İletişimin gelmesi ve iletişimin bitmesi… Başlığa zahiri anlamda baktığımız vakit çok ciddi bir tezatla karşı karşıya kalmaktayız. Çünkü iletişim literatürdeki anlamıyla; duygu, düşünce veya bilgilerin akla gelebilecek her türlü yolla başkalarına aktarılması ise iletişimin gelmesi ile iletişim nasıl son bulabilir?
Burada dikkatimizi çekmemiz gereken nokta kavramlar ve dış dünyadaki cisimler değil, bizim onlara yüklediğimiz anlamlardır. Ki kavramlar bizim onlara yüklediğimiz anlamlar nispetinde değer kazanır veya kaybederler.
Başlıktaki ilk iletişimden kasıt; iletişimin kolaylaşması, iletişim aletlerinin geliştirilmesi (cep telefonu, bilgisayar, tablet, sosyal medya, facebook, twitter, instagram, whatsApp vs.), iletişimin hızlanması ve kitlelerin birbirine daha hızlı ulaşmasıdır. Kısacası birçok haberleşme alternatifinin oluş/turul/masıdır.
Başlıkta değinilen, bittiğinden bahsedilen ikinci iletişim ise; diyalogların içinin boşalması, niteliğini yitirmesi, özsel değişiklikler içinde olmasıdır.
Günümüzde kitle iletişim araçları sosyolojik anlamda insanların elleri ve ayakları gibi önemli bir konuma sahip olmuştur. Düşünelim; ellerimizin veyahut ayaklarımızın olmadığını…
Büyük ölçüde manevra kabiliyetimiz kısıtlanacak ve işlerimizi kolaylıkla halledemeyeceğimiz bir durumla karşı karşıya kalmış olacağız.
Hayal dünyamızda; cep telefonu, internet vs kısacası bütün iletişim aletlerinin olmadığını canlandıralım… Bunu yaptığımız vakit bu aletlerin günlük yaşantımızın derinliklerine ne denli nüfuz ettiğini hissetmiş olacağız ve bu unsurlar olmadan işlerimizin yarım kalacağı da kaçınılmaz bir gerçektir. Peki, bu aletler var iken gerçekten işlevlerini kusursuz bir şekilde yerine getirebilmekte midir? Ya da sorumu şöyle sormalıyım: Hayatımızda olmazsa olmaz dediğimiz kitle iletişim araçlarından doğru ve sağlıklı bir şekilde faydalanabiliyor muyuz?
Haberleşme amaçlı ortaya çıkan telefonlar, haberleşme hususunda bir kolaylık mı sağlamaktadır yoksa yanı başımızdaki insanın sesini soluğunu kesen bir barikat mı olmaktadır? Bilgiye hızlı olarak ulaşım imkânı sağlayan tarayıcılar bizi hedefimize hızlı bir şekilde götürmekte midir yoksa hedefimizden hızlı bir şekilde sapmamızı mı sağlamaktadır? Twitter, instagram, facebook gibi sosyal paylaşım ağları sosyalleşmeyi hızlandırmakta mıdır yoksa asosyalliğe yapay bir sosyallik görüntüsü mü kazandırmaktadır?
Kitle iletişim araçları cismâni varlıklar olduğu için özne (yani insan) olmadan hiçbir anlam ifade etmez. İleride kendi kendine yeten, bilinçli makinelerin var olacağı söylense ve bu yolda yapılan çalışmalar bir hayli fazla olsa da günümüz koşullarında bu düzeye ulaşmadığı için iletişimsizliğimizin günahını bu araçlara yükleyemeyiz.
