“Meksika’da Zapatista hareketi, Fransa’da 1995 kışında yaşanan toplumsal hareket ve daha geniş bir bağlamda alternatif-küreselleşmenin uluslararası ölçekte güçlenmesinden beri, hâlihazırda tahakkümlere karşı bireysel ve kolektif özerkliğin ele geçirilmesi olarak özgürleşme meselesi yeniden gündemde. Elbette henüz el yordamıyla yürür halde, neye karşı olduğu neden yana olduğuna göre çok belirgin. Ama piyasa hegemonyası karşısındaki çoklu dirençler ütopyaya yeniden bağlanmak için daha şimdiden birer tutamak oluşturuyor. Ama bu arada, bugün yeniden sözünü etmeye başladığımız özgürleşme ile 18. Yüzyılın Aydınlanmacılarının ya da 19. Ve 20. Yüzyılın sosyalistlerinin kafasındaki özgürleşme aynı mıdır? Yoksa geçmişteki özgürleştirici geleneklerin çoğu unutulmuş deneyimlerinden hareketle 21. Yüzyılın meselelerine uyarlanmış yeni bir özgürleşme siyasetinin ortaya çıkmasını mı sağlamak gerekir? Zor bir soru, yanıtı tahminlere ve rastlantılara bağlı.”
Fransız sosyolog Philippe CORCUFF Rönesans ile doğan ve Aydınlanma ile yayılan hem davranışları hem de toplumsal pratikleri daha çok bireyleştiren bireycilik meselesini Marx, Proudhon, Stirner ve Durkheim üzerinden anlatıyor. Yazara göre birey özerklik talepleri ile birlikte çoğu zaman eski kolektif normlara, cemaatin kısıtlamalarına ve ‘biz’in zorbalıklarına karşı kuruldu. Ve her alanda adetler, gelenek ve otoriteye karşı mücadeleyi sistemleştirmiştir. Marx ve Proudhon hem çözümlemelerinde hem de alternatif toplum tasarımlarında bireyselliği önemseseler de sonuçta toplum meselesini öncelediler. Anarşist gelenek ise bireyselliği çok daha fazla önemsemiştir ve onu ekonomik liberalizmin yaptığı gibi piyasa ölçüsüne indirgememiştir. Yazara göre kitap bireycilik meselesi konusunda Marx ve Durkheim gibi toplum bilimleri klasiklerinin önerdiği çözümlemelere geri dönerek öncelikle sosyolojik bir katkıda bulunmak istiyor.
KUDÜS; TARİH, ŞEHİR, TOPLUM
YUNUS ÇOLAK, LATİF KARAGÖZ / İLEM YAYINLARI
“İnsanlık tarihinde kutsal olana atıfla değerlenen Kudüs, bir karşılaşma, kesişme ve ayırdına varma yeri olarak sürekli yeniden üretildi. Kudüs ve yakın çevresi; peygamberler aracılığı ile gelen ilahi bilginin, zayıflık ve bilgisizlik sarmalındaki insana en çok dokunduğu toprak oldu. Yaşamın ve ahlaki formların düzenleyicisi ilahi kaynaklar; bozulma ve çözümlemelerle karşılaştığında, yine bu şehrin bir köşesinden yükselen sesle tazelendi. Tarihi seyirde, birer kutsallık göstergesi olan dini sadakatler yer yer totemleşerek tevhid inancına aykırı yönde varlığını sürdürmek istese de, bu atmosferi dağıtarak yenidünyayı karşılayan son ses, kuşkusuz İslam’ın sesi oldu. Tarih boyunca İslam coğrafyasında Kudüs’le anılan her unsur, Kudüs’ün ‘öteki’ ile kurduğu ahlaki ilişkinin düğüm noktası olarak öne çıkar. Kudüs, Müslümanların farklı mezheplere mensup Hristiyanlar ve çok farklı gruplardan oluşan Yahudilerle dini kimliklerini önceleyerek temas halinde oldukları bir coğrafyadır.’’
