Anlamaya değil, yaftalamaya; iletişim kurmaya değil, tezahürat yapmaya teşne olduğumuz şu dünyada ne büyük fırsatlar kaçırıyoruz bir bilsek. Kim bilir, ötelediğimiz kişiler, toplumlar, milletler, tersinden kalkıp aynaya özensiz bakmamız sonucu görüp irkildiğimiz kendi aksimizden başka bir şey değil.
Medeniyet dünyalarına da yapacağımızı yapıyor, cetvelle ölçüp ortadan ayırıyoruz; doğu ve batı diye. Çok farklı tecrübelerle farklı yerlere savrulduğumuz doğru ama dikkatli bakarsak bizi yanaştıracak teyeller yerli yerinde.
İlahi yasayla bozuşmuş, köprüleri yıkmış, gemileri yakmış olanlar, yerine insani yasalar getirip devam ettiler yola. İnsani dedikleri yasanın insanı dışlaması pek çabuk oldu. Dört ayaklılar iyi, iki ayaklılar kötü deseler ona bile sempatiyle bakabilecekken, “sen biraz fazla kavrulmuşsun, insan değilsin anladık ama hangi canlısın bilemedik” lisan-ı halleri, birilerinin topraklarını uçsuz bucaksız kılmak, her köşeye endüstriyel canavarlar dikmek dışında ne işimize yaradı, onu da biz bilemedik.
İlahi yasaya hürmetimiz sonsuz diye diye gerisin geri sıvışanlar daha mı iyi yaptı peki? Gönüllerinde esamisi okunmayanı, görünürde kaldırmadılar. Kendince konuşanı yuhalayıp beride zehirli bencilliklerini tahkim ettiler. Gene üç beş kişi yükte ve pahada ağır çekti, içleri tam takır kuru bakırsa ne olmuş!
Evlilik, boşanma, şiddetin her türlüsü, ekonomik yoksunluk, göçmenlik, çocuğa dair her türlü istismar ve mahrumiyet derken, silahlanma yarışında gözden kaçan yirmi dört ayar insanî bir yığın derdimiz var. Üstelik o tarafın bu tarafın, bu şubenin, şu mahallenin değil, “hamımızın” derdi.
Derde derman olmak, sorunlara çözüm geliştirmek için, artık iyice bellediğimiz meşhur beş aşama var ya, orada bir adım olsun ilerleyemiyoruz. İnkârda takılıp kaldık, pişman olmaya zaten gerek yok, bir de kabullenecek miyiz?
Ne münasebet! Kabaca örneklendirip bunca sözün kendisine odaklandığı çok güçlü, çok etkili kitaba indireceğim paraşütümü.
Vaktiyle yaşlıların, evlilikte sorun yaşayan kadınların, sıkıntı çeken çocukların bir yerlere gönderilmesi, himaye edilmesi diye bir problem yoktu. Toplum o denli karmaşıklaşmamıştı. Yatay iş dağılımıyla kendi yağında kavruluyor, derdi tasası belasına basit çözümler geliştiriyordu. Sonra her şey sarpa sarınca, akıl almaz maddi güç, dengeleri bozunca toplum bunlar için kurumsal karşılıklar bulmaya başladı. Çocuklar, yaşlılar, kadınlar bir yerlere taşınarak, profesyoneller eşliğinde selamete kavuşturulmaya çalışıldı. Diğer tarafın bu taraklarda bezi yoktu. Atmam yaşlımı ötelere dedi ve kırık kolu mümkün olduğunca yen içinde tuttu. Güzelce işleyen durumda, yaşlı ve çocuk birbirinin anlam ve duygu dünyasına eklemlendi. Adı konulmamış diğerkâmlık destanları fısıldandı, yüzler güldü, aile yoksulken bile yoksunlaşmadı. İşler sarpa sardığında kopan kızılca kıyameti anlatmak istemezdim ama sonu güzel biten Türk melodramlarında değiliz maalesef. Kimsenin kimseyi istemediği ama el âlem ne der belasına katlandığı, yaşamsallığı yok olmuş bir vasat. Kurumlar ihdas edip dertle ötede teknik bir çerçevede yüzleşenler ne kazandı ne kaybetti, onu da Sıradışı Basit kitabı anlatıyor layıkıyla.
