzelleşirdi bir anda. Ya da bir filmin içinde bulurduk kendimizi nedensiz. Bu sebeple gözlerim Kiyarüstemi’nin, Makmel Baf’ın, Farhadi’nin kamerasını aradı durdu. Haksız da sayılmazdım bu arayışta. Çünkü caddeler film afişleriyle süslenmişti. Biten her sokağın sonu ya bir kitapçıya ya da sinema salonuna çıkıyordu. İran halkının eğitimli olduğu ve aydınlarının da Türk aydınlarından daha duyarlı olduğunu tarihçi İlber Ortaylı’dan epey duymuş, dinlemiştim. Bu göstergeler bir nevi bunu doğrular nitelikteydi. Belki de kısa Tahran gezimizde bana en çok tat veren de buna şahit olmaktı. Şehrin geleneksel yüzünün modern yüzüne yenik düştüğü Tahran, tam bir zıtlıklar şehri aynı zamanda. Görkemli sarayları, nadide eserler barındıran müzeleri, büyük meydanları, çok sayıda park ve bahçeleri olan Tahran, Fars kültürü ve sanatıyla süslü estetik kaygıyla inşa edilmiş binaları olsa da genel olarak göze hoş gelmeyen bir şehir. İran’ın en büyük şehri Tahran, hareketli ve kalabalık. Kaos halinde işleyen trafik zihnimdeki efsunlu, şiirsel ülkeyi bir anda bambaşka bir hale dönüştürüyor.
Nar Ağaçları Altında: Kaşhan
‘Ehl-i Kaşhanam’ yani ‘Kaşhan şehrindenim’ der İran’ın ünlü şairi Sohrap Sepehri “Suyun Ayak Sesi” şiirinde. Tahran’ın bunaltıcı atmosferinden sonra Kaşhan bana işte gerçek İran dedirtti adeta. Kaşhan çöl kenarında adeta bir vaha. Muhteşem tarihi yapıları, seramik ağırlıklı sanat atölyeleri ile göz dolduruyor. İran bir “su” medeniyeti olduğunu bana en çok hissettiren şehir. Her yapının, kompleksin avlusunda meşhur İran havuzları. Avlunun ortasında yer alan bu havuzları meraklıları İran filmlerinden de hatırlayacaklardır. Kaşhan’ın bir diğer simgesi ise Nar. Mayıs ayından itibaren kıpkırmızı açan eşsiz çiçekleriyle büyüler sizi nar, sanki başka bir âlemden, masal ülkesinden gelmiştir. Alabildiğine nar ağacı dolduruyor gözünü insanın Kaşhan’da. Bu sebeple olsa gerek kendimi masalsı bir şehirde hissettim ta en başında. Ve Kaşhan’ı çok sevdim. O büyülü masal ülkesinden çıkmak istemedim. Nar; Anadolu kültüründe bolluğun, bereketin ve kadın üretkenliğinin simgesi aynı zamanda. Yine aynı şekilde İran’da yaygın bir inanç olan Zerdüştlük’te Nar, doğurganlık, ölümsüzlük ve zenginlik sembolü olmuş. Zerdüştlerin evlilik ritüellerinde ve tapınma törenlerinde Nar kullanılırmış. İran mitolojisinde İsfendiyar’ın yedikten sonra onu yenilmez yapan meyvenin Nar olduğu anlatılır. Şehrin genel dokusu, görülecek yerleri o kadar güzel ve otantik ki, insana Pers İmparatorluğu zamanındaki İran’ı çok güzel çiziyor. Etkilenmemek mümkün değil. Kaşhan’ın dar sokaklarına girdiğinizde evlerin kapılarında biri kalın ve yuvarlak diğeri uzun ve ince olmak üzere farklı sesler çıkaran ikişer kapı tokmağı olduğunu fark ediyorsunuz. Geleneksel Osmanlı mimarisinin de böyle olduğunu hatırlıyor ve İslam şehirlerinin kendi inanç ve kültürlerine göre şekillendiği gerçeğini bir kez daha hatırlıyoruz.
Hoş Görünümlü Romantik Şehir: İsfahan
Sessiz Bir Hikâye: Yezd
Eğer bir şehir sessizlik hakkında bir hikâye yazacak olsaydı bu şehir Yezd olurdu. Duvarların arkasındaki şehir öyle gizemli geldi ki bana, sokaklarında dolaşırken insan bir an bir dama tırmanıp duvarların arkasında ne saklandığını görmek için müthiş bir merak hissediyor. Uçsuz bucaksız bir çölün ortasına kurulmuş dev bir lâbirent. 13 yy da Marco Polo buradan geçtiğinde seyahatnamesine “çok hoş, görkemli bir şehir ve ticaret merkezi” diye not düşmüş. Ben de “çok hoş, ve bir o kadar da gizemli, sırlarla dolu bir şehir” notu düşerek yüzyıllar sonra Marco Polo’yu selamlıyorum.
