Birkaç yüzyıllık geçmişi olan “Müslümanlar neden geri kaldı” sorusuna çeşitli ve birbirine zıt cevaplar verilmiştir. İslam’ın bir din olması dolayısıyla bilimsel gelişmeler ve ilerleme karşısında engel olduğunu iddia edenlere karşı, bu geri kalmanın sebebinin Müslümanların İslam’ı hakkıyla yaşamadıklarını iddia edenler de olmuştur. Bu iki görüş, birbirine karşı iki zıt kutbu ifade eder. İslam’ın aslından uzaklaşılması nedeniyle geri kalındığı tezi, İslamcılık düşüncesinin de temel iddialarından biridir. Burada hem İslam’ı akla, bilime ve ilerlemeye karşı olmakla itham eden görüşe hem de İslam’ın aslından uzaklaşan ve onu bir kültür ve gelenek olarak yaşayanlara karşı çıkılmaktadır. İslamcılığın tarihsel süreklilikte ve coğrafi farklılıklarla kendi sınırlarında farklı yorumları olmuştur. Burada konunun detaylarına girilmeyecek, Kur’an’a dönüş iddiasında bulunanların geleneksel dindarlıkla aralarına mesafe koyma anlayışlarının reaksiyonerliği aşıp aşamadığı sorusu üzerinde durulacaktır.Ayrıca gelenek konusunun değinilmeyen ve belki de görmezden gelinen yönleri ve gelenekçiliğin farkı tartışılacaktır.
Türkiye’de Kur’an’a dönüş söylemi ve Kur’an İslam’ı anlayışı, ilk İslamcılardan itibaren takip edilebilir. Bu konuda özellikle Mehmet Akif’in Safahat’taki şiirlerinin ve Sebilürreşad Dergisi’ndeki yazılarının öncü bir rolü olduğunu kabul etmek gerekir. Mehmet Akif, kendi hayatında da Kur’an’ın ilkelerini yaşamaya gayret etmiş ve yukarıda zikredilen geri kalma tartışmasına fikirleriyle dahil olmuş birisidir. Onun tasavvuf ve geleneksel dindarlık üzerine getirdiği eleştiriler de meşhurdur. Türkiye’de İslamcılığın bir geleneği olmadığı için 1925 sonrasında matbuat yasağı kalkana kadar bu düşüncede çok ciddi bir kesinti söz konusudur. Nurettin Topçu, Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç gibi Cumhuriyet dönemi İslamcılığına etki eden isimler, Sebilürreşad çizgisinde ki İslamcılığa ne kadar dahil edilebilir? Elbette tartışılabilir. Ancak Cumhuriyet döneminde İslamcılığın muhafazakarlık ve milliyetçilikle yakın olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Ayrıca bu düşüncenin yeniden oluşumunda etkili olan isimle için tasavvufun önemli bir kaynak olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Aslında daha sonra oluşmuş kalıpların içinden meseleleri yüzeysel kabul etmenin bir sonucu olarak Mehmet Akif’in eleştirilerinin de sonraki tartışmalardan farklı yönleri olduğu, kendisinin gelenekten ve tasavvuftan etkiler taşıdığı tespit edilebilir. Fakat eleştirel düşüncenin hâkim olmadığı bir yerde anlamanın ahlakiliği ilkesinin işlememesi de doğal olarak ortaya çıkan bir sonuçtur. Bu tür durumlarda genelde taraflar, kendilerine göre bir inşa sürecini gerçekleştirerek cımbızla seçerek, bütünü değil de görmek istedikleri parçaları görerek hareket etme eğiliminde olurlar.
1960’lı yıllarda Mısır ve Hint Alt Kıtası başta olmak üzere Müslümanların çoğunlukta olduğu diğer ülkelerden yapılan tercümeler, Türkiye’de İslamcılığın değişiminde ve çeşitlenmesinde önemli rol oynamıştır.
