“Meksika’da Zapatista hareketi, Fransa’da 1995 kışında yaşanan toplumsal hareket ve daha geniş bir bağlamda alternatif-küreselleşmenin uluslararası ölçekte güçlenmesinden beri, hâlihazırda tahakkümlere karşı bireysel ve kolektif özerkliğin ele geçirilmesi olarak özgürleşme meselesi yeniden gündemde. Elbette henüz el yordamıyla yürür halde, neye karşı olduğu neden yana olduğuna göre çok belirgin. Ama piyasa hegemonyası karşısındaki çoklu dirençler ütopyaya yeniden bağlanmak için daha şimdiden birer tutamak oluşturuyor. Ama bu arada, bugün yeniden sözünü etmeye başladığımız özgürleşme ile 18. Yüzyılın Aydınlanmacılarının ya da 19. Ve 20. Yüzyılın sosyalistlerinin kafasındaki özgürleşme aynı mıdır? Yoksa geçmişteki özgürleştirici geleneklerin çoğu unutulmuş deneyimlerinden hareketle 21. Yüzyılın meselelerine uyarlanmış yeni bir özgürleşme siyasetinin ortaya çıkmasını mı sağlamak gerekir? Zor bir soru, yanıtı tahminlere ve rastlantılara bağlı.”
Fransız sosyolog Philippe CORCUFF Rönesans ile doğan ve Aydınlanma ile yayılan hem davranışları hem de toplumsal pratikleri daha çok bireyleştiren bireycilik meselesini Marx, Proudhon, Stirner ve Durkheim üzerinden anlatıyor. Yazara göre birey özerklik talepleri ile birlikte çoğu zaman eski kolektif normlara, cemaatin kısıtlamalarına ve ‘biz’in zorbalıklarına karşı kuruldu. Ve her alanda adetler, gelenek ve otoriteye karşı mücadeleyi sistemleştirmiştir. Marx ve Proudhon hem çözümlemelerinde hem de alternatif toplum tasarımlarında bireyselliği önemseseler de sonuçta toplum meselesini öncelediler. Anarşist gelenek ise bireyselliği çok daha fazla önemsemiştir ve onu ekonomik liberalizmin yaptığı gibi piyasa ölçüsüne indirgememiştir. Yazara göre kitap bireycilik meselesi konusunda Marx ve Durkheim gibi toplum bilimleri klasiklerinin önerdiği çözümlemelere geri dönerek öncelikle sosyolojik bir katkıda bulunmak istiyor.
KUDÜS; TARİH, ŞEHİR, TOPLUM
YUNUS ÇOLAK, LATİF KARAGÖZ / İLEM YAYINLARI
“İnsanlık tarihinde kutsal olana atıfla değerlenen Kudüs, bir karşılaşma, kesişme ve ayırdına varma yeri olarak sürekli yeniden üretildi. Kudüs ve yakın çevresi; peygamberler aracılığı ile gelen ilahi bilginin, zayıflık ve bilgisizlik sarmalındaki insana en çok dokunduğu toprak oldu. Yaşamın ve ahlaki formların düzenleyicisi ilahi kaynaklar; bozulma ve çözümlemelerle karşılaştığında, yine bu şehrin bir köşesinden yükselen sesle tazelendi. Tarihi seyirde, birer kutsallık göstergesi olan dini sadakatler yer yer totemleşerek tevhid inancına aykırı yönde varlığını sürdürmek istese de, bu atmosferi dağıtarak yenidünyayı karşılayan son ses, kuşkusuz İslam’ın sesi oldu. Tarih boyunca İslam coğrafyasında Kudüs’le anılan her unsur, Kudüs’ün ‘öteki’ ile kurduğu ahlaki ilişkinin düğüm noktası olarak öne çıkar. Kudüs, Müslümanların farklı mezheplere mensup Hristiyanlar ve çok farklı gruplardan oluşan Yahudilerle dini kimliklerini önceleyerek temas halinde oldukları bir coğrafyadır.’’