Defalarca büyük ödüllere aday olan, kimi prestijli ödülleri alan, ha bire mayınlı arazide dolaşan, edebiyatına bu arazide kıymet biçmeye adanan Marie-Aude Murail, gövdesi yirmi iki, aklı üç yaşında olan Basit’in (asıl adı Barnabe olsa da kitapta Basit diye çağrılıyor) organize bir toplumla sınavını yansıtıyor. Yaşça küçük akılca dev kardeşi Kleber, sorumsuz babanın, insanı dışlayarak çalışmaya alışan sosyal devletin, tuhaf bakışların, ahmaklıkların ve daha nice şeyin yükünü omuzlanıyor. Akılcı davranarak; kendisi zaten reşit değilken, “sorumluluğu” cafcaflı kurumlara devredebilecekken ve iyi bir üniversiteye girme yolunda görece basit engelleri bir bir aşacakken, yürek yemişçesine bilgelikle “yeter”, diyor “biz bize yeteriz” ve koyuluyor yola.
Yazarın sakin sakin sunduğu resitalin niteliğini anlamak için basit tercihlerindeki derinliğe dikkat kesilmek yeterli. İleride katman katman gerçekliğiyle tamam edeceği çocuk zekâlı çarpıcı görünümlü Basit, metrodaki köpekli adam karşısında heyecanlanıyor ve tedirginlikle aynı cümleyi tekrar ediyor: “Beyefendinin köpeği var” makul bir korku ifadesi ya da çocuksu bir heyecan ifadesi olabilir. Basit’in genç oluşu dile getiriliyor önce, sevmek için yanındakinden izin isteyen “genç” adam okurda acabalar uyandırıyor. “Hayır” diye bağıran kardeşi Kleber’ın ani çıkışı köpeğin havlamasına benzetiliyor. Sonunda kendince iletişime geçmek isteyen Basit’in, roman boyunca yanından ayırmayacağı ve psikolojik durumunu, topluma dair eleştirisini kendisi aracılığıyla yansıtacağı tavşan ile tanışıyoruz. Kleber, abisi için hemen her şeyi yapsa da toplumla uzlaşı için ödün vermesi gerekiyor. İşte o ödün, dilinden şu sözcüklerle dökülüyor: “Onun kusuruna bakmayın, kendisi zihinsel engellidir.” Çok fazla şey vadeden müthiş bir açılış!
Tavşanı Bay Şavşan’dan mümkünü yok ayrılmayan Basit’in babasının, yeni evliliği ve eşinin hamileliği dolayısıyla çocuklardan uzak durduğunu, öte yandan teknik babalığı hevesle yapmaktan geri durmayıp Basit’i, Malicroix’ya yerleştirmeye can attığını, Kleber’ın ise annesinden kalan mütevazı mirasla bir ev tutup orada karınca kararınca dünyaya tutunmayı planladığını öğreniyoruz.
Yazar, sadece Malicroix ismiyle bile sosyal devleti Katolik sembollerle buluşturup ikisini birden pataklıyor. Kötü haç anlamına gelen dini referansla gösterişten geri durmayan ama çocukları, ilaçla sersemletmekten öte yol bilmeyen kurum, kulağı kesiklere çok fazla şey söylüyor.
Karakter ve diyaloglar iyi çatıldığında, romanın, örümcek ağının zarif heybetine kavuşması an meselesidir. Elimizdeki kitap, kalemin öylesine oynayıp iz bıraktığı bir birim konuşma bile içermiyor. Yetişkin emlakçıyla, sosyal hizmet görevlisi kadınla, evi paylaştıkları tıp öğrencisi çiftin kız ve erkek tekleriyle, sevecenlik abidesi Zahra ve karmaşık karakterinde kötücül notalar ağır basan Beatrice’le, huysuz ama insancıl ihtiyar Bay Tanrıkent’le, dobralık nişanesi lambır lumbur konuşan Enzo, kankası utangaç Corentin ve daha nicesiyle olay örgüsünü geliştirip karakterlerle mesafemizi sıfıra yaklaştıran diyaloglar akıl kamaştırıyor.
Mekanizmaları anlamayıp içinde “küçir” bir adam var mı diye parçalayıp bakan Basit’e saat, telefon vb. nesneleri vermek pek akıl kârı değil. Öte yandan cebinde taşıdığı alarm tabancasını, bantacamla diyor Basit, şapşallığını anlamayanlara karşı caydırıcı şekilde kullanabiliyor. Kötü sözleri duyar duymaz “O-oooo, çirkin bir kelime”yi yapıştırıyor.