Kudüs tarihte çok az şehre nasip olmuş bir şahitliği barındırır. Geçtiğimiz yüzyılda Kudüs’ün işgali ve İslam Dünyası’nın problemleri paralel bir şekilde ilerlemiştir. Bu durum sadece siyasi bir çözüm bekleyen mesele olmanın ötesinde coğrafi, sosyolojik ve iktisadi bileşenleriyle beraber ele alınması gereken çok boyutlu bir yapıdır. Lakin bugün Kudüs konusu etrafında yapılan değerlendirmeler, eylemsellikler ve söylemler hamaset düzeyinde kalıyor olup, etraflı bir çözümlemeye alan kalmamaktadır. Bu da çözüm üzerinde düşünmeyi güçleştirmektedir. İlem yayınları tarafından yayınlanan bu eser, söz konusu dar kapsamlı değerlendirmeleri bir nebze olsun genişletebilmek adına yayınlanmış bir derleme. Kudüs’ü tekrardan konuşabilme yaklaşımıyla gerçekleşen bir dizi seminerin tebliğ metinleri bir araya getirilerek oluşturulan eser, Kudüs’ü tarih, sosyoloji, şehir ve hukuksal statü gibi farklı yaklaşımlarla değerlendirmeye çalışıyor. Coğrafyanın grift bileşenlerini anlamadan ortaya konan her değerlendirmenin noksan kalacağını kabul edersek, bu anlama sürecine kitapla beraber bir adım atmış olunabilir.
TELEVİZYON: ÖLDÜREN EĞLENCE
NEİL POSTMAN / AYRINTI YAYINLARI
“Merkezinde telgraf ile fotoğrafinin bulunduğu on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başının iletişim medyası bir ‘ce-ee’ dünyası yarattı, ama televizyon çıkana kadar bu dünyada yaşamaya başlamış sayılmayız. Televizyon, görüntü ile çılgınlığın etkileşimini mükemmel ve tehlikeli bir kusursuzluk katına çıkararak, telgraf ile fotoğrafın epistemolojik yönelimlerini en güçlü biçimde dışa vurmayı sağlamıştır. Üstelik onları evlerin içine kadar getirmiştir. Şimdi biz, ilk ve en yakın öğretmeni, ayrıca çoğumuz için en güvenilir yoldaşı ve dostu televizyon olan ikinci kuşak çocuklarla bir arada yaşıyoruz. Daha açık bir dille ifade edersek, televizyon yeni epistemolojinin kumanda merkezidir. En ufak çocuklar dahi televizyon izlemekten men edilemezler. En berbat yoksulluk bile televizyondan vazgeçmeyi gerektirmez. En yüce eğitim sistemi bile televizyonun belirleyiciliğinden kurtulamaz. Ve en önemlisi, kamuoyunu ilgilendiren hiçbir konu (politika, haber, eğitim, din, bilim, spor) televizyonun ilgi alanının dışında kalamaz. Yani, halkın bu konuları kavrayış biçimi tamamen televizyonun yönelimleriyle şekillenmektedir.’’
İletişim teknolojilerinin hızlı bir şekilde hayatımızın içinde yer almasıyla beraber, hayatlarımız ciddi bir dönüşüm geçirmekte. Bu dönüşümün içinde bulunuyor olmanın verdiği sıcak gündem ve dönüşümün hızından dolayı gerçekleşmekte olan değişimleri algılayıp fark edebilmek ise gittikçe güçleşmekte. Değişim ve dönüşüm süreçlerinde hayatlarımızın içinde kendine merkezi bir yer edinmiş en önemli teknolojik araçlardan biri hiç şüphesiz televizyondur. Başka bir tartışmanın konusu olsa da kanaatimizce sorun teknolojik aletleri kullanıp kullanmamakta değil, bunları tanımadan hemen adapte bir şekilde kullanıyor olmamızda. Yani eşyanın ne’liğini bilmeden onu benimseyip, kullanıyor olmamızda. İşte bu noktada Neil Postman kitabında televizyonun her yönden bütünlüklü bir analizini sunuyor. Hayatımızda bu denli merkezi bir konuma sahip olan bu aracı tanımaya bir giriş olarak okunmaya değer nitelikli bir çalışma.