Kudüs tarihte çok az şehre nasip olmuş bir şahitliği barındırır. Geçtiğimiz yüzyılda Kudüs’ün işgali ve İslam Dünyası’nın problemleri paralel bir şekilde ilerlemiştir. Bu durum sadece siyasi bir çözüm bekleyen mesele olmanın ötesinde coğrafi, sosyolojik ve iktisadi bileşenleriyle beraber ele alınması gereken çok boyutlu bir yapıdır. Lakin bugün Kudüs konusu etrafında yapılan değerlendirmeler, eylemsellikler ve söylemler hamaset düzeyinde kalıyor olup, etraflı bir çözümlemeye alan kalmamaktadır. Bu da çözüm üzerinde düşünmeyi güçleştirmektedir. İlem yayınları tarafından yayınlanan bu eser, söz konusu dar kapsamlı değerlendirmeleri bir nebze olsun genişletebilmek adına yayınlanmış bir derleme. Kudüs’ü tekrardan konuşabilme yaklaşımıyla gerçekleşen bir dizi seminerin tebliğ metinleri bir araya getirilerek oluşturulan eser, Kudüs’ü tarih, sosyoloji, şehir ve hukuksal statü gibi farklı yaklaşımlarla değerlendirmeye çalışıyor. Coğrafyanın grift bileşenlerini anlamadan ortaya konan her değerlendirmenin noksan kalacağını kabul edersek, bu anlama sürecine kitapla beraber bir adım atmış olunabilir.
TELEVİZYON: ÖLDÜREN EĞLENCE
NEİL POSTMAN / AYRINTI YAYINLARI
“Merkezinde telgraf ile fotoğrafinin bulunduğu on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başının iletişim medyası bir ‘ce-ee’ dünyası yarattı, ama televizyon çıkana kadar bu dünyada yaşamaya başlamış sayılmayız. Televizyon, görüntü ile çılgınlığın etkileşimini mükemmel ve tehlikeli bir kusursuzluk katına çıkararak, telgraf ile fotoğrafın epistemolojik yönelimlerini en güçlü biçimde dışa vurmayı sağlamıştır. Üstelik onları evlerin içine kadar getirmiştir. Şimdi biz, ilk ve en yakın öğretmeni, ayrıca çoğumuz için en güvenilir yoldaşı ve dostu televizyon olan ikinci kuşak çocuklarla bir arada yaşıyoruz. Daha açık bir dille ifade edersek, televizyon yeni epistemolojinin kumanda merkezidir. En ufak çocuklar dahi televizyon izlemekten men edilemezler. En berbat yoksulluk bile televizyondan vazgeçmeyi gerektirmez. En yüce eğitim sistemi bile televizyonun belirleyiciliğinden kurtulamaz. Ve en önemlisi, kamuoyunu ilgilendiren hiçbir konu (politika, haber, eğitim, din, bilim, spor) televizyonun ilgi alanının dışında kalamaz. Yani, halkın bu konuları kavrayış biçimi tamamen televizyonun yönelimleriyle şekillenmektedir.’’
İletişim teknolojilerinin hızlı bir şekilde hayatımızın içinde yer almasıyla beraber, hayatlarımız ciddi bir dönüşüm geçirmekte. Bu dönüşümün içinde bulunuyor olmanın verdiği sıcak gündem ve dönüşümün hızından dolayı gerçekleşmekte olan değişimleri algılayıp fark edebilmek ise gittikçe güçleşmekte. Değişim ve dönüşüm süreçlerinde hayatlarımızın içinde kendine merkezi bir yer edinmiş en önemli teknolojik araçlardan biri hiç şüphesiz televizyondur. Başka bir tartışmanın konusu olsa da kanaatimizce sorun teknolojik aletleri kullanıp kullanmamakta değil, bunları tanımadan hemen adapte bir şekilde kullanıyor olmamızda. Yani eşyanın ne’liğini bilmeden onu benimseyip, kullanıyor olmamızda. İşte bu noktada Neil Postman kitabında televizyonun her yönden bütünlüklü bir analizini sunuyor. Hayatımızda bu denli merkezi bir konuma sahip olan bu aracı tanımaya bir giriş olarak okunmaya değer nitelikli bir çalışma.
