“Cehennem, arkasını dönüp yüz çevireni ve (servet) toplayıp yığan kimseyi kendine çağırır.” (Me’aric 17-18)
Telaşla elindekileri kasaya bıraktı. Sonra mağaza içinde sağa sola koşuşturdu. Ritim tutar gibi bir sağ reyondan bir sol reyondan kıyafetler topladı. Topladıkça iştahı kabarıyor, içinde tuhaf bir haz ve mutluluk oluşuyordu.
Evet, evet mutluydu. Çünkü hepsi onundu.
Ve eve gelip her şeyi dolaba sıkıştırınca birden tuhaf bir duygu hissetti. Şimdi mağazadaki kadar kendini mutlu hissetmiyordu… ‘O benim’ dediği zamanki hazlar hızlıca uzaklaşmıştı sanki. Birden bir yalnızlık, tuhaf bir pişmanlık hissetti. Bu ay yine eline geçmeyen, daha kazanamadığı bir parayı harcayıp tüketmişti…
“Gerçekten insanoğlu pek hırslı yaratılmıştır.” (Me’aric 19)
Toplamak, biriktirmek, saklamak… İnsanoğlunun yapısında bulunan ve terbiye edilmediği zaman insanı kendi elleriyle helakine götüren etkenlerdendir. İhtiyaç ve istek modern zamanlarda birbirine karıştı. Öyle ki istenilen her şey artık ihtiyaç olmayabiliyor.
Eski ve yeni kavramları yerini moda, trend ve daha lüks ve daha konforlu kavramlara bıraktı. Artık bir şeyin yenilenmesi için eskimesi, yıpranması, ihtiyaç göremez hale gelmesi gerekmiyor. İşte bu algıdan sonra ‘tüketim çılgınlığı’ diye bir davranış bozukluğu insanların eylemlerinde yerini aldı. Ve gittikçe kökleşmeye ve müsrifçe meyvelerini vermeye başladı.
“Tüketim kültürünün şekillendirdiği tüketim toplumu, atmaya hazır insanların ve atılmaya hazır eşyaların toplumudur.” (Celalettin Vatandaş, Modern Çöküş)
Artık aldığı bir eşyayla haşir neşir olmayan, onunla anıları, paylaşımları, yani bir ünsiyet kurulmadan kuru bir madde salt bir eşya muamelesi gördüğü için; alınan eşya kişiyi artık mutlu etmeye yetmiyor. Ve anlık bir heves ve hedonik bir alış-veriş olduğu için kişiye ancak haz verebiliyor.
Ama eğer o eşya gerçekten ihtiyaç olsaydı. Anlık ve hazlık bir duygu yerine daha kalıcı daha uzun vadeli bir mutluluk, bir tatminlik yaşanabilirdi.
Maalesef kullan at anlayışı sadece maddeyi değil, insanın ruh yapısındaki içsel kimyayı da bozmayı başardı. İnsanın insanla, insanın doğayla, insanın diğer canlılarla da bir tüketim çılgınlığı içine girdi. Sürekli tüketen ve tüketirken de tükenen bir varlık haline geldi.
Çünkü insan tüketerek mutlu olacak bir varlık değildi. Onun üretmesi ve üretirken de ürettiklerinde bir anlam bulması, hissetmesi gerekiyordu. Müsriflik, bencillik onun için kınanmış ve eleştirilmiştir. Pek hırslı olan insanın bu duygu ve düşünceleri; paylaşarak, başkalarını koruyup gözeterek eğitmesi gerekiyor. Yoksa çılgınca tüketen bir şımarıklıktan kurtulması mümkün değil. Her zehrin bir panzehiri vardır. Sürekli israf halini yaşayan bir toplumun da iktisat kavramını tekrar gündemine alıp ciddi bir şekilde üzerinde düşünmesi gerekiyor.
“Yoksa öyle bir fitneden sakının ki yalnızca zulmedenlere isabet etmekle kalmaz!”