Özellikle Seyyid Kutub’un ve Mevdudi’nin eserleri, genç nesiller üzerinde etkili olmuştur. Elbette geleneksel yorumlara sahip olanlardan bu isimlere ve eserlerine tepkiler yükselmiştir. Yazılanların ya da söylenenlerin içeriğinde neler olduğunun ötesinde bu etki-tepki geriliminin ya da diyalektiğinin ciddi bir düşünce birikimine katkı sağlayıp sağlamadığı tartışmalı bir konudur. Tarafların birbirlerinden ayrışmaları ve kendi duruş yerlerini ve grup aidiyetlerini sağlamlaştırmaları şeklinde bir süreklilikten bahsedilebilir. Hatta bu ayrışmanın bazı gruplarda tarafların birbirleriyle alay etmeleri ve hatta birbirlerini tekfir etmeleri şeklinde sonuçları da olmuştur.
Burada dönemsel etkilerin ya da bazı isimlerin eserlerinin kendi bağlamlarında okunamamasının ve anlaşılamamasının özellikle sorgulanması gerekmektedir. Seyyid Kutub’u, Mevdudi’yi ya da İran Devrimi sonrasında Humeyni’yi ve Ali Şeriati’yi, şimdilerde de Aliya İzzetbegoviç’i ve Taha Abdurrahman’ı kendi bağlamında okumamanın önemli sonuçlarından biri, dönemlere sıkışan söylemlerdir. Bu eleştiri, sadece tercümeler yoluyla tanınan yazarlar ve eserleri için değil, daha önce zikredilen ve Türkiye’deki İslamcılığa ciddi etkileri bulunan isimler ve onların eserlerinin anlaşılma biçimi için de geçerlidir. Bu sıkışmanın bir sonucu olarak Türkiye’de dini hassasiyetlere sahip grupların bir kısmı, düşüncede ve pratikte kopukluklar ve bazen radikal geçişler yaşamışlardır. “Demokrasi küfürdür” söyleminden demokrasinin İslam’da şuranın karşılığı olduğuna ya da Türkiye’yi dar’ül harp ilan etmekten model İslam ülkesi olarak tanımlamaya kadar örnekleri çoğaltılabilecek geçişlerden bahsedilebilir. Elbette bu geçişler sadece bir grupta görülen şeyler değildir. Ancak bu şekilde radikal geçişler yapılabilmesi, eleştirel düşünce eksikliğinin yanında içinde yaşanılan ve var olunan gerçekliğin farkında olmamayla da ilgilidir.
İnsanlar tarafından söylenen ve yazılan her şey, kendi dönemsel sınırlarında var olmak durumundadır. Bu sınırları dikkate almamak ve söylenenleri ve yazılanları kendi kültürel ve tarihsel gerçekliğinin ötesine taşımak; yani gerçekliğin dışında kabul etmek demektir. Kültürel ve tarihsel süreklilik, sorgulanmadan devam eden bir gelenekçilik demek değildir. Her fikir ve yorum, kurumlaşmak ve kendi sürekliliğini sağlamak ihtiyacındadır. Bu kurumlaşma ise o fikrin ve yorumun belli bir geleneğin içinde var olması, evrilmesi ve kendini yenileyebilmesi sayesinde sürdürülebilir. Gelenek başka, gelenekçilik başka bir şeydir. Geçmişten geleni ya da grup liderinin ve diğer büyüklerin emirlerini sorgulamadan kabul etmek, gelenekçiliğe ve tutuculuğa kaynaklık eder. Halbuki Kur’an merkezli dini yorumlar da dahil olmak üzere her bir söylemin bir geleneğinin olması gerekir. Bu gelenek, ona dahil olanlar tarafından zenginleştirilebilir. Geçmişteki hakim yorumlar eleştirilebilir ve böylece yenilenebilir bir dinamizm de sağlanabilir. İçtihat kapısının kapanması tartışması, sadece gelenekçi yorumların taassupla geçmişten geleni sorgulamadan kabul ve taklit etmesinin ötesinde bu açıdan da değerlendirilebilir. Taraflar fark etmeksizin, Türkiye’de gelenekçiliğin ve tutuculuğun hemen her grupta çok daha kolay bir şekilde üretildiği, ancak kendisini yenileyebilen bir fikir geleneğinin genel olarak var olmadığı tespit edilebilir. Hatta ilginç bir şekilde Türkiye’de geleneğe rağmen gelenekçilik yapılmaktadır. Tenakuz gibi gözükse bile gelenek olmadığı için gelenekçilik daha kolay yapılabilmektedir. Gelenekçilik ise konformist bir reaksiyonerliğe kolayca evrilmektedir.