Emmanuel ve Aria birbirini seviyor ya da öyle sanıyor, Enzo abayı fena halde yakmış Aria’ya, Aria’nın küçük erkek kardeşi Corentin’ın başı kendisiyle belada, forma girse, utangaçlığını kimsesizler mezarlığına gömse, cinsi latifle iki selam kelam eylese… Kleber ve Basit’in gelişi bu sarmal döngüyü biraz daha karıştırıp ilginçleştiriyor. Kibar Emmanuel, Basit’e karşı kaba, kaba Enzo Basit’e karşı dünya iyisi.
Basit’in etrafında dönen dünyada iki odağımız var: Evdeki ilişkiler, okuldaki ilişkiler. Kleber okulda görür görmez kafasını karıştırıp duygularını coşturan iki kızla tanışıyor. Zahra ve Beatrice. Lübnan asıllı Zahra’nın ailesine buyur ediliyoruz ileriki sayfalarda. Beatrice ise gençlik edebiyatı kariyerini femme fatale olarak tamamlıyor.
Zahra’nın altı kız kardeşi var: Djemilah (Cemile), Leila, Naima, Nouria, Malika… En küçükleri Amira işitme engelli, ailede en çok sevilip üstüne en çok titrenen. Yasmine Ana, Anadolu kadınlarına -eski sürüm- çok benziyor. Evine ve çocuklarına adanmış, sevecen, verimkâr. Baba Larbi, kızlarına nihayetsiz sevgiyle bağlı kemalât sahibi bir adam. Kızlarına sözünü dinletmesi, onları şımartmasına engel olmamış. Sevgi disiplini yoğurduğunda sorun çıkmıyor galiba, disiplin sevgiye patronluk tasladığında gözü köreliyor terazinin.
Larbi, Kur’an’dan alıntı yaparken kızların verdiği tepki, göçmenliğin getirisi melez kültüre ve kuşakların hızla farklılaşmasına telmih. “Buradaki hayat zevklerin yanılsamalarından ibarettir” alıntısı birçok ayetin serbest bir çevirisi adeta. Bu alıntıda Larbi’nin dünyaya dair kısıtlayıcı yanı öne çıkarılıyor, “Hıristiyanların, Müslümanlara en yakın olanlar…” diye selamlandığı ayeti alıntıladığındaysa, ayine katılan Kleber’ın, inancının farklılığına rağmen kabul görmesi, ötekiyle birlikte yaşama, dünyanın meşru imkânlarından sonuna kadar faydalanma anlayışı vurgulanıyor.
Telefon, Basit’in alter egosu pelüş oyuncak Bay Şavşan’dan sonra kitaptaki en etkili nesne olmayı başarıyor. Doğru ellerde, Basit’in çılgın dünyasında olmak kaydıyla elbette. Corentin’in odasından aldığı telefon aile facialarının kıyısında gezindiğimiz seri konuşmaların pimini çekiyor. Corentin’in annesi oğlum dediğinde kendi ölmüş annesi geliyor aklına, ölen insanların telefonda küçülmüş insanlar olarak yaşayıp yaşamadıklarını anlamaya çalışıyor. Çocuklarının yaşadığı evi gelip görmek isteyen anne babaya öyle kafa karıştırıcı şeyler söylüyor ki; “kaygılı anne” devreye girince Corentin’in sinirlerinin bozulduğu, iyi olmadığı, yardıma ihtiyacı olduğu efsanesi dilden dile dolaşıyor.
Popüler kültürün olmazsa olmazı partiler, partide karşı cinslerin birbirini süzmesi, geleneksel toplumun çeşme başı buluşmalarından pek farklı değil. Bizdeki kıllanan amca, işkillenen teyzeyi temsil eden Bay Tanrıkent’in, öğrenci evinde olan bitenlerle ilgili tasavvuru ise evlere şenlik. Doğrudan bir ahlâkçılık eleştirisi yok elbette. Bu kadar iyi bir romanda vaiz rolüne kalkışıp yargı dağıtmak abesle iştigal olurdu. Öte yandan tekçi bir ahlâk anlayışından ziyade çoklu ahlâk anlayışı, farklı şartlarda farklı ahlâk anlayışlarının olabileceği bunun da pek ala diğerinin gördüğü “ahlâksızlık” olmayacağı sezdiriliyor.
Basit’in, sosyal hizmetler görevlisi Bayan Bardux ile Bay Muçbingen kılığındaki konuşmaları, hocanın “ye kürküm ye”sini hatırlatıyor. Bay Şavşan ile yirmili yaşlardan üç yaşına düşen Basit, bir kravat takıp “grand tuvalet” salınınca kerli ferli yetişkine dönüşebiliyor. Basit’i gençlerin yanında kalan bir yetişkin sanan Bayan Bardoux, eteğindeki taşların tamamını döküyor. Basit, hem kendisi hakkında babasının yaptığı planı öğreniyor, hem de Corentin’in başını iyice belaya sokuyor.
