İhtiyârımla aceb ben hiç olur muydum tabîb, Ger bileydim âlemin bunca devâsız derdini.
Lâedrî
Yıllar önce okuduğum bazı kitapları bir süre sonra tekrar okurum. Bu defa önemli bulduğum satırları da fosforlu kalemle âdeta tarihe not düşüyormuş gibi keyif alarak çizerim. Bunlar, topluma dönük hafızamın beslenme kanallarını açan ve unutmamamı sağlayan yol işaretleri olarak önemlidir. Eğer bu okunanlar tarihi vakalara âit bilgilerse, onların okunması, kıyaslanması, yorumlanması ve bugünün karmaşasına uygun düşecek sonuçlar çıkarılması oldukça heyecan vericidir. İşte bu şekilde, İsmet Paşa’nın damadı Metin Toker’in çıkardığı ve 27 Mayıs ihtilâli’nin en aktif unsurlarından birisi olarak görülen Akis Dergisi’nin[1] de bazı sayılarını tekrar gözden geçirme fırsatını buldum. 60’lı yıllara âit olan bu hâtıralarda, Kur’ânî öğretiye reddiyeler düzen sert, keskin, acımasız ve yalnızca kendi varlığı üzerinde hayatı kurmaya çalışan otoriter eğilimlerin toplumu nasıl küçümsediklerini, neden hiç ciddiye almadıklarını daha iyi anladım. O menfur dönemin dökümanlarını sabırla ve ibretle gözden geçirdiğinizde, MBK üyelerinin, o gün için bütünüyle şirazesinden çıkmış çok ağdalı bir öfke, nefret ve çok keskin bir taassupla bu işi nasıl yaptıklarını görüyorsunuz. Bunları sâlim, duru bir vicdanla anlayabilmek elbette mümkün değil ama hummalı ölçüsüzlükler içinde taş kesilen yüreklerin, bütün çağlarda neleri yapabildiklerini ve neleri yapabileceklerini bir ölçüde kavrayabiliyorsunuz. “Kavminden ileri gelen kibirliler dediler ki: “Ey Şu’ayb! Ya mutlaka seni ve seninle beraber inananları kentimizden çıkarırız, ya da dinimize dönersiniz!” Dedi ki; “İstemesek de mi (bizi yurdumuzdan çıkaracak veya dinimizden döndüreceksiniz?)”(A’raf 88) Fakat işin daha enteresan tarafı, aradan bu kadar yıl geçtikten sonra, o yıllara ve o büyük cürmün işlendiği zamana âit öfkelerini, kinlerini, öç alma duygularını ve muhayyile mahsulü inançlarını, kendilerini dâima haklı çıkaracak bir heyecanla hâlâ taşıdıklarını da görüyorsunuz. MBK üyesi Orhan Erkanlı; ”Biz, Hasan Polatkan’ı ve Fatin Rüştü’yü ihtilâlden yıllarca önce kafamızda zaten idam etmiştik” diyor. Hele hele Suphi Karaman, öylesine henüz bitirilememiş bir öfkeyle konuşuyor ki, “Eğer bugün olsun, yine asarım” diyor. Alparslan Türkeş ise, Cevat Fehmi Başkut’a; “Başörtüsü Anadolu’yu kapkara bir yangın yeri gibi sarmıştır” diyor. Sıtkı Ulay Paşa ise Cumhurbaşkanı adayı Ali Fuat Başgil Hoca’yı; “Ya adaylıktan çekilirsin, ya da Etlik’e gömülürsün” diye tehdit ederken, onların hadsiz histerilerini daha yakından görüyorsunuz. Gerçekten de bu toplum, çok geniş bir tarihsel süreçte, devamlı olarak kendi toplumunun insanlarına karşı hayatın sınırlarını çizen kibirli, taşkın mizaçlı, kişilikleri bölünmüş ve buyurgan edâlı kimselerin iktidarlarına tanık oldu. Hele hele, İstanbul’un vali ve belediye başkanı olan General Refik Tulga, belediye binasının önünden başı örtülü olarak geçen hanımları durdurarak, kibirli bir Sezar edâsıyla öyle ceza kesiyordu ki; insan tasavvurunu aşan bir zulmün ve utancın en ağır düşen argosuydu bütün tanık olunanlar.
“Öyleyse ne diye zorba oluyor bu Caesar?
Zavallı adam! Biliyorum niçin kurt olduğunu:
Romalılar birer koyun kesiliyor da ondan.
Aslan kesilmezdi, Romalılar ceylan kesilmese.
Cassius
İnkâra dayalı bir îman’ın dertleriyle dertlenen bu toplumun terbiye edicilerinin her türlü müdahalelerinin, doğrudan doğruya insanların inanç alanlarına yönelik olduğunu görüyoruz.
Onlar kendilerini, milyonlarca insanın akıllarına ve ruhlarına kılavuzluk edecek asiller olarak görüyorlardı. Onlara göre bu halk, sahibi olduğu köylülüğü ve kısır zekâsıyla dosdoğru şeylere îman edemezdi ve işte bu yüzden kitlelerin geleceğine âit ilmihâli de yine kendileri yazacaklardı. Ancak şunu bilmeliyiz ki, bu baronların hep yüksek seslerle konuşuyor olmaları, üstün zekâya yalnızca kendilerinin sahip olduklarını zannetmeleri ve tehlikeli maceralara girişmeleri, toplumu temsil sadedindeki aydınların ve entelektüel birikimlerin, ortaya ümit verecek değerler koyamıyor olmalarından beslenmekte idi. Yoksa bu kimselerin pek azını istisna kabul ederseniz[2] tamamı, yalnızca hayal mahsulü kahramanlardır o kadar. Gerçekte insanları selâmete taşıyacak hiçbir faydalı tarafı olmayan bu toplumsal yol göstericiler, parıltılı zeminlerini kaybettiklerinde, halka karşı alaycı müşahadelerinden eser kalmaz. “İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tağut yolunda savaşırlar. O halde siz şeytanın taraftarlarına karşı savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa 76) Meselâ 1961 seçim sonuçları ihtilalcilerde hayal kırıklığı meydana getirince, yeni bir müdahele protokolü imzalarlar. Fakat üst komutanlar bunu engellediler. Bu protokolde bulunan, imza atan fakat sonradan bu müdahaleden çekilenlerden biri de, yine İstanbul vali ve belediye başkanı General Refik Tulga’dır. Kendisine bundan neden vazgeçtiği sorulduğu zaman, Korgeneral Refik Tulga şu cevabı verir “İyi ki bu karar uygulanmadı. İstanbul’un ekmeğini Amerika’dan getirilen buğdayla sağlıyoruz. Buğday yüklü Amerikan gemileri, okyanustan geri dönebilirlerdi. Şimdi ofise telefon edeyim bakalım kaç günlük unumuz var?” Vali ofise telefon eder ve cevabı açıklar: “Bakın 28 günlük unumuz varmış…” (Doğan Avcıoğlu, M. Kur. Tarihi, C.4, s.1688 – Devrim Gazetesi, 25 Kasım 1969) Bunlar, her devirde karşımıza çıkan ve üstünlük duygusu içinde türlü paranoyalar yaşayan emelsiz ruhlardır. Ama şunu da bilmeliyiz ki, bütün bunlar, yaşanılan toplumsal çökeltilere karşı alın yazgısının, ibret alacak olanlara ciddî ve terbiye edici birer armağanıdır. İşte bu azametli(!) kişiler, doğrunun ve yanlışın ne olduğunu, kendi muhtevalarının derinliğinden asla şüpheye düşmeden, narsist histerilerle kitlelere öğretmek istediler. Şüphesiz ki her toplumun zaman zaman yaşadığı ve çok zaman da bedeli ağır diyetler olan tecrübelerdir bunlar. Ancak bir farkla ki, bizim toplumuzda bu diyet, toplumun fikir sermayesinin en sağlam taraflarını alıp götürmüş ve zihniyet ekseninde hatırı sayılır kaymalar meydana getirmiştir. Öyle ki, yıllarca CHP’nin türlü eziyetleri ve kitlelere belâlı bir sahip olma duygusuyla uyguladığı bu yakıcı baskıdan kurtulunca, oluşan yeni dönem için beslenen umutlar, tasavvurlar ve sınırsız beklentiler, bazı söz sahipleri tarafından, çok kötü ve ölçüsüz ifade edilmiştir. Ankara’da 1950’de Taceddin Camii’nde yapılan bir konuşmada; Toplumların yaşadıkları gibi idare edildikleri hükmünce, memleketin artık CHP tasallutundan kurtulduğuna bakılırsa, bundan böyle Allah katında da durumun düzelmiş(!) olacağından vs. bahsedilir. Bu dönem siyasal bir değişim olarak değil de, ilâhî bir lütuf, bir tür mazhariyet olarak görüldü. Kalabalıklar, bugünün heyecan anaforu içinde çoşkunca sevinirken, gelecek için; îman hânesi boş, basiretten uzak, sadece siyasal ümide bağlı beraberlik bağları kuruldu. Basit, günübirlik siyasal hisler ciddiye alınınca, ilerisi için kimsenin farkına varamadığı yeni toplumsal boşluklar doğdu. Bazı kötülük mihraklarına karşı duyulan haklı öfkeler, diğerlerine karşı ölçüsüzce siyâsî sempati duyguları yarattı. Esasen, geleneksel ve rivayetlere bağlı olarak beslenen toplumsal algılama normları da böyle bir yapıyı destekliyordu. Sahih aklın geniş kitleler tarafından kullanılmadığı ve geleceğe yalnızca gündelik ümitlerle bağlanıldığı bu durumu, yönetim katında olanlar, daima kendi lehlerine olacak şekilde maharetle kullandılar.
