Ve sükûn… Ve sükût… Fırtına dindi. Yer suyunu çekti. Gözler kurudu. Pınarlar akmaz oldu. Etrafa derin bir sessizlik hâkim.
…
Sırada ne var? Sükûnun ebedi olmadığı aşikâr. O halde bir ses çık-ar-malı. Bir ses ki çarkı yeniden döndürsün. İlk kıvılcımı atsın da hareket başlasın. Peki, nasıl olmalı bu ses? Hafifçe mi, aniden mi, sert bir şekilde mi? Tercih ikinciden yana. ÇAT! Eline yeniden aldığı kalemin ikiye ayrılması sesiydi bu. Ayrılmalar her zaman bu kadar ses çıkarmıyordu ama. Öyle ayrılmalar vardı ki ayrılan (yahut ayrıldığını zanneden) dahi farkına varamıyordu ayrılığın. Gözünü yavaş yavaş doldurmaya başladığında firak ateşi; gemi limandan çoktan ayrılmış bulunuyordu. Ne kadar hayıflansa azdı o vakitten sonra. Geminin dümeni limana bağlıydı ve limandan “Geri dön!” emri gelmeden dönebilmesi imkân haricinde idi. İftirâk!..
…
Kalemin şaklaması şuuruna bir tokat tesiri yaptı. Bir an durakladı, hatta kendine geldiğini bile zannetti. Yoksa kalemi gibi kendi ömrü de ayrılmış mıydı kat-i olarak?! Kestirmesi biraz zaman alacaktı ama çalışmalıydı, gayret etmeliydi. Zihni felce uğramış bir hâlde idi. Çok zorlanıyordu… Bin bir düşünce cirit atıyordu zihninde. Ne yapmaya çalıştığını düşündü önce. Bir şeyleri anlamalıydı. Önce kendini çözmeliydi. Çözmeliydi ki; yeniden, ama istediği şekilde inşa edebilsindi. Çözemiyordu, çözemiyor ve büyük ihtimalle çözemeyecek de… Ne kadar uğraşsa da nafile. Boşa kürek çekecek. Ne biçim bir muamma bu insanoğlu! Deryada, dalgaların bir o yana bir bu yana sürdüğü bir saman çöpü olamaz; olmamalı da. O halde ortada bir gerçek var… Bu hale düşmesindeki bütün amiller harici değil. Bu tespit biraz acıtıcı idi. Kendi düşen ağlamaz. Acep hakikaten de öyle mi? Ha bir başka el itmiş, ha kendi düşmüş… Öyle ya böyle acınacak bir hâl vesselam.
…
Yeniden durdu. Beden zaten duruyordu da zihin çalışmıyordu; o da durdu. Yeniden bir kriz. Zihin meflûç. Önceyi tahlilden vazgeçti. Yeni baştan başlamalıydı; öncesi ne olursa olsun. Başarabilir miydi? Belki; belki de değil. Denemeliydi ve kaybedeceği şeyler çok azdı. Az ama kıymetli: ömrü…
Eline yeni bir kalem aldı kalemlikten. O an aklına müthiş bir fikir getirmişti bu kalemlik. Bir kırdığı kaleme baktı; bir kalemlikteki kalemlere. Farklı renklerde, farklı ebatlarda, çeşitli kalemler… İstediğini seçebilirdi. Görünürde buna mani bir şey de yoktu. Kırılmış kalemin parçalarını eline aldı, öptü, alnına götürdü ve iki parçayı da kalemliğe koydu. Önünde ne çok ihtimal vardı da hiçbirini göremediği için kırık kalemde kalmıştı. Şimdi teşekkür ediyordu içinden kaleme… Kaleme ve onu yaratana…
“Yolculuğunuza hicret sevabı versin Rabbim… Yolcunun duası kabul olur. Esas yolculuk Allah’tan Allah’a olandır evladım. Ahiret yolcusuyuz hepimiz. Gönlü açık olanın yolu da açık olur. Sadakamızı vermeden aman ha! Görünmez belayı def eder sadaka. Sıla-i rahim ettiniz, bağları koparmadınız. Sıla-i rahim ta cennete uzanan bir bağdır.”
Tevfikbey Mahallesi’nin ara sokaklarında yeni aldığı Chelsea botunun kaldırımı döven sesiyle yürüyordu. Otobüsten iner inmez akşam ezanı kulaklarına dolmuştu. Etrafı şöyle bir kolaçan etti, Sefaköy’ün boğuk, tıkış tıkış binaları arasında tek bir minare yükselmiyordu. Geçen arabaların yanıp sönen farları ve sıra sıra dükkânların spot lambaları, caddeyi ışıl ışıl parlatıyordu.