Sadece ötekine reaksiyon gösterme ve onu mat etme arzusu, ötekinin hamlesini bekleyen ve ona göre konum belirlemek zorundadır. Bu, bir nevi güreş minderine çekilmek ya da bilinçli bir şekilde mücadeleye girmektir. Mindere çekildiğinizde muhatabınızın hamleleri sizin ne yapacağınızı belirlemeye başlar. Siz de hamlelerinizi rakibinizin hareketlerini kollayarak yaparsınız. Minder kenarında alkışlar ve yuhalamalar eşliğinde bir seyirci grubunu coşturmak da işe dahil olur. Böyle bir duruma düşüldüğünde ise söylem ve ürün olarak ortaya çıkan şeylerin fikri temelinin olup olmadığı doğrudan bir mesele olmaktan çıkar. Bu psikolojinin Türkiye’de farklı dini yorumlara sahip gruplarda özellikle sosyal medyanın yaygın bir şekilde kullanılmasıyla daha kolay üretilebildiği görülebilir. Elbette her grup kendi yorumunun doğru olduğunu düşünür ve duymak istediklerinin peşine düşer.
Eleştirel düşüncenin gelişmemesinde yapısal sorunların yanında karşılıklı reaksiyonerliğin gerçekliğin farkında olmama halini de göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Gerçekliğin farkında olmama halinden kastedilen, ötekiyle mücadelenin oluşturduğu girdaptan çıkamamayla ilgilidir. Hakikati bulduklarını iddia edenlerin eleştirel düşünceyle ilgili bir talepleri olması beklenemez. Çünkü eleştirel düşünce, sadece öteki diye tanımlananlara değil kendisine de yönelmek durumundadır. Kendi kendisini sürdürme ve yenileyebilme potansiyeli de bu şekilde mümkün olabilir. Türkiye’de Kur’an merkezli ya da tasavvuf kaynaklı olduklarını iddia eden grupların hemen hepsinde karizmatik lider odaklı yapılanmalar görmek mümkündür. Elbette bu durumun oluşmasında da yapısal bazı sebepler bulunmaktadır. Ancak bir grup oluşturmak ve grubun dayanışmasını sürdürmek, “sorgulanabilir bir lider” figürü etrafında daha riskli hale gelmektedir. Ancak grup aidiyetinin reaksiyonerlik ve karizmatik liderlik etrafında güçlendirilmesi, özeleştiri kültürünün gelişmemesine sebep olur. Birliktelik ve dayanışma ruhu olmadan insanları bir arada tutmak da zor bir iştir. Bu handikaplar bir arada düşünüldüğünde taraflar arası reaksiyonerliğin hem grup içi dayanışmayı arttırdığı hem de lidere sadakati sağladığı görülebilir. Ancak burada geleneğin sürekliliğinden çok, oluşmuş bir yapının muhafaza edilmesi anlamında muhafazakâr ve hatta tutucu gruplar ve tipler ortaya çıkabilmektedir.
Yazının başında İslamcılığın bir yönüyle Müslüman toplumlarda içsel bir eleştiri iddiasına sahip olduğuna değinilmişti. Tartışılmaz bir kaynak olarak Kur’an-ı Kerim’in kılavuzluğunda hareket edilmesinin Müslümanları içinde bulundukları kötü durumdan çıkaracağı inancı temel kabullerden biri olmuştur. Ancak Kur’an-ı Kerim’i anlamanın hangi sınırlar içinden mümkün olacağı, onun kılavuzluğunun hangi metotlarla hayata geçirileceği gibi pek çok mesele varlığını sürdürmüştür.
