Ev zihnimizin odalarından oluşur. Hayallerimiz, düşlerimiz rahatlıkla dağılabilir etrafa. Hep bilinmedik bir elin tokmağı kaldırma ihtimali çalar kapının öte yanında. Sırdır ev. Dünya dışardan seslenir çoğu zaman. Dünyayı dış-kapı edebilmenin sürekli öğüdünü evde duyarız. Dünya bize saldırır çünkü. Kendi içimizde bir yabancılaşma başlatır. Gündelik işlerin arasında sıradanlaşan hayat ve ölüm, yolları itibarsızlaştıran şehir, karşıdan karşıya geçerken kimsenin kimseye değmeyen önemsiz bakışları… Tüm bu kuşatmalara karşı ev sığınaktır. İnsanı tüm saldırılardan korur. Kendi içini, özünü, geçmişini ve düşlerini muhafaza ettiği gibi gün be gün kök salıp meyve verdiğimiz yuvamızdır. Hem bedendir ev hem de ruh. Ev mütevazılığı seçer. Öyle güzelleşir. ‘Akşama görüşürüz’ müjdesi, iner her gün o sadeliğe. Kavuşmaların en coşkulusuna şahit olur eşikler. Eşikte beliren gerçek bir düştür çünkü. Ev düşleyeni, hayal edeni, düşüneni korur hep. Duvardaki saat, aynadaki kırıklık, masadaki vazo çocukluktan beri hayallerimizi taşır ve saklar. Ayrılıkların da en vefalısı örülür pencerelerde. Ölüm ev için sıradan bir olay değildir. Yas tutabilme mucizesidir tüm modern çağlara karşı.
Yerleşmiş anılarımız evin yolunu hatırımızdan düşürmez. Tarihi aşmak istediğimizde bir sandık kilidini çevirmemiz ya da bozuk bir saate, duvardaki gaz lambasına gözümüzün ilişmesi yeter. Mekan her şeydir burada. ‘Anılar hareketsizdir, mekânsallaştırıldıkları ölçüde sağlamlaşır’
Evi ardından da yolumuzu kaybettik.
Ruhsuz bir çağa geldik durduk… Evleri önce boşalttık. Nine ve dedelerimiz şehrin gürültüsüne razı olmadılar. Yalnızlık hissine dönüştü eşyalar. Evladiyelikler çöpe gitti. Hepimiz borçlandık .
Taksitlere bölünmüş mobilyalar kuruldu baş köşelere. Hepimiz her sabah erkenden kalkıp evi terk ederken yeniden borçlanarak eve dönen ve yorgun kimseler olduk. Bebekler bile sıcacık beşiklerini terk ettiler. Geçmişimizi çoktan çıkarmıştık gözden…
Şairin dediği gibi eve dönmeliydik. Kalbimize döner gibi…
Bize o avludaki loş ve tozlu ışığın, kimin geldiğini tokmağa dokunuşu ile duyabileceğimiz kapının, ölçüsüz pencerelerin teneke saksılarını ve çiçekli günlerin gününü göster ey zamanın ve mekânın Sahibi…
Bunu topraktan oluşumuz adına diliyoruz Sen’den.
Bunu hiçbir dünyalıkla geçiştiremeyeceğimizi bilerek istiyoruz. Çünkü içimizde yaşadığımız, sevdiğimiz, soluduğumuz bir ev, ekmeğini kuymağını doyduğumuz gerçek bir ev kaldı. Çünkü en hakiki günlerin kaderini sadece evlerle görebildik.
Ev denince akşam olurdu erkenden. Uyuduğumuzu, uyandığımızı bilirdik.
Oysa şimdi neredeyiz?
Konakladığımız evler, neden hep yola yakın? Gitmeye yavuz?
Ev sahibi olmak nasıl yorumlanır oldu?
Ev, dünyada dizlerinin üzerine çökmek gibi gelirdi bana.
Rüyamda ise ev; uçmağa benzerdi. Yüksekten aşağı coşkuyla kendini bırakarak uyanmağa…
Ev, benim içimde hasrettir.
Nasıl ki uyanınca yarıda kalan bir rüyayı tabir etmezsiniz, öyledir ev. Emin bir uykudur.
Sabah gecikir, akşam uzar, yorgunluktan yanlışlıkla başkasının ziline basar yanlış katta durursunuz ya, işte o hiç yoktan iyi evlerin ihtiyacıdır aslında hayra yorulmak.
Dinlenemezsiniz bir türlü. Sanki gerçekten sadece size ait olan tek eşyanız bavulunuzdur.
İnsan, anne baba olduğunda omuzlarına ağır bir yük yüklenir. Kendisi henüz çok da hazır değilken, hayata dair pek de tecrübesi yokken, sorumlu olduğu o canlar daha da ağırlaştırır yükünü.
Bir yandan kendisi yetişirken bir yandan da çocuk yetiştirecektir.