Böyle günübirlik ve realite karşısında boşlukta kalan psikolojiler geniş bir kalabalık kitlesi üzerinde görülmeye başlanırsa, bunun mânâsı; bir tarafa karşı duyulan birikmiş öfkenin, isabetsiz kanaatler olarak hayatın diğer yanlarına da yayılacağı ve o hayatı çürüteceği gerçeğidir. Nitekim öyle de olmuştur ve halkın olayları yanlış yorumlamış olması, aydınların yol göstericilikteki eksiklikleri ve hattâ bunda kendilerinden bir şeyler bulmaları, karşılarındaki güçlerin ekmeğine yağ sürmüştür. O kadar gariptir ki, İslam adına konuşan, halkın yanında yer alan ve islâm’ı referans getiren bazı düşünürler, aslında Kur’an’ın vazettiği İslam’dan, yâni hayatın bütününe nüfuz eden salt bir gerçekten değil de, faydalı toplumsal bir ihtiyaç olarak sadece hayâlî mistik gevelemelerden bahsettiler. Dolayısıyla İslam denildiğinde halkın muhayyilesine, bireyin sadece ahlâkî kanadına âit olan bir fantezi iliştirildi. Böylece bu toplumun kendi meselelerine uzak kalışı ve olayları başkalarının isteklerine göre algılıyor olması, ama bunu yine kendi yorumu zannetmesi, onun hayat kalitesini düşüren en can alıcı sebeplerden birisi olmuştur. Sıklıkla yapılan büyük hatalardan birisi de, kültürel ve siyasal hadiseler daha küçükken onun ağırlığını anlayamama, sonuçlarını fark edememe yanlışına düşmektir. Bu bahsettiklerim şu mânâda önemlidir; cereyan eden hâdise hangi alanda ve ne şekilde olursa olsun, onun arkasında yatan sâik ve itici heyecan, dâimâ belli bir inancın mevcudiyetiyle olmuştur. O bakımdan meselelerin gerçek büyüklükleri içinde yorumlanabilmesi, Müslümanların ince bir kavrayış ve zekâyı ortaya koyabilmeleriyle mümkündür. Daha önceleri Milli Mücadele döneminde de benzer yanlışları yapıp daha sonraları düş kırıklığına uğramamış mıydık? 30 Ekim 1922’de yapılan Meclis görüşmesinde K. Karabekir Paşa (Edirne): “Kötü ruhlar (aslı: ervah-ı habise) gibi karşımıza çıkan bu adamlar, İstiklal Savaşı’nın başlangıcında, doğudaki en uzak köşelere kadar fesat ellerini salmasalardı, hatta benim birliklerimin, karargâhımın içine kadar Ferit Paşa mel’unu zehirli mektuplar göndermemiş olsaydı, bu şerefli günlere iki yıl önce kavuşurduk. Bunlar idrakten, vicdandan yoksun birtakım insanlar… TBMM’nin kesin emriyle ve ilk fırsatta, İstiklal Mahkemesi ile bu adamlara gereken işlemi yapalım.” (I. Dönem Zabıt Ceridesi, C. 24., s.280) diyordu. Ama Kâzım Karabekir ki, Milli Mücadele’yi başlatan ve tek dinamik gücü elinde tutan kişiydi, buna rağmen, vakalar üzerindeki yanılgısı, ‘İzmir Suikasti’ iddiasıyla İstiklâl Mahkemesi’nde acı verici bir şekilde yargılanması sonucunu getirmiş, Üç Aliler tarafından idamla yargılanmış, 1948’de vafatına kadar hep teessürlerle yaşamıştır. Ali Fuat Paşa da (Cebesoy, Ankara): “Hâlâ İstanbul entrikası son bulmuyor. Bence düşmanların da sonuncusu (Vahidettin) bugün halledilmelidir!” (I. Dönem Zabıt Ceridesi, C. 24, s. 286) diyordu. O da benzer bir âkibete uğradı. Aslında hayatın hakiki menşeini arayanlar için, öylesine kültürel zenginliklerle ve tecrübelerle dolu bir vaha içindeyiz ki, hâdiselere daha soğukkanlı, daha önyargısız, başkalarının delâletiyle değil ama mutlaka, mutlaka Kur’an eksenli bakabilmeyi öğrendiğimizde, etrafımızdaki cereyanları da daha net görebileceğiz. Vakalar ne şekilde bize sunulurlarsa sunulsunlar, hepsini aslî perspektifleri içinde tanımlayabilme yeteneğini bulduğumuz gün, sadece olayları değil, peşlerinden gidilen ve hayranlık duyulan sahte büyüklükleri de fark etmeye başlayacağız. Ama bütün bu farkında oluşlar, önemli görülmeye lâyık olan bir birikime ulaştığımızda ve böylece hayatı anlamaya başlayan zekâya yaklaştığımızda gerçekleşecek olan şeylerdir. Serinkanlılığını bulamamış, irfana dayanmayan ufuksuz ve birikimsiz bir zihniyet, hayata ne kadar aslî bağlarla tutunmaya çalışırsa çalışsın, sahip olduğu bütün iyi niyetlere rağmen daima güçsüz durumda görülecektir. Her dönemde kitleleri yönetmeye talip olanlar ve yönetime geldiklerinde gücü ellerinde tutmaya çalışanlar, çok zaman kendi toplumuyla aynı değerleri paylaşmazlar ama paylaşıyormuş gibi görünmeyi sürdürürler. 27 Mayıs’ın Devlet Başkanı Cemal Gürsel, Erzurum konuşmasında halkına şunları söylüyordu; ”Geriliğimizden dini sorumlu tutanlar yanılıyorlar. Hayır, geriliğimizin nedeni dinimiz değil, dinimizi bize yanlış tanıtanlardır. İslam, dünyadaki en yapıcı, en kutsal, en dinamik ve en güçlü dindir.” (Feroz Ahmad, Demokrasi Sürecinde Türkiye, s. 451) diyerek, Erzurum halkı önünde İslâm dinine methiyeler düzüyordu. “Onlarla nasıl sözleşme olabilir ki, sizin aleyhinize ellerine bir fırsat geçse, hakkınızda ne bir antlaşma gözetirler, ne de bir yemin. Dil ucuyla sizi hoşnud etmeye çalışırlar, fakat kalbleri o kadarına da razı olmaz. Zaten onların çoğu fasıktırlar.” (Tevbe 8) Fakat aynı Cemal Gürsel, kendisini ziyaret eden Cihat Baban’a şunları söyler: ”Ah Cihat ah! Eğer Demirel AP’nin başına gelebilirse bütün dertleri hallederiz. O başkan olsun diye çok çalışıyorum. Bir muvaffak olursam rahat edeceğim. Aydın adam yobazlığa yüz vermez. Demokratlara âlet olmaz. Dünya görmüş… O zaman göreceksin AP’de yola girecek. Bizim gözümüz arkada kalmayacak. İrticadan çok korkarım. Demirel, Amerika’da tahsil etmiş, lâik, lîsan bilir bir insan. Demirel’in Atatürkçülüğünden hiç şüphe duymuyorum.” (Sadettin Bilgiç, Hatıralar, s. 133) Martin Luther de, halk vicdanındaki iktidarını kuvvetlendirinceye kadar kilisenin de, krallığın da karşısındaydı. Ama derebeyleriyle anlaştıktan sonra, kendilerinden destek aldığı aynı halkı için; “Cahil ve katiller sürüsü, ayak takımı” demekte gecikmedi. Bütün toplumlarda durum aynı hâkimiyet esasına dayanır. Hatta bunun daha da güçlü temsili, bazı toplum temsilcilerinin diğer toplumlar üzerine ikame etmeye çalıştıkları hâkimiyet projeleridir. İnsanlığa tahakküm eden bu karanlığın baronlarına karşı akl-ı selîm sahibi herkes, ölçülü, mantıklı bir düzen içinde ve makul bir bilinç seviyesinde uyanık olmak zorundadır. Bu çabada şahsî rahatlık arayamayız, kendisini mesul gören herkesin, eğer aydınlığa ulaşmak istiyorlarsa, sadece en sağlam kaynaktan beslenmek gibi bir konforu vardır. Bu da, yalnızca Allah Resulü’nün yol göstericiliğinde hayat bulan, mânâsını ve ihtişamını kitabından alan ve hiçbir yere biat etmeyen, yalpalamayan, dipdiri mü’min kimliğiyle başarılacaktır. “Şanım hakkı için muhakkak ki size Resullulah’da pek güzel bir örnek vardır. Allah’a ve son güne ümit besler olup da Allah’ı çok zikreden kimseler için. (Ahzab 21)
Burada, ABD Kongre Üyesi Jose Serrano’nun Küba için söylediklerini hatırlayalım, ne diyordu Serrano; ”ABD’den, benim ülkemden 147 mil uzakta ve kırkbeş yıldır ne cür’etle başka bir hükümet şekli kurarsın? Ne cür’etle Amerikan firmalarının seni satın almalarına izin vermezsin? Ve ne cür’etle bize teslim olmayacağını söyleyen kibrini sürdürürsün? Her gün coca cola içersen hayatının daha iyi olacağını bilmiyor musun?“ Evet, burada kullanılan dil, konuşma dilinden çok, zincirlerinden boşalmış kaba, küstah ve fütursuz bir hâkimiyet dilidir. Bu dil, alçakça bir ihtirasın, diğer insanlara yaşayacakları hayatın nasıl olması gerektiğini anlatan müstemlekeci bir düzenin dilidir. Meselâ beynelmilel siyonizmin zirve isimlerinden ve İlluminati’nin önde gelen şahsiyetlerinden Henry Kissinger, Enver Sedat için; “Gösterişli bir palyaçodan başka bir şey değil” derken, acaba neler oldu da bir süre sonra aynı palyaço için; ”Bismark’tan sonra dünyanın en büyük sisyasetçisidir” demişti?! Bütün bunların farkında olamamak bir aldanıştır. Gecikerek farkına varmak ise aslâ başarmak değildir. Dünyada esen sert ve ihtiraslı rüzgârların bizler için neleri taşıdığını anlayamazsak, içimizdeki derin çöküntülerin sebeplerini de anlamamız zorlaşacaktır. Bu sebeple en derin noktalarımıza kadar nüfuz eden tezatlarımızı halletmemizde âciliyet vardır. Yolumuza çıkan karanlık geçitleri aydınlatabilmemiz için, fikir ve düşüncede liyâkata dayalı bir zihniyet disiplinini ortaya koymak mecburiyetimiz vardır. ABD Başkanı Bush’un Venezuela Devlet Başkanı Hügo Chavez’i devirmek için kullandığı; “Venezuela’yı, bütün dünyayı tehdit eden o şeytandan kurtaracağız.” dediği gibi bizim toplumumuzda da güç sahipleri, benzer bir şekilde ve sürekli olarak ülkeyi, bazen irticadan, bazen koministlerden, bazen de daha başka şeylerden temizlemek istemişlerdir. Garip olanda şudur ki, her defasında, aldattıkları toplumun içinde rızasını ve hoşnutluklarını alacakları kalabalıkları bulmuşlardır. Bu farkında olamama hadisesi, kanaatimce toplumsal can çekişmenin bir türlü fark edilemeyen ve bilgisizlikle beslenen en can yakıcı tarafıdır. Bir psikoloji olarak insanlar arasında ümitlerin, ideallerin, sözlerin, fikirlerin ve hatta inançların paylaşılıyor görülmesi normaldir. Ama o değerlerin ortaya koyulması gereken gerçek bir zamanla karşılaşıldığında, birlik bağlarının kolaylıkla çözüldüğü görülür. “Talut, ordu ile hareket edince dedi ki: “Allah sizi mutlaka bir nehirle imtihan edecek. Kim ondan içerse, benden değildir. Kim de onu tatmazsa, işte o bendendir. Ancak eliyle bir avuç alan başka (bu kadarına ruhsat vardır).” Derken içlerinden pek azı hariç, hepsi de varır varmaz ondan içtiler. Talut ve beraberindeki iman eden kimseler nehri geçtiklerinde. “Bizim bugün, Calut ile ordusuna karşı duracak gücümüz yok.” dediler. Allah’a kavuşacaklarına inanıp, bilenler ise şu cevabı verdiler: “Nice az topluluklar, Allah’ın izniyle nice çok topluluklara galip gelmişlerdir. Allah, sabırlılarla beraberdir.” Bizim buradaki eksikliğimiz şudur; Mü’minler, kendileri için, saadetli bir dünya için, kendilerine mahsus özgün manzaralar oluşturamıyorlar. Eğer taşıdığımız kalp, îmanları, vahyin inceliğiyle tertemiz hâle getiremezse, bizim dilimizle konuşan ikiyüzlüleri asla vaktinden önce tanıyamayacağız. Aslında Baudelaire, yeryüzü manzarasının tasvirini iyi yapıyor; ”Bu dünyada her şeyden cinayet sızıyor, gazeteden, duvardan ve insanların yüzlerinden.” Bu manzara içinde kendimize baktığımızda ne görüyoruz? Gücümüzü mü? Toplumsal diriliğimizi mi? Kur’an’dan beslenen özgür düşünebilme yeteneklerimizi mi? Yoksa enikonu rahatlık ve emniyet hissetmemizi sağlayan rehaveti mi? Bunun kararını, herkes kendi vicdanıyla baş başa kaldığında yine kendisi versin, ama ne olursa olsun, kimse ne kendisini rahatlatmak için, ne de gelecek nesiller için poz vermesin…
