Derinlerden bir yerde göğsümü ağrılar içinde bırakan bir iç sıkıntısı duyuyordum ya da kelimenin tam anlamıyla hissediyordum. Nerden geldiği belli olmayan bir darbe almış gibiydim, sancılı ama ağrısız. Evet, öylece yerde yatarken pencereden ışıksız yansıyan vücudum bunu gösteriyordu. Kanepeye uzanıp göz kapaklarımı ağır aksak ve kuvvetsiz bir şekilde açmaya çalışırken etrafımda metalden tiz binlerce sesi duyumsuyordum. Sesler ve vızıltılar yankılayarak deliyordu kulaklarımı. Birden bir tıngırtının ritmik melodisi çınlayınca, evimizin çatısında yuvalanmış siyah mı siyah kargaların yürüyüş sesini hatırlar gibi oldum. Adını sanını bilemediğim hatta kanat çırpışılarını bile göremediğim kargalardı bunlar. Ekmeğimin son kırıntılarını paylaştığım dostlarımdı bunlar. Bunlar, onlardı elbette diye düşündüm, yarı uykulu ve baygın bir vaziyette. Kendimi anımsayamazken kargaların dillere pelesenk olmuş hafızlarına tanıklık ediyordum bir dostu hatırlarcasına pencereden içeriye doğru gölgelerini düşürüyorlarken. Bir kaç dakika sonra kendime gelmiştim. İlk hatırladığım şey ise; neden açtığımı bilmediğim bir güldürü programı eşliğinde uyuşmuş olmamdı. Yine kahkahalar koparken ben ekran karşısında renklere, simgelere ve kim bilir hiç göremediğimiz bir yirmi beşinci kareye kaptırmıştım kendimi. Bunlar televizyonun üzerimizdeki sihrinin işaretleri miydi? Bilemiyorum… Birden bir düşünce efil efil esti baygınca. Şimdi kendime mırıldadığım, yazılsa dahi kimsenin dikkate almayacağını bildiğim kelimeleri döküyorum kırlente.İşte milyonların sığdığı kare! Şaşalı ve pekte cilveli olan bu cızırtıya sığan biz, oysa yan yana durmaktan korkar olan yine aynı biz. Şaşılacak şey doğrusu! Nasıl da sığamamışız yan yana anlamış değilim!!! Ekranlar dört bir yanda. Neredeyse baktığımız her yerde.Artık biz insanların farklı amaç ve hayat yollarının olmadığını ispatlıyorcasına. Ama yaptıkları çok güzel bir iş var: o da hep bir başkasının hayatını dikizlemek! Hep bir başkası olmak ve kendini unutmak! Unutulmak belki de. Günlerdir bu nasıl bir gaflet diye aynalara haykırır buluyorum kendimi. Beni kurtaracak tek şeyin ise kendine dönmek olduğunu ve bunun bizi bu çağdan kurtarmak için tek çare olduğunu durmadan anlatıyor anlatıyor ve susuyordum. Hem anlatanın hem de duyanın ben olduğum bir söyleşi havası vardı anlatıp sustuklarımda. Sürekli bir kaçış hali var üzerimde. Ama bir izlenme ve takipte hep akabinde. Gözlerin esiri olmuş gibi, hep izleyen ve görür gibi olan gözler. Göremeyen gözler de vardı gören gözlerin aksine. Evet, GÖRMEK diyorum. Mesele de bu ya, hey gafil diye seslenirdim pürüzsüz aynalardaki kahkaha eseri oluşan çizgili yüzlere. Görmek mesele. Peki, nedir bu görmek dediğimiz? Bir çift gözün yeryüzünebakışı, onu anlamlandırması mı? Yoksa sürekli bir bilgi akışı mıdır şu görmek? Zaman; en çok da yaralayanın gözler olduğu zamanı bu. Biz sanki kendimiz için değil de hep bir başkası için göz taşır olmuşuz. İnsanız elbet, bir anlamı var bizim için. Ama ya hiçbir anlam aramayanları hangi kefeye koyacağız? Bugün bir değil üç, hatta dördünün bir araya geldiği gözlere rastlıyoruz. Yapan biz, izleyen, gören, bakan kim? Aslına bakarsanız bile isteye yılanın deliğine el uzatmak bu yaptığımız. Üstelik biri için kendi taşıdığımızdan başka gözler taşımanın ağırlığını duyumsamadan yapıyoruz, Birer gezen gözden başka tarifi olmayan varlıklara döndük. Ne gördüysek gördüler. Neyi özlediysek bildiler.Yoksa birilerinin ilahlık iddiasının taşıyıcıları mıyız? Her şeyi gören mitolojik bir çift göz var gibi davranarak… Üstelik bunu basit bir ekonomi terimi ile de yapabilirsiniz. Sadece tüketerek. İhtiyacından habersiz benim de olsun diyerek. Belli ki bu gözler çok kullanışlı. Ama unutmadan aynalara soralım bir de, kim kullanışlı diye? Derken kapının ağır tokmak sesi birden yerimden sıçramama neden oldu. İki ileri bir geri kapıya doğru giderken hayal meyal hatırladığım bu düşünceleri unutmadan not etme fikri bir tebessüm oluşturdu ansızın. Kapıyı açmadan deliğinden baktım muhteşem bir kudrete sahip mitolojik gözlerimle! İşte yine karşımda bir çift göz. Yine izli gözler. Üstelik bu gözlerde hırs var, kibir var ve bunca kötülüğün haritalanmış kara çizgili hali var.