Evin işleri, yakınlarla ilgili mes’uliyet, çocukların hizmeti ve eğitimi, kendine ayıracağı vakit derken gençlik bir telaşeyle geçer.
Tek veya az çocuğun farklı bir zorluğu vardır. Çocuklar çok olduğundaysa her birinin hizmetine, eğitimine yeterince yetişememe sıkıntısı.
Yetemediğinin, bir şeyleri aksattığının farkına varmak, iyice endişelendirir anneyi.
Gösterişten hemen her zaman kaçınan metin, ayrıntıya verdiği değeri gözler önüne sermekten çekinmiyor. Seranın içinde, okura rehberli tur yaptıran satırlarda, renkli camların ışık oyunlarını görür gibi oluyorsunuz. Sanki o camların her birinden sakince bakıp, sarıyla, kırmızıyla, yeşille, siyahla ve morla kuşatılıyorsunuz.
Yüzündeki öfkeyi kim görmüş başka bir yüzde?
Başka yüzlerin öfkesi, anlata anlata bitirilemeyecek borçlar çıkarır.
Küsmüş suratlar dökülür insanların öfkelerinden.
Haklı ile haksız birbirine girer.
Alacaklı çıkarır bizim alışık olduğumuz öfkeler.
Hiçbir yüzde göremediğimiz bu öfke hâlbuki,
Kaşını malayani görünceye çatan pirifânininki sanki.
Temiz yüzlü, pak.
Eski çamlar bardak olmuş, o devirler eskide kalmış, akıl almaz şeylermiş kimin umurunda, bizi hâlâ hikâyeler bağlıyor birbirimize. Mantarların toprak altına döşediği olağanüstü iletişim hattına benzer şekilde geçmişi, biz olma bilincini, birleşip ayrıştığımız nice şeyi fi tarihindeki anlatılar taşıyor belleğimize ve belleğimizin ötesine. “Hepiniz şahitsiniz işte…” denen nice olay bile çok farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor.
İnternet kesilince ne olur, tüketimden kaçınmak için neler yapılır, çocuğun bireyselliği nasıl korunur, doğadan kopmamak adına çocuk hangi toprağa dikilir sorularını tartışan zamane romanlarının, öykülerinin neredeyse tam karşısında duruyor Amerikan taşrasını konu alan erken çocuk edebiyatı eserleri.
Ev dünyadaki köşemizdir
Ev zihnimizin odalarından oluşur. Hayallerimiz, düşlerimiz rahatlıkla dağılabilir etrafa. Hep bilinmedik bir elin tokmağı kaldırma ihtimali çalar kapının öte yanında. Sırdır ev. Dünya dışardan seslenir çoğu zaman. Dünyayı dış-kapı edebilmenin sürekli öğüdünü evde duyarız. Dünya bize saldırır çünkü. Kendi içimizde bir yabancılaşma başlatır. Gündelik işlerin arasında sıradanlaşan hayat ve ölüm, yolları itibarsızlaştıran şehir, karşıdan karşıya geçerken kimsenin kimseye değmeyen önemsiz bakışları… Tüm bu kuşatmalara karşı ev sığınaktır. İnsanı tüm saldırılardan korur. Kendi içini, özünü, geçmişini ve düşlerini muhafaza ettiği gibi gün be gün kök salıp meyve verdiğimiz yuvamızdır. Hem bedendir ev hem de ruh. Ev mütevazılığı seçer. Öyle güzelleşir. ‘Akşama görüşürüz’ müjdesi, iner her gün o sadeliğe. Kavuşmaların en coşkulusuna şahit olur eşikler. Eşikte beliren gerçek bir düştür çünkü. Ev düşleyeni, hayal edeni, düşüneni korur hep. Duvardaki saat, aynadaki kırıklık, masadaki vazo çocukluktan beri hayallerimizi taşır ve saklar. Ayrılıkların da en vefalısı örülür pencerelerde. Ölüm ev için sıradan bir olay değildir. Yas tutabilme mucizesidir tüm modern çağlara karşı.
Yerleşmiş anılarımız evin yolunu hatırımızdan düşürmez. Tarihi aşmak istediğimizde bir sandık kilidini çevirmemiz ya da bozuk bir saate, duvardaki gaz lambasına gözümüzün ilişmesi yeter. Mekan her şeydir burada. ‘Anılar hareketsizdir, mekânsallaştırıldıkları ölçüde sağlamlaşır’
Evi ardından da yolumuzu kaybettik.
Taksitlere bölünmüş mobilyalar kuruldu baş köşelere. Hepimiz her sabah erkenden kalkıp evi terk ederken yeniden borçlanarak eve dönen ve yorgun kimseler olduk. Bebekler bile sıcacık beşiklerini terk ettiler. Geçmişimizi çoktan çıkarmıştık gözden…
Şairin dediği gibi eve dönmeliydik. Kalbimize döner gibi…
Bize o avludaki loş ve tozlu ışığın, kimin geldiğini tokmağa dokunuşu ile duyabileceğimiz kapının, ölçüsüz pencerelerin teneke saksılarını ve çiçekli günlerin gününü göster ey zamanın ve mekânın Sahibi…
Bunu topraktan oluşumuz adına diliyoruz Sen’den.