Nihayetinde kalmıyor da, “ne var canım benim tükettiğimde” diyebilirsiniz. Ama aslında durum hiç de öyle masum değildir. Bireysel sandığınız bu davranış sosyal anlamda birçok unsuru etkileyecektir.
Sizi rol model alanlara tüketimi öğretiyor, sürekli harcayarak bunun olması gereken bir davranış olduğunun eğitimini veriyorsunuzdur. Küreselleşen bir kapitalizme destek olup dünyanın öteki tarafında açlıktan ölen insanların ölmesine destek oluyorsunuzdur. Sadeliği, paylaşmayı, kendine tercih etmeyi, hazzı ötelemeyi… Tüketirken bunları yapamadığınız için bir davranış bozukluğu sergileyebiliyorsunuz.
Ve bu davranış bozukluğu ruhsal açıdan bir obeziteyi beslediği gibi zahiri anlamda da sürekli gözü aç insanlar üretiyor. Kendini, dünyevileştikçe değerli olacağı zannına kapılarak; hiç acımadan bir ömür sermayesini bu uğurda harcayabiliyor.
Mutluluk, huzur, iyilik bulaşıcı olduğu gibi; mutsuzluk, huzursuzluk, nefret de bulaşıcıdır.
Yaptığımız her eylem bizi ya insanın “en güzel tarafı” ya da “en aşağı tarafı”nı büyütmeye götürür. Şu anda yaşadığımız toplum ve toplumlara baktığımızda maalesef görünen tablo çok da içimizi ısıtmıyor. Bizi bize yaklaştırmıyor. Fıtratımıza dokunmuyor. Sürekli daha iyisini kovalarken, sahip olduğumuz en güzel şeylerin kıymetini bilemeden bizden akıp gidiyor. Zamanımız, sağlığımız ve gençliğimiz. Hep dolaplara, vitrinlere yaptığımız yatırımlar bizi öyle oyalıyor ki; oyalandığımız şeyler ne bu dünyada ne de ukbada bize fayda sağlayacak.
Bize gereksiz olan her şeyi gerekli gibi gösteren kapitalist gözlüklerimizi çıkarırsak; hayatımızın nasıl da çerçöple işgal edildiğini, ıvır zıvırla doldurulduğunu göreceğiz. Ve bu çer çöplerin kişiliklerimizi nasıl da tahrif edip zedelediğini… İlimden, güzel ahlâkdan, tasadduk edilmiş bir hayattan nasılda uzak düşürüldüğümüzü fark edeceğiz.
Haydi, tekrar topladıklarımıza, peşinde ömür tükettiklerimize bir daha dönüp bakalım; çünkü bu hayat çerçöple, ıvır zıvırla heba edilmeyecek kadar değerli ve anlamlı…
Günümüzde Müslümanlar üç hastalıkla sınav halindedir. Bunlar; devletçilik, milliyetçilik (ulusçuluk) ve pragmatizmdir. İslâmi düşünce ile örtüşmeyen bu üç özellik Müslümanların kimlik bunalımı yaşamalarının en önemli nedenidir belki de. Çünkü Müslümanların pek çok ilişki biçimi devletçi, milliyetçi ve pragmatist zihin dünyasının etkisi altındadır. İslâmi kesimin kültürel kodlarını esareti altına alan bu üç hastalık seküler değerler manzumesi …
Tüm bu arayışlar, sorular, cevaplar, kaçışlar ve duvara toslayışlar bana öğretti ki hayat herkes için başka bir yaşta, başka bir boyutta, birçok kez ve bambaşka olaylarla başlıyor. Hayat; tekdüze giden yaşamın (olumlu veya olumsuz fark etmeksizin) var olanın zıddıyla temasında başlıyor zannımca.