ÖKÜZÜN A’SI
BARRY SANDERS / AYRINTI YAYINLARI
“İnsanlar benlik duygusunu yitirirlerse nasıl davranırlar diye merak etmemize gerek kalmadı. Şimdi karşımızda harflerle mücadeleyi bırakmış, kitaptan çoktan vazgeçtim, bir cümleyi ya da paragrafı bitiremeyen bir gençler kuşağı var. Kitabı terk etmiş durumdalar, hatta açıkça kitabı hor gördüklerini belli ediyorlar. Okuma yazmanın gücüne ve etkinliğine, yararına inanmaktan vazgeçmişler. Okuma yazma öncesi dönemde bulunanların avantajlarına da sahip değiller üstelik; sözelliğin verdiği içgücüne hiç kavuşamamışlar. Standart kategorilerin hiçbirine uymuyorlar. Bu insanlardan söz ederken post-cehalet gibi yeni bir terim bulmak gerekiyor. On yıl önce aklımıza bile gelmeyecek bir şeyden bahsediyorum: Bu hem sözlü hem de yazılı dili elinden alınmış bir kuşak. Dersliklerdeki ve sokaklardaki bu yeni tür cehalet düşünebileceğimiz en korkunç trajedide, yani Amerikan gençliğinin manevi çöküşünce patlak veriyor. Bu çocuklar en temel düzeyde insan olmanın anlamını değiştirdiler.’’
Toplumların gelişim sürecinde sözelliğin ilk kültürel aşamayı oluşturduğu kabul ediliyor. Bunu takiben yazılı kültür ortaya çıkıp bu süreci bir adım daha öteye götürüyor. Bugün için ise üçüncü bir aşama olarak görsellikten söz ediliyor. Görsel kültür bu aşamaların ilk ikisinin varlığını ciddi bir biçimde tehdit eder durumda. Bireyin normal gelişim seyrinde bu aşamaların sağlıklı bir biçimde birbirini takip etmesi gerekirken, görsel kültür fazlasıyla öne çıkıp ilk iki süreci baltalıyor. Artık görsel kültürle iştigal eden bir nesil var ve yeni nesiller bu kültürle yetişiyor. Yazar, bu yetişen yeni nesil için okuryazarlığın bir anlam ifade etmediğini ve görselliğin onlar üzerinde bıraktığı yıkıcı etkilerden söz ediyor. Okuryazarlık insanlar için oldukça önemli bir eğitim aracıyken, bunu ciddiye almadan yetişen nesiller de ise şiddet vb. yönelimler ortaya çıkıyor. Özellikle yoğun biçimde hayatımızda egemen olan görselliği anlamak ve yetiştirilecek yeni nesillerde bunun etkilerinin farkına vararak çözümler üretebilmek açısından kitap oldukça değerli bir çalışma.
“Bu argümandan popülizm üzerine düşünmek açısından beş temel yorum çıkarılabilir. İlki, krizlerin ancak ve ancak performans ve dolayımla kriz olabileceğini göstererek, çağdaş popülizmde performansın önemini açıkça ortaya koyar. İkincisi, krizlerin popülizme içkin bir tetikleyici olabildiği kadar dışsal olabildiğine işaret ederek, popülizm üzerine çalışanlar için kriz nosyonunu daha detaylı biçimde tasvir eder. Üçüncü olarak, kriz performanslarının “halkı” tanımlamaya yardımcı olmasından dolayı performanslar “halk” düşmanlarını “elitler” ya da diğer azınlık grupları biçiminde tanımlayabilir ve popülistlere, “halkın” düşmanlarını hedef almalarını sağlayacak görünürde “tarafsız” bir gerekçe verir. Dördüncüsü, popülist aktörlerin kriz performansları sırasında atacakları adımları gösteren dünya çapındaki farklı popülizm örnekleriyle test edebilecek ve uygulanabilecek bir model sunar. Beşinci ve son olarak, popülistlerin kriz performanslarıyla genel olarak “kriz siyaseti” arasında farklar olduğunu gösterir.”
Hakikat, Postmodern Çağda Bilgelik Arayışı John D. Caputo / Kapı Yayınları “Orta Çağda biri ‘kilise şunu öğretiyor…’ demişse, bu söz odadaki herkesin sesini keserdi. Fakat günümüzde bir Büyük Hakikat adayı varsa, o da bilimdir. Bilim bizim gorilimizdir. Biri ‘bilim diyor ki…’ dediğinde, sohbetin bittiğini düşünürüz. Yani biz postmodernist hermönetler, gözü kara olmalıyız; hem piskoposların, hem …
Bir argüman mantık kriterini sağlamasa da kimi zaman sadece doğru öncülleri olduğu için iyi argüman olabilir. Evet en iyi argüman olamaz ancak sadece en iyi argümanları kabul edecek olursak zihni kapasitemizi epeyce kapatmış oluruz ve yaşadığımız pek çok şeyi rasyonel bir şekilde anlamlandıramayız. Çünkü hayatta tüme vardığımız nokta, elimizdeki imkânlarla kısıtlıdır.