İnsan her daim yolcudur. Yavrucuğum, adımlarına dikkat et. Güdülerinin seni yönetmesine izin vermemek için dik tut bilincini ve bedenini. Aksi hâlde yolcu olduğunu unutur ve bilincini kaybedersin. Yolda olmak, sınanmaktır. Ve günahların çoğu imtihan sırasında düşülen çukurlardadır. Tehlikeyi sezemeyecek kadar bilincini kaybedip çıkmaz sokaklara saparsan zincirleme kazalara kurban gidersin.
Seyyah gözünü çimenlerin üzerinde açmış olmanın şaşkınlığıyla doğrulmuş. Etrafını incelerken buraya nasıl ve ne zaman geldiğini hatırlamaya çalışsa da başaramamış. Bu hiç bir tepenin görülmediği dümdüz araziyi adımlamış, kocaman ovanın her hangi bir yere varmadığını görmüş. Uzay boşluğunda öylece duran koca bir bahçe mi? Rüya mı, hayal mi, masal mı bilememiş seyyah… Yemyeşil kocaman bu arazinin ortasında iki büyük kapı varmış. Kapılar dik bir şekilde arazinin orta yerinde birbirlerine dönük ve hiçbir yerle bağlantısı olmadan duruyormuş. Seyyah merakla kapılardan birini açmış, içeri adım atmış. Farklı bir dünyaya açılmış kapı; yüzyıllar önceymiş sanki…
İki Dil Bir Bavul (2008), iki yönetmenin elinden çıkmış, hem belgesel yönü hem de dramatik unsurları harmanlayan kurmaca özelliğiyle öne çıkan bir yapımdır. Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde (Demirci Köyü) yapılan film, Anadolu’nun doğusunda bir köye atanmış genç bir öğretmenin yaşadığı deneyimleri konu edinir.
Sessizlik Öyküleri I
Ve sükûn… Ve sükût… Fırtına dindi. Yer suyunu çekti. Gözler kurudu. Pınarlar akmaz oldu. Etrafa derin bir sessizlik hâkim.
…
Sırada ne var? Sükûnun ebedi olmadığı aşikâr. O halde bir ses çık-ar-malı. Bir ses ki çarkı yeniden döndürsün. İlk kıvılcımı atsın da hareket başlasın. Peki, nasıl olmalı bu ses? Hafifçe mi, aniden mi, sert bir şekilde mi? Tercih ikinciden yana. ÇAT! Eline yeniden aldığı kalemin ikiye ayrılması sesiydi bu. Ayrılmalar her zaman bu kadar ses çıkarmıyordu ama. Öyle ayrılmalar vardı ki ayrılan (yahut ayrıldığını zanneden) dahi farkına varamıyordu ayrılığın. Gözünü yavaş yavaş doldurmaya başladığında firak ateşi; gemi limandan çoktan ayrılmış bulunuyordu. Ne kadar hayıflansa azdı o vakitten sonra. Geminin dümeni limana bağlıydı ve limandan “Geri dön!” emri gelmeden dönebilmesi imkân haricinde idi. İftirâk!..
…
Kalemin şaklaması şuuruna bir tokat tesiri yaptı. Bir an durakladı, hatta kendine geldiğini bile zannetti. Yoksa kalemi gibi kendi ömrü de ayrılmış mıydı kat-i olarak?! Kestirmesi biraz zaman alacaktı ama çalışmalıydı, gayret etmeliydi. Zihni felce uğramış bir hâlde idi. Çok zorlanıyordu… Bin bir düşünce cirit atıyordu zihninde. Ne yapmaya çalıştığını düşündü önce. Bir şeyleri anlamalıydı. Önce kendini çözmeliydi. Çözmeliydi ki; yeniden, ama istediği şekilde inşa edebilsindi. Çözemiyordu, çözemiyor ve büyük ihtimalle çözemeyecek de… Ne kadar uğraşsa da nafile. Boşa kürek çekecek. Ne biçim bir muamma bu insanoğlu! Deryada, dalgaların bir o yana bir bu yana sürdüğü bir saman çöpü olamaz; olmamalı da. O halde ortada bir gerçek var… Bu hale düşmesindeki bütün amiller harici değil. Bu tespit biraz acıtıcı idi. Kendi düşen ağlamaz. Acep hakikaten de öyle mi? Ha bir başka el itmiş, ha kendi düşmüş… Öyle ya böyle acınacak bir hâl vesselam.