Bilgisayar, elektronik posta, haberleşme ağları vs icat olmadan önce insanlar mektup, telgraf gibi (günümüz tabiriyle -her ne kadar yanlış olsa da- ilkel) yollarla iletişim kurmakta, duygu, düşüncelerini kısa ve öz bir şekilde ancak daha dikkatli ve özenli anlatmak durumundaydılar. Çünkü öyle olması gerekiyordu. Mektupta yanlış şeyler yazıp gönderdiğiniz vakit, günümüz haberleşme aygıtlarında olduğu gibi gönderinizi hemen silemiyordunuz ve yeni bir mektup, yeni bir bekleme süreci, yeni bir sıkıntı zamanı…
Günümüzde iletişim araçlarında yaşanan baş döndürücü icatlarla birlikte haberleşme de hızlı bir şekilde gelişmektedir. Yanlış yazdığınız zaman “delete”, yanlış gönderdiğiniz zaman “gönderiyi sil”/”gönderiyi düzenle”…
İş bu denli kolaylaşınca diyaloglardaki derinlik, yerini yüzeysel bir sohbet havasına bırakmakta, tefekkür dolu metinlerin yerini, anlam ve düşünceden yoksun yazılar almakta…
Okuduğum bir kitapta kadim filozofların: “Sana kısa mektup yazacak kadar vaktim yok!” gibi bir ibare kullandıklarına şahit olmuştum. Îcâz dedikleri, az sözle çok şey anlatma sanatı bu olsa gerektir belki de.
İletişim aygıtlarının gelişmesi birçok kolaylığı beraberinde getirirken aynı zamanda bazı tahrifatlara da yol açmıştır. Bu tahrifatlardan bir tanesi de; insanların okuma, anlama, çevresindeki insanlarla bilgi paylaşımı gibi konularda gerilemesi olarak adlandırılabilir.
Tefekkür, insanların en büyük dayanaklarından biridir. Bunu söylemek ne kadar acı olsa da iletişim imkânlarının artması mütefekkir insanların sayısının azalmasıyla orantılı gibi durmaktadır.
Tefekkürü engelleyen birçok etken varken bir de iletişim araçlarındaki arama motorları gibi kolaylıklar (tüm faydalarının yanında) insanların, düşünme yetisini kaybetmesine neden olmaktadır.
Çünkü onların yerine düşünen birçok insan vardır, bunlara ulaşmak da bir hayli kolay… Bu nedenledir ki insanlar: “Benim yerime düşünen biri var, ben neden düşünüp yorulayım ki?” gibi bir düşünce yapısına zihinlerini ipotek ettirmişlerdir.
Cemil Meriç’e atfedilen bir söz şu şekildeydi: “İnsanlar sevilmek için yaratıldılar, eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmalarıdır.”
İletişim aletleri, sosyal medya, haberleşme ağları hayatın nesnesi olması gerekirken; özne hâline gelerek insanları nesneleştirmeye başlaması dördüncü maymunu piyasaya sürmüştür: ‘Görmedim’, ‘duymadım’, ‘bilmiyorum’un yanında yeni maymunumuz ‘telefonla meşgulüm’ demektedir.
İnsanların, zihin yapılarını değiştirip gözlerini açmadıkça tüketim endeksli bir iletişimin kölesi olmaya devam edeceği aşikârdır. Bu kölelikten kurtulmak istiyorsak, iletişim aygıtlarının bize yön vermesi değil; bizim iletişim aygıtlarına yön vermemiz gerekmektedir.
Türkiye’de, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, dinin kültürel, sosyal, sınıfsal, ekonomik birçok görüngülerine hayatın giriftliği ve karmaşası içinde tanıklık etmeyi sürdürmekteyiz. Zaten evrensel düzeyde “hayat”la ilintisini tüm geri çektirme çabalarına rağmen ısrarla vurgulayan din, değişimin çok farklı boyutlarında adından söz ettirdiği gibi, bundan sonra da hayattan geri dönen tüm yanlışların müracaat edeceği yegane adres olarak …
Bilim insanları, etik konularını çalışanlar, politika yapıcılar vs. biyo-teknoloji ile siber-teknoloji (yapay zekâ) kesişmesinin ne gibi sonuçlar doğuracağı üzerinde düşünmesi gerekir. Zira sentetik biyoloji ile yapay zekâ teknolojilerinin sağlıklı ve güvenli biçimde ilerlemesi için böylesi bir sorumluluğa ihtiyaç var. Yapay zekânın tasarımı ve uygulanması süreçleri gittikçe karmaşıklaşması kontrolü, denetimi ve düzenlenmesini zorlaştıracak görünüyor.