II. Mahmut döneminde Şeyhülislâmlık yapan Yasincizade Abdülvahab, İslâmî kaynakları kullanarak, sultana mutlak itaati ve reformun gerekliliğini öngören bir teori oluşturmakla görevlendirilmişti.
Abdülvahab, yirmi beş hadîse gönderme yaparak, medeni bir insan topluluğunun dayanışma ve işbirliği temelinde varlığını sürdürdüğünü, bu yüzden şer ve fesat nedeniyle toplumsal düzen zayıfladığında umran’ı yeniden kurmak için ahkâmın bir tarafa bırakılabileceğini ileri sürmüştü. Böyle bir durumda, koşullara uygun genel ilkeler koymak, hükümdarın üzerine düşen bir görevdi. Abdülvahab’ın yanı sıra Hoca İshak ve Esat Efendi gibi îcab-ı maslahat (şartların zorlamasıyla yapılan şeyler) üzerinde çalışmalar yapmış olan ulema mensuplarına göre de, Müslümanların bu koşullarda yeni bir siyaset ve tutum belirlemeleri caizdi. II. Mahmud’un İslâmî yönetimin gerektirdiği bütün özelliklere sahip bir hükümdar olduğunu kanıtlamak için elinden geleni yapıyordu. O’na göre sultan, Allah’ın yeryüzündeki gölgesiydi (zıllullah) ve bütün uyrukların ona itaat etmesi zorunluydu. Abdülvahab, İslâmî referanslara başvurarak, II. Mahmud’u, hayatını İslâm ümmetinin ve dininin devamına adamış bir “yenileyici” olarak resmediyordu. Sonuçta II. Mahmud’un bütün reformları pratikte İslâm’a uygundu. (Kemal Karpat, Elitler ve Din s. 219) İşte, hakikatte müstesnâ bir cevhere sahip olması gereken Müslüman birey, bu karmakarışık armoni içinde doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırabilecek duygu ve zekâ inceliğine sahip olmak zorundadır. Aksi halde gergin bir çağın âciz tanıkları olarak kalmayı sürdüreceğiz. Bu sebeple hayata tutunmak isteyenler, güce dayalı bu sömürü ve tahakküm endüstrisinin inanç ve entelektüel alandaki sözcülerinde hikmetler aratacak rastgele isteklere uzak kalmalıdırlar. Evet, bir mü’min için durum daima farklı olmalıdır. Çünkü çok sağlam bir kaynaktan beslenen ve asla hafifliği olmayan mü’min bireyin olayları yorumlayışında, duygusallıktan uzak tuttuğu feraseti ve karekter sağlamlığındaki düzeni, onu bütün büyük yanılgılardan uzak tutacaktır. Kendilerini doğuştan toplum üzerinde imtiyazlı görenlerin açgözlü iştahlarına karşı bir güvenlik duvarı oluşturmanın başkaca yolu yoktur. Şimdi bu soruyu kendimize soralım: ‘Bizim bunu başarabilecek sağlam bir bilincimiz var mı?’ Yoksa hâlâ nesiller boyu vazgeçemediğimiz duygusallığımız, bütün uzviyetimizi kuşatmayı sürdürüyor mu? Burası oldukça önemli bir noktadır, çünkü kendinizi yeterince tanımıyor ve sadece olmayı tasavvur ettiğiniz kişilikleri kendinize yakıştırıyor ve bununla huzur buluyorsanız, bu dâvâ sizin dâvânız olamaz. Olamaz çünkü çok açık düşen eksikliklerini fark edemeyenler için, hiçbir olguyu başlatacak hareket zamanı hiçbir zaman gelmeyecektir. Onların yaşayacakları tek kaçınılmaz âkıbet; teessürler, vicdan azapları ve en sonunda da eğer dürüst olabilirlerse îtirafları olacaktır. Olabilir mi? Vakaların farkında olmayanların kayda değer idealleri, ayakta durmaya yetecek dirayetleri olabilir mi? Yüksek idealler hayallerle beslenmezler; onlar, bilgiye dayalı çok yüksek fikir ve inanç tertipleridir. Bu nedenle hayatımız ve yolumuzdur diye dillendirdiğimiz değerlerin bile aslında dosdoğru temsilini yapabilmek için, şimdilik bir ölçüde bulanık olan dimağımızın durulmasına ihtiyacımız vardır. Hayatınızda her şeye karşı emniyet sağlayabilirsiniz ama eğer sizin birer mü’min olma yolundaki çabalarınızı sekteye uğratacak fikrî sapmalarınızı oluşturmaya başlamışlarsa, sağlamlığınıza tanık göstereceğiniz sözcükleriniz de olsa, siz artık asla güven içinde değilsiniz demektir. Anlatmak istediğim aslında tam olarak şudur; kişi, karşısında bulduğu kişileri, meseleleri ve hiçbir şeyi ihtiras hâline getirmeyecektir ve duygusal savrulmalar içinde bulunmayacaktır. Âvare, sürekli savrulan ve boş hassasiyetler içinde takılıp kalmak, gerçeklerle olan bütün bağlarınızı koparacak ve kimliğinize, silik isteriler ekleyecektir. İşte bu gibi ciddi aldanışlar, çok sağlam adımlarla hayata tutunduklarını zanneden kitlelerin hayat tasavvurlarını ellerinden alıveren seremonilerdir. Önümüzdeki her türlü engellemeler, kültürel, siyasi ve en geniş mânâda bütün sosyal engellemeler bitmese de, belli bir düşünce seviyesini bulan mü’min birey, ihtiyacı olan imtiyazı mutlaka elde edecektir, etmek zorundadır. Onun ihtiyaç duyduğu imtiyazı, hiçbir heyecana biat etmeyen hür tefekkürüdür. Kaynağını, açılımını, boyutlarını, renklerini ve bütün şemasını Allah Resülü’nün getirdiği öğretiden alan hür tefekkür. Evet, yalnızca Allah Resulünün getirdiği… Evet, artık ömrümüzün aslî mânâsını anlamalıyız. Düşlere dayalı bir hayatın, gerçeklerin dünyasında var olabilme adına hiçbir değeri yoktur. Bu sebeple Müslümanlar, ne olurlarsa olsunlar, Kur’an’ın hükümlerini en rasyonel biçimde hayatlarının bütün tabakalarına katmak zorundadırlar. Bunu zaten yapıyoruz diyemeyiz. Hiçbirimiz diyemeyiz. Bugünkü dünyada, İslâm ülkelerinin bir değer olarak varlıklarını ortaya koyabildikleri seviye, zaten ağır bir hüzün tablosu olarak önümüzde durmaktadır. Bu durumu, fikirsiz uzlaşmalar, itişip kakışmalar, psikolojik korkular, çekingenlikler ya da tereddütlerle aşabilmek mümkün değildir. Bunu başarabilmenin ve yeni bir aydınlanma yolunu bulmanın tartışmasız tek yolu, hayatın oyalayan günlük hareketlerinden kurtulup zihnimizi özgürleştirecek özgün bir çekim gücünü ortaya koyabilmemiz olacaktır. Ancak böyle bir çaba ile bu hayata tutunabilir ve gerçeklerin dünyasından hayallerin dünyasına savrulmaktan kurtulabiliriz. Bizler çok zaman yaşadığımız hayatı bütünüyle kulluk bilincinin iç disiplinine uygun düşecek şekilde önemsemiyoruz. İptidâi coşkunluklarımız, alelacele sahiplendiğimiz ve vazgeçemediğimiz yersiz heyecanlarımız var. Bu, gerçekten böyledir. Eğer zayıf düşmeyi sürdürüyorsak bu, gerçekten de böyledir. Meselelere böyle baktığımızda, mutlaka ciddiye alınması gereken sorumluluklarımızın olduğunu, ama birer mü’min olarak kaçmaya hak sahibi olmadığımız görevlerimizi hatırda tutmakta zorluklar çektiğimizi de görmeye başlayacağız. Bunları herhangi bir zümre için söylemiyorum ama bu rehavetten kurtulma çabası, büyük ülküleri taşıma iddiasında olan ve bayağı dalgalanmaların içinde kaybolmayacak herkesin müşterek yükümlülüğüdür. “Onlarda, Allah’ı ve Ahiret Günü’nü (ümit ve korku ile) bekleyen herkes için güzel bir örnek bulursunuz. Eğer biriniz yüz çevirirse, (bilsin ki) Allah hiç kimseye muhtaç değildir, bütün övgülere tek layık olandır.(Mümtehine 6) Davamız şimdiyi kurtarma davası değildir ve gelecek nesillere, çocuklarımıza, hayallere dayalı sahte ütopyalarla süslendirilmiş dünyalar bırakamayız. Tam bir bütünlük sağlanmadan da, fikir ve inanç bütünlüğüne dayalı bir kuvveti ortaya koyabilmek mümkün değildir. Osmanlı, Meşrutiyet’ten îtibaren böyle bir birlik için her türlü yolu denedi. Türkçülük denildi, Osmanlıcılık denildi, hatta sürekli batıyı referans getirenler, İslâm’ı[3] zaman zaman birleştirici sosyal bir unsur olarak dillendirdiler ama olmadı. Netice olarak hepsini kaçınılmaz bir biçimde belli düzenlerin temsil kalıpları içinde gördük. Neden? Nedeni şu; çünkü onlar, İslâm’ın tembih ettiği saf renkleri hiç aramadılar. Onlar, kendi içlerinde büyüttükleri vehimlerini ve kafalarında taşıdıkları iptidâi malzemeleri arayıp durdular ve en sonunda tanınmaz hâle geldiler. Bugün için onlardan farkımızın olup olmadığını gözden geçirebiliriz. Ayrılıklarımızın olup olmadığını, sevdiklerimizi hayâlî kahramanlar olarak görüp görmediğimizi, kaba saba münasebetlerin içinde kendimize azametler yakıştırırken, gülünç taraflarımızın olup olmadığını…
Yâni bu, şu demektir; bu sosyal düzen içinde belli bir inancı paylaşan kalabalıklara baktığımızda, söylemlerdeki birlik duygusunun, aynı kitleler içinde müşterek bir harekete yaklaşamıyor olmasının arkasında, liyâkate dayalı bir iç nizamın kurulamamış olmasını görmek gerekiyor.