Kapıyı açtım, gelen ev sahibimdi. Geliş nedeninin ise paradan başka bir şey olmadığı bir çukurun içinde iki taş parçası gibi duran göz demeye bin şahit gözlerinden aşikardı elbette.
Güya kiramı geciktirmişim diye girdi söze. Anlatıp durdu. Sustum, anlaştık. Bir dahaki sefere ve ondan sonrakiler de olmak üzere kirayı elden vermem gerektiğini söyledi. Devir kötüymüş bankalara pek güveni kalmamışmış… Neden olduğunu sormadım. Vergisiz ve kaçak yaşamın sırrı da bu ya dedim kendime. Ne güzel memleket! Ye iç. Yap yaşa. Ne ala ne ala…Bunları görecek bir çift göz alabilirsen ne ala memleket…
Memleketin ahvali böyleyken, oyuncak bebeklerin kırık-kopuk kafaları yollar boyunca uzanırken, küçüğümüz ilk arkadaşını buluyor. Gösterişli oyuncaklarla çevrelenmiş küçük kızın başı dönmemiş olacak ki tatlı küçük at diye sarıp sarmalıyor kahramanımızı. Öylesine duyarlı, öylesine sevgi dolu ki elli öpücük ve kâfi miktar yiyecekle uğurluyor tahta atı.
İyisin umarım diyerek başlayayım söze… Aslında “söze başlamak” alışkanlıkla söylenen bir ifade, bildiğin gibi söz varlığımızın sürekliliğinin bir parçasıdır. Ya sesimizde ya beynimizde ya kalemimizde ya da klavyemizde varlık gösterir. Hele kulağımızda, daha önce söylenen ve yüreğimizi inciten bir cümle nasıl da döner durur; hani bizi sevindiren, kendimize güvenmemize zemin hazırlayan o sözler, nasıl da yüreğimizi serinletir ve harekete geçmemize yardım eder. Ah bir de önden gidenlerin, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göçenlerin sözleri, tekrar tekrar gelir beynimize ve döner dolaşır dilimizde…
El minibüsleri, el arabaları, bakkallar, vitrini bile tevazusuna başkaldıramayan ardiyeden hallice dükkânlar çocukluğumuzu öyle sarmış sarmalamış ki, para bile vermeden alıyormuşçasına mutluluk yüklü hatıralarımız.
‘Sağlığımda beni teperler \ Ölünce mezarım öperler’
Atalar sözü olan ‘Kör ölür, badem gözlü olur’ tümcesi de bizi hemen hemen aynı kapıya götürür. Bu kapının üzerinde sitem, şikayet, vefasızlık vardır. İnsanın değeri bazen hayatteyken bilinir, çoğu zamansa dünyasını değiştirdikten sonra.
Sorular soruldu zeytin ağacına. Uzunca süre ağzını açmadı. Çağlar açıldı çağlar kapandı. Kimse ağzından bir şey alamadı. Mikrofon, kamera icat edildi. Artık dayanamaz konuşur denildi. Yine bıçak açmadı ağzını. Nihayet. Bir gün konuşmaya karar verdi.
– Ne zaman?
– Dalına çıkacak tek bir çocuk kalınca.