Sosyolog Zygmunt Bauman ise mutluluk konusuna oldukça farklı bir noktadan yaklaşır. Ona göre “mutluluk, dertsizlik değil; dertlerle mücadele edebilme gücüdür. Mutluluk, sorunların yokluğu değil, onlarla yüzleşip onları aşabilme cesaretidir. İnsan hayatı hiçbir zaman tamamen huzurlu değildir; ancak anlamlı bir mücadele sürdüğü sürece ‘mutlu bir yaşam’dan söz edilebilir.”
Tıpkı dilde lehçe, şive ve ağızların ortadan kalkması gibi farklı kültürel zamanların yok olması, bizi zamanın “zaten” böyle bir şey olduğunu düşünmeye sevk eder ve Kevin K. Birth’in “zaman körlüğü” dediği şeye yol açar. Zamansal deneyimin olumsallığı ortadan kalktığında ise giderek bütün zamanlarımız manipüle edilebilir, paraya çevrilebilir bir şeye dönüşmüş olur. Tüketimin konusu kılınamayan geriye bir tek uyku kalır. 7/24 tüketim dünyasında uyku vakti bile çeşitli şekillerde aşılmaya çalışılır.
İnsan, kulluk yani verili yetenek ve kapasitesi gereği kendisine tahsis edilen görevleri icra etmek için yaratılmıştır. Kulluk ise ‘söz dinlemek’ demektir. Nitekim Yüce Allah’a göre, ‘her türlü sözü dinleyip en iyisine uymak’, erdemine vurgu yapan: “…Çünkü onlar, çeşitli sözler duyar, farklı görüşler dinler; ama onların en güzeline, Allah’ın sözüne uyarlar…” tespiti, aklı başında olan insan için en değerli kulluktur. Bu kulluğun gösteri alanı ise dünya hayatıdır. Yine bu hayatın en güzel gösterisi de ibadet ve adalettir.
İletişim Geldi İletişim Bitti
“İnsanlar sevilmek için yaratıldılar,
eşyalar ise kullanılmak için.
Dünyadaki kaosun nedeni;
eşyaların sevilmeleri
ve insanların kullanılmalarıdır.”
Cemil Meriç
İletişimin gelmesi ve iletişimin bitmesi… Başlığa zahiri anlamda baktığımız vakit çok ciddi bir tezatla karşı karşıya kalmaktayız. Çünkü iletişim literatürdeki anlamıyla; duygu, düşünce veya bilgilerin akla gelebilecek her türlü yolla başkalarına aktarılması ise iletişimin gelmesi ile iletişim nasıl son bulabilir?
Burada dikkatimizi çekmemiz gereken nokta kavramlar ve dış dünyadaki cisimler değil, bizim onlara yüklediğimiz anlamlardır. Ki kavramlar bizim onlara yüklediğimiz anlamlar nispetinde değer kazanır veya kaybederler.
Başlıktaki ilk iletişimden kasıt; iletişimin kolaylaşması, iletişim aletlerinin geliştirilmesi (cep telefonu, bilgisayar, tablet, sosyal medya, facebook, twitter, instagram, whatsApp vs.), iletişimin hızlanması ve kitlelerin birbirine daha hızlı ulaşmasıdır. Kısacası birçok haberleşme alternatifinin oluş/turul/masıdır.
Başlıkta değinilen, bittiğinden bahsedilen ikinci iletişim ise; diyalogların içinin boşalması, niteliğini yitirmesi, özsel değişiklikler içinde olmasıdır.
Büyük ölçüde manevra kabiliyetimiz kısıtlanacak ve işlerimizi kolaylıkla halledemeyeceğimiz bir durumla karşı karşıya kalmış olacağız.