Şairler Şehri: Şiraz
İranlılara sorarsanız her evde mutlaka bulunması gereken dört kitap vardır: “Kur’an, Hafız’ın Divanı, Sadi’nin Bostan ve Gülistan’ı, Firdevsî’nin Şehname’si.” Fars dili ve edebiyatının en büyük sanatçısı kabul edilen Hafız, İranlıların kalbinde çok önemli bir yere sahip. Hafız’dan etkilenen Alman şairi Goethe West – Östlicher Divan (Batı – Doğu Divanı) adlı eseri kaleme almış. Şairimiz Yahya Kemal Beyatlı ise “Rind’lerin Ölümü” şiirinde Hafız’dan bahseder. Hikmet ve Gazel’in üstadı olarak bilinen Sadi Şirazi ise hem bir şair hem de bir din adamıdır. İran’a dair malumatlarım arasında hepinizin az çok duyduğu, oldukça yaygın şu bilgi vardır: “İran’da sokakta, çarşıda, pazarda, yediden yetmişe, köylüsünden şehirlisine herkes onlarca/binlerce Hafız, Sadi, Hayyam, Firdevsî beytini ezbere bilir, şakır şakır okur.” Bu doğruluğu su götürmez kesin bir bilgi. Kadim kültür ve edebiyatlarını muhafaza anlamında bizden çok çok iyiler. İlber Ortaylı’nın deyimiyle “İranlılar, Batı’ya yöneldikleri kadar, dedelerinin mirasını da yanında götürüyorlar.”
Okumak, çizmek, şiir, müzik, çöllerin, kayalıkların, yeşil vahaların ortasındaki bin yıllık şehirlere başka bir hava veriyor.
NOT: Bu yazı hazırlanırken aşağıdaki kaynaklardan faydalanılmıştır.
Yazar
İlgili Yazılar
Seyyah – III – Masalda üzerinde durulan duygu: Korku
Seyyah gözünü çimenlerin üzerinde açmış olmanın şaşkınlığıyla doğrulmuş. Etrafını incelerken buraya nasıl ve ne zaman geldiğini hatırlamaya çalışsa da başaramamış. Bu hiç bir tepenin görülmediği dümdüz araziyi adımlamış, kocaman ovanın her hangi bir yere varmadığını görmüş. Uzay boşluğunda öylece duran koca bir bahçe mi? Rüya mı, hayal mi, masal mı bilememiş seyyah… Yemyeşil kocaman bu arazinin ortasında iki büyük kapı varmış. Kapılar dik bir şekilde arazinin orta yerinde birbirlerine dönük ve hiçbir yerle bağlantısı olmadan duruyormuş. Seyyah merakla kapılardan birini açmış, içeri adım atmış. Farklı bir dünyaya açılmış kapı; yüzyıllar önceymiş sanki…
Hiç Haksız Olur Mu Çocuklar?
Haktan yana bir şair Mustafa Ökkeş Evren. Çocuk haklarını şiirlemiş. ‘Çocuk haktır. Çocuğun her çığlığı hakikattir’ diyor. Son şiir kitabında ”hiç haksız olur mu çocuklar?” diye soruyor bize. Her çocuğun hakları ile var olması gerektiğini hatırlatırken, tertemiz bir dünyanın da kapılarından geçiriyor teker teker. Her şiirinde ‘çocuk’ sesi duyuyoruz. Tertemiz, sade ve masum bir dünya …
Birinci Sınıf’ta Eğitim ve Özgürlük Arayışı
Bir insan kaç yaşına kadar okuyabilir, niçin okur, okumanın, öğrenmenin yaşı veya sınırı var mıdır? Okumak nasıl bir özgünlük ya da özgürlük sunar? Yolumuzu aydınlatmak için eğitimli olmak şart mıdır, eğitim olmadan da özgür olamaz mıyız? Eğitim görmüş herkesin bilgisi, bilinci, tefekkürü neyi anlatır? Zihnimizdeki pek çok suale cevaplar bulmak için çaba sarf ediyoruz. Bir cevap bulduğumuzu hissettiğimizde başka sorular soruyor ve bunlara makul cevaplar aramaya çalışıyoruz. Suallerin biteceği yok, cevaplar da aranmaya devam edecek gibi ömür boyu.
Benim Sadık Yarim Işıl Işıl Barış
“Savaş her zaman davetsiz gelir. Hoşlanmadığı şeylerin listesini de beraberinde getirir.” Yavuz hırsızdır, ev sahibini bastırır savaş. “Bundan böyleeeeeeee…” diye çirkin naralar atar. Binlerce yılın yaşanmışlığını, birikimini hiçe sayar; sevgi köprülerini hiçbiri kalmayacak şekilde imha eder.
Genç Özdenören’in Açık Mektuplar’ı
Açık Mektuplar, okuyucularını Rasim Özdenören’in yarım asrı aşan sanat hayatının başlarına götürüyor. Dönemin önemli neşriyatlardan Yeni İstiklal Gazetesi’nin sanat-edebiyat sayfalarına yollanan yazılara verilen cevaplar, Açık Mektuplar’ı oluşturuyor. Daha evvel aynı sayfalarda Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil’in de isimlerine rastlıyoruz. Rasim Özdenören, Sezai Karakoç ile tanıştıktan sonra -bir dönem- yazı yazmaktan vazgeçer. Hatta, 1962 ile 1964 yılları arasında, adı geçen sayfaların editörlüğünü yapan Nuri Pakdil, kendisinden yazı isteyince önceden yazdıklarından yollar.