ÖKÜZÜN A’SI
BARRY SANDERS / AYRINTI YAYINLARI
“İnsanlar benlik duygusunu yitirirlerse nasıl davranırlar diye merak etmemize gerek kalmadı. Şimdi karşımızda harflerle mücadeleyi bırakmış, kitaptan çoktan vazgeçtim, bir cümleyi ya da paragrafı bitiremeyen bir gençler kuşağı var. Kitabı terk etmiş durumdalar, hatta açıkça kitabı hor gördüklerini belli ediyorlar. Okuma yazmanın gücüne ve etkinliğine, yararına inanmaktan vazgeçmişler. Okuma yazma öncesi dönemde bulunanların avantajlarına da sahip değiller üstelik; sözelliğin verdiği içgücüne hiç kavuşamamışlar. Standart kategorilerin hiçbirine uymuyorlar. Bu insanlardan söz ederken post-cehalet gibi yeni bir terim bulmak gerekiyor. On yıl önce aklımıza bile gelmeyecek bir şeyden bahsediyorum: Bu hem sözlü hem de yazılı dili elinden alınmış bir kuşak. Dersliklerdeki ve sokaklardaki bu yeni tür cehalet düşünebileceğimiz en korkunç trajedide, yani Amerikan gençliğinin manevi çöküşünce patlak veriyor. Bu çocuklar en temel düzeyde insan olmanın anlamını değiştirdiler.’’
Toplumların gelişim sürecinde sözelliğin ilk kültürel aşamayı oluşturduğu kabul ediliyor. Bunu takiben yazılı kültür ortaya çıkıp bu süreci bir adım daha öteye götürüyor. Bugün için ise üçüncü bir aşama olarak görsellikten söz ediliyor. Görsel kültür bu aşamaların ilk ikisinin varlığını ciddi bir biçimde tehdit eder durumda. Bireyin normal gelişim seyrinde bu aşamaların sağlıklı bir biçimde birbirini takip etmesi gerekirken, görsel kültür fazlasıyla öne çıkıp ilk iki süreci baltalıyor. Artık görsel kültürle iştigal eden bir nesil var ve yeni nesiller bu kültürle yetişiyor. Yazar, bu yetişen yeni nesil için okuryazarlığın bir anlam ifade etmediğini ve görselliğin onlar üzerinde bıraktığı yıkıcı etkilerden söz ediyor. Okuryazarlık insanlar için oldukça önemli bir eğitim aracıyken, bunu ciddiye almadan yetişen nesiller de ise şiddet vb. yönelimler ortaya çıkıyor. Özellikle yoğun biçimde hayatımızda egemen olan görselliği anlamak ve yetiştirilecek yeni nesillerde bunun etkilerinin farkına vararak çözümler üretebilmek açısından kitap oldukça değerli bir çalışma.
“…esas mesele; modern Batılı sistemin uluslararası arenada birkaç asırdır oluşturduğu belirsizlik, ilkesizlik, uluslararası teamüllerin ihlal edildiği bir risk durumu dikkate alındığı zaman Covid-19 pandemisi ile uluslararası sistemin bir muhasebesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu muhasebe sürgit devam ederken İslam dünyasının, Batılıların insanlığı karşı karşıya getirdiği tahakkümü, sömürüyü ve kriz alanlarını iyi tespit etmesi ve bunlara çözüm tekliflerini sunması gerekmektedir. Kanaatimizce bu durum modernitenin, ortaya çıkardığı sorunların ve risklerin daha ileri bir düzeyde sorgulanmasını beraberinde getirecektir.