Tarihsel ve kültürel gerçeklikle insan arasındaki ilişkinin görmezden gelinmesinin; üstelik tali bir konu olarak kabul edilip önemsenmemesinin maliyeti, sadece Türkiye’de değil, pek çok Müslüman ülkede ciddi problemlere yol açmıştır.
Geleneğin ve geleneksel olan her şeyin günah keçisi ilan edilerek reddedilmesine varan bir radikalleşmenin zaman içinde savrulmaları da radikal olmak zorundadır. Savrulma örnekleri de çoktur. Gelenek, mutlak bir gerçeklik değildir. Bu nedenle mutlak iyi ya da kötü de değildir. O, yaşadığı ve değişebildiği müddetçe gelenektir. Bugün olumlanan ya da olumsuzlanan ve gelenek diye tanımlanan şeyin kurgulanan bir tarafı söz konusudur. İslamcılığın eleştirel bir iddiayla ortaya çıkışından bu yana farklı coğrafyalarda yaşanan tecrübelerin, bu iddiayı ne kadar sürdürebildikleri tartışmalı bir konudur. Burada siyasal ve ekonomik konjonktüre, küresel ve yerel iktidarlara suç yükleyip kenara çekilmek yerine kendi insan, kültür ve toplum gerçekliğinin nelere kaynaklık edip üretmede başarılı olduğuna yönelmek, kendine ayna tutmaya yardımcı olabilir. Aksi takdirde reaksiyonerliğin girdabına dahil olmak, taraflara da taraftarlara da yenilenme imkânı sunmayacaktır.
Ona göre devlet toplumsal bir zorunluluğun ifadesidir. Bu zorunluluğu o, şöyle ifade etmektedir: “Mülk, insan için tabiî bir mansıptır… insanlar için yaşamak ve var olmak, zaruri ihtiyaçlarını ve gıdalarını temin etmek üzere bir araya gelmeleri ve yekdiğerleriyle yardımlaşmaları sayesinde mümkündür.
Müslümanların son iki yüzyıldır siyasi, askeri, ekonomik, kültürel, fikri ve düşünce alanlarında bir çöküş yaşadığı konusunda Müslim- gayri Müslim herkes ittifak etmiş durumda. Bu önerme zorunlu olarak iki yüzyıl öncesinde Müslümanların bu alanlarda güçlü ve yetkin olduğu konusunda da bir ittifakın varlığına da işaret eder.
Allah’ım! Bu mefhum bize ne kadar da yabancı… Bürokraside, akademik(!) dünyada, sanatta, eğitimde ve hatta sokakta… Çünkü toplumumuzda eleştirmek demek bir tür körlük içinde yargılamak demektir. Eleştirinin bizim toplumumuzdaki yeri, daha büyük ün için karşısındaki kişiyi yerle bir etmekle aynı şeydir. Dolayısıyla eleştiriye maruz kalma ihtimali bile üstünlüğü elden kaçırma korkusuna sebep olmaktadır. Bu zihinsel kalıplar içinde dürüst, ard niyetsiz ve makul bir eleştiriye bile rest çekmek, muhatabına aşırı tepkiler göstermek, kendisinde vehmettiği o enaniyete bağlı gücün kaybedilmesi olarak telâkki edilmektedir.
“İhtiyaçlar ile bu ihtiyaçları karşılayan kaynaklar arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsanın ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar ise kıttır.” argümanı yıllarca üçüncü sınıf köşe yazarlarından sözde alanlarında uzman ekonomi profesörlerine kadar tüm kapitalist ideologlar tarafından savunulmuş, küçük revizyonlardan geçirilerek ders kitaplarında da yer almıştır.
Modern şiddetin en belirgin özelliklerinden olan ordu, sağlık, eğitim ve medya gibi organlara müdahale yoluyla muhatapların sindirilmeye çalışılması olgusu , Doğu Türkistan için sıradan bir durum hâline gelmiştir.
