Başlıktaki soruyu soran James Wood, aynı ismi kitabına ad olarak da seçiyor. Kitap, Henry James’ten alıntılanan şu epigrafla açılıyor:
“Aşçılığın tek bir püf noktası vardır: Büyük bir özenle pişirmek.”
Esasında James Wood’un, kurmacayı ele alırken demek istediği de özetle bu. İşin mutfak kısmından haberdar olmak ve gerekenleri sabırla, özveriyle yerine getirmek. Bir edebi metnin ne şekilde oluşturulursa daha güçlü olabileceğini örneklerle izah eden yazar; kaliteyi aşağı çeken ve metni zaafa uğrattığını düşündüğü unsurları da yine örneklerle ele alıyor. Bunları ortaya koyarken baş döndürücü bir arşiv sunmaktan geri kalmadığını rahatlıkla söylemek mümkün. Bu kitabın teorik sorular sorup pratik yanıtlar üreten bir kitap olmasını umut ediyorum, diyor Wood. Yazar, en sevdiği yirminci yüzyıl roman eleştirmenlerinin Viktor Şklovski ile Roland Barthes olduğunu söylemekle beraber, onlara yönelik eleştirilerini sıralamaktan da geri kalmıyor: “Fakat Barthes ve Şklovski, yaratıcı içgüdüye yabancılaşmış yazarlar gibi düşünürler ve bu nedenle de tıpkı vurguncu bankerler gibi, onları var eden kaynağa, edebi üsluba saldırırlar(…) Ayrıca ikisi de başka uzmanlar için yazmakta olan uzmanlardır. Özellikle de Barthes, sıradan bir okurun (hatta sıradan olmamanın eğitimini alanların bile) kendisini okumasını ve anlamasını bekliyormuş gibi yazmaz.”
Flaubert’e ayrı bir parantez açılan kitaptaki öne çıkan başlıklar: Anlatım, detay, karakter, dil, diyalog, doğruluk-gelenek-gerçekçilik.
Kitabı okurken dikkatimi en çok çeken kavramlardan birisi ‘serbest dolaylı anlatım’. Wood’un da bu kavrama dikkat kesilmemiz için kayda değer bir çabası vardır. Serbest dolaylı anlatım, romancıların adlandırmasıyla ‘yakın üçüncü kişi’ veya diğer adıyla ‘karakterin içine girmek’ ile kastedilen şey, bir anlamda yazar ile karakterin bütünleşmesidir. Böyle bir anlatıda, sözcüğün kime ait olduğundan emin olamayız. Serbest dolaylı anlatımın avantajını şöyle dile getiriyor Wood: ‘Yazar ve karakter arasında bir uçurum oluşur ve onlar arasındaki köprü -ki bu serbest dolaylı anlatımdır- aynı anda hem bu uçurumu kapatır hem de aradaki mesafeye dikkat çeker.’
Wood’un iki örneğini burada analım:
1 – Ted, orkestrayı aptalca gözyaşları içinde seyretti.
Burada ‘aptalca’ sözcüğünün tam olarak kime ait olduğunu bilemeyiz. Müzik dinlemekte ve ağlamakta olan Ted’in aptalca gözyaşlarının akmasına izin verdiği için utanç duyduğunu zihnimizde canlandırabiliriz. Ama aynı zamanda onu gözlemleyen yazar da bunu aptalca bulmuş olabilir.
2 – “Brahms’ın bu ahmakça şarkısında ağlamak aptallık- diye düşündü.” Burada ise yazarın varlığının getirdiği çok katmanlılık kaybedilmiştir. Bu örnekte fazladan kullanılan birkaç kelime buna neden olmuştur. Dolayısıyla anılan aptallık kelimesi bu defa tamamen karaktere teslim edilmiştir.
