Kadınlar bulgur kaynatıp, erkekler soku döverken ben; teknedeki unu tıngır mıngır elerken, şehrin birinde şirin bir mahalle varmış. Komşu komşunun işine el atar, çocuklar oyuncaklarını kendi yapar, çiftçiler ürettiklerini komisyonsuz satarmış… Nineler masal anlatır, dedeler askerlik hikâyesi, baltacılar odun arar, geçinmektir gayesi…
Fırınıyla bakkalı ki bir mahalle yetinir, pek sevinçli haberi postacılar getirir… Hâsıl-ı kelam mahallenin yeri dar lakin herkes birbirinden haberdar iken…
Bir gardiyan Ali amca vardır, beş tane de çocuğu. Gardiyanlık yaptığı cezaevinden biri firar eder. Ali amcanın da işine son verirler. Bir ayı geçirir Ali amca, cebindeki son beş lirasını camide bir yoksul için toplanan paraya katar. El elde baş baştadır. Ramazan da gelmiştir. Evde yiyecek yok, işten çıkarmaları yetmemiştir, Ali amcaya bir de tevkif emri gelmiştir.
Evde çoluk çocuk perişan, nasılsa mahalleliden duyan olmamış, tabiî kederlerinden kimseye de görünmez olmuşlar.
Mahallenin Sevim ablası, karşı komşusu aynı zamanda, dikkatini çekmiş, iki gündür sahurda lambaları yanmıyor. Sabah ilk işi gitmiş komşusuna: “Komşu, sahura kalkmadınız mı? Lambanız yanmıyordu?” Biçare kadın başını yere eğerek, gözleri dolu dolu: “Biz su içip yatıyoruz, evde yemekliğimiz yok.” deyince, mahallenin Sevim ablası utancından ne diyeceğini bilememiş, derhal: “Allahaısmarladık bacım!” deyip hızla oradan ayrılmış. Mahallenin her türlü yükünü taşıyan at arabacısına koşmuş: “Haydi Memed efendi, yolun alt başından başla, ev ev erzak toplayacaksın, durum böyle iken böyle…” diye anlatmış. Arabayı erzakla doldurmuş mahalleli, Memed efendi getirmiş biçarenin hanesine, mahalleli mesrur, hane sahibi duacı olmuş Rabbine…
Yemişler, içmişler, israf etmemişler, gökten ineni yerde bölüşmüşler, sonunda Allah’ın rızasına ermişleeer…
Bir arıza oldu ama nerede? Dar mahallelerde, bir avluda, nohut oda, bakla sofa, şimdilerde “ne şirindi” diye andığımız; o birbirine destek olan, acısını, tatlısını paylaşan, en önemlisi birbirine güvenen o küçük toplulukların sadece hatırasını andık.
Şimdilerde sığınmacı gibi girdiğimiz sitelerde, bir çatının altında, kimin girip kimin çıktığından habersiz, selamsız, kelamsız, adını sadece güvenlik görevlilerinin bildiği, demirden çitlerle çevrili, suni süslerle bezenmiş, otoparkı başkalarına kapalı, pencerelerinden kibir görünen ailelerin yaşamaya çalıştığı mekânlara evrildik. Ayaküstü kapı muhabbetlerinin sona erdiği, devasa binalarda asansör kabininde kazara rastlaşan hane sakinlerinin “nerden de karşılaştık” ifadesi ile birlikte yanıp sönen rakamları süzüp bir an önce dairesine ulaşmanın çabası görülür yüzlerinde.
Ne ara bu kadar gafil olduk?
Aslında biliyoruz kardeşlerim, geçici dünya süsünü biraz daha önceledik. Şeytanların bizi oyaladığı yerde “bahçe sahiplerini” hatırlamalıydık (Kalem 24-25). Kazancını kimseyle paylaşmaya niyeti olmayan, rızkın nereden geldiğini unutan ve o rızkın içinde başkalarının da payının olduğunu aklına getirmeyen “bahçe sahipleri”ni… Ya da Allah’ın has kulları olmayı zor zanaat olarak gördük. Onlar ki “…biz size sadece Allah için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık ne de teşekkür bekliyoruz…” (İnsan 9) diyebilenlerdi.