Liberal Virüs, Sürekli Savaş ve Dünyanın Amerikanlaştırılması Samir Amin, Yordam Kitap “Bugün ABD, şaibeli bir seçimle ama asıl bir tür hükümet darbesiyle (Hitler de seçimle …
Ben Merkezci İnsan Ve Kaybolan Gerçeklik Oktay Taftalı, Mühür Kitaplığı “Dijital dünya devrimi/dijital kapitalizm sayesinde, artık toplumlarda gerçeklik algısı yitirilmiştir. 20. yüzyıldan 21’e girildiğinde, gerçeklik bütünüyle metalaşmış veya içinde yaşadığımız nesneler dünyası salt ‘meta’ya indirgenmiştir. Kapitalist medeniyetin impresyonist yaşama kültürü, burada gerçekliğe bir kez daha takla attırır. Ve ürünü, ürünün taklidine, görüntüsüne indirgeyerek, bir yandan …
Özgürlük ve zorunluluk meselesi tüm insanlar için önemlidir ve herkesi ilgilendirir fakat ben (Müslüman Dünya da dâhil olmak üzere) Üçüncü Dünya için daha önemli ve ilgili olduğunu iddia ediyorum. Bizler (aşağı yukarı Chaucer ve eseri Frankleyn gibi) modernitenin eşiğinde beklediğimizden, onu belli tarafsızlıkla değerlendirebiliriz. Biz yalnızca sekülerleşmenin silsilesini değil aynı zamanda sonuçlarını da izliyoruz (yani yabancılaşmayı, emperyalizmi, ekonomik buhranı ve şeyleşmeyi). Bizler, seküler modernite projesine görkemli bir masumiyet ve soylu bir naiflikle girişen Rönesans’ın ve Aydınlanma’nın öncü sekülerleştiricileri gibi sevinçli olamayız. Onların zamanında araçsal rasyonalite veya yapısökümcülük yoktu, T.S Eliot’ın hayal kırıklıklarıyla dolu ‘Çorak Ülke’ şiirini ya da Beckett’in absürt komedisi Godot’yu Beklerken’i okumamışlardı; henüz Nietzsche bir daha hiç çıkmamak üzere nihilizmi hayatımıza sokmamıştı; Derrida’nın aslında hiçbir şeyi göstermeyen akışkan gösterenler dünyasını tanımamışlardı. Onlar dünyanın emperyalist yağmasını, Holokost’u ya da Çernobil’i tecrübe etmemişlerdi.”
“Daha önce belirttiğimiz üzere bu kitabın tezi, herhangi bir modern İslami devlet kavramsallaştırmasının tabiatı gereği kendisiyle çelişeceğidir. Unutmamalıyız ki Müslümanlar bugün dünya nüfusunun beşte birini oluşturuyor ve madem ki modernite içinde yaşıyorlar, öyleyse modern projeyi de yaşıyorlar. Diğer herkes kadar bu projenin bir parçası olmak durumundalar. Elinizdeki kitap ise modern İslami devletin beraberinde getirdiği özçelişkilerin, modernitenin ahlaki açmazlarından kaynaklandığını savunuyor.
Nida Dergisi 194. Sayı Kitap Seçkisi
BİREYCİLİĞİN MESELESİ
“Meksika’da Zapatista hareketi, Fransa’da 1995 kışında yaşanan toplumsal hareket ve daha geniş bir bağlamda alternatif-küreselleşmenin uluslararası ölçekte güçlenmesinden beri, hâlihazırda tahakkümlere karşı bireysel ve kolektif özerkliğin ele geçirilmesi olarak özgürleşme meselesi yeniden gündemde. Elbette henüz el yordamıyla yürür halde, neye karşı olduğu neden yana olduğuna göre çok belirgin. Ama piyasa hegemonyası karşısındaki çoklu dirençler ütopyaya yeniden bağlanmak için daha şimdiden birer tutamak oluşturuyor. Ama bu arada, bugün yeniden sözünü etmeye başladığımız özgürleşme ile 18. Yüzyılın Aydınlanmacılarının ya da 19. Ve 20. Yüzyılın sosyalistlerinin kafasındaki özgürleşme aynı mıdır? Yoksa geçmişteki özgürleştirici geleneklerin çoğu unutulmuş deneyimlerinden hareketle 21. Yüzyılın meselelerine uyarlanmış yeni bir özgürleşme siyasetinin ortaya çıkmasını mı sağlamak gerekir? Zor bir soru, yanıtı tahminlere ve rastlantılara bağlı.”
Fransız sosyolog Philippe CORCUFF Rönesans ile doğan ve Aydınlanma ile yayılan hem davranışları hem de toplumsal pratikleri daha çok bireyleştiren bireycilik meselesini Marx, Proudhon, Stirner ve Durkheim üzerinden anlatıyor. Yazara göre birey özerklik talepleri ile birlikte çoğu zaman eski kolektif normlara, cemaatin kısıtlamalarına ve ‘biz’in zorbalıklarına karşı kuruldu. Ve her alanda adetler, gelenek ve otoriteye karşı mücadeleyi sistemleştirmiştir. Marx ve Proudhon hem çözümlemelerinde hem de alternatif toplum tasarımlarında bireyselliği önemseseler de sonuçta toplum meselesini öncelediler. Anarşist gelenek ise bireyselliği çok daha fazla önemsemiştir ve onu ekonomik liberalizmin yaptığı gibi piyasa ölçüsüne indirgememiştir. Yazara göre kitap bireycilik meselesi konusunda Marx ve Durkheim gibi toplum bilimleri klasiklerinin önerdiği çözümlemelere geri dönerek öncelikle sosyolojik bir katkıda bulunmak istiyor.