…
Yeniden durdu. Beden zaten duruyordu da zihin çalışmıyordu; o da durdu. Yeniden bir kriz. Zihin meflûç. Önceyi tahlilden vazgeçti. Yeni baştan başlamalıydı; öncesi ne olursa olsun. Başarabilir miydi? Belki; belki de değil. Denemeliydi ve kaybedeceği şeyler çok azdı. Az ama kıymetli: ömrü…
Eline yeni bir kalem aldı kalemlikten. O an aklına müthiş bir fikir getirmişti bu kalemlik. Bir kırdığı kaleme baktı; bir kalemlikteki kalemlere. Farklı renklerde, farklı ebatlarda, çeşitli kalemler… İstediğini seçebilirdi. Görünürde buna mani bir şey de yoktu. Kırılmış kalemin parçalarını eline aldı, öptü, alnına götürdü ve iki parçayı da kalemliğe koydu. Önünde ne çok ihtimal vardı da hiçbirini göremediği için kırık kalemde kalmıştı. Şimdi teşekkür ediyordu içinden kaleme… Kaleme ve onu yaratana…
Yazar
İlgili Yazılar
Yoldan Öyküler
“Yolculuğunuza hicret sevabı versin Rabbim… Yolcunun duası kabul olur. Esas yolculuk Allah’tan Allah’a olandır evladım. Ahiret yolcusuyuz hepimiz. Gönlü açık olanın yolu da açık olur. Sadakamızı vermeden aman ha! Görünmez belayı def eder sadaka. Sıla-i rahim ettiniz, bağları koparmadınız. Sıla-i rahim ta cennete uzanan bir bağdır.”
Kaymak
Tevfikbey Mahallesi’nin ara sokaklarında yeni aldığı Chelsea botunun kaldırımı döven sesiyle yürüyordu. Otobüsten iner inmez akşam ezanı kulaklarına dolmuştu. Etrafı şöyle bir kolaçan etti, Sefaköy’ün boğuk, tıkış tıkış binaları arasında tek bir minare yükselmiyordu. Geçen arabaların yanıp sönen farları ve sıra sıra dükkânların spot lambaları, caddeyi ışıl ışıl parlatıyordu.
Tevbe Hayat Yolunun Neresindedir?
İnsan her daim yolcudur. Yavrucuğum, adımlarına dikkat et. Güdülerinin seni yönetmesine izin vermemek için dik tut bilincini ve bedenini. Aksi hâlde yolcu olduğunu unutur ve bilincini kaybedersin. Yolda olmak, sınanmaktır. Ve günahların çoğu imtihan sırasında düşülen çukurlardadır. Tehlikeyi sezemeyecek kadar bilincini kaybedip çıkmaz sokaklara saparsan zincirleme kazalara kurban gidersin.
Seyyah – III – Masalda üzerinde durulan duygu: Korku
Seyyah gözünü çimenlerin üzerinde açmış olmanın şaşkınlığıyla doğrulmuş. Etrafını incelerken buraya nasıl ve ne zaman geldiğini hatırlamaya çalışsa da başaramamış. Bu hiç bir tepenin görülmediği dümdüz araziyi adımlamış, kocaman ovanın her hangi bir yere varmadığını görmüş. Uzay boşluğunda öylece duran koca bir bahçe mi? Rüya mı, hayal mi, masal mı bilememiş seyyah… Yemyeşil kocaman bu arazinin ortasında iki büyük kapı varmış. Kapılar dik bir şekilde arazinin orta yerinde birbirlerine dönük ve hiçbir yerle bağlantısı olmadan duruyormuş. Seyyah merakla kapılardan birini açmış, içeri adım atmış. Farklı bir dünyaya açılmış kapı; yüzyıllar önceymiş sanki…
Doğu’da Eğitime ve Eğitimciye Bakmak: İki Dil Bir Bavul’dan Okul Tıraşı’na Bir Okuma
İki Dil Bir Bavul (2008), iki yönetmenin elinden çıkmış, hem belgesel yönü hem de dramatik unsurları harmanlayan kurmaca özelliğiyle öne çıkan bir yapımdır. Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde (Demirci Köyü) yapılan film, Anadolu’nun doğusunda bir köye atanmış genç bir öğretmenin yaşadığı deneyimleri konu edinir.