Marie-Aude Murail, Bay Şanşan, Bayan Şanşaniye, Bay Muçbingen derken yirmi iki yaşındaki; annesinin düşüğü engellemek için kullandığı ilaç yüzünden zihinsel engelli olarak ömür süren çocuksu kavrayışlı Basit’in, oynadığı oyunlar ve büründüğü rollerle toplumsal hicvini derinleştirip gerçekçi bir eleştiriyle okurun silkinmesini sağlıyor. Öteki, anormal, arıza, tekinsiz, cadı, yabancı, deli… sıfatlarıyla toplumun nasıl yunup arındığını ve mekanik varlığını sürdürdüğünü belirtiyor. Anormallerin dayanışmasını ise hâlâ şifalı ve işleyen bir seçenek olarak selamlıyor. Özbeöz babanın, kuruma kapatarak beklediği ikiyüzlü sağalmadan binlerce kez güzel bir seçenek. Hem ne ilginçtir, yazarın kendi medeniyet dairesini batıdan doğuya genişletip yaşayan yatay toplumu, birlikte dertlenip homurdandığımız, birlikte umutlanıp sevindiğimiz vasatı düşlediği bir seçenek.
Yine yeni bir mektup… Okuman ümidi kelimelerin sığınağı gibi… Yazma gayreti benim işim. İyi olman ümidim ve duamla. Nasıl da hızlı geçiyor zaman, gözden kaçırdıklarımız, farkına varamadıklarımız için bazen telaşlanır yüreğim. Her saniye biricik, bir daha asla yaşanmayacak, bunu düşününce zamanı ve zamanda ikram edilen her nimeti görememekten insan endişe ediyor, en azından ben endişeliyim. Öyle ya çözebileceğim bir sorunu, mutlu edebileceğim bir çocuğu, ümit ekebileceğim bir yüreği farkında olmadan kaçırmak onun için de benim için de büyük ziyan.
Coğrafyanın, kaderin, insanların ve hikâyelerin sürekli akıp durduğunu, dönüştüğünü, iyi ve kötü anlamda birbirini beslediğini mükemmele yakın anlatan Değirmenler Vadisi kitabını ilk kez okuduğum günkü heyecanımı hâlâ hatırlıyorum. Doksan küsur sayfada bunca çok şey, bunca yalınlıkta, bunca ustalıkla nasıl anlatılır diye ağzı açık ayran budalası gibi bakakalmıştım sayfalara, cümlelere sözcüklere. Kadim anlatıların, masalların çeşnisi vardı ama modern bir hikâyeydi anlatılan.
Öğretmen, gönlünün sesiyle ufak yüreklere dokunmayı dert edinen kişidir. Savaş vermeden, emek harcamadan, sevmeden yapılan öğretmenlik “mevzuat öğretmenliğinden” öteye geçmiyor. Kendinden vererek çoğalabileceğin bir meslek yani öğretmenlik…
Yürek köküne dokunmak… İnsan bu duyguyu bir kere yaşayınca hayatının merkezine oturtabiliyor bunu. Kâmil insan olma yolunda bir basamak olarak kullanabiliyor.
Mânâyı incitmeden…
“Sen neden, kimden kaçtın da bunca zaman derin uykulara daldın?” diye soruyorum kendime. Her günüm bir yıl gibi geçmişçesine derin izler bırakırken kalbimde, “Değdi mi bu kadar uykuya?” diye sormadan edemiyorum. Ashab-ı Kehf’in mücadelesini sen ne kadar yaşadın da kaçmayı hak ettin sorusu gelir ardından. Onlar kadar dinin için mücadele ettin mi? Peki, onlar kadar imanın var mı ki senin? Ama onlar tek değillerdi de senin gibi. Gerçi sen de tek sayılmazsın. Senden öte senden ziyade kaç benlik daha taşıyorsun bu topraktan olma bedende. Taşıdığın her sıfatla yeni bir sen oluyorsun.
Ne yazık ki silahlar ona doğrultulunca, dev de kendini savunmak zorunda kalıyor. Asıl mesele, Demir Dev’in güvende hissetme ihtiyacından kaynaklanıyor. Hogarth’ın yaralanması ise bardağı taşıran son damla oluyor ve dev, bir savaş makinesine dönüşüyor. Ama unutmayalım: O, sevgiyi öğrenmiş bir varlık. Kendini feda etmeye bile hazır…
Bay Şavşan ve Basit’in Karmakarışık Oyunları
Anlamaya değil, yaftalamaya; iletişim kurmaya değil, tezahürat yapmaya teşne olduğumuz şu dünyada ne büyük fırsatlar kaçırıyoruz bir bilsek. Kim bilir, ötelediğimiz kişiler, toplumlar, milletler, tersinden kalkıp aynaya özensiz bakmamız sonucu görüp irkildiğimiz kendi aksimizden başka bir şey değil.