“Bilimsel Devrim bilimi dinden kurtardı. Yeni bilim ruhu maddeden kurtardı. Dünya bilgisinin kaynağı olarak vahyin yerine akıl ve deney aldı. Bilimsel Devrim’den sonra Tanrı’nın en sonunda doğadan tamamen dışlanması ve bilimin Tanrı’nın varlığını inkâr etmesi kaçınılmazdı. Bu mesnetsiz iddialar popüler bilim tarihinin içine işleyerek sık sık tekrarlanır hale geldi. Evrim ve yaradılış üstüne yazan gazeteciler, küresel ısınmanın kaynaklarını araştıran çevreciler, bilim üstüne eleştiriler yazan feministler ve modern dünyanın yarattığı düş kırıklığına ağıtlar yakan New Age’in peygamber özentileri -hepsi bu mantrayı tekrarlamakta ve on yedinci yüzyılın bilimin dinden boşanmasına tanık olduğu inancını tekrarlamaktadır.
“Tarihsel yasalar sürekli geçerliliğini koruyan sünnetullaha dayanır. Geçici ve körü körüne meydana gelen bir ilişki, tesadüf ve rast gelmek suretiyle gerçekleşen alelade bağlar değildir. Tarihsel yasalar ilmi bir özelliği olan, tabiat ve kâinatın genel yasalarına bağlı olarak gerçekleşen, normal şekilde seyrini sürdürürken hiçbir değişiklik göstermeyen yasalardır. Yasadaki bu sürekliliğin vurgulanması, tarihsel yasaların ilmi özelliğinin vurgulanması anlamına geliyor.
Nida Dergisi 194. Sayı Kitap Seçkisi
BİREYCİLİĞİN MESELESİ
“Meksika’da Zapatista hareketi, Fransa’da 1995 kışında yaşanan toplumsal hareket ve daha geniş bir bağlamda alternatif-küreselleşmenin uluslararası ölçekte güçlenmesinden beri, hâlihazırda tahakkümlere karşı bireysel ve kolektif özerkliğin ele geçirilmesi olarak özgürleşme meselesi yeniden gündemde. Elbette henüz el yordamıyla yürür halde, neye karşı olduğu neden yana olduğuna göre çok belirgin. Ama piyasa hegemonyası karşısındaki çoklu dirençler ütopyaya yeniden bağlanmak için daha şimdiden birer tutamak oluşturuyor. Ama bu arada, bugün yeniden sözünü etmeye başladığımız özgürleşme ile 18. Yüzyılın Aydınlanmacılarının ya da 19. Ve 20. Yüzyılın sosyalistlerinin kafasındaki özgürleşme aynı mıdır? Yoksa geçmişteki özgürleştirici geleneklerin çoğu unutulmuş deneyimlerinden hareketle 21. Yüzyılın meselelerine uyarlanmış yeni bir özgürleşme siyasetinin ortaya çıkmasını mı sağlamak gerekir? Zor bir soru, yanıtı tahminlere ve rastlantılara bağlı.”
Fransız sosyolog Philippe CORCUFF Rönesans ile doğan ve Aydınlanma ile yayılan hem davranışları hem de toplumsal pratikleri daha çok bireyleştiren bireycilik meselesini Marx, Proudhon, Stirner ve Durkheim üzerinden anlatıyor. Yazara göre birey özerklik talepleri ile birlikte çoğu zaman eski kolektif normlara, cemaatin kısıtlamalarına ve ‘biz’in zorbalıklarına karşı kuruldu. Ve her alanda adetler, gelenek ve otoriteye karşı mücadeleyi sistemleştirmiştir. Marx ve Proudhon hem çözümlemelerinde hem de alternatif toplum tasarımlarında bireyselliği önemseseler de sonuçta toplum meselesini öncelediler. Anarşist gelenek ise bireyselliği çok daha fazla önemsemiştir ve onu ekonomik liberalizmin yaptığı gibi piyasa ölçüsüne indirgememiştir. Yazara göre kitap bireycilik meselesi konusunda Marx ve Durkheim gibi toplum bilimleri klasiklerinin önerdiği çözümlemelere geri dönerek öncelikle sosyolojik bir katkıda bulunmak istiyor.