“Bilir misin nedir o sarp yokuş? Bir kişiyi daha zincirlerinden kurtarmaktır. Veya açlık gününde muhtaçları doyurmaktır. Mesela yakın olan bir yetimi, ya da evsiz, barksız, yurtsuz, yuvasız bir düşkünü… Daha sonra iman edenlerden olmak ve birbirine hakkı ve merhameti tavsiye etmektir”. Beled/12-17 Bir nefes, bir nefes daha diyorum… Bir nefes daha istiyorum Allah’ım! Şu uçlarını …
Düşünüyoruz… Bir dergi olsa diyoruz; bütün aileyi kapsayacak, her yaş grubu çocuğa hitap edebilecek, anne babaların da sahiplenebileceği, okuyup okutabilecekleri, eğitici, öğretici, eğlendirici.
Biz mi çıkarsak diyoruz sonra. Ama nasıl? Gücümüz yeter mi? Öncelikle en azından beş sayıyı hazırlamalıyız ki devamının gelip gelmeyeceğini görelim. Deniyoruz ve olabileceğini görüyoruz. Adını da “Adak Çocuk” koyuyoruz dergimizin, hak yola adanmış nesillere bir dua niyetine.
Her ay içerik hazırlama, bilgisayarda temize geçirme, ressama verme, metin ve resimlerin uyumu için kontrol ve düzeltme, renk ayırımına götürme, matbaaya gönderme, heyecanla dergilerin baskıdan gelmesini bekleme, dergiler evin kapısına geldiğinde “acaba bir hata var mı” endişesiyle daha kapıdan içeri almadan göz gezdirme…
Sokaklarda başıboş dolaşan, caddelerde arabaların arasında bir şeyler satmaya çalışan çocuklar…Belki bir ömür keşfedemeyecekler kendilerini. “İnsan” olduklarının farkına bile varmadan tüketecekler koca bir ömrü. Ne pejmürde kıyafetleridir beni üzen, ne de açlıkları, sersefil hayatları. O, görünen halleridir nihayetinde. Üç-beş kuruşla düzeltilebilecek halleri… Ölünce de geçer veya biter dünyalık sıkıntıları. Her şey bu kadar mı ama? …
Neleri Topluyoruz
“Cehennem, arkasını dönüp yüz çevireni ve (servet) toplayıp yığan kimseyi kendine çağırır.” (Me’aric 17-18)
Telaşla elindekileri kasaya bıraktı. Sonra mağaza içinde sağa sola koşuşturdu. Ritim tutar gibi bir sağ reyondan bir sol reyondan kıyafetler topladı. Topladıkça iştahı kabarıyor, içinde tuhaf bir haz ve mutluluk oluşuyordu.
Evet, evet mutluydu. Çünkü hepsi onundu.
Ve eve gelip her şeyi dolaba sıkıştırınca birden tuhaf bir duygu hissetti. Şimdi mağazadaki kadar kendini mutlu hissetmiyordu… ‘O benim’ dediği zamanki hazlar hızlıca uzaklaşmıştı sanki. Birden bir yalnızlık, tuhaf bir pişmanlık hissetti. Bu ay yine eline geçmeyen, daha kazanamadığı bir parayı harcayıp tüketmişti…
“Gerçekten insanoğlu pek hırslı yaratılmıştır.” (Me’aric 19)
Toplamak, biriktirmek, saklamak… İnsanoğlunun yapısında bulunan ve terbiye edilmediği zaman insanı kendi elleriyle helakine götüren etkenlerdendir. İhtiyaç ve istek modern zamanlarda birbirine karıştı. Öyle ki istenilen her şey artık ihtiyaç olmayabiliyor.
Eski ve yeni kavramları yerini moda, trend ve daha lüks ve daha konforlu kavramlara bıraktı. Artık bir şeyin yenilenmesi için eskimesi, yıpranması, ihtiyaç göremez hale gelmesi gerekmiyor. İşte bu algıdan sonra ‘tüketim çılgınlığı’ diye bir davranış bozukluğu insanların eylemlerinde yerini aldı. Ve gittikçe kökleşmeye ve müsrifçe meyvelerini vermeye başladı.