Medeniyet dünyalarına da yapacağımızı yapıyor, cetvelle ölçüp ortadan ayırıyoruz; doğu ve batı diye. Çok farklı tecrübelerle farklı yerlere savrulduğumuz doğru ama dikkatli bakarsak bizi yanaştıracak teyeller yerli yerinde.
İlahi yasayla bozuşmuş, köprüleri yıkmış, gemileri yakmış olanlar, yerine insani yasalar getirip devam ettiler yola. İnsani dedikleri yasanın insanı dışlaması pek çabuk oldu. Dört ayaklılar iyi, iki ayaklılar kötü deseler ona bile sempatiyle bakabilecekken, “sen biraz fazla kavrulmuşsun, insan değilsin anladık ama hangi canlısın bilemedik” lisan-ı halleri, birilerinin topraklarını uçsuz bucaksız kılmak, her köşeye endüstriyel canavarlar dikmek dışında ne işimize yaradı, onu da biz bilemedik.
İlahi yasaya hürmetimiz sonsuz diye diye gerisin geri sıvışanlar daha mı iyi yaptı peki? Gönüllerinde esamisi okunmayanı, görünürde kaldırmadılar. Kendince konuşanı yuhalayıp beride zehirli bencilliklerini tahkim ettiler. Gene üç beş kişi yükte ve pahada ağır çekti, içleri tam takır kuru bakırsa ne olmuş!
Evlilik, boşanma, şiddetin her türlüsü, ekonomik yoksunluk, göçmenlik, çocuğa dair her türlü istismar ve mahrumiyet derken, silahlanma yarışında gözden kaçan yirmi dört ayar insanî bir yığın derdimiz var. Üstelik o tarafın bu tarafın, bu şubenin, şu mahallenin değil, “hamımızın” derdi.
Ne münasebet! Kabaca örneklendirip bunca sözün kendisine odaklandığı çok güçlü, çok etkili kitaba indireceğim paraşütümü.
Vaktiyle yaşlıların, evlilikte sorun yaşayan kadınların, sıkıntı çeken çocukların bir yerlere gönderilmesi, himaye edilmesi diye bir problem yoktu. Toplum o denli karmaşıklaşmamıştı. Yatay iş dağılımıyla kendi yağında kavruluyor, derdi tasası belasına basit çözümler geliştiriyordu. Sonra her şey sarpa sarınca, akıl almaz maddi güç, dengeleri bozunca toplum bunlar için kurumsal karşılıklar bulmaya başladı. Çocuklar, yaşlılar, kadınlar bir yerlere taşınarak, profesyoneller eşliğinde selamete kavuşturulmaya çalışıldı. Diğer tarafın bu taraklarda bezi yoktu. Atmam yaşlımı ötelere dedi ve kırık kolu mümkün olduğunca yen içinde tuttu. Güzelce işleyen durumda, yaşlı ve çocuk birbirinin anlam ve duygu dünyasına eklemlendi. Adı konulmamış diğerkâmlık destanları fısıldandı, yüzler güldü, aile yoksulken bile yoksunlaşmadı. İşler sarpa sardığında kopan kızılca kıyameti anlatmak istemezdim ama sonu güzel biten Türk melodramlarında değiliz maalesef. Kimsenin kimseyi istemediği ama el âlem ne der belasına katlandığı, yaşamsallığı yok olmuş bir vasat. Kurumlar ihdas edip dertle ötede teknik bir çerçevede yüzleşenler ne kazandı ne kaybetti, onu da Sıradışı Basit kitabı anlatıyor layıkıyla.
Defalarca büyük ödüllere aday olan, kimi prestijli ödülleri alan, ha bire mayınlı arazide dolaşan, edebiyatına bu arazide kıymet biçmeye adanan Marie-Aude Murail, gövdesi yirmi iki, aklı üç yaşında olan Basit’in (asıl adı Barnabe olsa da kitapta Basit diye çağrılıyor) organize bir toplumla sınavını yansıtıyor. Yaşça küçük akılca dev kardeşi Kleber, sorumsuz babanın, insanı dışlayarak çalışmaya alışan sosyal devletin, tuhaf bakışların, ahmaklıkların ve daha nice şeyin yükünü omuzlanıyor. Akılcı davranarak; kendisi zaten reşit değilken, “sorumluluğu” cafcaflı kurumlara devredebilecekken ve iyi bir üniversiteye girme yolunda görece basit engelleri bir bir aşacakken, yürek yemişçesine bilgelikle “yeter”, diyor “biz bize yeteriz” ve koyuluyor yola.