KUDÜS; TARİH, ŞEHİR, TOPLUM
“İnsanlık tarihinde kutsal olana atıfla değerlenen Kudüs, bir karşılaşma, kesişme ve ayırdına varma yeri olarak sürekli yeniden üretildi. Kudüs ve yakın çevresi; peygamberler aracılığı ile gelen ilahi bilginin, zayıflık ve bilgisizlik sarmalındaki insana en çok dokunduğu toprak oldu. Yaşamın ve ahlaki formların düzenleyicisi ilahi kaynaklar; bozulma ve çözümlemelerle karşılaştığında, yine bu şehrin bir köşesinden yükselen sesle tazelendi. Tarihi seyirde, birer kutsallık göstergesi olan dini sadakatler yer yer totemleşerek tevhid inancına aykırı yönde varlığını sürdürmek istese de, bu atmosferi dağıtarak yenidünyayı karşılayan son ses, kuşkusuz İslam’ın sesi oldu. Tarih boyunca İslam coğrafyasında Kudüs’le anılan her unsur, Kudüs’ün ‘öteki’ ile kurduğu ahlaki ilişkinin düğüm noktası olarak öne çıkar. Kudüs, Müslümanların farklı mezheplere mensup Hristiyanlar ve çok farklı gruplardan oluşan Yahudilerle dini kimliklerini önceleyerek temas halinde oldukları bir coğrafyadır.’’
Kudüs tarihte çok az şehre nasip olmuş bir şahitliği barındırır. Geçtiğimiz yüzyılda Kudüs’ün işgali ve İslam Dünyası’nın problemleri paralel bir şekilde ilerlemiştir. Bu durum sadece siyasi bir çözüm bekleyen mesele olmanın ötesinde coğrafi, sosyolojik ve iktisadi bileşenleriyle beraber ele alınması gereken çok boyutlu bir yapıdır. Lakin bugün Kudüs konusu etrafında yapılan değerlendirmeler, eylemsellikler ve söylemler hamaset düzeyinde kalıyor olup, etraflı bir çözümlemeye alan kalmamaktadır. Bu da çözüm üzerinde düşünmeyi güçleştirmektedir. İlem yayınları tarafından yayınlanan bu eser, söz konusu dar kapsamlı değerlendirmeleri bir nebze olsun genişletebilmek adına yayınlanmış bir derleme. Kudüs’ü tekrardan konuşabilme yaklaşımıyla gerçekleşen bir dizi seminerin tebliğ metinleri bir araya getirilerek oluşturulan eser, Kudüs’ü tarih, sosyoloji, şehir ve hukuksal statü gibi farklı yaklaşımlarla değerlendirmeye çalışıyor. Coğrafyanın grift bileşenlerini anlamadan ortaya konan her değerlendirmenin noksan kalacağını kabul edersek, bu anlama sürecine kitapla beraber bir adım atmış olunabilir.
TELEVİZYON: ÖLDÜREN EĞLENCE
“Merkezinde telgraf ile fotoğrafinin bulunduğu on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başının iletişim medyası bir ‘ce-ee’ dünyası yarattı, ama televizyon çıkana kadar bu dünyada yaşamaya başlamış sayılmayız. Televizyon, görüntü ile çılgınlığın etkileşimini mükemmel ve tehlikeli bir kusursuzluk katına çıkararak, telgraf ile fotoğrafın epistemolojik yönelimlerini en güçlü biçimde dışa vurmayı sağlamıştır. Üstelik onları evlerin içine kadar getirmiştir. Şimdi biz, ilk ve en yakın öğretmeni, ayrıca çoğumuz için en güvenilir yoldaşı ve dostu televizyon olan ikinci kuşak çocuklarla bir arada yaşıyoruz. Daha açık bir dille ifade edersek, televizyon yeni epistemolojinin kumanda merkezidir. En ufak çocuklar dahi televizyon izlemekten men edilemezler. En berbat yoksulluk bile televizyondan vazgeçmeyi gerektirmez. En yüce eğitim sistemi bile televizyonun belirleyiciliğinden kurtulamaz. Ve en önemlisi, kamuoyunu ilgilendiren hiçbir konu (politika, haber, eğitim, din, bilim, spor) televizyonun ilgi alanının dışında kalamaz. Yani, halkın bu konuları kavrayış biçimi tamamen televizyonun yönelimleriyle şekillenmektedir.’’