Siyasetten, kültürel unsurlardan bütün estetik unsurlara kadar, somut, dosdoğru gerçeklerle doğrudan ilgi kurma yeteneğinin bulunmadığı sosyal kitlelerde, o boşluğu klâsik ütopyalar dolduracaktır.
Düş kurmanın sınırsız olduğunu düşünürseniz, bunun yolunun daima açık olduğunu da görebilirsiniz. Bu zaaf derinleşmeye başladıkça bireyin referansları da değişmeye başlayacaktır. Evet, bu gelinen noktada söylemler hep aynı kalacak ama referanslar değişmeye başlayacaktır. Oysa şunu bilmeliyiz ki, canlılığını Kur’an’dan almayan ya da ona bağlılığını zayıflayarak sürdüren hiçbir kavram ve hiçbir özenç duygusu bizi muradımız olan üstün realiteye götürmeyecektir. Aksi halde burada, Kur’an’ın çizdiği mü’min kimliğinin dışına düşmüş, önüne konulan amaçları kendi amacı olarak görmeye başlayan silik şahsiyet kalıpları oluşmaya başlar.
Bugün, kendi irfanı ve inancı adına konuşup Kur’an’ı hayatlarının gayesi olarak gösteren bazı zümreler, günlük hayatlarında gördüğümüz çok ince kaymalarla, aksaya aksaya, Kur’an’ın çizdiği güvenlik sınırını ihlâl etmekteler ve Allah Resulü’nün çizdiği mü’min tipinin ötesinde yabancı bir kişilik tanımı oluşturmaktadırlar. Ne yazık ki, sinsi bir hayatın içinde dalgalanan duyarsızlıklar da bu durumu daha da derinleştirmektedir. “İnananlar için hâlâ vakit gelmedi mi ki, kalbleri Allah’ın zikrine ve inen hakka saygı duysun ve bundan önce kendilerine verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman geçmekle kalbleri katılaşmış, çoğu da yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar?“ (Hadid 16) Gururdan kıvranan nefsimize karşı yapacağımız gösterişli bir başkaldırı olmadan esaslı bir kulluğa yaklaşılamayacağını, sıradanlıklardan ayrılmadan da ilkeli bir hayatın bulunamayacağını anlamak zamanıdır. Evet, şunu çok iyi anlamış olmalıyız; herkes yalnızca yaptığı şeylerden ibarettir, söylediği şeylerden değil.
Dipnotlar:
[1] Genel olarak, II. Abdülhamid’in halledildiği 31 Mart’ı tahrik eden fâil olarak Derviş Vahdetî’nin çıkardığı Volkan Gazetesi’ni gösterirler. Tabii ki bu arada ünlü Yahudi banker Jacob Schiff’in de 31 Mart hadisesine bir milyon dolarlık katkısı olmuştur. Aynı banker, 1917 Bolşevik İhtilâli için de on iki milyon dolar harcar. 27 Mayıs İhtilali’nin ise en büyük tahrik unsuru olarak Metin Toker’in çıkardığı Akis Dergisi olduğu söylenir. Nitekim MBK üyesi Orhan Erkanlı, bu derginin askerler tarafından çok okunduğunu ve kendileri üzerindeki etkisinin oldukça fazla olduğundan bahseder.
[2] Meselâ Talat Aydemir, bu konudaki inancından taviz vermeyen ve bulduğu her fırsatta (tam üç kez) bu ihtilâl teşebbüsünü gerçekleştiren kişiydi. En sonnuda mahkemeye çıktığında ve îdam kararı verildiğinde hâkim’e şöyle hitabeder: “Ben ihtilal adamıyım. Şimdi beni asacaksınız, ama bu işin içinde olan ve sizlerin de bildiğiniz bazı zevat bizi şu anda sadece seyrediyor. Ancak şunu bilin ki, elime bir fırsat geçtiği anda tekrar yeni bir ihtilalin içinde olurum.” Sonra idam edilir.
[3] Yukarıda zikrettiğim hiçbir dönemde, İslâm aslî yapısı içinde hâkim bir unsur olarak gösterilmemiştir. Ondan sadece birleştiriciliği hususunda medet umulmuştur. Esas olması istenmemiş, ama yönetime payanda olarak kullanılmasında bir beis görülmemiştir. Milli Mücadele’nin baş mîmarı diyebileceğimiz Kâzım Karabekir Paşa bile; “Din işleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrı tutlması îcâbeder” demektedir. Yâni İslâm hep bireysel vicdana âit bir unsur olarak telâkki edilmiştir.
Şiddet her ne kadar görünümünü değiştirse de her daim hayatın içinde yerini almaktadır. Bazen görmek oldukça zorlaşsa da sonuçları itibariyle karşımızda durmaktadır. Bazı dönemlerde fiziksel, bazı dönemlerde ruhsal, bazı dönemlerde somut, bazı dönemlerde ise soyut… Fakat her daim varlığını ikame ettirmektedir. Bu değişimi yakalayabilmek biraz da tarihsel süreci doğru okuyabilmekle ilgilidir.
Şiddet, görselliğini sakınmadığı dönemlerde meşrûiyet problemi yaşamamakta zira meşrûiyetin yegâne kaynağı olmaktadır. Şiddet gücü, güç ise varoluşsal kabiliyeti imlemektedir.
Belirli bir zihniyet ya da dünya görüşünden sökün eden toplumsal hareketlere yaklaşırken tek bir çizgi üzerinde seyreden çıkış ve iniş noktaları aramak yanıltıcı olabilir. Doğrusal bir yükselme ya da tek yönlü sabit bir alçalma eğrisi var kabul ederek yapılan okumalar, karmaşık düşünsel ve toplumsal süreçleri anlamak için yeterli olmayabilir.
Siz haddi aşan bir kavim olmayı seçtiniz diye, biz de Kur’an’dan vaz mı geçelim. Zuhruf-5 Bir şeyle mukayyetiz, serbest değiliz efendim Turgut Uyar Birkaç yüzyıldır günlük yaşamımıza hâkim olan kelime ve kavramları konuşurken, bir gerilim içerisine girdiğimiz muhakkak. Nedir bu gerilim, bir iki örnek üzerinden izah etmeye çalışalım: ‘Akıl’ dendiğinde ‘rasyonalist akıl’ mı ‘İslamî akıl’ …
Bu metin, sosyal gelişme (insani yetkinlikler, gelişimci demokrasi) perspektifine yöneltilmiş krizler/eleştiriler dizisine dair bir teşhis ve sonuçların genel bir taslağını sunmaktadır. Bu perspektif, modernitenin merkez-liberal “jeo-kültürü”nün bir tezahürü (ve özü, bilgi yapıları açısından hegemonik ve meta-emperyal bir yapı) olarak anlaşılmakta ve tartışılmaktadır.
“İslâm insanlığa ne vâdediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakîkat sarkacında incelenmiş, soruna İslâm’ın temel kaynakları ekseninde cevaplar aranmıştır. Çalışmanın birinci bölümünde,* kendini İslâm’a nispet eden toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken, beyan öncesinde durum tespitine dair mülâhaza yer almıştı. Yazının bu bölümünde ise ‘insan’ ve ‘tasavvur’ konusu ele alınmıştır. Makalede, İslâm’da insan anlayışı ve tasavvur inşâsı, ‘İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri’ üst başlığı ekseninde ehem mühim makamında incelenmiştir.