Yazarın en az üç dil ile çalıştığına (ya da çalışması gerektiğine) vurgu yapan Wood, bunlardan ilkinin yazarın kendi dili, üslubu ve algısal donanımlarıyken; bir diğerinin ise karakterin dili, üslubu ve algısal donanımları olduğunu söyler. Üçüncü dil ise, dünyanın dili diyebileceğimiz, öncesinden bize intikal eden ve hâlihazırda kullanılmakta olan dildir. Buna, günlük konuşma dilinin yanı sıra, gazete, ofis, reklam, blog ve kısa mesaj dilini de dâhil edebiliriz. İşte çerçevesi çizilen bu üçlü dil yazar üzerinde baskısını hissettirir. Wood’un bu perspektifi dolayısıyla diyebiliriz ki, bir yazar üçlü sacayağına hâkim olma yönünde kendini eğitmeli, geliştirmelidir. Mesela bir marangozun eşine akıllı telefonundan mesaj atmasını ele alalım. Burada yazar, öncelikle anlattığı kahramanın (burada marangoz) mesleki donanım ve inceliklerini iyi bilecek, bununla da yetinmeyip günlük konuşma dilinin mesajlaşma uygulamalarında nasıl kullanıldığını iyi gözlemleyecektir.
Flaubert’e ayrı bir parantez açıldığını söylemiştim. Wood, Flaubert’in yerini tarif eder: ‘Şairler nasıl bahara şükran duyuyorsa romancılar da Flaubert’e öyle şükran duymalıdır.’
James Wood için bir milat değeri taşır Flaubert’in varlığı. “Onunla her yeni baştan başlar.” der. Çünkü milat noktası seçilen yazar, modern gerçekçi anlatım tekniğini kuran kişidir. Flaubert’ten söz edilirken iyi bir düzyazının detaylarına dair ipuçları alırız: ‘İyi bir düzyazı, anlatmayı ve parlak detayları tercih eder. Görsel dikkatin yüksek bir derecesine ayrıcalık tanır. Tıpkı iyi bir hizmetkâr gibi duygusallıktan arınmış bir sükûnete sahiptir ve lüzumsuz yorumlar yapmaktan kaçınmayı bilir. İyi ve kötüyü tarafsız bir biçimde yargılayabilir. Bizleri itmek pahasına dahi olsa gerçeği arar. Ve tüm bunların üzerinde yer alan yazarın parmak izleri, paradoksal bir biçimde, görünür olmasa da takip edilebilirdir.’ Devam eder Wood, ‘Bu özelliklerin bir bölümünü Defoe, Austen ya da Balzac’ta bulabilirsiniz; fakat Flaubert kadar hepsini tek bir yazarda bulamazsınız.‘
Tanrı’nın mahiyetini anlatırken içkin ve aşkın sözcüklerini kullanırız. Yani, Yaratıcı hem yarattığı kullarının üzerinde bir mevkide, onlardan etkilenmeyen bir konumdadır. Hem de âleme her an müdahil olmasıyla hiç boşluk bulunmaksızın tasarruflarına devam etmekte, yaratılanlara inayetini eksik etmemektedir. Buradan ilhamla, şöyle diyor Flaubert: ‘İşinin başındaki yazar, evrendeki Tanrı gibi olmalıdır; her yerde vardır ama hiç bir yerde görünmez. Sanat ikinci bir doğa olduğundan, bu doğanın yaratıcısı da benzer bir işleyişe sahip olmalıdır.’
Edebiyat ile hayatın örtüştüğü ve farklılaştığı yerler vardır. Edebiyatın hayattan farkı der Wood ve ekler, hayatın sınırsız detaylarla dolu olması ve dikkatimizi nadiren bu detaylara çekmesidir; oysa edebiyat dikkat etmeyi öğretir.