İletişim teknolojilerinin hızlı bir şekilde hayatımızın içinde yer almasıyla beraber, hayatlarımız ciddi bir dönüşüm geçirmekte. Bu dönüşümün içinde bulunuyor olmanın verdiği sıcak gündem ve dönüşümün hızından dolayı gerçekleşmekte olan değişimleri algılayıp fark edebilmek ise gittikçe güçleşmekte. Değişim ve dönüşüm süreçlerinde hayatlarımızın içinde kendine merkezi bir yer edinmiş en önemli teknolojik araçlardan biri hiç şüphesiz televizyondur. Başka bir tartışmanın konusu olsa da kanaatimizce sorun teknolojik aletleri kullanıp kullanmamakta değil, bunları tanımadan hemen adapte bir şekilde kullanıyor olmamızda. Yani eşyanın ne’liğini bilmeden onu benimseyip, kullanıyor olmamızda. İşte bu noktada Neil Postman kitabında televizyonun her yönden bütünlüklü bir analizini sunuyor. Hayatımızda bu denli merkezi bir konuma sahip olan bu aracı tanımaya bir giriş olarak okunmaya değer nitelikli bir çalışma.
ÖKÜZÜN A’SI
“İnsanlar benlik duygusunu yitirirlerse nasıl davranırlar diye merak etmemize gerek kalmadı. Şimdi karşımızda harflerle mücadeleyi bırakmış, kitaptan çoktan vazgeçtim, bir cümleyi ya da paragrafı bitiremeyen bir gençler kuşağı var. Kitabı terk etmiş durumdalar, hatta açıkça kitabı hor gördüklerini belli ediyorlar. Okuma yazmanın gücüne ve etkinliğine, yararına inanmaktan vazgeçmişler. Okuma yazma öncesi dönemde bulunanların avantajlarına da sahip değiller üstelik; sözelliğin verdiği içgücüne hiç kavuşamamışlar. Standart kategorilerin hiçbirine uymuyorlar. Bu insanlardan söz ederken post-cehalet gibi yeni bir terim bulmak gerekiyor. On yıl önce aklımıza bile gelmeyecek bir şeyden bahsediyorum: Bu hem sözlü hem de yazılı dili elinden alınmış bir kuşak. Dersliklerdeki ve sokaklardaki bu yeni tür cehalet düşünebileceğimiz en korkunç trajedide, yani Amerikan gençliğinin manevi çöküşünce patlak veriyor. Bu çocuklar en temel düzeyde insan olmanın anlamını değiştirdiler.’’
Toplumların gelişim sürecinde sözelliğin ilk kültürel aşamayı oluşturduğu kabul ediliyor. Bunu takiben yazılı kültür ortaya çıkıp bu süreci bir adım daha öteye götürüyor. Bugün için ise üçüncü bir aşama olarak görsellikten söz ediliyor. Görsel kültür bu aşamaların ilk ikisinin varlığını ciddi bir biçimde tehdit eder durumda. Bireyin normal gelişim seyrinde bu aşamaların sağlıklı bir biçimde birbirini takip etmesi gerekirken, görsel kültür fazlasıyla öne çıkıp ilk iki süreci baltalıyor. Artık görsel kültürle iştigal eden bir nesil var ve yeni nesiller bu kültürle yetişiyor. Yazar, bu yetişen yeni nesil için okuryazarlığın bir anlam ifade etmediğini ve görselliğin onlar üzerinde bıraktığı yıkıcı etkilerden söz ediyor. Okuryazarlık insanlar için oldukça önemli bir eğitim aracıyken, bunu ciddiye almadan yetişen nesiller de ise şiddet vb. yönelimler ortaya çıkıyor. Özellikle yoğun biçimde hayatımızda egemen olan görselliği anlamak ve yetiştirilecek yeni nesillerde bunun etkilerinin farkına vararak çözümler üretebilmek açısından kitap oldukça değerli bir çalışma.