Yazarın sakin sakin sunduğu resitalin niteliğini anlamak için basit tercihlerindeki derinliğe dikkat kesilmek yeterli. İleride katman katman gerçekliğiyle tamam edeceği çocuk zekâlı çarpıcı görünümlü Basit, metrodaki köpekli adam karşısında heyecanlanıyor ve tedirginlikle aynı cümleyi tekrar ediyor: “Beyefendinin köpeği var” makul bir korku ifadesi ya da çocuksu bir heyecan ifadesi olabilir. Basit’in genç oluşu dile getiriliyor önce, sevmek için yanındakinden izin isteyen “genç” adam okurda acabalar uyandırıyor. “Hayır” diye bağıran kardeşi Kleber’ın ani çıkışı köpeğin havlamasına benzetiliyor. Sonunda kendince iletişime geçmek isteyen Basit’in, roman boyunca yanından ayırmayacağı ve psikolojik durumunu, topluma dair eleştirisini kendisi aracılığıyla yansıtacağı tavşan ile tanışıyoruz. Kleber, abisi için hemen her şeyi yapsa da toplumla uzlaşı için ödün vermesi gerekiyor. İşte o ödün, dilinden şu sözcüklerle dökülüyor: “Onun kusuruna bakmayın, kendisi zihinsel engellidir.” Çok fazla şey vadeden müthiş bir açılış!
Tavşanı Bay Şavşan’dan mümkünü yok ayrılmayan Basit’in babasının, yeni evliliği ve eşinin hamileliği dolayısıyla çocuklardan uzak durduğunu, öte yandan teknik babalığı hevesle yapmaktan geri durmayıp Basit’i, Malicroix’ya yerleştirmeye can attığını, Kleber’ın ise annesinden kalan mütevazı mirasla bir ev tutup orada karınca kararınca dünyaya tutunmayı planladığını öğreniyoruz.
Yazar, sadece Malicroix ismiyle bile sosyal devleti Katolik sembollerle buluşturup ikisini birden pataklıyor. Kötü haç anlamına gelen dini referansla gösterişten geri durmayan ama çocukları, ilaçla sersemletmekten öte yol bilmeyen kurum, kulağı kesiklere çok fazla şey söylüyor.
Karakter ve diyaloglar iyi çatıldığında, romanın, örümcek ağının zarif heybetine kavuşması an meselesidir. Elimizdeki kitap, kalemin öylesine oynayıp iz bıraktığı bir birim konuşma bile içermiyor. Yetişkin emlakçıyla, sosyal hizmet görevlisi kadınla, evi paylaştıkları tıp öğrencisi çiftin kız ve erkek tekleriyle, sevecenlik abidesi Zahra ve karmaşık karakterinde kötücül notalar ağır basan Beatrice’le, huysuz ama insancıl ihtiyar Bay Tanrıkent’le, dobralık nişanesi lambır lumbur konuşan Enzo, kankası utangaç Corentin ve daha nicesiyle olay örgüsünü geliştirip karakterlerle mesafemizi sıfıra yaklaştıran diyaloglar akıl kamaştırıyor.
Mekanizmaları anlamayıp içinde “küçir” bir adam var mı diye parçalayıp bakan Basit’e saat, telefon vb. nesneleri vermek pek akıl kârı değil. Öte yandan cebinde taşıdığı alarm tabancasını, bantacamla diyor Basit, şapşallığını anlamayanlara karşı caydırıcı şekilde kullanabiliyor. Kötü sözleri duyar duymaz “O-oooo, çirkin bir kelime”yi yapıştırıyor.
Emmanuel ve Aria birbirini seviyor ya da öyle sanıyor, Enzo abayı fena halde yakmış Aria’ya, Aria’nın küçük erkek kardeşi Corentin’ın başı kendisiyle belada, forma girse, utangaçlığını kimsesizler mezarlığına gömse, cinsi latifle iki selam kelam eylese… Kleber ve Basit’in gelişi bu sarmal döngüyü biraz daha karıştırıp ilginçleştiriyor. Kibar Emmanuel, Basit’e karşı kaba, kaba Enzo Basit’e karşı dünya iyisi.