“Tüketim kültürünün şekillendirdiği tüketim toplumu, atmaya hazır insanların ve atılmaya hazır eşyaların toplumudur.” (Celalettin Vatandaş, Modern Çöküş)
Artık aldığı bir eşyayla haşir neşir olmayan, onunla anıları, paylaşımları, yani bir ünsiyet kurulmadan kuru bir madde salt bir eşya muamelesi gördüğü için; alınan eşya kişiyi artık mutlu etmeye yetmiyor. Ve anlık bir heves ve hedonik bir alış-veriş olduğu için kişiye ancak haz verebiliyor.
Ama eğer o eşya gerçekten ihtiyaç olsaydı. Anlık ve hazlık bir duygu yerine daha kalıcı daha uzun vadeli bir mutluluk, bir tatminlik yaşanabilirdi.
Maalesef kullan at anlayışı sadece maddeyi değil, insanın ruh yapısındaki içsel kimyayı da bozmayı başardı. İnsanın insanla, insanın doğayla, insanın diğer canlılarla da bir tüketim çılgınlığı içine girdi. Sürekli tüketen ve tüketirken de tükenen bir varlık haline geldi.
Çünkü insan tüketerek mutlu olacak bir varlık değildi. Onun üretmesi ve üretirken de ürettiklerinde bir anlam bulması, hissetmesi gerekiyordu. Müsriflik, bencillik onun için kınanmış ve eleştirilmiştir. Pek hırslı olan insanın bu duygu ve düşünceleri; paylaşarak, başkalarını koruyup gözeterek eğitmesi gerekiyor. Yoksa çılgınca tüketen bir şımarıklıktan kurtulması mümkün değil. Her zehrin bir panzehiri vardır. Sürekli israf halini yaşayan bir toplumun da iktisat kavramını tekrar gündemine alıp ciddi bir şekilde üzerinde düşünmesi gerekiyor.
“Yoksa öyle bir fitneden sakının ki yalnızca zulmedenlere isabet etmekle kalmaz!”
Nihayetinde kalmıyor da, “ne var canım benim tükettiğimde” diyebilirsiniz. Ama aslında durum hiç de öyle masum değildir. Bireysel sandığınız bu davranış sosyal anlamda birçok unsuru etkileyecektir.
Sizi rol model alanlara tüketimi öğretiyor, sürekli harcayarak bunun olması gereken bir davranış olduğunun eğitimini veriyorsunuzdur. Küreselleşen bir kapitalizme destek olup dünyanın öteki tarafında açlıktan ölen insanların ölmesine destek oluyorsunuzdur. Sadeliği, paylaşmayı, kendine tercih etmeyi, hazzı ötelemeyi… Tüketirken bunları yapamadığınız için bir davranış bozukluğu sergileyebiliyorsunuz.
Ve bu davranış bozukluğu ruhsal açıdan bir obeziteyi beslediği gibi zahiri anlamda da sürekli gözü aç insanlar üretiyor. Kendini, dünyevileştikçe değerli olacağı zannına kapılarak; hiç acımadan bir ömür sermayesini bu uğurda harcayabiliyor.
Mutluluk, huzur, iyilik bulaşıcı olduğu gibi; mutsuzluk, huzursuzluk, nefret de bulaşıcıdır.
Yaptığımız her eylem bizi ya insanın “en güzel tarafı” ya da “en aşağı tarafı”nı büyütmeye götürür. Şu anda yaşadığımız toplum ve toplumlara baktığımızda maalesef görünen tablo çok da içimizi ısıtmıyor. Bizi bize yaklaştırmıyor. Fıtratımıza dokunmuyor. Sürekli daha iyisini kovalarken, sahip olduğumuz en güzel şeylerin kıymetini bilemeden bizden akıp gidiyor. Zamanımız, sağlığımız ve gençliğimiz. Hep dolaplara, vitrinlere yaptığımız yatırımlar bizi öyle oyalıyor ki; oyalandığımız şeyler ne bu dünyada ne de ukbada bize fayda sağlayacak.