Hayal dünyamızda; cep telefonu, internet vs kısacası bütün iletişim aletlerinin olmadığını canlandıralım… Bunu yaptığımız vakit bu aletlerin günlük yaşantımızın derinliklerine ne denli nüfuz ettiğini hissetmiş olacağız ve bu unsurlar olmadan işlerimizin yarım kalacağı da kaçınılmaz bir gerçektir. Peki, bu aletler var iken gerçekten işlevlerini kusursuz bir şekilde yerine getirebilmekte midir? Ya da sorumu şöyle sormalıyım: Hayatımızda olmazsa olmaz dediğimiz kitle iletişim araçlarından doğru ve sağlıklı bir şekilde faydalanabiliyor muyuz?
Haberleşme amaçlı ortaya çıkan telefonlar, haberleşme hususunda bir kolaylık mı sağlamaktadır yoksa yanı başımızdaki insanın sesini soluğunu kesen bir barikat mı olmaktadır? Bilgiye hızlı olarak ulaşım imkânı sağlayan tarayıcılar bizi hedefimize hızlı bir şekilde götürmekte midir yoksa hedefimizden hızlı bir şekilde sapmamızı mı sağlamaktadır? Twitter, instagram, facebook gibi sosyal paylaşım ağları sosyalleşmeyi hızlandırmakta mıdır yoksa asosyalliğe yapay bir sosyallik görüntüsü mü kazandırmaktadır?
Kitle iletişim araçları cismâni varlıklar olduğu için özne (yani insan) olmadan hiçbir anlam ifade etmez. İleride kendi kendine yeten, bilinçli makinelerin var olacağı söylense ve bu yolda yapılan çalışmalar bir hayli fazla olsa da günümüz koşullarında bu düzeye ulaşmadığı için iletişimsizliğimizin günahını bu araçlara yükleyemeyiz.
Bilgisayar, elektronik posta, haberleşme ağları vs icat olmadan önce insanlar mektup, telgraf gibi (günümüz tabiriyle -her ne kadar yanlış olsa da- ilkel) yollarla iletişim kurmakta, duygu, düşüncelerini kısa ve öz bir şekilde ancak daha dikkatli ve özenli anlatmak durumundaydılar. Çünkü öyle olması gerekiyordu. Mektupta yanlış şeyler yazıp gönderdiğiniz vakit, günümüz haberleşme aygıtlarında olduğu gibi gönderinizi hemen silemiyordunuz ve yeni bir mektup, yeni bir bekleme süreci, yeni bir sıkıntı zamanı…
Günümüzde iletişim araçlarında yaşanan baş döndürücü icatlarla birlikte haberleşme de hızlı bir şekilde gelişmektedir. Yanlış yazdığınız zaman “delete”, yanlış gönderdiğiniz zaman “gönderiyi sil”/”gönderiyi düzenle”…
İş bu denli kolaylaşınca diyaloglardaki derinlik, yerini yüzeysel bir sohbet havasına bırakmakta, tefekkür dolu metinlerin yerini, anlam ve düşünceden yoksun yazılar almakta…
Okuduğum bir kitapta kadim filozofların: “Sana kısa mektup yazacak kadar vaktim yok!” gibi bir ibare kullandıklarına şahit olmuştum. Îcâz dedikleri, az sözle çok şey anlatma sanatı bu olsa gerektir belki de.
İletişim aygıtlarının gelişmesi birçok kolaylığı beraberinde getirirken aynı zamanda bazı tahrifatlara da yol açmıştır. Bu tahrifatlardan bir tanesi de; insanların okuma, anlama, çevresindeki insanlarla bilgi paylaşımı gibi konularda gerilemesi olarak adlandırılabilir.
Tefekkür, insanların en büyük dayanaklarından biridir. Bunu söylemek ne kadar acı olsa da iletişim imkânlarının artması mütefekkir insanların sayısının azalmasıyla orantılı gibi durmaktadır.
Çünkü onların yerine düşünen birçok insan vardır, bunlara ulaşmak da bir hayli kolay… Bu nedenledir ki insanlar: “Benim yerime düşünen biri var, ben neden düşünüp yorulayım ki?” gibi bir düşünce yapısına zihinlerini ipotek ettirmişlerdir.
Cemil Meriç’e atfedilen bir söz şu şekildeydi: “İnsanlar sevilmek için yaratıldılar, eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmalarıdır.”