Yazar
İlgili Yazılar
Kitap Seçkisi
“…esas mesele; modern Batılı sistemin uluslararası arenada birkaç asırdır oluşturduğu belirsizlik, ilkesizlik, uluslararası teamüllerin ihlal edildiği bir risk durumu dikkate alındığı zaman Covid-19 pandemisi ile uluslararası sistemin bir muhasebesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu muhasebe sürgit devam ederken İslam dünyasının, Batılıların insanlığı karşı karşıya getirdiği tahakkümü, sömürüyü ve kriz alanlarını iyi tespit etmesi ve bunlara çözüm tekliflerini sunması gerekmektedir. Kanaatimizce bu durum modernitenin, ortaya çıkardığı sorunların ve risklerin daha ileri bir düzeyde sorgulanmasını beraberinde getirecektir.
Kitap Seçkisi
Liberal Virüs, Sürekli Savaş ve Dünyanın Amerikanlaştırılması Samir Amin, Yordam Kitap “Bugün ABD, şaibeli bir seçimle ama asıl bir tür hükümet darbesiyle (Hitler de seçimle …
Kitap Seçkisi
Ben Merkezci İnsan Ve Kaybolan Gerçeklik Oktay Taftalı, Mühür Kitaplığı “Dijital dünya devrimi/dijital kapitalizm sayesinde, artık toplumlarda gerçeklik algısı yitirilmiştir. 20. yüzyıldan 21’e girildiğinde, gerçeklik bütünüyle metalaşmış veya içinde yaşadığımız nesneler dünyası salt ‘meta’ya indirgenmiştir. Kapitalist medeniyetin impresyonist yaşama kültürü, burada gerçekliğe bir kez daha takla attırır. Ve ürünü, ürünün taklidine, görüntüsüne indirgeyerek, bir yandan …
Kitap Seçkisi
Özgürlük ve zorunluluk meselesi tüm insanlar için önemlidir ve herkesi ilgilendirir fakat ben (Müslüman Dünya da dâhil olmak üzere) Üçüncü Dünya için daha önemli ve ilgili olduğunu iddia ediyorum. Bizler (aşağı yukarı Chaucer ve eseri Frankleyn gibi) modernitenin eşiğinde beklediğimizden, onu belli tarafsızlıkla değerlendirebiliriz. Biz yalnızca sekülerleşmenin silsilesini değil aynı zamanda sonuçlarını da izliyoruz (yani yabancılaşmayı, emperyalizmi, ekonomik buhranı ve şeyleşmeyi). Bizler, seküler modernite projesine görkemli bir masumiyet ve soylu bir naiflikle girişen Rönesans’ın ve Aydınlanma’nın öncü sekülerleştiricileri gibi sevinçli olamayız. Onların zamanında araçsal rasyonalite veya yapısökümcülük yoktu, T.S Eliot’ın hayal kırıklıklarıyla dolu ‘Çorak Ülke’ şiirini ya da Beckett’in absürt komedisi Godot’yu Beklerken’i okumamışlardı; henüz Nietzsche bir daha hiç çıkmamak üzere nihilizmi hayatımıza sokmamıştı; Derrida’nın aslında hiçbir şeyi göstermeyen akışkan gösterenler dünyasını tanımamışlardı. Onlar dünyanın emperyalist yağmasını, Holokost’u ya da Çernobil’i tecrübe etmemişlerdi.”
Nida Dergisi 195 Sayı Kitap Seçkisi
“Daha önce belirttiğimiz üzere bu kitabın tezi, herhangi bir modern İslami devlet kavramsallaştırmasının tabiatı gereği kendisiyle çelişeceğidir. Unutmamalıyız ki Müslümanlar bugün dünya nüfusunun beşte birini oluşturuyor ve madem ki modernite içinde yaşıyorlar, öyleyse modern projeyi de yaşıyorlar. Diğer herkes kadar bu projenin bir parçası olmak durumundalar. Elinizdeki kitap ise modern İslami devletin beraberinde getirdiği özçelişkilerin, modernitenin ahlaki açmazlarından kaynaklandığını savunuyor.