Gerek yazarken gerekse de okurken dikkatimiz daha belirgin işler. Kapıyı açarken anahtarı hangi yönde kaç kere çevirdiğimize, otomobilin aynasının tozlanmış olduğuna ya da bir iltica halinde nefeslerimizin ritminin nasıl olduğuna dikkat kesilmek gibi. Öyleyse şunu demek mümkündür, yazar herhangi bir detayın fotoğrafını daha iyi çekip metne de olanca sıcaklığıyla aktarabilendir. Önemli düşünme becerilerinden birisi de diyalektik düşünmedir. Olaylara açılan penceresi sığ olanlar bu düşünme ediminden uzaktır. Çünkü diyalektik bir düşünce, eşyaya ve hadiseye, karşıt görüşleri de hesaba katarak bütüncül gözle bakabilmeyi sağlar. Yazarımız, edebiyatın rahle-i tedrisinden geçenlerin bu beceriyi kazanacaklarını söyler: Bu eğitim diyalektiktir. Edebiyat, hayatı daha iyi fark etmemizi sağlar; hayata ilişkin bize pratik yaptırır. Bu da bizi edebiyattaki detayları ve aynı zamanda hayatı daha iyi okuyan biri haline getirir.
Schopenhauer; Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine adlı kitabında, ‘Sözgelimi benim felsefem bana para kazandırmamıştır ama beni bir sürü masraftan alıkoymuştur.’ der. Kazancın anlamının daralıp maddi unsurlara tahvil edildiği günümüzde, edebiyat ve kazanç ikilisini bir kere daha gözden geçirmemizde fayda var. Eğitmenler ve ebeveynler olarak ortak şikâyetlerden birisi, dikkat dağınıklığıysa; edebiyatın vaat ettiklerini görmemiz daha da mühim bir hâl alıyor demektir.
Bir metnin ana unsurlarından birisi karakterdir. Yazar, anlatacağı hikâyeyi karakter(ler) üzerinden inşâ eder. Başka bir açıdan bakarsak, etrafına bakınan yazarı gözüne kestiren karakterimiz kendi hikâyesini yazması için yazara baskı uygular. Peki, karakterler yazara her zaman yaklaşır mı? Puşkin’e bakacak olursak aksi de mümkündür: “Ne oldu bilmiyorum ama karakterim bir anda benden uzaklaştı ve başına buyruk hareket etti. Benim bununla hiçbir alakam yok.” Wood’a dönecek olursak, kendisi bir karakterin yeterince canlı ya da derin olmadığında değil, oluşturan metnin kendi geleneklerine nasıl uyum sağlanacağını öğretemediğinde, karakterlerinin kendi gerçeklik seviyesine yaklaşamadığında başarısız olacağını söyler. Bir metni ‘ucuz’ metinlerden ayıran noktalardan birisi de kahramanların çok katmanlı olmasıdır. İyi bir örnek olarak gösterilen Dostoyevski kahramanları çok katmanlıdır. Bununla söylenilmek istenen, iyilerin salt iyi kötülerin ise salt kötü olmamasıdır. Yani insanın artı ve eksilerinin toplamı olarak görülüp bu minval üzerine anlatılmasıdır. Mesela, Yer Altından Notlar’da kahramanımız subaydan hem nefret eder hem de ona içten içe bir hayranlık da duyar. Bu aciz bir bağımlılık örneğidir ve Dostoyevski bu işkenceye ‘Yeraltı’ adını vermiştir. Ancak, insana bakacak olursak insan biraz da budur. Minarenin zirvesiyle, kuyunun dibi arasında gelgitler yaşar. Taşıdığı kalp dahi ‘inkılâb’ sözcüğüyle akrabadır. Başına bir musibet gelince ilticanın kapsını aşındırırken, olaylar yatışınca eski haline dönebilir.
İnsan bu, ahsen-i takvimdir ama kötüye kayması da mümkündür.
Tilkilere kazaklarını, zürafalara ise montlarını giydirecek kadar soğuk bir kış gününde doğduğu rivayet edilir. Yıllar sonra sınıf öğretmeni olması ve her sabaha onlarca çocukla başlaması, bu soğuğu giderme çabası olarak yorumlanabilir.