Bize gereksiz olan her şeyi gerekli gibi gösteren kapitalist gözlüklerimizi çıkarırsak; hayatımızın nasıl da çerçöple işgal edildiğini, ıvır zıvırla doldurulduğunu göreceğiz. Ve bu çer çöplerin kişiliklerimizi nasıl da tahrif edip zedelediğini… İlimden, güzel ahlâkdan, tasadduk edilmiş bir hayattan nasılda uzak düşürüldüğümüzü fark edeceğiz.
Haydi, tekrar topladıklarımıza, peşinde ömür tükettiklerimize bir daha dönüp bakalım; çünkü bu hayat çerçöple, ıvır zıvırla heba edilmeyecek kadar değerli ve anlamlı…
İlgili Yazılar
İlkesizlik ve Pragmatik Savrulmalar
Günümüzde Müslümanlar üç hastalıkla sınav halindedir. Bunlar; devletçilik, milliyetçilik (ulusçuluk) ve pragmatizmdir. İslâmi düşünce ile örtüşmeyen bu üç özellik Müslümanların kimlik bunalımı yaşamalarının en önemli nedenidir belki de. Çünkü Müslümanların pek çok ilişki biçimi devletçi, milliyetçi ve pragmatist zihin dünyasının etkisi altındadır. İslâmi kesimin kültürel kodlarını esareti altına alan bu üç hastalık seküler değerler manzumesi …
Dikkat! Hayat Çıkabilir.
Tüm bu arayışlar, sorular, cevaplar, kaçışlar ve duvara toslayışlar bana öğretti ki hayat herkes için başka bir yaşta, başka bir boyutta, birçok kez ve bambaşka olaylarla başlıyor. Hayat; tekdüze giden yaşamın (olumlu veya olumsuz fark etmeksizin) var olanın zıddıyla temasında başlıyor zannımca.
Sarp Yokuşu Aşabilmek
“Bilir misin nedir o sarp yokuş? Bir kişiyi daha zincirlerinden kurtarmaktır. Veya açlık gününde muhtaçları doyurmaktır. Mesela yakın olan bir yetimi, ya da evsiz, barksız, yurtsuz, yuvasız bir düşkünü… Daha sonra iman edenlerden olmak ve birbirine hakkı ve merhameti tavsiye etmektir”. Beled/12-17 Bir nefes, bir nefes daha diyorum… Bir nefes daha istiyorum Allah’ım! Şu uçlarını …
Bir “Çocuk ve Aile Dergisi” Çıkarma Serüveni
Düşünüyoruz… Bir dergi olsa diyoruz; bütün aileyi kapsayacak, her yaş grubu çocuğa hitap edebilecek, anne babaların da sahiplenebileceği, okuyup okutabilecekleri, eğitici, öğretici, eğlendirici.
Biz mi çıkarsak diyoruz sonra. Ama nasıl? Gücümüz yeter mi? Öncelikle en azından beş sayıyı hazırlamalıyız ki devamının gelip gelmeyeceğini görelim. Deniyoruz ve olabileceğini görüyoruz. Adını da “Adak Çocuk” koyuyoruz dergimizin, hak yola adanmış nesillere bir dua niyetine.
Her ay içerik hazırlama, bilgisayarda temize geçirme, ressama verme, metin ve resimlerin uyumu için kontrol ve düzeltme, renk ayırımına götürme, matbaaya gönderme, heyecanla dergilerin baskıdan gelmesini bekleme, dergiler evin kapısına geldiğinde “acaba bir hata var mı” endişesiyle daha kapıdan içeri almadan göz gezdirme…
“İnsan” Olmanın Farkına Varmak
Sokaklarda başıboş dolaşan, caddelerde arabaların arasında bir şeyler satmaya çalışan çocuklar…Belki bir ömür keşfedemeyecekler kendilerini. “İnsan” olduklarının farkına bile varmadan tüketecekler koca bir ömrü. Ne pejmürde kıyafetleridir beni üzen, ne de açlıkları, sersefil hayatları. O, görünen halleridir nihayetinde. Üç-beş kuruşla düzeltilebilecek halleri… Ölünce de geçer veya biter dünyalık sıkıntıları. Her şey bu kadar mı ama? …