Basit’in etrafında dönen dünyada iki odağımız var: Evdeki ilişkiler, okuldaki ilişkiler. Kleber okulda görür görmez kafasını karıştırıp duygularını coşturan iki kızla tanışıyor. Zahra ve Beatrice. Lübnan asıllı Zahra’nın ailesine buyur ediliyoruz ileriki sayfalarda. Beatrice ise gençlik edebiyatı kariyerini femme fatale olarak tamamlıyor.
Zahra’nın altı kız kardeşi var: Djemilah (Cemile), Leila, Naima, Nouria, Malika… En küçükleri Amira işitme engelli, ailede en çok sevilip üstüne en çok titrenen. Yasmine Ana, Anadolu kadınlarına -eski sürüm- çok benziyor. Evine ve çocuklarına adanmış, sevecen, verimkâr. Baba Larbi, kızlarına nihayetsiz sevgiyle bağlı kemalât sahibi bir adam. Kızlarına sözünü dinletmesi, onları şımartmasına engel olmamış. Sevgi disiplini yoğurduğunda sorun çıkmıyor galiba, disiplin sevgiye patronluk tasladığında gözü köreliyor terazinin.
Larbi, Kur’an’dan alıntı yaparken kızların verdiği tepki, göçmenliğin getirisi melez kültüre ve kuşakların hızla farklılaşmasına telmih. “Buradaki hayat zevklerin yanılsamalarından ibarettir” alıntısı birçok ayetin serbest bir çevirisi adeta. Bu alıntıda Larbi’nin dünyaya dair kısıtlayıcı yanı öne çıkarılıyor, “Hıristiyanların, Müslümanlara en yakın olanlar…” diye selamlandığı ayeti alıntıladığındaysa, ayine katılan Kleber’ın, inancının farklılığına rağmen kabul görmesi, ötekiyle birlikte yaşama, dünyanın meşru imkânlarından sonuna kadar faydalanma anlayışı vurgulanıyor.
Telefon, Basit’in alter egosu pelüş oyuncak Bay Şavşan’dan sonra kitaptaki en etkili nesne olmayı başarıyor. Doğru ellerde, Basit’in çılgın dünyasında olmak kaydıyla elbette. Corentin’in odasından aldığı telefon aile facialarının kıyısında gezindiğimiz seri konuşmaların pimini çekiyor. Corentin’in annesi oğlum dediğinde kendi ölmüş annesi geliyor aklına, ölen insanların telefonda küçülmüş insanlar olarak yaşayıp yaşamadıklarını anlamaya çalışıyor. Çocuklarının yaşadığı evi gelip görmek isteyen anne babaya öyle kafa karıştırıcı şeyler söylüyor ki; “kaygılı anne” devreye girince Corentin’in sinirlerinin bozulduğu, iyi olmadığı, yardıma ihtiyacı olduğu efsanesi dilden dile dolaşıyor.
Popüler kültürün olmazsa olmazı partiler, partide karşı cinslerin birbirini süzmesi, geleneksel toplumun çeşme başı buluşmalarından pek farklı değil. Bizdeki kıllanan amca, işkillenen teyzeyi temsil eden Bay Tanrıkent’in, öğrenci evinde olan bitenlerle ilgili tasavvuru ise evlere şenlik. Doğrudan bir ahlâkçılık eleştirisi yok elbette. Bu kadar iyi bir romanda vaiz rolüne kalkışıp yargı dağıtmak abesle iştigal olurdu. Öte yandan tekçi bir ahlâk anlayışından ziyade çoklu ahlâk anlayışı, farklı şartlarda farklı ahlâk anlayışlarının olabileceği bunun da pek ala diğerinin gördüğü “ahlâksızlık” olmayacağı sezdiriliyor.
Basit’in, sosyal hizmetler görevlisi Bayan Bardux ile Bay Muçbingen kılığındaki konuşmaları, hocanın “ye kürküm ye”sini hatırlatıyor. Bay Şavşan ile yirmili yaşlardan üç yaşına düşen Basit, bir kravat takıp “grand tuvalet” salınınca kerli ferli yetişkine dönüşebiliyor. Basit’i gençlerin yanında kalan bir yetişkin sanan Bayan Bardoux, eteğindeki taşların tamamını döküyor. Basit, hem kendisi hakkında babasının yaptığı planı öğreniyor, hem de Corentin’in başını iyice belaya sokuyor.