KUDÜS; TARİH, ŞEHİR, TOPLUM
“İnsanlık tarihinde kutsal olana atıfla değerlenen Kudüs, bir karşılaşma, kesişme ve ayırdına varma yeri olarak sürekli yeniden üretildi. Kudüs ve yakın çevresi; peygamberler aracılığı ile gelen ilahi bilginin, zayıflık ve bilgisizlik sarmalındaki insana en çok dokunduğu toprak oldu. Yaşamın ve ahlaki formların düzenleyicisi ilahi kaynaklar; bozulma ve çözümlemelerle karşılaştığında, yine bu şehrin bir köşesinden yükselen sesle tazelendi. Tarihi seyirde, birer kutsallık göstergesi olan dini sadakatler yer yer totemleşerek tevhid inancına aykırı yönde varlığını sürdürmek istese de, bu atmosferi dağıtarak yenidünyayı karşılayan son ses, kuşkusuz İslam’ın sesi oldu. Tarih boyunca İslam coğrafyasında Kudüs’le anılan her unsur, Kudüs’ün ‘öteki’ ile kurduğu ahlaki ilişkinin düğüm noktası olarak öne çıkar. Kudüs, Müslümanların farklı mezheplere mensup Hristiyanlar ve çok farklı gruplardan oluşan Yahudilerle dini kimliklerini önceleyerek temas halinde oldukları bir coğrafyadır.’’
Kudüs tarihte çok az şehre nasip olmuş bir şahitliği barındırır. Geçtiğimiz yüzyılda Kudüs’ün işgali ve İslam Dünyası’nın problemleri paralel bir şekilde ilerlemiştir. Bu durum sadece siyasi bir çözüm bekleyen mesele olmanın ötesinde coğrafi, sosyolojik ve iktisadi bileşenleriyle beraber ele alınması gereken çok boyutlu bir yapıdır. Lakin bugün Kudüs konusu etrafında yapılan değerlendirmeler, eylemsellikler ve söylemler hamaset düzeyinde kalıyor olup, etraflı bir çözümlemeye alan kalmamaktadır. Bu da çözüm üzerinde düşünmeyi güçleştirmektedir. İlem yayınları tarafından yayınlanan bu eser, söz konusu dar kapsamlı değerlendirmeleri bir nebze olsun genişletebilmek adına yayınlanmış bir derleme. Kudüs’ü tekrardan konuşabilme yaklaşımıyla gerçekleşen bir dizi seminerin tebliğ metinleri bir araya getirilerek oluşturulan eser, Kudüs’ü tarih, sosyoloji, şehir ve hukuksal statü gibi farklı yaklaşımlarla değerlendirmeye çalışıyor. Coğrafyanın grift bileşenlerini anlamadan ortaya konan her değerlendirmenin noksan kalacağını kabul edersek, bu anlama sürecine kitapla beraber bir adım atmış olunabilir.
TELEVİZYON: ÖLDÜREN EĞLENCE
“Merkezinde telgraf ile fotoğrafinin bulunduğu on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başının iletişim medyası bir ‘ce-ee’ dünyası yarattı, ama televizyon çıkana kadar bu dünyada yaşamaya başlamış sayılmayız. Televizyon, görüntü ile çılgınlığın etkileşimini mükemmel ve tehlikeli bir kusursuzluk katına çıkararak, telgraf ile fotoğrafın epistemolojik yönelimlerini en güçlü biçimde dışa vurmayı sağlamıştır. Üstelik onları evlerin içine kadar getirmiştir. Şimdi biz, ilk ve en yakın öğretmeni, ayrıca çoğumuz için en güvenilir yoldaşı ve dostu televizyon olan ikinci kuşak çocuklarla bir arada yaşıyoruz. Daha açık bir dille ifade edersek, televizyon yeni epistemolojinin kumanda merkezidir. En ufak çocuklar dahi televizyon izlemekten men edilemezler. En berbat yoksulluk bile televizyondan vazgeçmeyi gerektirmez. En yüce eğitim sistemi bile televizyonun belirleyiciliğinden kurtulamaz. Ve en önemlisi, kamuoyunu ilgilendiren hiçbir konu (politika, haber, eğitim, din, bilim, spor) televizyonun ilgi alanının dışında kalamaz. Yani, halkın bu konuları kavrayış biçimi tamamen televizyonun yönelimleriyle şekillenmektedir.’’