Hâlen, memleketin en geniş katılımlı okuma hareketlerinden biri olan Endülüs Okuma Hareketi’nin koordinatörlüğünü yürütmektedir. Çocuk edebiyatı alanında yayımlanmış üç kitabı bulunmaktadır.
Yazı ve çalışmaları; Nida Dergisi, Karatahta, Hece Öykü, Yitiksöz, Hayal Bilgisi, Temmuz, Kuşluk ve Kardelendergilerinde yayımlandı. Hâlen Ankara’da yaşamakta ve yazı çalışmalarını sürdürmektedir.
Her ne olursa olsun bize bahşedilen bir hayatı her zaman akışına bırakmak doğru değildir. İrade ve akıl sahibi varlıklar olarak doğru ve istikamet üzere bir yaşamı arzulayıp o minvalde de hareket edebilmeliyiz.
Kimi zaman yürüyerek, kimi zaman koşarak; kimi zaman durup stratejiler geliştirerek ama hiçbir zaman ‘boş vermişlik’ içinde olmayarak.
“Ya öğreten ol, ya öğrenen ol, ya dinleyen ol, ya da ilmi destekleyen ol. Ama beşinci olma helak olursun”. Hz. Muhammed. As.
Beşinci olmak, seyirci kalmaktır. Beşinci olmak, işe yaramayacağını peşinen kabullenmektir. Değerlilik duygusunu yitirip, çıktığı yolda kendini kaybetmektir.
Beşinci olmak, ideallerinden, hayallerinden, dualarından vazgeçmektir. Kabul olmayan duası zannedip, kendi istikrarsızlığının farkında olmamaktır.
Beşinci olmak, uçurumun kenarında iman etmek gibidir. Her an değişebilir ve önemsediği değerleri değersizleştirebilir. Beşinci olmak bir kıyımdır kendi içinde. Kıyama kalkmayanlar, yıkıma yakın olanlardır.
Bazı yönetmenlerin film yapma arzusu çok öncelere dayanır. Gökyüzü Kadar Kırmızı filminin yönetmeni Bortone’un ileride müzikle ilgili bir film yapmak istemesi ve 2004 Fransız yapımı “Koro” (Les Choristes) filminin yönetmeni Christophe Barratier’in küçük yaştan itibaren müziğe olan sevdasından ötürü müzikle alâkalı bir film yapmak istemesi buna örnek gösterilebilir. Yönetmenlerin birçoğu kendi hissettiklerini, yaşadıklarını belgelemek, hatıralarını görselliğe dökmek amacı içinde olabiliyorlar.
Zamanın birinde , elinde not defteriyle yollara düşen ve aldığı yollarda kendine yaklaşmanın ümidini taşıyan bir seyyah varmış. Seyyah dediysem ; amaçsız bir gezgin değil kastım. O kendisine yapıştırılan tüm etiketlerden sıyrılıp, dünyayı tanımaya karar veren ,dünyayı tanıdıkça kendini de çözebileceğini düşünen biriymiş.
İnsanın üzerine sinen en güzel koku çocukluk kokusudur. Üzerinize sinen o kokuyu bir ömür yanınızda taşırsınız ya da taşımak istersiniz. Çünkü bu koku ötelerin cennetin kokusudur. Uçsuz bucaksız hayal dünyasında, ayakları yere basmadan diyarlar aşan çocukluktur. Dinlediği her masal sonrası kendi masalını yazmak, yaşamak isteyen çocukluk…
“Ey gönlüm, derdin varsa eğer uyan uykudan! Seni yemen ve uyuman için getirmediler. Farz edelim cümle âlemi yedin, ölümden kurtulamazsın savaşsan da! Kendinden daha ne kadar zarar göreceksin? Ey kendine afet olan! Afet musibet sensin; kalk kendi önünden.”