İletişim aletleri, sosyal medya, haberleşme ağları hayatın nesnesi olması gerekirken; özne hâline gelerek insanları nesneleştirmeye başlaması dördüncü maymunu piyasaya sürmüştür: ‘Görmedim’, ‘duymadım’, ‘bilmiyorum’un yanında yeni maymunumuz ‘telefonla meşgulüm’ demektedir.
İnsanların, zihin yapılarını değiştirip gözlerini açmadıkça tüketim endeksli bir iletişimin kölesi olmaya devam edeceği aşikârdır. Bu kölelikten kurtulmak istiyorsak, iletişim aygıtlarının bize yön vermesi değil; bizim iletişim aygıtlarına yön vermemiz gerekmektedir.
İlgili Yazılar
Zaafiyetleri “Muhafaza” Etmek
Türkiye’de, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, dinin kültürel, sosyal, sınıfsal, ekonomik birçok görüngülerine hayatın giriftliği ve karmaşası içinde tanıklık etmeyi sürdürmekteyiz. Zaten evrensel düzeyde “hayat”la ilintisini tüm geri çektirme çabalarına rağmen ısrarla vurgulayan din, değişimin çok farklı boyutlarında adından söz ettirdiği gibi, bundan sonra da hayattan geri dönen tüm yanlışların müracaat edeceği yegane adres olarak …
Kalpsiz Bir Dünyadan Kalpsiz Bir Algoritmaya
Bilim insanları, etik konularını çalışanlar, politika yapıcılar vs. biyo-teknoloji ile siber-teknoloji (yapay zekâ) kesişmesinin ne gibi sonuçlar doğuracağı üzerinde düşünmesi gerekir. Zira sentetik biyoloji ile yapay zekâ teknolojilerinin sağlıklı ve güvenli biçimde ilerlemesi için böylesi bir sorumluluğa ihtiyaç var. Yapay zekânın tasarımı ve uygulanması süreçleri gittikçe karmaşıklaşması kontrolü, denetimi ve düzenlenmesini zorlaştıracak görünüyor.
Mutluluk ve Ahlâk İlişkisi
Sosyolog Zygmunt Bauman ise mutluluk konusuna oldukça farklı bir noktadan yaklaşır. Ona göre “mutluluk, dertsizlik değil; dertlerle mücadele edebilme gücüdür. Mutluluk, sorunların yokluğu değil, onlarla yüzleşip onları aşabilme cesaretidir. İnsan hayatı hiçbir zaman tamamen huzurlu değildir; ancak anlamlı bir mücadele sürdüğü sürece ‘mutlu bir yaşam’dan söz edilebilir.”
Zamanın Sömürgeleştirilmesine Karşı Bir Direniş Eylemi Olarak Namaz
Tıpkı dilde lehçe, şive ve ağızların ortadan kalkması gibi farklı kültürel zamanların yok olması, bizi zamanın “zaten” böyle bir şey olduğunu düşünmeye sevk eder ve Kevin K. Birth’in “zaman körlüğü” dediği şeye yol açar. Zamansal deneyimin olumsallığı ortadan kalktığında ise giderek bütün zamanlarımız manipüle edilebilir, paraya çevrilebilir bir şeye dönüşmüş olur. Tüketimin konusu kılınamayan geriye bir tek uyku kalır. 7/24 tüketim dünyasında uyku vakti bile çeşitli şekillerde aşılmaya çalışılır.
Adaletin Teolojisi Üzerine
İnsan, kulluk yani verili yetenek ve kapasitesi gereği kendisine tahsis edilen görevleri icra etmek için yaratılmıştır. Kulluk ise ‘söz dinlemek’ demektir. Nitekim Yüce Allah’a göre, ‘her türlü sözü dinleyip en iyisine uymak’, erdemine vurgu yapan: “…Çünkü onlar, çeşitli sözler duyar, farklı görüşler dinler; ama onların en güzeline, Allah’ın sözüne uyarlar…” tespiti, aklı başında olan insan için en değerli kulluktur. Bu kulluğun gösteri alanı ise dünya hayatıdır. Yine bu hayatın en güzel gösterisi de ibadet ve adalettir.