İletişim teknolojilerinin hızlı bir şekilde hayatımızın içinde yer almasıyla beraber, hayatlarımız ciddi bir dönüşüm geçirmekte. Bu dönüşümün içinde bulunuyor olmanın verdiği sıcak gündem ve dönüşümün hızından dolayı gerçekleşmekte olan değişimleri algılayıp fark edebilmek ise gittikçe güçleşmekte. Değişim ve dönüşüm süreçlerinde hayatlarımızın içinde kendine merkezi bir yer edinmiş en önemli teknolojik araçlardan biri hiç şüphesiz televizyondur. Başka bir tartışmanın konusu olsa da kanaatimizce sorun teknolojik aletleri kullanıp kullanmamakta değil, bunları tanımadan hemen adapte bir şekilde kullanıyor olmamızda. Yani eşyanın ne’liğini bilmeden onu benimseyip, kullanıyor olmamızda. İşte bu noktada Neil Postman kitabında televizyonun her yönden bütünlüklü bir analizini sunuyor. Hayatımızda bu denli merkezi bir konuma sahip olan bu aracı tanımaya bir giriş olarak okunmaya değer nitelikli bir çalışma.
ÖKÜZÜN A’SI
“İnsanlar benlik duygusunu yitirirlerse nasıl davranırlar diye merak etmemize gerek kalmadı. Şimdi karşımızda harflerle mücadeleyi bırakmış, kitaptan çoktan vazgeçtim, bir cümleyi ya da paragrafı bitiremeyen bir gençler kuşağı var. Kitabı terk etmiş durumdalar, hatta açıkça kitabı hor gördüklerini belli ediyorlar. Okuma yazmanın gücüne ve etkinliğine, yararına inanmaktan vazgeçmişler. Okuma yazma öncesi dönemde bulunanların avantajlarına da sahip değiller üstelik; sözelliğin verdiği içgücüne hiç kavuşamamışlar. Standart kategorilerin hiçbirine uymuyorlar. Bu insanlardan söz ederken post-cehalet gibi yeni bir terim bulmak gerekiyor. On yıl önce aklımıza bile gelmeyecek bir şeyden bahsediyorum: Bu hem sözlü hem de yazılı dili elinden alınmış bir kuşak. Dersliklerdeki ve sokaklardaki bu yeni tür cehalet düşünebileceğimiz en korkunç trajedide, yani Amerikan gençliğinin manevi çöküşünce patlak veriyor. Bu çocuklar en temel düzeyde insan olmanın anlamını değiştirdiler.’’
Toplumların gelişim sürecinde sözelliğin ilk kültürel aşamayı oluşturduğu kabul ediliyor. Bunu takiben yazılı kültür ortaya çıkıp bu süreci bir adım daha öteye götürüyor. Bugün için ise üçüncü bir aşama olarak görsellikten söz ediliyor. Görsel kültür bu aşamaların ilk ikisinin varlığını ciddi bir biçimde tehdit eder durumda. Bireyin normal gelişim seyrinde bu aşamaların sağlıklı bir biçimde birbirini takip etmesi gerekirken, görsel kültür fazlasıyla öne çıkıp ilk iki süreci baltalıyor. Artık görsel kültürle iştigal eden bir nesil var ve yeni nesiller bu kültürle yetişiyor. Yazar, bu yetişen yeni nesil için okuryazarlığın bir anlam ifade etmediğini ve görselliğin onlar üzerinde bıraktığı yıkıcı etkilerden söz ediyor. Okuryazarlık insanlar için oldukça önemli bir eğitim aracıyken, bunu ciddiye almadan yetişen nesiller de ise şiddet vb. yönelimler ortaya çıkıyor. Özellikle yoğun biçimde hayatımızda egemen olan görselliği anlamak ve yetiştirilecek yeni nesillerde bunun etkilerinin farkına vararak çözümler üretebilmek açısından kitap oldukça değerli bir çalışma.