Kurmaca Nasıl İşler
Başlıktaki soruyu soran James Wood, aynı ismi kitabına ad olarak da seçiyor. Kitap, Henry James’ten alıntılanan şu epigrafla açılıyor:
“Aşçılığın tek bir püf noktası vardır: Büyük bir özenle pişirmek.”
Esasında James Wood’un, kurmacayı ele alırken demek istediği de özetle bu. İşin mutfak kısmından haberdar olmak ve gerekenleri sabırla, özveriyle yerine getirmek. Bir edebi metnin ne şekilde oluşturulursa daha güçlü olabileceğini örneklerle izah eden yazar; kaliteyi aşağı çeken ve metni zaafa uğrattığını düşündüğü unsurları da yine örneklerle ele alıyor. Bunları ortaya koyarken baş döndürücü bir arşiv sunmaktan geri kalmadığını rahatlıkla söylemek mümkün. Bu kitabın teorik sorular sorup pratik yanıtlar üreten bir kitap olmasını umut ediyorum, diyor Wood. Yazar, en sevdiği yirminci yüzyıl roman eleştirmenlerinin Viktor Şklovski ile Roland Barthes olduğunu söylemekle beraber, onlara yönelik eleştirilerini sıralamaktan da geri kalmıyor: “Fakat Barthes ve Şklovski, yaratıcı içgüdüye yabancılaşmış yazarlar gibi düşünürler ve bu nedenle de tıpkı vurguncu bankerler gibi, onları var eden kaynağa, edebi üsluba saldırırlar(…) Ayrıca ikisi de başka uzmanlar için yazmakta olan uzmanlardır. Özellikle de Barthes, sıradan bir okurun (hatta sıradan olmamanın eğitimini alanların bile) kendisini okumasını ve anlamasını bekliyormuş gibi yazmaz.”
Flaubert’e ayrı bir parantez açılan kitaptaki öne çıkan başlıklar: Anlatım, detay, karakter, dil, diyalog, doğruluk-gelenek-gerçekçilik.
Kitabı okurken dikkatimi en çok çeken kavramlardan birisi ‘serbest dolaylı anlatım’. Wood’un da bu kavrama dikkat kesilmemiz için kayda değer bir çabası vardır. Serbest dolaylı anlatım, romancıların adlandırmasıyla ‘yakın üçüncü kişi’ veya diğer adıyla ‘karakterin içine girmek’ ile kastedilen şey, bir anlamda yazar ile karakterin bütünleşmesidir. Böyle bir anlatıda, sözcüğün kime ait olduğundan emin olamayız. Serbest dolaylı anlatımın avantajını şöyle dile getiriyor Wood: ‘Yazar ve karakter arasında bir uçurum oluşur ve onlar arasındaki köprü -ki bu serbest dolaylı anlatımdır- aynı anda hem bu uçurumu kapatır hem de aradaki mesafeye dikkat çeker.’
Wood’un iki örneğini burada analım:
1 – Ted, orkestrayı aptalca gözyaşları içinde seyretti.
Burada ‘aptalca’ sözcüğünün tam olarak kime ait olduğunu bilemeyiz. Müzik dinlemekte ve ağlamakta olan Ted’in aptalca gözyaşlarının akmasına izin verdiği için utanç duyduğunu zihnimizde canlandırabiliriz. Ama aynı zamanda onu gözlemleyen yazar da bunu aptalca bulmuş olabilir.
2 – “Brahms’ın bu ahmakça şarkısında ağlamak aptallık- diye düşündü.” Burada ise yazarın varlığının getirdiği çok katmanlılık kaybedilmiştir. Bu örnekte fazladan kullanılan birkaç kelime buna neden olmuştur. Dolayısıyla anılan aptallık kelimesi bu defa tamamen karaktere teslim edilmiştir.