İşte bu gaflet değil mi ki; hayatı yaşanabilir halden çıkardı. İnsanlar birbirlerinden yardım elini çektiklerinde; kibir, haset, nankörlük, bencillik gibi olumsuzluklarla karşılaştı. Bu havanın estiği toplumda “güven” söz konusu olur mu?
Çok aşinayız değil mi? Artık herkes birbirine şüphe ile bakar oldu, kimse kimsenin dostluğundan emin değil. Stresin, psikolojik rahatsızlıkların böyle bir toplumda çoğalmaması mümkün mü?
Sağlığımızı korumak adına; sebze ve meyvelerin, tahılların, bakliyatların, et ve süt ürünlerinin hangi tür besin taşıdığını, vücudun hangi bölümlerini zinde tutacağını küçük çocuklar bile ezberledi. Müzik de zaten ruhun gıdasıydı…
Bütün bu elzemlerden haberdarken, neden kafalar hâlâ bozuk, huzursuzluk, mutsuzluk; içerde bir sıkıntı var…
Aslında cevabı “sorumsuzluk”…
İnsanların birbirlerinden yardımlaşmayı esirgemesi sorumsuzlukla açıklanır ancak. Sorumlu olunsaydı kardeşler arasına bu kadar su-i zan düşer miydi? Sorumlu olunsaydı akrabalar dargın bir ömür sürer miydi? Sorumlu olunsaydı hırsızlıklar bu kadar artar mıydı? Sorumlu olunsaydı banka kredisine gerek kalır mıydı? Sorumlu olunsaydı insanlar açlıktan ölür müydü? Sorumlu olunsaydı kendini dünyanın hâkimi sananlar mazlumları sömürür müydü?…
Haydi şimdi sorun bakalım Somali’de üç öğün kuş yemi yiyen insan kardeşlerimize; stresleri var mıymış?…
Koşarak anlatıyoruz kendimizi. Evdeysek evimizi ya da sokağı, sakinleşmek için adımlarımızı saydığımız sahil yolunu, iş çıkışlarını, buluşmaları, ayrılmaları koşturuyoruz. Küçücük bir çay ocağını bile bir sonraki işin peşine takıyoruz. Sonra ayaklarımız zonkluyor gece olunca. Ayaklarımız yetişemediğimiz ne varsa ona göre zonkluyor. Neye geç kaldık, neyin cevabını zamanında veremedik de içimizde büyüdü sözler…
Günümüzde Müslümanlar üç hastalıkla sınav halindedir. Bunlar; devletçilik, milliyetçilik (ulusçuluk) ve pragmatizmdir. İslâmi düşünce ile örtüşmeyen bu üç özellik Müslümanların kimlik bunalımı yaşamalarının en önemli nedenidir belki de. Çünkü Müslümanların pek çok ilişki biçimi devletçi, milliyetçi ve pragmatist zihin dünyasının etkisi altındadır. İslâmi kesimin kültürel kodlarını esareti altına alan bu üç hastalık seküler değerler manzumesi …
Zemheride gül açanlar! Ağustos’ta buz tutanlar! Su üstüne yazı yazan sevda kahramanları! Türkülerle Anadolu’yu dolaşmak için sabırsızlananlar! Daha ne bekliyorsunuz? Haydi, artık düşün yollara…
Merhabaların anlamını kaybetmediği hakikatten hareketle, merhabalar diyorum bu mektupta da… Zira Arapça bir kelime olan merhaba “rahaba” kelimesinden türeyen “ferahlıkla” anlamına gelir. Ferahlık ne çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönem, sıkılıyor içimiz, daralıyor yüreğimiz. Nedenleri meçhul, sonuçları malum, kötülük için gayret edenler yordu dünyanın her yerinde hayata tutunmaya gayret edenleri. Adaletsizlik büktü boynumuzu. Ferahlık için fersah fersah yol kat edip hakikate ulaşmaya, hakikatle buluşmaya, hakikatin hayat bulması için çalışmaya ihtiyacımız var. Aslında mecburuz buna. Diyeceğim bunlar değildi aslında ama nedenlice böyle geldi kelam daha başlar başlamaz dertleşmekten çok dert-deşmeye hatta dert-dermeye durdu kalem…
Nasılsınız
Evvel zaman içinde
Buğday çuval içinde,
Kadınlar bulgur kaynatıp, erkekler soku döverken ben; teknedeki unu tıngır mıngır elerken, şehrin birinde şirin bir mahalle varmış. Komşu komşunun işine el atar, çocuklar oyuncaklarını kendi yapar, çiftçiler ürettiklerini komisyonsuz satarmış… Nineler masal anlatır, dedeler askerlik hikâyesi, baltacılar odun arar, geçinmektir gayesi…
Fırınıyla bakkalı ki bir mahalle yetinir, pek sevinçli haberi postacılar getirir… Hâsıl-ı kelam mahallenin yeri dar lakin herkes birbirinden haberdar iken…
Bir gardiyan Ali amca vardır, beş tane de çocuğu. Gardiyanlık yaptığı cezaevinden biri firar eder. Ali amcanın da işine son verirler. Bir ayı geçirir Ali amca, cebindeki son beş lirasını camide bir yoksul için toplanan paraya katar. El elde baş baştadır. Ramazan da gelmiştir. Evde yiyecek yok, işten çıkarmaları yetmemiştir, Ali amcaya bir de tevkif emri gelmiştir.