Gelenekçiliğin Reaksiyon Girdabı ve Eleştirel Düşünce
Birkaç yüzyıllık geçmişi olan “Müslümanlar neden geri kaldı” sorusuna çeşitli ve birbirine zıt cevaplar verilmiştir. İslam’ın bir din olması dolayısıyla bilimsel gelişmeler ve ilerleme karşısında engel olduğunu iddia edenlere karşı, bu geri kalmanın sebebinin Müslümanların İslam’ı hakkıyla yaşamadıklarını iddia edenler de olmuştur. Bu iki görüş, birbirine karşı iki zıt kutbu ifade eder. İslam’ın aslından uzaklaşılması nedeniyle geri kalındığı tezi, İslamcılık düşüncesinin de temel iddialarından biridir. Burada hem İslam’ı akla, bilime ve ilerlemeye karşı olmakla itham eden görüşe hem de İslam’ın aslından uzaklaşan ve onu bir kültür ve gelenek olarak yaşayanlara karşı çıkılmaktadır. İslamcılığın tarihsel süreklilikte ve coğrafi farklılıklarla kendi sınırlarında farklı yorumları olmuştur. Burada konunun detaylarına girilmeyecek, Kur’an’a dönüş iddiasında bulunanların geleneksel dindarlıkla aralarına mesafe koyma anlayışlarının reaksiyonerliği aşıp aşamadığı sorusu üzerinde durulacaktır.Ayrıca gelenek konusunun değinilmeyen ve belki de görmezden gelinen yönleri ve gelenekçiliğin farkı tartışılacaktır.
Türkiye’de Kur’an’a dönüş söylemi ve Kur’an İslam’ı anlayışı, ilk İslamcılardan itibaren takip edilebilir. Bu konuda özellikle Mehmet Akif’in Safahat’taki şiirlerinin ve Sebilürreşad Dergisi’ndeki yazılarının öncü bir rolü olduğunu kabul etmek gerekir. Mehmet Akif, kendi hayatında da Kur’an’ın ilkelerini yaşamaya gayret etmiş ve yukarıda zikredilen geri kalma tartışmasına fikirleriyle dahil olmuş birisidir. Onun tasavvuf ve geleneksel dindarlık üzerine getirdiği eleştiriler de meşhurdur. Türkiye’de İslamcılığın bir geleneği olmadığı için 1925 sonrasında matbuat yasağı kalkana kadar bu düşüncede çok ciddi bir kesinti söz konusudur. Nurettin Topçu, Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç gibi Cumhuriyet dönemi İslamcılığına etki eden isimler, Sebilürreşad çizgisinde ki İslamcılığa ne kadar dahil edilebilir? Elbette tartışılabilir. Ancak Cumhuriyet döneminde İslamcılığın muhafazakarlık ve milliyetçilikle yakın olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Ayrıca bu düşüncenin yeniden oluşumunda etkili olan isimle için tasavvufun önemli bir kaynak olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Aslında daha sonra oluşmuş kalıpların içinden meseleleri yüzeysel kabul etmenin bir sonucu olarak Mehmet Akif’in eleştirilerinin de sonraki tartışmalardan farklı yönleri olduğu, kendisinin gelenekten ve tasavvuftan etkiler taşıdığı tespit edilebilir. Fakat eleştirel düşüncenin hâkim olmadığı bir yerde anlamanın ahlakiliği ilkesinin işlememesi de doğal olarak ortaya çıkan bir sonuçtur. Bu tür durumlarda genelde taraflar, kendilerine göre bir inşa sürecini gerçekleştirerek cımbızla seçerek, bütünü değil de görmek istedikleri parçaları görerek hareket etme eğiliminde olurlar.