Sizler Yaptığınız Şeylersiniz Söylediğiniz Değil
İhtiyârımla aceb ben hiç olur muydum tabîb,
Ger bileydim âlemin bunca devâsız derdini.
Lâedrî
Yıllar önce okuduğum bazı kitapları bir süre sonra tekrar okurum. Bu defa önemli bulduğum satırları da fosforlu kalemle âdeta tarihe not düşüyormuş gibi keyif alarak çizerim. Bunlar, topluma dönük hafızamın beslenme kanallarını açan ve unutmamamı sağlayan yol işaretleri olarak önemlidir. Eğer bu okunanlar tarihi vakalara âit bilgilerse, onların okunması, kıyaslanması, yorumlanması ve bugünün karmaşasına uygun düşecek sonuçlar çıkarılması oldukça heyecan vericidir. İşte bu şekilde, İsmet Paşa’nın damadı Metin Toker’in çıkardığı ve 27 Mayıs ihtilâli’nin en aktif unsurlarından birisi olarak görülen Akis Dergisi’nin[1] de bazı sayılarını tekrar gözden geçirme fırsatını buldum. 60’lı yıllara âit olan bu hâtıralarda, Kur’ânî öğretiye reddiyeler düzen sert, keskin, acımasız ve yalnızca kendi varlığı üzerinde hayatı kurmaya çalışan otoriter eğilimlerin toplumu nasıl küçümsediklerini, neden hiç ciddiye almadıklarını daha iyi anladım. O menfur dönemin dökümanlarını sabırla ve ibretle gözden geçirdiğinizde, MBK üyelerinin, o gün için bütünüyle şirazesinden çıkmış çok ağdalı bir öfke, nefret ve çok keskin bir taassupla bu işi nasıl yaptıklarını görüyorsunuz. Bunları sâlim, duru bir vicdanla anlayabilmek elbette mümkün değil ama hummalı ölçüsüzlükler içinde taş kesilen yüreklerin, bütün çağlarda neleri yapabildiklerini ve neleri yapabileceklerini bir ölçüde kavrayabiliyorsunuz. “Kavminden ileri gelen kibirliler dediler ki: “Ey Şu’ayb! Ya mutlaka seni ve seninle beraber inananları kentimizden çıkarırız, ya da dinimize dönersiniz!” Dedi ki; “İstemesek de mi (bizi yurdumuzdan çıkaracak veya dinimizden döndüreceksiniz?)” (A’raf 88) Fakat işin daha enteresan tarafı, aradan bu kadar yıl geçtikten sonra, o yıllara ve o büyük cürmün işlendiği zamana âit öfkelerini, kinlerini, öç alma duygularını ve muhayyile mahsulü inançlarını, kendilerini dâima haklı çıkaracak bir heyecanla hâlâ taşıdıklarını da görüyorsunuz. MBK üyesi Orhan Erkanlı; ”Biz, Hasan Polatkan’ı ve Fatin Rüştü’yü ihtilâlden yıllarca önce kafamızda zaten idam etmiştik” diyor. Hele hele Suphi Karaman, öylesine henüz bitirilememiş bir öfkeyle konuşuyor ki, “Eğer bugün olsun, yine asarım” diyor. Alparslan Türkeş ise, Cevat Fehmi Başkut’a; “Başörtüsü Anadolu’yu kapkara bir yangın yeri gibi sarmıştır” diyor. Sıtkı Ulay Paşa ise Cumhurbaşkanı adayı Ali Fuat Başgil Hoca’yı; “Ya adaylıktan çekilirsin, ya da Etlik’e gömülürsün” diye tehdit ederken, onların hadsiz histerilerini daha yakından görüyorsunuz. Gerçekten de bu toplum, çok geniş bir tarihsel süreçte, devamlı olarak kendi toplumunun insanlarına karşı hayatın sınırlarını çizen kibirli, taşkın mizaçlı, kişilikleri bölünmüş ve buyurgan edâlı kimselerin iktidarlarına tanık oldu. Hele hele, İstanbul’un vali ve belediye başkanı olan General Refik Tulga, belediye binasının önünden başı örtülü olarak geçen hanımları durdurarak, kibirli bir Sezar edâsıyla öyle ceza kesiyordu ki; insan tasavvurunu aşan bir zulmün ve utancın en ağır düşen argosuydu bütün tanık olunanlar.
“Öyleyse ne diye zorba oluyor bu Caesar?
Zavallı adam! Biliyorum niçin kurt olduğunu:
Romalılar birer koyun kesiliyor da ondan.
Aslan kesilmezdi, Romalılar ceylan kesilmese.
Cassius
Onlar kendilerini, milyonlarca insanın akıllarına ve ruhlarına kılavuzluk edecek asiller olarak görüyorlardı. Onlara göre bu halk, sahibi olduğu köylülüğü ve kısır zekâsıyla dosdoğru şeylere îman edemezdi ve işte bu yüzden kitlelerin geleceğine âit ilmihâli de yine kendileri yazacaklardı. Ancak şunu bilmeliyiz ki, bu baronların hep yüksek seslerle konuşuyor olmaları, üstün zekâya yalnızca kendilerinin sahip olduklarını zannetmeleri ve tehlikeli maceralara girişmeleri, toplumu temsil sadedindeki aydınların ve entelektüel birikimlerin, ortaya ümit verecek değerler koyamıyor olmalarından beslenmekte idi. Yoksa bu kimselerin pek azını istisna kabul ederseniz[2] tamamı, yalnızca hayal mahsulü kahramanlardır o kadar. Gerçekte insanları selâmete taşıyacak hiçbir faydalı tarafı olmayan bu toplumsal yol göstericiler, parıltılı zeminlerini kaybettiklerinde, halka karşı alaycı müşahadelerinden eser kalmaz. “İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tağut yolunda savaşırlar. O halde siz şeytanın taraftarlarına karşı savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa 76) Meselâ 1961 seçim sonuçları ihtilalcilerde hayal kırıklığı meydana getirince, yeni bir müdahele protokolü imzalarlar. Fakat üst komutanlar bunu engellediler. Bu protokolde bulunan, imza atan fakat sonradan bu müdahaleden çekilenlerden biri de, yine İstanbul vali ve belediye başkanı General Refik Tulga’dır. Kendisine bundan neden vazgeçtiği sorulduğu zaman, Korgeneral Refik Tulga şu cevabı verir “İyi ki bu karar uygulanmadı. İstanbul’un ekmeğini Amerika’dan getirilen buğdayla sağlıyoruz. Buğday yüklü Amerikan gemileri, okyanustan geri dönebilirlerdi. Şimdi ofise telefon edeyim bakalım kaç günlük unumuz var?” Vali ofise telefon eder ve cevabı açıklar: “Bakın 28 günlük unumuz varmış…” (Doğan Avcıoğlu, M. Kur. Tarihi, C.4, s.1688 – Devrim Gazetesi, 25 Kasım 1969) Bunlar, her devirde karşımıza çıkan ve üstünlük duygusu içinde türlü paranoyalar yaşayan emelsiz ruhlardır. Ama şunu da bilmeliyiz ki, bütün bunlar, yaşanılan toplumsal çökeltilere karşı alın yazgısının, ibret alacak olanlara ciddî ve terbiye edici birer armağanıdır. İşte bu azametli(!) kişiler, doğrunun ve yanlışın ne olduğunu, kendi muhtevalarının derinliğinden asla şüpheye düşmeden, narsist histerilerle kitlelere öğretmek istediler. Şüphesiz ki her toplumun zaman zaman yaşadığı ve çok zaman da bedeli ağır diyetler olan tecrübelerdir bunlar. Ancak bir farkla ki, bizim toplumuzda bu diyet, toplumun fikir sermayesinin en sağlam taraflarını alıp götürmüş ve zihniyet ekseninde hatırı sayılır kaymalar meydana getirmiştir. Öyle ki, yıllarca CHP’nin türlü eziyetleri ve kitlelere belâlı bir sahip olma duygusuyla uyguladığı bu yakıcı baskıdan kurtulunca, oluşan yeni dönem için beslenen umutlar, tasavvurlar ve sınırsız beklentiler, bazı söz sahipleri tarafından, çok kötü ve ölçüsüz ifade edilmiştir. Ankara’da 1950’de Taceddin Camii’nde yapılan bir konuşmada; Toplumların yaşadıkları gibi idare edildikleri hükmünce, memleketin artık CHP tasallutundan kurtulduğuna bakılırsa, bundan böyle Allah katında da durumun düzelmiş(!) olacağından vs. bahsedilir. Bu dönem siyasal bir değişim olarak değil de, ilâhî bir lütuf, bir tür mazhariyet olarak görüldü. Kalabalıklar, bugünün heyecan anaforu içinde çoşkunca sevinirken, gelecek için; îman hânesi boş, basiretten uzak, sadece siyasal ümide bağlı beraberlik bağları kuruldu. Basit, günübirlik siyasal hisler ciddiye alınınca, ilerisi için kimsenin farkına varamadığı yeni toplumsal boşluklar doğdu. Bazı kötülük mihraklarına karşı duyulan haklı öfkeler, diğerlerine karşı ölçüsüzce siyâsî sempati duyguları yarattı. Esasen, geleneksel ve rivayetlere bağlı olarak beslenen toplumsal algılama normları da böyle bir yapıyı destekliyordu. Sahih aklın geniş kitleler tarafından kullanılmadığı ve geleceğe yalnızca gündelik ümitlerle bağlanıldığı bu durumu, yönetim katında olanlar, daima kendi lehlerine olacak şekilde maharetle kullandılar.