Evde çoluk çocuk perişan, nasılsa mahalleliden duyan olmamış, tabiî kederlerinden kimseye de görünmez olmuşlar.
Mahallenin Sevim ablası, karşı komşusu aynı zamanda, dikkatini çekmiş, iki gündür sahurda lambaları yanmıyor. Sabah ilk işi gitmiş komşusuna: “Komşu, sahura kalkmadınız mı? Lambanız yanmıyordu?” Biçare kadın başını yere eğerek, gözleri dolu dolu: “Biz su içip yatıyoruz, evde yemekliğimiz yok.” deyince, mahallenin Sevim ablası utancından ne diyeceğini bilememiş, derhal: “Allahaısmarladık bacım!” deyip hızla oradan ayrılmış. Mahallenin her türlü yükünü taşıyan at arabacısına koşmuş: “Haydi Memed efendi, yolun alt başından başla, ev ev erzak toplayacaksın, durum böyle iken böyle…” diye anlatmış. Arabayı erzakla doldurmuş mahalleli, Memed efendi getirmiş biçarenin hanesine, mahalleli mesrur, hane sahibi duacı olmuş Rabbine…
Yemişler, içmişler, israf etmemişler, gökten ineni yerde bölüşmüşler, sonunda Allah’ın rızasına ermişleeer…
Bir arıza oldu ama nerede? Dar mahallelerde, bir avluda, nohut oda, bakla sofa, şimdilerde “ne şirindi” diye andığımız; o birbirine destek olan, acısını, tatlısını paylaşan, en önemlisi birbirine güvenen o küçük toplulukların sadece hatırasını andık.
Şimdilerde sığınmacı gibi girdiğimiz sitelerde, bir çatının altında, kimin girip kimin çıktığından habersiz, selamsız, kelamsız, adını sadece güvenlik görevlilerinin bildiği, demirden çitlerle çevrili, suni süslerle bezenmiş, otoparkı başkalarına kapalı, pencerelerinden kibir görünen ailelerin yaşamaya çalıştığı mekânlara evrildik. Ayaküstü kapı muhabbetlerinin sona erdiği, devasa binalarda asansör kabininde kazara rastlaşan hane sakinlerinin “nerden de karşılaştık” ifadesi ile birlikte yanıp sönen rakamları süzüp bir an önce dairesine ulaşmanın çabası görülür yüzlerinde.
Ne ara bu kadar gafil olduk?
Aslında biliyoruz kardeşlerim, geçici dünya süsünü biraz daha önceledik. Şeytanların bizi oyaladığı yerde “bahçe sahiplerini” hatırlamalıydık (Kalem 24-25). Kazancını kimseyle paylaşmaya niyeti olmayan, rızkın nereden geldiğini unutan ve o rızkın içinde başkalarının da payının olduğunu aklına getirmeyen “bahçe sahipleri”ni… Ya da Allah’ın has kulları olmayı zor zanaat olarak gördük. Onlar ki “…biz size sadece Allah için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık ne de teşekkür bekliyoruz…” (İnsan 9) diyebilenlerdi.
İşte bu gaflet değil mi ki; hayatı yaşanabilir halden çıkardı. İnsanlar birbirlerinden yardım elini çektiklerinde; kibir, haset, nankörlük, bencillik gibi olumsuzluklarla karşılaştı. Bu havanın estiği toplumda “güven” söz konusu olur mu?