Özellikle Seyyid Kutub’un ve Mevdudi’nin eserleri, genç nesiller üzerinde etkili olmuştur. Elbette geleneksel yorumlara sahip olanlardan bu isimlere ve eserlerine tepkiler yükselmiştir. Yazılanların ya da söylenenlerin içeriğinde neler olduğunun ötesinde bu etki-tepki geriliminin ya da diyalektiğinin ciddi bir düşünce birikimine katkı sağlayıp sağlamadığı tartışmalı bir konudur. Tarafların birbirlerinden ayrışmaları ve kendi duruş yerlerini ve grup aidiyetlerini sağlamlaştırmaları şeklinde bir süreklilikten bahsedilebilir. Hatta bu ayrışmanın bazı gruplarda tarafların birbirleriyle alay etmeleri ve hatta birbirlerini tekfir etmeleri şeklinde sonuçları da olmuştur.
Burada dönemsel etkilerin ya da bazı isimlerin eserlerinin kendi bağlamlarında okunamamasının ve anlaşılamamasının özellikle sorgulanması gerekmektedir. Seyyid Kutub’u, Mevdudi’yi ya da İran Devrimi sonrasında Humeyni’yi ve Ali Şeriati’yi, şimdilerde de Aliya İzzetbegoviç’i ve Taha Abdurrahman’ı kendi bağlamında okumamanın önemli sonuçlarından biri, dönemlere sıkışan söylemlerdir. Bu eleştiri, sadece tercümeler yoluyla tanınan yazarlar ve eserleri için değil, daha önce zikredilen ve Türkiye’deki İslamcılığa ciddi etkileri bulunan isimler ve onların eserlerinin anlaşılma biçimi için de geçerlidir. Bu sıkışmanın bir sonucu olarak Türkiye’de dini hassasiyetlere sahip grupların bir kısmı, düşüncede ve pratikte kopukluklar ve bazen radikal geçişler yaşamışlardır. “Demokrasi küfürdür” söyleminden demokrasinin İslam’da şuranın karşılığı olduğuna ya da Türkiye’yi dar’ül harp ilan etmekten model İslam ülkesi olarak tanımlamaya kadar örnekleri çoğaltılabilecek geçişlerden bahsedilebilir. Elbette bu geçişler sadece bir grupta görülen şeyler değildir. Ancak bu şekilde radikal geçişler yapılabilmesi, eleştirel düşünce eksikliğinin yanında içinde yaşanılan ve var olunan gerçekliğin farkında olmamayla da ilgilidir.
İnsanlar tarafından söylenen ve yazılan her şey, kendi dönemsel sınırlarında var olmak durumundadır. Bu sınırları dikkate almamak ve söylenenleri ve yazılanları kendi kültürel ve tarihsel gerçekliğinin ötesine taşımak; yani gerçekliğin dışında kabul etmek demektir. Kültürel ve tarihsel süreklilik, sorgulanmadan devam eden bir gelenekçilik demek değildir. Her fikir ve yorum, kurumlaşmak ve kendi sürekliliğini sağlamak ihtiyacındadır. Bu kurumlaşma ise o fikrin ve yorumun belli bir geleneğin içinde var olması, evrilmesi ve kendini yenileyebilmesi sayesinde sürdürülebilir. Gelenek başka, gelenekçilik başka bir şeydir. Geçmişten geleni ya da grup liderinin ve diğer büyüklerin emirlerini sorgulamadan kabul etmek, gelenekçiliğe ve tutuculuğa kaynaklık eder. Halbuki Kur’an merkezli dini yorumlar da dahil olmak üzere her bir söylemin bir geleneğinin olması gerekir. Bu gelenek, ona dahil olanlar tarafından zenginleştirilebilir. Geçmişteki hakim yorumlar eleştirilebilir ve böylece yenilenebilir bir dinamizm de sağlanabilir. İçtihat kapısının kapanması tartışması, sadece gelenekçi yorumların taassupla geçmişten geleni sorgulamadan kabul ve taklit etmesinin ötesinde bu açıdan da değerlendirilebilir. Taraflar fark etmeksizin, Türkiye’de gelenekçiliğin ve tutuculuğun hemen her grupta çok daha kolay bir şekilde üretildiği, ancak kendisini yenileyebilen bir fikir geleneğinin genel olarak var olmadığı tespit edilebilir. Hatta ilginç bir şekilde Türkiye’de geleneğe rağmen gelenekçilik yapılmaktadır. Tenakuz gibi gözükse bile gelenek olmadığı için gelenekçilik daha kolay yapılabilmektedir. Gelenekçilik ise konformist bir reaksiyonerliğe kolayca evrilmektedir.
