Anlamaya değil, yaftalamaya; iletişim kurmaya değil, tezahürat yapmaya teşne olduğumuz şu dünyada ne büyük fırsatlar kaçırıyoruz bir bilsek. Kim bilir, ötelediğimiz kişiler, toplumlar, milletler, tersinden kalkıp aynaya özensiz bakmamız sonucu görüp irkildiğimiz kendi aksimizden başka bir şey değil.
Medeniyet dünyalarına da yapacağımızı yapıyor, cetvelle ölçüp ortadan ayırıyoruz; doğu ve batı diye. Çok farklı tecrübelerle farklı yerlere savrulduğumuz doğru ama dikkatli bakarsak bizi yanaştıracak teyeller yerli yerinde.
İlahi yasayla bozuşmuş, köprüleri yıkmış, gemileri yakmış olanlar, yerine insani yasalar getirip devam ettiler yola. İnsani dedikleri yasanın insanı dışlaması pek çabuk oldu. Dört ayaklılar iyi, iki ayaklılar kötü deseler ona bile sempatiyle bakabilecekken, “sen biraz fazla kavrulmuşsun, insan değilsin anladık ama hangi canlısın bilemedik” lisan-ı halleri, birilerinin topraklarını uçsuz bucaksız kılmak, her köşeye endüstriyel canavarlar dikmek dışında ne işimize yaradı, onu da biz bilemedik.
İlahi yasaya hürmetimiz sonsuz diye diye gerisin geri sıvışanlar daha mı iyi yaptı peki? Gönüllerinde esamisi okunmayanı, görünürde kaldırmadılar. Kendince konuşanı yuhalayıp beride zehirli bencilliklerini tahkim ettiler. Gene üç beş kişi yükte ve pahada ağır çekti, içleri tam takır kuru bakırsa ne olmuş!
Bu yazının devamı
210. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
Hayao Miyazaki’nin animelerini izlediğimde geçmiş güzel günlere ve adını koyamadığım bütün güzel şeylere karşı büyük bir özlemle doluyorum. Oysa bugünlerde hiç makbul değil böyle duygular. Uzmanlar harıl harıl uyarıyor;
Güneş başıma geçmiş olmalı, baksanıza ne de çok saçmalamışım. Gerçeğe sırtımı dönmüş, hayatta çuvallamışım. Ne şişkin banka hesaplarından ne kocaman villadan ne de sen, ben, sen dalaşından söz açmışım. Oysa hayat böyle mi?
İlk yazımızı Nida Dergisi’nde kaleme alalı beş yılı aşkın bir süre geçti. Bu süre zarfında birkaç yazı haricinde “11 Eylül sonrası dünya sinemalarından örnek filmlerde İslam, Müslüman ve öteki kurgusunu” ele alan değerlendirmeler yaptık.
Kötülüğe alışmak… Sessiz çığlıkların içinde bir metafor oluşturup kendini bunlarla oyalamak. Her gün izlenilen olumsuzluklara, yaşanılan dramlara bir yenisi eklenirken, sadece ‘oyalanma’ davranışlarının içinde kendini gereksiz bir nesne gibi kenarda köşede bırakmak…
İnsanlığın yaratılış amacından uzaklaşıp kendini zihinsel sapmaların içinde bulmadığı bir çağ nerdeyse yok gibidir. Her çağda insanlık çeşitli aldanmalar, bozulmalar ve kendilik değerini düşüren hal ve davranışlar içinde bulunmuştur.
Bay Şavşan ve Basit’in Karmakarışık Oyunları
Anlamaya değil, yaftalamaya; iletişim kurmaya değil, tezahürat yapmaya teşne olduğumuz şu dünyada ne büyük fırsatlar kaçırıyoruz bir bilsek. Kim bilir, ötelediğimiz kişiler, toplumlar, milletler, tersinden kalkıp aynaya özensiz bakmamız sonucu görüp irkildiğimiz kendi aksimizden başka bir şey değil.
Medeniyet dünyalarına da yapacağımızı yapıyor, cetvelle ölçüp ortadan ayırıyoruz; doğu ve batı diye. Çok farklı tecrübelerle farklı yerlere savrulduğumuz doğru ama dikkatli bakarsak bizi yanaştıracak teyeller yerli yerinde.
İlahi yasayla bozuşmuş, köprüleri yıkmış, gemileri yakmış olanlar, yerine insani yasalar getirip devam ettiler yola. İnsani dedikleri yasanın insanı dışlaması pek çabuk oldu. Dört ayaklılar iyi, iki ayaklılar kötü deseler ona bile sempatiyle bakabilecekken, “sen biraz fazla kavrulmuşsun, insan değilsin anladık ama hangi canlısın bilemedik” lisan-ı halleri, birilerinin topraklarını uçsuz bucaksız kılmak, her köşeye endüstriyel canavarlar dikmek dışında ne işimize yaradı, onu da biz bilemedik.
İlahi yasaya hürmetimiz sonsuz diye diye gerisin geri sıvışanlar daha mı iyi yaptı peki? Gönüllerinde esamisi okunmayanı, görünürde kaldırmadılar. Kendince konuşanı yuhalayıp beride zehirli bencilliklerini tahkim ettiler. Gene üç beş kişi yükte ve pahada ağır çekti, içleri tam takır kuru bakırsa ne olmuş!
Bu yazının devamı 210. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Kargaşaya Bir “Ma” Arası: Miyazaki Sineması
Hayao Miyazaki’nin animelerini izlediğimde geçmiş güzel günlere ve adını koyamadığım bütün güzel şeylere karşı büyük bir özlemle doluyorum. Oysa bugünlerde hiç makbul değil böyle duygular. Uzmanlar harıl harıl uyarıyor;
Anlam Dolu Hayatın Harika Anları: Jacominus’nün Hayırlı Ömrü
Güneş başıma geçmiş olmalı, baksanıza ne de çok saçmalamışım. Gerçeğe sırtımı dönmüş, hayatta çuvallamışım. Ne şişkin banka hesaplarından ne kocaman villadan ne de sen, ben, sen dalaşından söz açmışım. Oysa hayat böyle mi?
Gökyüzü Kadar Kırmızı ile Eğitimcinin Sinema Rehberine Giriş
İlk yazımızı Nida Dergisi’nde kaleme alalı beş yılı aşkın bir süre geçti. Bu süre zarfında birkaç yazı haricinde “11 Eylül sonrası dünya sinemalarından örnek filmlerde İslam, Müslüman ve öteki kurgusunu” ele alan değerlendirmeler yaptık.
Samimiyetin Hüneri
Kötülüğe alışmak… Sessiz çığlıkların içinde bir metafor oluşturup kendini bunlarla oyalamak. Her gün izlenilen olumsuzluklara, yaşanılan dramlara bir yenisi eklenirken, sadece ‘oyalanma’ davranışlarının içinde kendini gereksiz bir nesne gibi kenarda köşede bırakmak…
Acziyetinin Farkında Olmak
İnsanlığın yaratılış amacından uzaklaşıp kendini zihinsel sapmaların içinde bulmadığı bir çağ nerdeyse yok gibidir. Her çağda insanlık çeşitli aldanmalar, bozulmalar ve kendilik değerini düşüren hal ve davranışlar içinde bulunmuştur.
Alışverişe devam et
Nida Dergisi Destek
Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Merhaba. Yardım almak istediğiniz konuyu aşağıdan seçebilirsiniz.
Hangi konuda yardımcı olabiliriz?
Bize mesaj bırakın
İletişim bilgileriniz yalnızca talebinize dönüş yapmak amacıyla kullanılır.