Marie-Aude Murail, Bay Şanşan, Bayan Şanşaniye, Bay Muçbingen derken yirmi iki yaşındaki; annesinin düşüğü engellemek için kullandığı ilaç yüzünden zihinsel engelli olarak ömür süren çocuksu kavrayışlı Basit’in, oynadığı oyunlar ve büründüğü rollerle toplumsal hicvini derinleştirip gerçekçi bir eleştiriyle okurun silkinmesini sağlıyor. Öteki, anormal, arıza, tekinsiz, cadı, yabancı, deli… sıfatlarıyla toplumun nasıl yunup arındığını ve mekanik varlığını sürdürdüğünü belirtiyor. Anormallerin dayanışmasını ise hâlâ şifalı ve işleyen bir seçenek olarak selamlıyor. Özbeöz babanın, kuruma kapatarak beklediği ikiyüzlü sağalmadan binlerce kez güzel bir seçenek. Hem ne ilginçtir, yazarın kendi medeniyet dairesini batıdan doğuya genişletip yaşayan yatay toplumu, birlikte dertlenip homurdandığımız, birlikte umutlanıp sevindiğimiz vasatı düşlediği bir seçenek.
İlgili Yazılar
Mektup-X
Yine yeni bir mektup… Okuman ümidi kelimelerin sığınağı gibi… Yazma gayreti benim işim. İyi olman ümidim ve duamla. Nasıl da hızlı geçiyor zaman, gözden kaçırdıklarımız, farkına varamadıklarımız için bazen telaşlanır yüreğim. Her saniye biricik, bir daha asla yaşanmayacak, bunu düşününce zamanı ve zamanda ikram edilen her nimeti görememekten insan endişe ediyor, en azından ben endişeliyim. Öyle ya çözebileceğim bir sorunu, mutlu edebileceğim bir çocuğu, ümit ekebileceğim bir yüreği farkında olmadan kaçırmak onun için de benim için de büyük ziyan.
Hikâye Değirmeninde Öğütülen İnsan
Coğrafyanın, kaderin, insanların ve hikâyelerin sürekli akıp durduğunu, dönüştüğünü, iyi ve kötü anlamda birbirini beslediğini mükemmele yakın anlatan Değirmenler Vadisi kitabını ilk kez okuduğum günkü heyecanımı hâlâ hatırlıyorum. Doksan küsur sayfada bunca çok şey, bunca yalınlıkta, bunca ustalıkla nasıl anlatılır diye ağzı açık ayran budalası gibi bakakalmıştım sayfalara, cümlelere sözcüklere. Kadim anlatıların, masalların çeşnisi vardı ama modern bir hikâyeydi anlatılan.
Okuyarak Dokumak: Endülüs Okuma Projesi
Öğretmen, gönlünün sesiyle ufak yüreklere dokunmayı dert edinen kişidir. Savaş vermeden, emek harcamadan, sevmeden yapılan öğretmenlik “mevzuat öğretmenliğinden” öteye geçmiyor. Kendinden vererek çoğalabileceğin bir meslek yani öğretmenlik…
Yürek köküne dokunmak… İnsan bu duyguyu bir kere yaşayınca hayatının merkezine oturtabiliyor bunu. Kâmil insan olma yolunda bir basamak olarak kullanabiliyor.
Mânâyı incitmeden…
Derin Uykular
“Sen neden, kimden kaçtın da bunca zaman derin uykulara daldın?” diye soruyorum kendime. Her günüm bir yıl gibi geçmişçesine derin izler bırakırken kalbimde, “Değdi mi bu kadar uykuya?” diye sormadan edemiyorum. Ashab-ı Kehf’in mücadelesini sen ne kadar yaşadın da kaçmayı hak ettin sorusu gelir ardından. Onlar kadar dinin için mücadele ettin mi? Peki, onlar kadar imanın var mı ki senin? Ama onlar tek değillerdi de senin gibi. Gerçi sen de tek sayılmazsın. Senden öte senden ziyade kaç benlik daha taşıyorsun bu topraktan olma bedende. Taşıdığın her sıfatla yeni bir sen oluyorsun.
1 Uzun 1 Kısa İle Sinema Okuryazarlığı: Demir Dev ve Ben Filistinliyim
Ne yazık ki silahlar ona doğrultulunca, dev de kendini savunmak zorunda kalıyor. Asıl mesele, Demir Dev’in güvende hissetme ihtiyacından kaynaklanıyor. Hogarth’ın yaralanması ise bardağı taşıran son damla oluyor ve dev, bir savaş makinesine dönüşüyor. Ama unutmayalım: O, sevgiyi öğrenmiş bir varlık. Kendini feda etmeye bile hazır…