Sadece ötekine reaksiyon gösterme ve onu mat etme arzusu, ötekinin hamlesini bekleyen ve ona göre konum belirlemek zorundadır. Bu, bir nevi güreş minderine çekilmek ya da bilinçli bir şekilde mücadeleye girmektir. Mindere çekildiğinizde muhatabınızın hamleleri sizin ne yapacağınızı belirlemeye başlar. Siz de hamlelerinizi rakibinizin hareketlerini kollayarak yaparsınız. Minder kenarında alkışlar ve yuhalamalar eşliğinde bir seyirci grubunu coşturmak da işe dahil olur. Böyle bir duruma düşüldüğünde ise söylem ve ürün olarak ortaya çıkan şeylerin fikri temelinin olup olmadığı doğrudan bir mesele olmaktan çıkar. Bu psikolojinin Türkiye’de farklı dini yorumlara sahip gruplarda özellikle sosyal medyanın yaygın bir şekilde kullanılmasıyla daha kolay üretilebildiği görülebilir. Elbette her grup kendi yorumunun doğru olduğunu düşünür ve duymak istediklerinin peşine düşer.
Eleştirel düşüncenin gelişmemesinde yapısal sorunların yanında karşılıklı reaksiyonerliğin gerçekliğin farkında olmama halini de göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Gerçekliğin farkında olmama halinden kastedilen, ötekiyle mücadelenin oluşturduğu girdaptan çıkamamayla ilgilidir. Hakikati bulduklarını iddia edenlerin eleştirel düşünceyle ilgili bir talepleri olması beklenemez. Çünkü eleştirel düşünce, sadece öteki diye tanımlananlara değil kendisine de yönelmek durumundadır. Kendi kendisini sürdürme ve yenileyebilme potansiyeli de bu şekilde mümkün olabilir. Türkiye’de Kur’an merkezli ya da tasavvuf kaynaklı olduklarını iddia eden grupların hemen hepsinde karizmatik lider odaklı yapılanmalar görmek mümkündür. Elbette bu durumun oluşmasında da yapısal bazı sebepler bulunmaktadır. Ancak bir grup oluşturmak ve grubun dayanışmasını sürdürmek, “sorgulanabilir bir lider” figürü etrafında daha riskli hale gelmektedir. Ancak grup aidiyetinin reaksiyonerlik ve karizmatik liderlik etrafında güçlendirilmesi, özeleştiri kültürünün gelişmemesine sebep olur. Birliktelik ve dayanışma ruhu olmadan insanları bir arada tutmak da zor bir iştir. Bu handikaplar bir arada düşünüldüğünde taraflar arası reaksiyonerliğin hem grup içi dayanışmayı arttırdığı hem de lidere sadakati sağladığı görülebilir. Ancak burada geleneğin sürekliliğinden çok, oluşmuş bir yapının muhafaza edilmesi anlamında muhafazakâr ve hatta tutucu gruplar ve tipler ortaya çıkabilmektedir.
Yazının başında İslamcılığın bir yönüyle Müslüman toplumlarda içsel bir eleştiri iddiasına sahip olduğuna değinilmişti. Tartışılmaz bir kaynak olarak Kur’an-ı Kerim’in kılavuzluğunda hareket edilmesinin Müslümanları içinde bulundukları kötü durumdan çıkaracağı inancı temel kabullerden biri olmuştur. Ancak Kur’an-ı Kerim’i anlamanın hangi sınırlar içinden mümkün olacağı, onun kılavuzluğunun hangi metotlarla hayata geçirileceği gibi pek çok mesele varlığını sürdürmüştür.