Bunu hiçbir dünyalıkla geçiştiremeyeceğimizi bilerek istiyoruz. Çünkü içimizde yaşadığımız, sevdiğimiz, soluduğumuz bir ev, ekmeğini kuymağını doyduğumuz gerçek bir ev kaldı. Çünkü en hakiki günlerin kaderini sadece evlerle görebildik.
Ev denince akşam olurdu erkenden. Uyuduğumuzu, uyandığımızı bilirdik.
Oysa şimdi neredeyiz?
Konakladığımız evler, neden hep yola yakın? Gitmeye yavuz?
Ev sahibi olmak nasıl yorumlanır oldu?
Ev, dünyada dizlerinin üzerine çökmek gibi gelirdi bana.
Rüyamda ise ev; uçmağa benzerdi. Yüksekten aşağı coşkuyla kendini bırakarak uyanmağa…
Ev, benim içimde hasrettir.
Nasıl ki uyanınca yarıda kalan bir rüyayı tabir etmezsiniz, öyledir ev. Emin bir uykudur.
Sabah gecikir, akşam uzar, yorgunluktan yanlışlıkla başkasının ziline basar yanlış katta durursunuz ya, işte o hiç yoktan iyi evlerin ihtiyacıdır aslında hayra yorulmak.
Dinlenemezsiniz bir türlü. Sanki gerçekten sadece size ait olan tek eşyanız bavulunuzdur.
Ve biner gidersiniz.
İlgili Yazılar
Çocukların Gönüllü Takviye Eğitimcileri: Anneanne ve Babaanneler
İnsan, anne baba olduğunda omuzlarına ağır bir yük yüklenir. Kendisi henüz çok da hazır değilken, hayata dair pek de tecrübesi yokken, sorumlu olduğu o canlar daha da ağırlaştırır yükünü.
Bir yandan kendisi yetişirken bir yandan da çocuk yetiştirecektir.
Evin işleri, yakınlarla ilgili mes’uliyet, çocukların hizmeti ve eğitimi, kendine ayıracağı vakit derken gençlik bir telaşeyle geçer.
Tek veya az çocuğun farklı bir zorluğu vardır. Çocuklar çok olduğundaysa her birinin hizmetine, eğitimine yeterince yetişememe sıkıntısı.
Yetemediğinin, bir şeyleri aksattığının farkına varmak, iyice endişelendirir anneyi.
Zaman Yok Artık: Duvar Saatinin On Üçüncü Gongu
Gösterişten hemen her zaman kaçınan metin, ayrıntıya verdiği değeri gözler önüne sermekten çekinmiyor. Seranın içinde, okura rehberli tur yaptıran satırlarda, renkli camların ışık oyunlarını görür gibi oluyorsunuz. Sanki o camların her birinden sakince bakıp, sarıyla, kırmızıyla, yeşille, siyahla ve morla kuşatılıyorsunuz.
Sinvar’ın Âsası
Yüzündeki öfkeyi kim görmüş başka bir yüzde?
Başka yüzlerin öfkesi, anlata anlata bitirilemeyecek borçlar çıkarır.
Küsmüş suratlar dökülür insanların öfkelerinden.
Haklı ile haksız birbirine girer.
Alacaklı çıkarır bizim alışık olduğumuz öfkeler.
Hiçbir yüzde göremediğimiz bu öfke hâlbuki,
Kaşını malayani görünceye çatan pirifânininki sanki.
Temiz yüzlü, pak.
Yaşı zindanlara sığmayan bir öfke.
Kosmosun Gölgesinde Dirayetli Bir Kaos Öyküsü: Evrenin Öncesi ve Şimdisi
Eski çamlar bardak olmuş, o devirler eskide kalmış, akıl almaz şeylermiş kimin umurunda, bizi hâlâ hikâyeler bağlıyor birbirimize. Mantarların toprak altına döşediği olağanüstü iletişim hattına benzer şekilde geçmişi, biz olma bilincini, birleşip ayrıştığımız nice şeyi fi tarihindeki anlatılar taşıyor belleğimize ve belleğimizin ötesine. “Hepiniz şahitsiniz işte…” denen nice olay bile çok farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor.
Amerikan Taşrasından Bugüne Uymayan Haller Manzumesi
İnternet kesilince ne olur, tüketimden kaçınmak için neler yapılır, çocuğun bireyselliği nasıl korunur, doğadan kopmamak adına çocuk hangi toprağa dikilir sorularını tartışan zamane romanlarının, öykülerinin neredeyse tam karşısında duruyor Amerikan taşrasını konu alan erken çocuk edebiyatı eserleri.