Gözün Sözü
Derinlerden bir yerde göğsümü ağrılar içinde bırakan bir iç sıkıntısı duyuyordum ya da kelimenin tam anlamıyla hissediyordum. Nerden geldiği belli olmayan bir darbe almış gibiydim, sancılı ama ağrısız. Evet, öylece yerde yatarken pencereden ışıksız yansıyan vücudum bunu gösteriyordu. Kanepeye uzanıp göz kapaklarımı ağır aksak ve kuvvetsiz bir şekilde açmaya çalışırken etrafımda metalden tiz binlerce sesi duyumsuyordum. Sesler ve vızıltılar yankılayarak deliyordu kulaklarımı. Birden bir tıngırtının ritmik melodisi çınlayınca, evimizin çatısında yuvalanmış siyah mı siyah kargaların yürüyüş sesini hatırlar gibi oldum. Adını sanını bilemediğim hatta kanat çırpışılarını bile göremediğim kargalardı bunlar. Ekmeğimin son kırıntılarını paylaştığım dostlarımdı bunlar. Bunlar, onlardı elbette diye düşündüm, yarı uykulu ve baygın bir vaziyette. Kendimi anımsayamazken kargaların dillere pelesenk olmuş hafızlarına tanıklık ediyordum bir dostu hatırlarcasına pencereden içeriye doğru gölgelerini düşürüyorlarken. Bir kaç dakika sonra kendime gelmiştim. İlk hatırladığım şey ise; neden açtığımı bilmediğim bir güldürü programı eşliğinde uyuşmuş olmamdı. Yine kahkahalar koparken ben ekran karşısında renklere, simgelere ve kim bilir hiç göremediğimiz bir yirmi beşinci kareye kaptırmıştım kendimi. Bunlar televizyonun üzerimizdeki sihrinin işaretleri miydi? Bilemiyorum… Birden bir düşünce efil efil esti baygınca. Şimdi kendime mırıldadığım, yazılsa dahi kimsenin dikkate almayacağını bildiğim kelimeleri döküyorum kırlente.İşte milyonların sığdığı kare! Şaşalı ve pekte cilveli olan bu cızırtıya sığan biz, oysa yan yana durmaktan korkar olan yine aynı biz. Şaşılacak şey doğrusu! Nasıl da sığamamışız yan yana anlamış değilim!!! Ekranlar dört bir yanda. Neredeyse baktığımız her yerde.Artık biz insanların farklı amaç ve hayat yollarının olmadığını ispatlıyorcasına. Ama yaptıkları çok güzel bir iş var: o da hep bir başkasının hayatını dikizlemek! Hep bir başkası olmak ve kendini unutmak! Unutulmak belki de. Günlerdir bu nasıl bir gaflet diye aynalara haykırır buluyorum kendimi. Beni kurtaracak tek şeyin ise kendine dönmek olduğunu ve bunun bizi bu çağdan kurtarmak için tek çare olduğunu durmadan anlatıyor anlatıyor ve susuyordum. Hem anlatanın hem de duyanın ben olduğum bir söyleşi havası vardı anlatıp sustuklarımda. Sürekli bir kaçış hali var üzerimde. Ama bir izlenme ve takipte hep akabinde. Gözlerin esiri olmuş gibi, hep izleyen ve görür gibi olan gözler. Göremeyen gözler de vardı gören gözlerin aksine. Evet, GÖRMEK diyorum. Mesele de bu ya, hey gafil diye seslenirdim pürüzsüz aynalardaki kahkaha eseri oluşan çizgili yüzlere. Görmek mesele. Peki, nedir bu görmek dediğimiz? Bir çift gözün yeryüzünebakışı, onu anlamlandırması mı? Yoksa sürekli bir bilgi akışı mıdır şu görmek? Zaman; en çok da yaralayanın gözler olduğu zamanı bu. Biz sanki kendimiz için değil de hep bir başkası için göz taşır olmuşuz. İnsanız elbet, bir anlamı var bizim için. Ama ya hiçbir anlam aramayanları hangi kefeye koyacağız? Bugün bir değil üç, hatta dördünün bir araya geldiği gözlere rastlıyoruz. Yapan biz, izleyen, gören, bakan kim? Aslına bakarsanız bile isteye yılanın deliğine el uzatmak bu yaptığımız. Üstelik biri için kendi taşıdığımızdan başka gözler taşımanın ağırlığını duyumsamadan yapıyoruz, Birer gezen gözden başka tarifi olmayan varlıklara döndük. Ne gördüysek gördüler. Neyi özlediysek bildiler.Yoksa birilerinin ilahlık iddiasının taşıyıcıları mıyız? Her şeyi gören mitolojik bir çift göz var gibi davranarak… Üstelik bunu basit bir ekonomi terimi ile de yapabilirsiniz. Sadece tüketerek. İhtiyacından habersiz benim de olsun diyerek. Belli ki bu gözler çok kullanışlı. Ama unutmadan aynalara soralım bir de, kim kullanışlı diye? Derken kapının ağır tokmak sesi birden yerimden sıçramama neden oldu. İki ileri bir geri kapıya doğru giderken hayal meyal hatırladığım bu düşünceleri unutmadan not etme fikri bir tebessüm oluşturdu ansızın. Kapıyı açmadan deliğinden baktım muhteşem bir kudrete sahip mitolojik gözlerimle! İşte yine karşımda bir çift göz. Yine izli gözler. Üstelik bu gözlerde hırs var, kibir var ve bunca kötülüğün haritalanmış kara çizgili hali var.