Geleneğin ve geleneksel olan her şeyin günah keçisi ilan edilerek reddedilmesine varan bir radikalleşmenin zaman içinde savrulmaları da radikal olmak zorundadır. Savrulma örnekleri de çoktur. Gelenek, mutlak bir gerçeklik değildir. Bu nedenle mutlak iyi ya da kötü de değildir. O, yaşadığı ve değişebildiği müddetçe gelenektir. Bugün olumlanan ya da olumsuzlanan ve gelenek diye tanımlanan şeyin kurgulanan bir tarafı söz konusudur. İslamcılığın eleştirel bir iddiayla ortaya çıkışından bu yana farklı coğrafyalarda yaşanan tecrübelerin, bu iddiayı ne kadar sürdürebildikleri tartışmalı bir konudur. Burada siyasal ve ekonomik konjonktüre, küresel ve yerel iktidarlara suç yükleyip kenara çekilmek yerine kendi insan, kültür ve toplum gerçekliğinin nelere kaynaklık edip üretmede başarılı olduğuna yönelmek, kendine ayna tutmaya yardımcı olabilir. Aksi takdirde reaksiyonerliğin girdabına dahil olmak, taraflara da taraftarlara da yenilenme imkânı sunmayacaktır.
İlgili Yazılar
İbn-i Haldun’a Göre Devlet: Doğası, Kuruluşu, Gelişimi ve Tavırları
Ona göre devlet toplumsal bir zorunluluğun ifadesidir. Bu zorunluluğu o, şöyle ifade etmektedir: “Mülk, insan için tabiî bir mansıptır… insanlar için yaşamak ve var olmak, zaruri ihtiyaçlarını ve gıdalarını temin etmek üzere bir araya gelmeleri ve yekdiğerleriyle yardımlaşmaları sayesinde mümkündür.
Müslümanların Düşünce Ve Fikir Üretmedeki Kısırlığının Nedenleri Ve Yeni Bir Müslüman Fikriyatın İmkânı Meselesi
Müslümanların son iki yüzyıldır siyasi, askeri, ekonomik, kültürel, fikri ve düşünce alanlarında bir çöküş yaşadığı konusunda Müslim- gayri Müslim herkes ittifak etmiş durumda. Bu önerme zorunlu olarak iki yüzyıl öncesinde Müslümanların bu alanlarda güçlü ve yetkin olduğu konusunda da bir ittifakın varlığına da işaret eder.
Eleştiri, Bize Yabancı Bir Mefhum..
Allah’ım! Bu mefhum bize ne kadar da yabancı… Bürokraside, akademik(!) dünyada, sanatta, eğitimde ve hatta sokakta… Çünkü toplumumuzda eleştirmek demek bir tür körlük içinde yargılamak demektir. Eleştirinin bizim toplumumuzdaki yeri, daha büyük ün için karşısındaki kişiyi yerle bir etmekle aynı şeydir. Dolayısıyla eleştiriye maruz kalma ihtimali bile üstünlüğü elden kaçırma korkusuna sebep olmaktadır. Bu zihinsel kalıplar içinde dürüst, ard niyetsiz ve makul bir eleştiriye bile rest çekmek, muhatabına aşırı tepkiler göstermek, kendisinde vehmettiği o enaniyete bağlı gücün kaybedilmesi olarak telâkki edilmektedir.
Dünyanın Boyasıyla Boyanmış Yüzler
“İhtiyaçlar ile bu ihtiyaçları karşılayan kaynaklar arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsanın ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar ise kıttır.” argümanı yıllarca üçüncü sınıf köşe yazarlarından sözde alanlarında uzman ekonomi profesörlerine kadar tüm kapitalist ideologlar tarafından savunulmuş, küçük revizyonlardan geçirilerek ders kitaplarında da yer almıştır.
Gazze’den Doğu Türkistan’a: Şiddet ve Acının Görünmezliği
Modern şiddetin en belirgin özelliklerinden olan ordu, sağlık, eğitim ve medya gibi organlara müdahale yoluyla muhatapların sindirilmeye çalışılması olgusu , Doğu Türkistan için sıradan bir durum hâline gelmiştir.