Yazarın en az üç dil ile çalıştığına (ya da çalışması gerektiğine) vurgu yapan Wood, bunlardan ilkinin yazarın kendi dili, üslubu ve algısal donanımlarıyken; bir diğerinin ise karakterin dili, üslubu ve algısal donanımları olduğunu söyler. Üçüncü dil ise, dünyanın dili diyebileceğimiz, öncesinden bize intikal eden ve hâlihazırda kullanılmakta olan dildir. Buna, günlük konuşma dilinin yanı sıra, gazete, ofis, reklam, blog ve kısa mesaj dilini de dâhil edebiliriz. İşte çerçevesi çizilen bu üçlü dil yazar üzerinde baskısını hissettirir. Wood’un bu perspektifi dolayısıyla diyebiliriz ki, bir yazar üçlü sacayağına hâkim olma yönünde kendini eğitmeli, geliştirmelidir. Mesela bir marangozun eşine akıllı telefonundan mesaj atmasını ele alalım. Burada yazar, öncelikle anlattığı kahramanın (burada marangoz) mesleki donanım ve inceliklerini iyi bilecek, bununla da yetinmeyip günlük konuşma dilinin mesajlaşma uygulamalarında nasıl kullanıldığını iyi gözlemleyecektir.
Flaubert’e ayrı bir parantez açıldığını söylemiştim. Wood, Flaubert’in yerini tarif eder: ‘Şairler nasıl bahara şükran duyuyorsa romancılar da Flaubert’e öyle şükran duymalıdır.’
James Wood için bir milat değeri taşır Flaubert’in varlığı. “Onunla her yeni baştan başlar.” der. Çünkü milat noktası seçilen yazar, modern gerçekçi anlatım tekniğini kuran kişidir. Flaubert’ten söz edilirken iyi bir düzyazının detaylarına dair ipuçları alırız: ‘İyi bir düzyazı, anlatmayı ve parlak detayları tercih eder. Görsel dikkatin yüksek bir derecesine ayrıcalık tanır. Tıpkı iyi bir hizmetkâr gibi duygusallıktan arınmış bir sükûnete sahiptir ve lüzumsuz yorumlar yapmaktan kaçınmayı bilir. İyi ve kötüyü tarafsız bir biçimde yargılayabilir. Bizleri itmek pahasına dahi olsa gerçeği arar. Ve tüm bunların üzerinde yer alan yazarın parmak izleri, paradoksal bir biçimde, görünür olmasa da takip edilebilirdir.’ Devam eder Wood, ‘Bu özelliklerin bir bölümünü Defoe, Austen ya da Balzac’ta bulabilirsiniz; fakat Flaubert kadar hepsini tek bir yazarda bulamazsınız.‘
Tanrı’nın mahiyetini anlatırken içkin ve aşkın sözcüklerini kullanırız. Yani, Yaratıcı hem yarattığı kullarının üzerinde bir mevkide, onlardan etkilenmeyen bir konumdadır. Hem de âleme her an müdahil olmasıyla hiç boşluk bulunmaksızın tasarruflarına devam etmekte, yaratılanlara inayetini eksik etmemektedir. Buradan ilhamla, şöyle diyor Flaubert: ‘İşinin başındaki yazar, evrendeki Tanrı gibi olmalıdır; her yerde vardır ama hiç bir yerde görünmez. Sanat ikinci bir doğa olduğundan, bu doğanın yaratıcısı da benzer bir işleyişe sahip olmalıdır.’