Güya kiramı geciktirmişim diye girdi söze. Anlatıp durdu. Sustum, anlaştık. Bir dahaki sefere ve ondan sonrakiler de olmak üzere kirayı elden vermem gerektiğini söyledi. Devir kötüymüş bankalara pek güveni kalmamışmış… Neden olduğunu sormadım. Vergisiz ve kaçak yaşamın sırrı da bu ya dedim kendime. Ne güzel memleket! Ye iç. Yap yaşa. Ne ala ne ala…Bunları görecek bir çift göz alabilirsen ne ala memleket…
Yazar
İlgili Yazılar
Bir Çocuğun Karakutusu Olarak Oyuncak ve Dünyanın Türlü Türlü Halleri
Memleketin ahvali böyleyken, oyuncak bebeklerin kırık-kopuk kafaları yollar boyunca uzanırken, küçüğümüz ilk arkadaşını buluyor. Gösterişli oyuncaklarla çevrelenmiş küçük kızın başı dönmemiş olacak ki tatlı küçük at diye sarıp sarmalıyor kahramanımızı. Öylesine duyarlı, öylesine sevgi dolu ki elli öpücük ve kâfi miktar yiyecekle uğurluyor tahta atı.
Mektup IX
İyisin umarım diyerek başlayayım söze… Aslında “söze başlamak” alışkanlıkla söylenen bir ifade, bildiğin gibi söz varlığımızın sürekliliğinin bir parçasıdır. Ya sesimizde ya beynimizde ya kalemimizde ya da klavyemizde varlık gösterir. Hele kulağımızda, daha önce söylenen ve yüreğimizi inciten bir cümle nasıl da döner durur; hani bizi sevindiren, kendimize güvenmemize zemin hazırlayan o sözler, nasıl da yüreğimizi serinletir ve harekete geçmemize yardım eder. Ah bir de önden gidenlerin, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göçenlerin sözleri, tekrar tekrar gelir beynimize ve döner dolaşır dilimizde…
Ekonomi-politiğin Çocukça Dile Gelişi: Kahraman Seyyar Satıcılar Devasa Kamyonlara Karşı
El minibüsleri, el arabaları, bakkallar, vitrini bile tevazusuna başkaldıramayan ardiyeden hallice dükkânlar çocukluğumuzu öyle sarmış sarmalamış ki, para bile vermeden alıyormuşçasına mutluluk yüklü hatıralarımız.
Bir Yazarın Notları
‘Sağlığımda beni teperler \ Ölünce mezarım öperler’
Atalar sözü olan ‘Kör ölür, badem gözlü olur’ tümcesi de bizi hemen hemen aynı kapıya götürür. Bu kapının üzerinde sitem, şikayet, vefasızlık vardır. İnsanın değeri bazen hayatteyken bilinir, çoğu zamansa dünyasını değiştirdikten sonra.
Küçürek Öyküler
Sorular soruldu zeytin ağacına. Uzunca süre ağzını açmadı. Çağlar açıldı çağlar kapandı. Kimse ağzından bir şey alamadı. Mikrofon, kamera icat edildi. Artık dayanamaz konuşur denildi. Yine bıçak açmadı ağzını. Nihayet. Bir gün konuşmaya karar verdi.
– Ne zaman?
– Dalına çıkacak tek bir çocuk kalınca.