Yazar
İlgili Yazılar
Kitap Seçkisi
“Bu argümandan popülizm üzerine düşünmek açısından beş temel yorum çıkarılabilir. İlki, krizlerin ancak ve ancak performans ve dolayımla kriz olabileceğini göstererek, çağdaş popülizmde performansın önemini açıkça ortaya koyar. İkincisi, krizlerin popülizme içkin bir tetikleyici olabildiği kadar dışsal olabildiğine işaret ederek, popülizm üzerine çalışanlar için kriz nosyonunu daha detaylı biçimde tasvir eder. Üçüncü olarak, kriz performanslarının “halkı” tanımlamaya yardımcı olmasından dolayı performanslar “halk” düşmanlarını “elitler” ya da diğer azınlık grupları biçiminde tanımlayabilir ve popülistlere, “halkın” düşmanlarını hedef almalarını sağlayacak görünürde “tarafsız” bir gerekçe verir. Dördüncüsü, popülist aktörlerin kriz performansları sırasında atacakları adımları gösteren dünya çapındaki farklı popülizm örnekleriyle test edebilecek ve uygulanabilecek bir model sunar. Beşinci ve son olarak, popülistlerin kriz performanslarıyla genel olarak “kriz siyaseti” arasında farklar olduğunu gösterir.”
Kitap Seçkisi
Hakikat, Postmodern Çağda Bilgelik Arayışı John D. Caputo / Kapı Yayınları “Orta Çağda biri ‘kilise şunu öğretiyor…’ demişse, bu söz odadaki herkesin sesini keserdi. Fakat günümüzde bir Büyük Hakikat adayı varsa, o da bilimdir. Bilim bizim gorilimizdir. Biri ‘bilim diyor ki…’ dediğinde, sohbetin bittiğini düşünürüz. Yani biz postmodernist hermönetler, gözü kara olmalıyız; hem piskoposların, hem …
Kitap Seçkisi
Bir argüman mantık kriterini sağlamasa da kimi zaman sadece doğru öncülleri olduğu için iyi argüman olabilir. Evet en iyi argüman olamaz ancak sadece en iyi argümanları kabul edecek olursak zihni kapasitemizi epeyce kapatmış oluruz ve yaşadığımız pek çok şeyi rasyonel bir şekilde anlamlandıramayız. Çünkü hayatta tüme vardığımız nokta, elimizdeki imkânlarla kısıtlıdır.
Kitap Seçkisi
“Bilimsel Devrim bilimi dinden kurtardı. Yeni bilim ruhu maddeden kurtardı. Dünya bilgisinin kaynağı olarak vahyin yerine akıl ve deney aldı. Bilimsel Devrim’den sonra Tanrı’nın en sonunda doğadan tamamen dışlanması ve bilimin Tanrı’nın varlığını inkâr etmesi kaçınılmazdı. Bu mesnetsiz iddialar popüler bilim tarihinin içine işleyerek sık sık tekrarlanır hale geldi. Evrim ve yaradılış üstüne yazan gazeteciler, küresel ısınmanın kaynaklarını araştıran çevreciler, bilim üstüne eleştiriler yazan feministler ve modern dünyanın yarattığı düş kırıklığına ağıtlar yakan New Age’in peygamber özentileri -hepsi bu mantrayı tekrarlamakta ve on yedinci yüzyılın bilimin dinden boşanmasına tanık olduğu inancını tekrarlamaktadır.
Nida dergisi 196. Sayı Kitap Seçkisi
“Tarihsel yasalar sürekli geçerliliğini koruyan sünnetullaha dayanır. Geçici ve körü körüne meydana gelen bir ilişki, tesadüf ve rast gelmek suretiyle gerçekleşen alelade bağlar değildir. Tarihsel yasalar ilmi bir özelliği olan, tabiat ve kâinatın genel yasalarına bağlı olarak gerçekleşen, normal şekilde seyrini sürdürürken hiçbir değişiklik göstermeyen yasalardır. Yasadaki bu sürekliliğin vurgulanması, tarihsel yasaların ilmi özelliğinin vurgulanması anlamına geliyor.