Böyle günübirlik ve realite karşısında boşlukta kalan psikolojiler geniş bir kalabalık kitlesi üzerinde görülmeye başlanırsa, bunun mânâsı; bir tarafa karşı duyulan birikmiş öfkenin, isabetsiz kanaatler olarak hayatın diğer yanlarına da yayılacağı ve o hayatı çürüteceği gerçeğidir. Nitekim öyle de olmuştur ve halkın olayları yanlış yorumlamış olması, aydınların yol göstericilikteki eksiklikleri ve hattâ bunda kendilerinden bir şeyler bulmaları, karşılarındaki güçlerin ekmeğine yağ sürmüştür. O kadar gariptir ki, İslam adına konuşan, halkın yanında yer alan ve islâm’ı referans getiren bazı düşünürler, aslında Kur’an’ın vazettiği İslam’dan, yâni hayatın bütününe nüfuz eden salt bir gerçekten değil de, faydalı toplumsal bir ihtiyaç olarak sadece hayâlî mistik gevelemelerden bahsettiler. Dolayısıyla İslam denildiğinde halkın muhayyilesine, bireyin sadece ahlâkî kanadına âit olan bir fantezi iliştirildi. Böylece bu toplumun kendi meselelerine uzak kalışı ve olayları başkalarının isteklerine göre algılıyor olması, ama bunu yine kendi yorumu zannetmesi, onun hayat kalitesini düşüren en can alıcı sebeplerden birisi olmuştur. Sıklıkla yapılan büyük hatalardan birisi de, kültürel ve siyasal hadiseler daha küçükken onun ağırlığını anlayamama, sonuçlarını fark edememe yanlışına düşmektir. Bu bahsettiklerim şu mânâda önemlidir; cereyan eden hâdise hangi alanda ve ne şekilde olursa olsun, onun arkasında yatan sâik ve itici heyecan, dâimâ belli bir inancın mevcudiyetiyle olmuştur. O bakımdan meselelerin gerçek büyüklükleri içinde yorumlanabilmesi, Müslümanların ince bir kavrayış ve zekâyı ortaya koyabilmeleriyle mümkündür. Daha önceleri Milli Mücadele döneminde de benzer yanlışları yapıp daha sonraları düş kırıklığına uğramamış mıydık? 30 Ekim 1922’de yapılan Meclis görüşmesinde K. Karabekir Paşa (Edirne): “Kötü ruhlar (aslı: ervah-ı habise) gibi karşımıza çıkan bu adamlar, İstiklal Savaşı’nın başlangıcında, doğudaki en uzak köşelere kadar fesat ellerini salmasalardı, hatta benim birliklerimin, karargâhımın içine kadar Ferit Paşa mel’unu zehirli mektuplar göndermemiş olsaydı, bu şerefli günlere iki yıl önce kavuşurduk. Bunlar idrakten, vicdandan yoksun birtakım insanlar… TBMM’nin kesin emriyle ve ilk fırsatta, İstiklal Mahkemesi ile bu adamlara gereken işlemi yapalım.” (I. Dönem Zabıt Ceridesi, C. 24., s.280) diyordu. Ama Kâzım Karabekir ki, Milli Mücadele’yi başlatan ve tek dinamik gücü elinde tutan kişiydi, buna rağmen, vakalar üzerindeki yanılgısı, ‘İzmir Suikasti’ iddiasıyla İstiklâl Mahkemesi’nde acı verici bir şekilde yargılanması sonucunu getirmiş, Üç Aliler tarafından idamla yargılanmış, 1948’de vafatına kadar hep teessürlerle yaşamıştır. Ali Fuat Paşa da (Cebesoy, Ankara): “Hâlâ İstanbul entrikası son bulmuyor. Bence düşmanların da sonuncusu (Vahidettin) bugün halledilmelidir!” (I. Dönem Zabıt Ceridesi, C. 24, s. 286) diyordu. O da benzer bir âkibete uğradı. Aslında hayatın hakiki menşeini arayanlar için, öylesine kültürel zenginliklerle ve tecrübelerle dolu bir vaha içindeyiz ki, hâdiselere daha soğukkanlı, daha önyargısız, başkalarının delâletiyle değil ama mutlaka, mutlaka Kur’an eksenli bakabilmeyi öğrendiğimizde, etrafımızdaki cereyanları da daha net görebileceğiz. Vakalar ne şekilde bize sunulurlarsa sunulsunlar, hepsini aslî perspektifleri içinde tanımlayabilme yeteneğini bulduğumuz gün, sadece olayları değil, peşlerinden gidilen ve hayranlık duyulan sahte büyüklükleri de fark etmeye başlayacağız. Ama bütün bu farkında oluşlar, önemli görülmeye lâyık olan bir birikime ulaştığımızda ve böylece hayatı anlamaya başlayan zekâya yaklaştığımızda gerçekleşecek olan şeylerdir. Serinkanlılığını bulamamış, irfana dayanmayan ufuksuz ve birikimsiz bir zihniyet, hayata ne kadar aslî bağlarla tutunmaya çalışırsa çalışsın, sahip olduğu bütün iyi niyetlere rağmen daima güçsüz durumda görülecektir. Her dönemde kitleleri yönetmeye talip olanlar ve yönetime geldiklerinde gücü ellerinde tutmaya çalışanlar, çok zaman kendi toplumuyla aynı değerleri paylaşmazlar ama paylaşıyormuş gibi görünmeyi sürdürürler. 27 Mayıs’ın Devlet Başkanı Cemal Gürsel, Erzurum konuşmasında halkına şunları söylüyordu; ”Geriliğimizden dini sorumlu tutanlar yanılıyorlar. Hayır, geriliğimizin nedeni dinimiz değil, dinimizi bize yanlış tanıtanlardır. İslam, dünyadaki en yapıcı, en kutsal, en dinamik ve en güçlü dindir.” (Feroz Ahmad, Demokrasi Sürecinde Türkiye, s. 451) diyerek, Erzurum halkı önünde İslâm dinine methiyeler düzüyordu. “Onlarla nasıl sözleşme olabilir ki, sizin aleyhinize ellerine bir fırsat geçse, hakkınızda ne bir antlaşma gözetirler, ne de bir yemin. Dil ucuyla sizi hoşnud etmeye çalışırlar, fakat kalbleri o kadarına da razı olmaz. Zaten onların çoğu fasıktırlar.” (Tevbe 8) Fakat aynı Cemal Gürsel, kendisini ziyaret eden Cihat Baban’a şunları söyler: ”Ah Cihat ah! Eğer Demirel AP’nin başına gelebilirse bütün dertleri hallederiz. O başkan olsun diye çok çalışıyorum. Bir muvaffak olursam rahat edeceğim. Aydın adam yobazlığa yüz vermez. Demokratlara âlet olmaz. Dünya görmüş… O zaman göreceksin AP’de yola girecek. Bizim gözümüz arkada kalmayacak. İrticadan çok korkarım. Demirel, Amerika’da tahsil etmiş, lâik, lîsan bilir bir insan. Demirel’in Atatürkçülüğünden hiç şüphe duymuyorum.” (Sadettin Bilgiç, Hatıralar, s. 133) Martin Luther de, halk vicdanındaki iktidarını kuvvetlendirinceye kadar kilisenin de, krallığın da karşısındaydı. Ama derebeyleriyle anlaştıktan sonra, kendilerinden destek aldığı aynı halkı için; “Cahil ve katiller sürüsü, ayak takımı” demekte gecikmedi. Bütün toplumlarda durum aynı hâkimiyet esasına dayanır. Hatta bunun daha da güçlü temsili, bazı toplum temsilcilerinin diğer toplumlar üzerine ikame etmeye çalıştıkları hâkimiyet projeleridir. İnsanlığa tahakküm eden bu karanlığın baronlarına karşı akl-ı selîm sahibi herkes, ölçülü, mantıklı bir düzen içinde ve makul bir bilinç seviyesinde uyanık olmak zorundadır. Bu çabada şahsî rahatlık arayamayız, kendisini mesul gören herkesin, eğer aydınlığa ulaşmak istiyorlarsa, sadece en sağlam kaynaktan beslenmek gibi bir konforu vardır. Bu da, yalnızca Allah Resulü’nün yol göstericiliğinde hayat bulan, mânâsını ve ihtişamını kitabından alan ve hiçbir yere biat etmeyen, yalpalamayan, dipdiri mü’min kimliğiyle başarılacaktır. “Şanım hakkı için muhakkak ki size Resullulah’da pek güzel bir örnek vardır. Allah’a ve son güne ümit besler olup da Allah’ı çok zikreden kimseler için. (Ahzab 21)
Burada, ABD Kongre Üyesi Jose Serrano’nun Küba için söylediklerini hatırlayalım, ne diyordu Serrano; ”ABD’den, benim ülkemden 147 mil uzakta ve kırkbeş yıldır ne cür’etle başka bir hükümet şekli kurarsın? Ne cür’etle Amerikan firmalarının seni satın almalarına izin vermezsin? Ve ne cür’etle bize teslim olmayacağını söyleyen kibrini sürdürürsün? Her gün coca cola içersen hayatının daha iyi olacağını bilmiyor musun?“ Evet, burada kullanılan dil, konuşma dilinden çok, zincirlerinden boşalmış kaba, küstah ve fütursuz bir hâkimiyet dilidir. Bu dil, alçakça bir ihtirasın, diğer insanlara yaşayacakları hayatın nasıl olması gerektiğini anlatan müstemlekeci bir düzenin dilidir. Meselâ beynelmilel siyonizmin zirve isimlerinden ve İlluminati’nin önde gelen şahsiyetlerinden Henry Kissinger, Enver Sedat için; “Gösterişli bir palyaçodan başka bir şey değil” derken, acaba neler oldu da bir süre sonra aynı palyaço için; ”Bismark’tan sonra dünyanın en büyük sisyasetçisidir” demişti?! Bütün bunların farkında olamamak bir aldanıştır. Gecikerek farkına varmak ise aslâ başarmak değildir. Dünyada esen sert ve ihtiraslı rüzgârların bizler için neleri taşıdığını anlayamazsak, içimizdeki derin çöküntülerin sebeplerini de anlamamız zorlaşacaktır. Bu sebeple en derin noktalarımıza kadar nüfuz eden tezatlarımızı halletmemizde âciliyet vardır. Yolumuza çıkan karanlık geçitleri aydınlatabilmemiz için, fikir ve düşüncede liyâkata dayalı bir zihniyet disiplinini ortaya koymak mecburiyetimiz vardır. ABD Başkanı Bush’un Venezuela Devlet Başkanı Hügo Chavez’i devirmek için kullandığı; “Venezuela’yı, bütün dünyayı tehdit eden o şeytandan kurtaracağız.” dediği gibi bizim toplumumuzda da güç sahipleri, benzer bir şekilde ve sürekli olarak ülkeyi, bazen irticadan, bazen koministlerden, bazen de daha başka şeylerden temizlemek istemişlerdir. Garip olanda şudur ki, her defasında, aldattıkları toplumun içinde rızasını ve hoşnutluklarını alacakları kalabalıkları bulmuşlardır. Bu farkında olamama hadisesi, kanaatimce toplumsal can çekişmenin bir türlü fark edilemeyen ve bilgisizlikle beslenen en can yakıcı tarafıdır. Bir psikoloji olarak insanlar arasında ümitlerin, ideallerin, sözlerin, fikirlerin ve hatta inançların paylaşılıyor görülmesi normaldir. Ama o değerlerin ortaya koyulması gereken gerçek bir zamanla karşılaşıldığında, birlik bağlarının kolaylıkla çözüldüğü görülür. “Talut, ordu ile hareket edince dedi ki: “Allah sizi mutlaka bir nehirle imtihan edecek. Kim ondan içerse, benden değildir. Kim de onu tatmazsa, işte o bendendir. Ancak eliyle bir avuç alan başka (bu kadarına ruhsat vardır).” Derken içlerinden pek azı hariç, hepsi de varır varmaz ondan içtiler. Talut ve beraberindeki iman eden kimseler nehri geçtiklerinde. “Bizim bugün, Calut ile ordusuna karşı duracak gücümüz yok.” dediler. Allah’a kavuşacaklarına inanıp, bilenler ise şu cevabı verdiler: “Nice az topluluklar, Allah’ın izniyle nice çok topluluklara galip gelmişlerdir. Allah, sabırlılarla beraberdir.” Bizim buradaki eksikliğimiz şudur; Mü’minler, kendileri için, saadetli bir dünya için, kendilerine mahsus özgün manzaralar oluşturamıyorlar. Eğer taşıdığımız kalp, îmanları, vahyin inceliğiyle tertemiz hâle getiremezse, bizim dilimizle konuşan ikiyüzlüleri asla vaktinden önce tanıyamayacağız. Aslında Baudelaire, yeryüzü manzarasının tasvirini iyi yapıyor; ”Bu dünyada her şeyden cinayet sızıyor, gazeteden, duvardan ve insanların yüzlerinden.” Bu manzara içinde kendimize baktığımızda ne görüyoruz? Gücümüzü mü? Toplumsal diriliğimizi mi? Kur’an’dan beslenen özgür düşünebilme yeteneklerimizi mi? Yoksa enikonu rahatlık ve emniyet hissetmemizi sağlayan rehaveti mi? Bunun kararını, herkes kendi vicdanıyla baş başa kaldığında yine kendisi versin, ama ne olursa olsun, kimse ne kendisini rahatlatmak için, ne de gelecek nesiller için poz vermesin…