Gerek yazarken gerekse de okurken dikkatimiz daha belirgin işler. Kapıyı açarken anahtarı hangi yönde kaç kere çevirdiğimize, otomobilin aynasının tozlanmış olduğuna ya da bir iltica halinde nefeslerimizin ritminin nasıl olduğuna dikkat kesilmek gibi. Öyleyse şunu demek mümkündür, yazar herhangi bir detayın fotoğrafını daha iyi çekip metne de olanca sıcaklığıyla aktarabilendir. Önemli düşünme becerilerinden birisi de diyalektik düşünmedir. Olaylara açılan penceresi sığ olanlar bu düşünme ediminden uzaktır. Çünkü diyalektik bir düşünce, eşyaya ve hadiseye, karşıt görüşleri de hesaba katarak bütüncül gözle bakabilmeyi sağlar. Yazarımız, edebiyatın rahle-i tedrisinden geçenlerin bu beceriyi kazanacaklarını söyler: Bu eğitim diyalektiktir. Edebiyat, hayatı daha iyi fark etmemizi sağlar; hayata ilişkin bize pratik yaptırır. Bu da bizi edebiyattaki detayları ve aynı zamanda hayatı daha iyi okuyan biri haline getirir.
Schopenhauer; Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine adlı kitabında, ‘Sözgelimi benim felsefem bana para kazandırmamıştır ama beni bir sürü masraftan alıkoymuştur.’ der. Kazancın anlamının daralıp maddi unsurlara tahvil edildiği günümüzde, edebiyat ve kazanç ikilisini bir kere daha gözden geçirmemizde fayda var. Eğitmenler ve ebeveynler olarak ortak şikâyetlerden birisi, dikkat dağınıklığıysa; edebiyatın vaat ettiklerini görmemiz daha da mühim bir hâl alıyor demektir.
Bir metnin ana unsurlarından birisi karakterdir. Yazar, anlatacağı hikâyeyi karakter(ler) üzerinden inşâ eder. Başka bir açıdan bakarsak, etrafına bakınan yazarı gözüne kestiren karakterimiz kendi hikâyesini yazması için yazara baskı uygular. Peki, karakterler yazara her zaman yaklaşır mı? Puşkin’e bakacak olursak aksi de mümkündür: “Ne oldu bilmiyorum ama karakterim bir anda benden uzaklaştı ve başına buyruk hareket etti. Benim bununla hiçbir alakam yok.” Wood’a dönecek olursak, kendisi bir karakterin yeterince canlı ya da derin olmadığında değil, oluşturan metnin kendi geleneklerine nasıl uyum sağlanacağını öğretemediğinde, karakterlerinin kendi gerçeklik seviyesine yaklaşamadığında başarısız olacağını söyler. Bir metni ‘ucuz’ metinlerden ayıran noktalardan birisi de kahramanların çok katmanlı olmasıdır. İyi bir örnek olarak gösterilen Dostoyevski kahramanları çok katmanlıdır. Bununla söylenilmek istenen, iyilerin salt iyi kötülerin ise salt kötü olmamasıdır. Yani insanın artı ve eksilerinin toplamı olarak görülüp bu minval üzerine anlatılmasıdır. Mesela, Yer Altından Notlar’da kahramanımız subaydan hem nefret eder hem de ona içten içe bir hayranlık da duyar. Bu aciz bir bağımlılık örneğidir ve Dostoyevski bu işkenceye ‘Yeraltı’ adını vermiştir. Ancak, insana bakacak olursak insan biraz da budur. Minarenin zirvesiyle, kuyunun dibi arasında gelgitler yaşar. Taşıdığı kalp dahi ‘inkılâb’ sözcüğüyle akrabadır. Başına bir musibet gelince ilticanın kapsını aşındırırken, olaylar yatışınca eski haline dönebilir.
İnsan bu, ahsen-i takvimdir ama kötüye kayması da mümkündür.
Yazar
Tilkilere kazaklarını, zürafalara ise montlarını giydirecek kadar soğuk bir kış gününde doğduğu rivayet edilir. Yıllar sonra sınıf öğretmeni olması ve her sabaha onlarca çocukla başlaması, bu soğuğu giderme çabası olarak yorumlanabilir.
Hâlen, memleketin en geniş katılımlı okuma hareketlerinden biri olan Endülüs Okuma Hareketi’nin koordinatörlüğünü yürütmektedir. Çocuk edebiyatı alanında yayımlanmış üç kitabı bulunmaktadır.