Çok aşinayız değil mi? Artık herkes birbirine şüphe ile bakar oldu, kimse kimsenin dostluğundan emin değil. Stresin, psikolojik rahatsızlıkların böyle bir toplumda çoğalmaması mümkün mü?
Sağlığımızı korumak adına; sebze ve meyvelerin, tahılların, bakliyatların, et ve süt ürünlerinin hangi tür besin taşıdığını, vücudun hangi bölümlerini zinde tutacağını küçük çocuklar bile ezberledi. Müzik de zaten ruhun gıdasıydı…
Bütün bu elzemlerden haberdarken, neden kafalar hâlâ bozuk, huzursuzluk, mutsuzluk; içerde bir sıkıntı var…
Aslında cevabı “sorumsuzluk”…
İnsanların birbirlerinden yardımlaşmayı esirgemesi sorumsuzlukla açıklanır ancak. Sorumlu olunsaydı kardeşler arasına bu kadar su-i zan düşer miydi? Sorumlu olunsaydı akrabalar dargın bir ömür sürer miydi? Sorumlu olunsaydı hırsızlıklar bu kadar artar mıydı? Sorumlu olunsaydı banka kredisine gerek kalır mıydı? Sorumlu olunsaydı insanlar açlıktan ölür müydü? Sorumlu olunsaydı kendini dünyanın hâkimi sananlar mazlumları sömürür müydü?…
Haydi şimdi sorun bakalım Somali’de üç öğün kuş yemi yiyen insan kardeşlerimize; stresleri var mıymış?…
İlgili Yazılar
Konuşularak Yapılan Masallar
Koşarak anlatıyoruz kendimizi. Evdeysek evimizi ya da sokağı, sakinleşmek için adımlarımızı saydığımız sahil yolunu, iş çıkışlarını, buluşmaları, ayrılmaları koşturuyoruz. Küçücük bir çay ocağını bile bir sonraki işin peşine takıyoruz. Sonra ayaklarımız zonkluyor gece olunca. Ayaklarımız yetişemediğimiz ne varsa ona göre zonkluyor. Neye geç kaldık, neyin cevabını zamanında veremedik de içimizde büyüdü sözler…
İlkesizlik ve Pragmatik Savrulmalar
Günümüzde Müslümanlar üç hastalıkla sınav halindedir. Bunlar; devletçilik, milliyetçilik (ulusçuluk) ve pragmatizmdir. İslâmi düşünce ile örtüşmeyen bu üç özellik Müslümanların kimlik bunalımı yaşamalarının en önemli nedenidir belki de. Çünkü Müslümanların pek çok ilişki biçimi devletçi, milliyetçi ve pragmatist zihin dünyasının etkisi altındadır. İslâmi kesimin kültürel kodlarını esareti altına alan bu üç hastalık seküler değerler manzumesi …
Kuzum Ayıp mı Çalışmak Günah mı Yük Taşımak
Bütün günahlar boşlukları doldurma çabalarıdır.
Anadolu Türkü Dolu
Zemheride gül açanlar! Ağustos’ta buz tutanlar! Su üstüne yazı yazan sevda kahramanları! Türkülerle Anadolu’yu dolaşmak için sabırsızlananlar! Daha ne bekliyorsunuz? Haydi, artık düşün yollara…
Mektup VI
Merhabaların anlamını kaybetmediği hakikatten hareketle, merhabalar diyorum bu mektupta da… Zira Arapça bir kelime olan merhaba “rahaba” kelimesinden türeyen “ferahlıkla” anlamına gelir. Ferahlık ne çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönem, sıkılıyor içimiz, daralıyor yüreğimiz. Nedenleri meçhul, sonuçları malum, kötülük için gayret edenler yordu dünyanın her yerinde hayata tutunmaya gayret edenleri. Adaletsizlik büktü boynumuzu. Ferahlık için fersah fersah yol kat edip hakikate ulaşmaya, hakikatle buluşmaya, hakikatin hayat bulması için çalışmaya ihtiyacımız var. Aslında mecburuz buna. Diyeceğim bunlar değildi aslında ama nedenlice böyle geldi kelam daha başlar başlamaz dertleşmekten çok dert-deşmeye hatta dert-dermeye durdu kalem…