Abdülvahab, yirmi beş hadîse gönderme yaparak, medeni bir insan topluluğunun dayanışma ve işbirliği temelinde varlığını sürdürdüğünü, bu yüzden şer ve fesat nedeniyle toplumsal düzen zayıfladığında umran’ı yeniden kurmak için ahkâmın bir tarafa bırakılabileceğini ileri sürmüştü. Böyle bir durumda, koşullara uygun genel ilkeler koymak, hükümdarın üzerine düşen bir görevdi. Abdülvahab’ın yanı sıra Hoca İshak ve Esat Efendi gibi îcab-ı maslahat (şartların zorlamasıyla yapılan şeyler) üzerinde çalışmalar yapmış olan ulema mensuplarına göre de, Müslümanların bu koşullarda yeni bir siyaset ve tutum belirlemeleri caizdi. II. Mahmud’un İslâmî yönetimin gerektirdiği bütün özelliklere sahip bir hükümdar olduğunu kanıtlamak için elinden geleni yapıyordu. O’na göre sultan, Allah’ın yeryüzündeki gölgesiydi (zıllullah) ve bütün uyrukların ona itaat etmesi zorunluydu. Abdülvahab, İslâmî referanslara başvurarak, II. Mahmud’u, hayatını İslâm ümmetinin ve dininin devamına adamış bir “yenileyici” olarak resmediyordu. Sonuçta II. Mahmud’un bütün reformları pratikte İslâm’a uygundu. (Kemal Karpat, Elitler ve Din s. 219) İşte, hakikatte müstesnâ bir cevhere sahip olması gereken Müslüman birey, bu karmakarışık armoni içinde doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırabilecek duygu ve zekâ inceliğine sahip olmak zorundadır. Aksi halde gergin bir çağın âciz tanıkları olarak kalmayı sürdüreceğiz. Bu sebeple hayata tutunmak isteyenler, güce dayalı bu sömürü ve tahakküm endüstrisinin inanç ve entelektüel alandaki sözcülerinde hikmetler aratacak rastgele isteklere uzak kalmalıdırlar. Evet, bir mü’min için durum daima farklı olmalıdır. Çünkü çok sağlam bir kaynaktan beslenen ve asla hafifliği olmayan mü’min bireyin olayları yorumlayışında, duygusallıktan uzak tuttuğu feraseti ve karekter sağlamlığındaki düzeni, onu bütün büyük yanılgılardan uzak tutacaktır. Kendilerini doğuştan toplum üzerinde imtiyazlı görenlerin açgözlü iştahlarına karşı bir güvenlik duvarı oluşturmanın başkaca yolu yoktur. Şimdi bu soruyu kendimize soralım: ‘Bizim bunu başarabilecek sağlam bir bilincimiz var mı?’ Yoksa hâlâ nesiller boyu vazgeçemediğimiz duygusallığımız, bütün uzviyetimizi kuşatmayı sürdürüyor mu? Burası oldukça önemli bir noktadır, çünkü kendinizi yeterince tanımıyor ve sadece olmayı tasavvur ettiğiniz kişilikleri kendinize yakıştırıyor ve bununla huzur buluyorsanız, bu dâvâ sizin dâvânız olamaz. Olamaz çünkü çok açık düşen eksikliklerini fark edemeyenler için, hiçbir olguyu başlatacak hareket zamanı hiçbir zaman gelmeyecektir. Onların yaşayacakları tek kaçınılmaz âkıbet; teessürler, vicdan azapları ve en sonunda da eğer dürüst olabilirlerse îtirafları olacaktır. Olabilir mi? Vakaların farkında olmayanların kayda değer idealleri, ayakta durmaya yetecek dirayetleri olabilir mi? Yüksek idealler hayallerle beslenmezler; onlar, bilgiye dayalı çok yüksek fikir ve inanç tertipleridir. Bu nedenle hayatımız ve yolumuzdur diye dillendirdiğimiz değerlerin bile aslında dosdoğru temsilini yapabilmek için, şimdilik bir ölçüde bulanık olan dimağımızın durulmasına ihtiyacımız vardır. Hayatınızda her şeye karşı emniyet sağlayabilirsiniz ama eğer sizin birer mü’min olma yolundaki çabalarınızı sekteye uğratacak fikrî sapmalarınızı oluşturmaya başlamışlarsa, sağlamlığınıza tanık göstereceğiniz sözcükleriniz de olsa, siz artık asla güven içinde değilsiniz demektir. Anlatmak istediğim aslında tam olarak şudur; kişi, karşısında bulduğu kişileri, meseleleri ve hiçbir şeyi ihtiras hâline getirmeyecektir ve duygusal savrulmalar içinde bulunmayacaktır. Âvare, sürekli savrulan ve boş hassasiyetler içinde takılıp kalmak, gerçeklerle olan bütün bağlarınızı koparacak ve kimliğinize, silik isteriler ekleyecektir. İşte bu gibi ciddi aldanışlar, çok sağlam adımlarla hayata tutunduklarını zanneden kitlelerin hayat tasavvurlarını ellerinden alıveren seremonilerdir. Önümüzdeki her türlü engellemeler, kültürel, siyasi ve en geniş mânâda bütün sosyal engellemeler bitmese de, belli bir düşünce seviyesini bulan mü’min birey, ihtiyacı olan imtiyazı mutlaka elde edecektir, etmek zorundadır. Onun ihtiyaç duyduğu imtiyazı, hiçbir heyecana biat etmeyen hür tefekkürüdür. Kaynağını, açılımını, boyutlarını, renklerini ve bütün şemasını Allah Resülü’nün getirdiği öğretiden alan hür tefekkür. Evet, yalnızca Allah Resulünün getirdiği… Evet, artık ömrümüzün aslî mânâsını anlamalıyız. Düşlere dayalı bir hayatın, gerçeklerin dünyasında var olabilme adına hiçbir değeri yoktur. Bu sebeple Müslümanlar, ne olurlarsa olsunlar, Kur’an’ın hükümlerini en rasyonel biçimde hayatlarının bütün tabakalarına katmak zorundadırlar. Bunu zaten yapıyoruz diyemeyiz. Hiçbirimiz diyemeyiz. Bugünkü dünyada, İslâm ülkelerinin bir değer olarak varlıklarını ortaya koyabildikleri seviye, zaten ağır bir hüzün tablosu olarak önümüzde durmaktadır. Bu durumu, fikirsiz uzlaşmalar, itişip kakışmalar, psikolojik korkular, çekingenlikler ya da tereddütlerle aşabilmek mümkün değildir. Bunu başarabilmenin ve yeni bir aydınlanma yolunu bulmanın tartışmasız tek yolu, hayatın oyalayan günlük hareketlerinden kurtulup zihnimizi özgürleştirecek özgün bir çekim gücünü ortaya koyabilmemiz olacaktır. Ancak böyle bir çaba ile bu hayata tutunabilir ve gerçeklerin dünyasından hayallerin dünyasına savrulmaktan kurtulabiliriz. Bizler çok zaman yaşadığımız hayatı bütünüyle kulluk bilincinin iç disiplinine uygun düşecek şekilde önemsemiyoruz. İptidâi coşkunluklarımız, alelacele sahiplendiğimiz ve vazgeçemediğimiz yersiz heyecanlarımız var. Bu, gerçekten böyledir. Eğer zayıf düşmeyi sürdürüyorsak bu, gerçekten de böyledir. Meselelere böyle baktığımızda, mutlaka ciddiye alınması gereken sorumluluklarımızın olduğunu, ama birer mü’min olarak kaçmaya hak sahibi olmadığımız görevlerimizi hatırda tutmakta zorluklar çektiğimizi de görmeye başlayacağız. Bunları herhangi bir zümre için söylemiyorum ama bu rehavetten kurtulma çabası, büyük ülküleri taşıma iddiasında olan ve bayağı dalgalanmaların içinde kaybolmayacak herkesin müşterek yükümlülüğüdür. “Onlarda, Allah’ı ve Ahiret Günü’nü (ümit ve korku ile) bekleyen herkes için güzel bir örnek bulursunuz. Eğer biriniz yüz çevirirse, (bilsin ki) Allah hiç kimseye muhtaç değildir, bütün övgülere tek layık olandır. (Mümtehine 6) Davamız şimdiyi kurtarma davası değildir ve gelecek nesillere, çocuklarımıza, hayallere dayalı sahte ütopyalarla süslendirilmiş dünyalar bırakamayız. Tam bir bütünlük sağlanmadan da, fikir ve inanç bütünlüğüne dayalı bir kuvveti ortaya koyabilmek mümkün değildir. Osmanlı, Meşrutiyet’ten îtibaren böyle bir birlik için her türlü yolu denedi. Türkçülük denildi, Osmanlıcılık denildi, hatta sürekli batıyı referans getirenler, İslâm’ı[3] zaman zaman birleştirici sosyal bir unsur olarak dillendirdiler ama olmadı. Netice olarak hepsini kaçınılmaz bir biçimde belli düzenlerin temsil kalıpları içinde gördük. Neden? Nedeni şu; çünkü onlar, İslâm’ın tembih ettiği saf renkleri hiç aramadılar. Onlar, kendi içlerinde büyüttükleri vehimlerini ve kafalarında taşıdıkları iptidâi malzemeleri arayıp durdular ve en sonunda tanınmaz hâle geldiler. Bugün için onlardan farkımızın olup olmadığını gözden geçirebiliriz. Ayrılıklarımızın olup olmadığını, sevdiklerimizi hayâlî kahramanlar olarak görüp görmediğimizi, kaba saba münasebetlerin içinde kendimize azametler yakıştırırken, gülünç taraflarımızın olup olmadığını…
Yâni bu, şu demektir; bu sosyal düzen içinde belli bir inancı paylaşan kalabalıklara baktığımızda, söylemlerdeki birlik duygusunun, aynı kitleler içinde müşterek bir harekete yaklaşamıyor olmasının arkasında, liyâkate dayalı bir iç nizamın kurulamamış olmasını görmek gerekiyor.
