Güneş doğmuş çaydanlıklar koyulmuştu mavi alevin üstüne. Alelacele bir yere yetişmek için evinden fırlayan insanlar, parke taşlarla döşenmiş sokakları hızlı hızlı geçip doldurmuştu -yeniden- iki metrekare olan çay ocağını. Ocaktan yükselen buharlar bir nem bulutu oluşturmuştu. Neredeyse yağmur oluşturacak doygunluktaydı. Sigara dumanları da bu bulutlara sis gibi eşlik ediyordu. Ocaktaki çaydanlık biraz daha fokurdasa hafiften çiseleyecek neredeyse.
Yavaştan doluyordu içerisi. Düzensiz nefesler, soluk yüzler ile bu insanlar mevsiminin sararıp dökülen birer yaprak taneleri. İkişer, üçer oturulmuştu karşılıklı.
“Her evin, bütün gün boyunca bir yanı güneş, bir yanı gölge olan bir avlusu vardır. Burada suyun sesi, çiçeklerin renkleri, meyvenin, sebzenin kokusu vardır.” diyen mimarların göçüp gittiği günlerdi. Camiye, cemaate, ezana vakitsiz günlerden bir gündü ve saat durdu. Dünyanın savaşına kumanda tuttuğumuz anlardan birinde! Dünden kalan yemeği, limon kokulu çöp torbasına attığımız akşamüzerinde! Masallarla küs uyuyan çocuğun odasına, peşin fiyatına taksitle halı aldığımız o mağazada! O lokalde, o kitapçıda, o sahilde… Nasıl çıkmışsanız, o halde! Elendik. Evet… Elendiniz!
Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm; Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm. Ölümlü olma düşüncesi tarihin başından beri insanoğlunun peşini bırakmayan açık yarası olmuştur. Babil kahramanı Gılgamış, arkadaşı Enkidu’nun ölümü üzerine şu sözleri söylemiştir: “Yüreğim umutsuzluk içinde. Ölümden korkuyorum.” Gılgamış hepimiz adına konuşuyor, onun ölümden korktuğu gibi hepimiz korkarız ölümden. “Old Men Never Die” orijinal adıyla “Piremard’ha Nemimirand” (Ölümsüzler Köyü), …
Evvel zaman içinde Buğday çuval içinde, Kadınlar bulgur kaynatıp, erkekler soku döverken ben; teknedeki unu tıngır mıngır elerken, şehrin birinde şirin bir mahalle varmış. Komşu komşunun işine el atar, çocuklar oyuncaklarını kendi yapar, çiftçiler ürettiklerini komisyonsuz satarmış… Nineler masal anlatır, dedeler askerlik hikâyesi, baltacılar odun arar, geçinmektir gayesi… Fırınıyla bakkalı ki bir mahalle yetinir, pek …
Hayatta mutluluğunu ya da üzüntüsünü yaşadığımız şeyler kendi ellerimizle ortaya koyduklarımız olmalıdır. Bu sebeple kendi tercihimiz olmayan kavmiyetimizle, cinsiyetimizle ya da elde etmediğimiz değerlerle ayrışmaya çalışmamız farklı olduğumuz insanlara karşı antipati oluşturabilir. Bu sebeple “Ne mutlu Türküm diyene!” ya da “Ne mutlu Kürdüm diyene!” ya da “Ne mutlu İngilizim, ne mutlu Arnavutum ya da başka bir kavimdenim diyene!” demek yerine “Ne mutlu Müslümanım!” diyene dememiz daha sağlıklı durmaktadır.
Sırada ne var? Sükûnun ebedi olmadığı aşikâr. O halde bir ses çık-ar-malı. Bir ses ki çarkı yeniden döndürsün. İlk kıvılcımı atsın da hareket başlasın. Peki, nasıl olmalı bu ses? Hafifçe mi, aniden mi, sert bir şekilde mi? Tercih ikinciden yana. ÇAT! Eline yeniden aldığı kalemin ikiye ayrılması sesiydi bu. Ayrılmalar her zaman bu kadar ses çıkarmıyordu ama. Öyle ayrılmalar vardı ki ayrılan (yahut ayrıldığını zanneden) dahi farkına varamıyordu ayrılığın.