Yazı ve çalışmaları; Nida Dergisi, Karatahta, Hece Öykü, Yitiksöz, Hayal Bilgisi, Temmuz, Kuşluk ve Kardelendergilerinde yayımlandı. Hâlen Ankara’da yaşamakta ve yazı çalışmalarını sürdürmektedir.
İlgili Yazılar
Beşinci Olma Helak Olursun…
Her ne olursa olsun bize bahşedilen bir hayatı her zaman akışına bırakmak doğru değildir. İrade ve akıl sahibi varlıklar olarak doğru ve istikamet üzere bir yaşamı arzulayıp o minvalde de hareket edebilmeliyiz.
Kimi zaman yürüyerek, kimi zaman koşarak; kimi zaman durup stratejiler geliştirerek ama hiçbir zaman ‘boş vermişlik’ içinde olmayarak.
“Ya öğreten ol, ya öğrenen ol, ya dinleyen ol, ya da ilmi destekleyen ol. Ama beşinci olma helak olursun”. Hz. Muhammed. As.
Beşinci olmak, seyirci kalmaktır. Beşinci olmak, işe yaramayacağını peşinen kabullenmektir. Değerlilik duygusunu yitirip, çıktığı yolda kendini kaybetmektir.
Beşinci olmak, ideallerinden, hayallerinden, dualarından vazgeçmektir. Kabul olmayan duası zannedip, kendi istikrarsızlığının farkında olmamaktır.
Beşinci olmak, uçurumun kenarında iman etmek gibidir. Her an değişebilir ve önemsediği değerleri değersizleştirebilir. Beşinci olmak bir kıyımdır kendi içinde. Kıyama kalkmayanlar, yıkıma yakın olanlardır.
Sorunlu Olan Öğrenciler Mi Yoksa Onların Yetiştirilme Biçimleri Mi? Bir Eğitim Metodu Olarak Koro’dan Sesler
Bazı yönetmenlerin film yapma arzusu çok öncelere dayanır. Gökyüzü Kadar Kırmızı filminin yönetmeni Bortone’un ileride müzikle ilgili bir film yapmak istemesi ve 2004 Fransız yapımı “Koro” (Les Choristes) filminin yönetmeni Christophe Barratier’in küçük yaştan itibaren müziğe olan sevdasından ötürü müzikle alâkalı bir film yapmak istemesi buna örnek gösterilebilir. Yönetmenlerin birçoğu kendi hissettiklerini, yaşadıklarını belgelemek, hatıralarını görselliğe dökmek amacı içinde olabiliyorlar.
Seyyah
Zamanın birinde , elinde not defteriyle yollara düşen ve aldığı yollarda kendine yaklaşmanın ümidini taşıyan bir seyyah varmış. Seyyah dediysem ; amaçsız bir gezgin değil kastım. O kendisine yapıştırılan tüm etiketlerden sıyrılıp, dünyayı tanımaya karar veren ,dünyayı tanıdıkça kendini de çözebileceğini düşünen biriymiş.
Çocukluğun Kokusu…
İnsanın üzerine sinen en güzel koku çocukluk kokusudur. Üzerinize sinen o kokuyu bir ömür yanınızda taşırsınız ya da taşımak istersiniz. Çünkü bu koku ötelerin cennetin kokusudur. Uçsuz bucaksız hayal dünyasında, ayakları yere basmadan diyarlar aşan çocukluktur. Dinlediği her masal sonrası kendi masalını yazmak, yaşamak isteyen çocukluk…
Kalk Kendi Önünden
“Ey gönlüm, derdin varsa eğer uyan uykudan! Seni yemen ve uyuman için getirmediler. Farz edelim cümle âlemi yedin, ölümden kurtulamazsın savaşsan da! Kendinden daha ne kadar zarar göreceksin? Ey kendine afet olan! Afet musibet sensin; kalk kendi önünden.”