Düş kurmanın sınırsız olduğunu düşünürseniz, bunun yolunun daima açık olduğunu da görebilirsiniz. Bu zaaf derinleşmeye başladıkça bireyin referansları da değişmeye başlayacaktır. Evet, bu gelinen noktada söylemler hep aynı kalacak ama referanslar değişmeye başlayacaktır. Oysa şunu bilmeliyiz ki, canlılığını Kur’an’dan almayan ya da ona bağlılığını zayıflayarak sürdüren hiçbir kavram ve hiçbir özenç duygusu bizi muradımız olan üstün realiteye götürmeyecektir. Aksi halde burada, Kur’an’ın çizdiği mü’min kimliğinin dışına düşmüş, önüne konulan amaçları kendi amacı olarak görmeye başlayan silik şahsiyet kalıpları oluşmaya başlar.
Bugün, kendi irfanı ve inancı adına konuşup Kur’an’ı hayatlarının gayesi olarak gösteren bazı zümreler, günlük hayatlarında gördüğümüz çok ince kaymalarla, aksaya aksaya, Kur’an’ın çizdiği güvenlik sınırını ihlâl etmekteler ve Allah Resulü’nün çizdiği mü’min tipinin ötesinde yabancı bir kişilik tanımı oluşturmaktadırlar. Ne yazık ki, sinsi bir hayatın içinde dalgalanan duyarsızlıklar da bu durumu daha da derinleştirmektedir. “İnananlar için hâlâ vakit gelmedi mi ki, kalbleri Allah’ın zikrine ve inen hakka saygı duysun ve bundan önce kendilerine verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman geçmekle kalbleri katılaşmış, çoğu da yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar?“ (Hadid 16) Gururdan kıvranan nefsimize karşı yapacağımız gösterişli bir başkaldırı olmadan esaslı bir kulluğa yaklaşılamayacağını, sıradanlıklardan ayrılmadan da ilkeli bir hayatın bulunamayacağını anlamak zamanıdır. Evet, şunu çok iyi anlamış olmalıyız; herkes yalnızca yaptığı şeylerden ibarettir, söylediği şeylerden değil.
Dipnotlar:
[1] Genel olarak, II. Abdülhamid’in halledildiği 31 Mart’ı tahrik eden fâil olarak Derviş Vahdetî’nin çıkardığı Volkan Gazetesi’ni gösterirler. Tabii ki bu arada ünlü Yahudi banker Jacob Schiff’in de 31 Mart hadisesine bir milyon dolarlık katkısı olmuştur. Aynı banker, 1917 Bolşevik İhtilâli için de on iki milyon dolar harcar. 27 Mayıs İhtilali’nin ise en büyük tahrik unsuru olarak Metin Toker’in çıkardığı Akis Dergisi olduğu söylenir. Nitekim MBK üyesi Orhan Erkanlı, bu derginin askerler tarafından çok okunduğunu ve kendileri üzerindeki etkisinin oldukça fazla olduğundan bahseder.
[2] Meselâ Talat Aydemir, bu konudaki inancından taviz vermeyen ve bulduğu her fırsatta (tam üç kez) bu ihtilâl teşebbüsünü gerçekleştiren kişiydi. En sonnuda mahkemeye çıktığında ve îdam kararı verildiğinde hâkim’e şöyle hitabeder: “Ben ihtilal adamıyım. Şimdi beni asacaksınız, ama bu işin içinde olan ve sizlerin de bildiğiniz bazı zevat bizi şu anda sadece seyrediyor. Ancak şunu bilin ki, elime bir fırsat geçtiği anda tekrar yeni bir ihtilalin içinde olurum.” Sonra idam edilir.
[3] Yukarıda zikrettiğim hiçbir dönemde, İslâm aslî yapısı içinde hâkim bir unsur olarak gösterilmemiştir. Ondan sadece birleştiriciliği hususunda medet umulmuştur. Esas olması istenmemiş, ama yönetime payanda olarak kullanılmasında bir beis görülmemiştir. Milli Mücadele’nin baş mîmarı diyebileceğimiz Kâzım Karabekir Paşa bile; “Din işleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrı tutlması îcâbeder” demektedir. Yâni İslâm hep bireysel vicdana âit bir unsur olarak telâkki edilmiştir.
Yazar
İlgili Yazılar
Şiddetin Meşrûiyetinden Meşrûiyetin Şiddetine: Döngüsel Bir İlişkiye Dair
Şiddet her ne kadar görünümünü değiştirse de her daim hayatın içinde yerini almaktadır. Bazen görmek oldukça zorlaşsa da sonuçları itibariyle karşımızda durmaktadır. Bazı dönemlerde fiziksel, bazı dönemlerde ruhsal, bazı dönemlerde somut, bazı dönemlerde ise soyut… Fakat her daim varlığını ikame ettirmektedir. Bu değişimi yakalayabilmek biraz da tarihsel süreci doğru okuyabilmekle ilgilidir.
Şiddet, görselliğini sakınmadığı dönemlerde meşrûiyet problemi yaşamamakta zira meşrûiyetin yegâne kaynağı olmaktadır. Şiddet gücü, güç ise varoluşsal kabiliyeti imlemektedir.
Zihniyet Manzaramız: Bir Bilanço Taslağı
Belirli bir zihniyet ya da dünya görüşünden sökün eden toplumsal hareketlere yaklaşırken tek bir çizgi üzerinde seyreden çıkış ve iniş noktaları aramak yanıltıcı olabilir. Doğrusal bir yükselme ya da tek yönlü sabit bir alçalma eğrisi var kabul ederek yapılan okumalar, karmaşık düşünsel ve toplumsal süreçleri anlamak için yeterli olmayabilir.
Meşruluk İstenci ve Ayak Değiştirme Halleri
Siz haddi aşan bir kavim olmayı seçtiniz diye, biz de Kur’an’dan vaz mı geçelim. Zuhruf-5 Bir şeyle mukayyetiz, serbest değiliz efendim Turgut Uyar Birkaç yüzyıldır günlük yaşamımıza hâkim olan kelime ve kavramları konuşurken, bir gerilim içerisine girdiğimiz muhakkak. Nedir bu gerilim, bir iki örnek üzerinden izah etmeye çalışalım: ‘Akıl’ dendiğinde ‘rasyonalist akıl’ mı ‘İslamî akıl’ …
Geç Demokrasinin Post-Liberal Dünyasında İslam ve İslamofobi. Irkçılığın Neo-Reel-Politik Temelleri
Bu metin, sosyal gelişme (insani yetkinlikler, gelişimci demokrasi) perspektifine yöneltilmiş krizler/eleştiriler dizisine dair bir teşhis ve sonuçların genel bir taslağını sunmaktadır. Bu perspektif, modernitenin merkez-liberal “jeo-kültürü”nün bir tezahürü (ve özü, bilgi yapıları açısından hegemonik ve meta-emperyal bir yapı) olarak anlaşılmakta ve tartışılmaktadır.
İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri – İnsan ve Tasavvur Üzerine – II
“İslâm insanlığa ne vâdediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakîkat sarkacında incelenmiş, soruna İslâm’ın temel kaynakları ekseninde cevaplar aranmıştır. Çalışmanın birinci bölümünde,* kendini İslâm’a nispet eden toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken, beyan öncesinde durum tespitine dair mülâhaza yer almıştı. Yazının bu bölümünde ise ‘insan’ ve ‘tasavvur’ konusu ele alınmıştır. Makalede, İslâm’da insan anlayışı ve tasavvur inşâsı, ‘İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri’ üst başlığı ekseninde ehem mühim makamında incelenmiştir.