Hep Aynı Sıradanlık
Güneş doğmuş çaydanlıklar koyulmuştu mavi alevin üstüne. Alelacele bir yere yetişmek için evinden fırlayan insanlar, parke taşlarla döşenmiş sokakları hızlı hızlı geçip doldurmuştu -yeniden- iki metrekare olan çay ocağını. Ocaktan yükselen buharlar bir nem bulutu oluşturmuştu. Neredeyse yağmur oluşturacak doygunluktaydı. Sigara dumanları da bu bulutlara sis gibi eşlik ediyordu. Ocaktaki çaydanlık biraz daha fokurdasa hafiften çiseleyecek neredeyse.
Bu yazının devamı 198. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
198. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Sevgiyle Yap
“Her evin, bütün gün boyunca bir yanı güneş, bir yanı gölge olan bir avlusu vardır. Burada suyun sesi, çiçeklerin renkleri, meyvenin, sebzenin kokusu vardır.” diyen mimarların göçüp gittiği günlerdi. Camiye, cemaate, ezana vakitsiz günlerden bir gündü ve saat durdu. Dünyanın savaşına kumanda tuttuğumuz anlardan birinde! Dünden kalan yemeği, limon kokulu çöp torbasına attığımız akşamüzerinde! Masallarla küs uyuyan çocuğun odasına, peşin fiyatına taksitle halı aldığımız o mağazada! O lokalde, o kitapçıda, o sahilde… Nasıl çıkmışsanız, o halde! Elendik. Evet… Elendiniz!
Ölümsüzler Köyü
Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm; Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm. Ölümlü olma düşüncesi tarihin başından beri insanoğlunun peşini bırakmayan açık yarası olmuştur. Babil kahramanı Gılgamış, arkadaşı Enkidu’nun ölümü üzerine şu sözleri söylemiştir: “Yüreğim umutsuzluk içinde. Ölümden korkuyorum.” Gılgamış hepimiz adına konuşuyor, onun ölümden korktuğu gibi hepimiz korkarız ölümden. “Old Men Never Die” orijinal adıyla “Piremard’ha Nemimirand” (Ölümsüzler Köyü), …
Nasılsınız
Evvel zaman içinde Buğday çuval içinde, Kadınlar bulgur kaynatıp, erkekler soku döverken ben; teknedeki unu tıngır mıngır elerken, şehrin birinde şirin bir mahalle varmış. Komşu komşunun işine el atar, çocuklar oyuncaklarını kendi yapar, çiftçiler ürettiklerini komisyonsuz satarmış… Nineler masal anlatır, dedeler askerlik hikâyesi, baltacılar odun arar, geçinmektir gayesi… Fırınıyla bakkalı ki bir mahalle yetinir, pek …
Ne Mutlu Müslümanım Diyene!
Hayatta mutluluğunu ya da üzüntüsünü yaşadığımız şeyler kendi ellerimizle ortaya koyduklarımız olmalıdır. Bu sebeple kendi tercihimiz olmayan kavmiyetimizle, cinsiyetimizle ya da elde etmediğimiz değerlerle ayrışmaya çalışmamız farklı olduğumuz insanlara karşı antipati oluşturabilir. Bu sebeple “Ne mutlu Türküm diyene!” ya da “Ne mutlu Kürdüm diyene!” ya da “Ne mutlu İngilizim, ne mutlu Arnavutum ya da başka bir kavimdenim diyene!” demek yerine “Ne mutlu Müslümanım!” diyene dememiz daha sağlıklı durmaktadır.
Sessizlik Öyküleri I
Sırada ne var? Sükûnun ebedi olmadığı aşikâr. O halde bir ses çık-ar-malı. Bir ses ki çarkı yeniden döndürsün. İlk kıvılcımı atsın da hareket başlasın. Peki, nasıl olmalı bu ses? Hafifçe mi, aniden mi, sert bir şekilde mi? Tercih ikinciden yana. ÇAT! Eline yeniden aldığı kalemin ikiye ayrılması sesiydi bu. Ayrılmalar her zaman bu kadar ses çıkarmıyordu ama. Öyle ayrılmalar vardı ki ayrılan (yahut ayrıldığını zanneden) dahi farkına varamıyordu ayrılığın.
Alışverişe devam et