Resulullah döneminde ilk Müslümanlar karşılaştıkları tüm problemlerin çözümünde Hz. Peygambere başvuruyorlardı. Onun vefatından sonra başta halifeler olmak üzere ilimle iştigal eden sahabeler bu sorumluluğu üstlenmek durumunda kaldılar. Günlük yaşantının getirdiği sorunlar istişare edilip bir karara bağlanıyordu. İslam coğrafyası fetihlerle genişledikçe diğer şehirlerde de problemlerin çözümü için bir âlim zümresine ihtiyaç hâsıl oldu. Diğer şehirlerdeki ilmî mercilerin teşekkül süreci bu gerekçeden dolayı başladı. Abdullah b. Abbas Mekke’ye, Abdullah b. Ömer Medine’ye, Abdullah b. Amr b. As Mısır’a, Abdullah b. Mesud ise Kûfe’ye gönderildi.
Hicri birinci asırda çok ciddi düşünsel dönüşümler olmasa da ikinci asır itibariyle farklı gelenekler ve düşünce dünyalarıyla münasebetten dolayı fikrî çeşitlilik arttı. Bu süreçte genel eğilim, sorunlara çözüm bulunacağı zaman bunun Kur’ân, Sünnet ve İcma çerçevesinde yapılması gerektiğiydi. Özellikle Kûfe ekolü gibi medeniyetlerin kavşak noktasında bulunan ve uzak diyarlardan göç alan beldeler ister istemez kendi problemleri olmayan dini problemlerle yüz yüze geldiler. Bu problemleri tartışmamak elde değildi çünkü inançları gereği İslam’ın hayatı kuşatması için çözüm sunmadığı hiçbir problem olmamalıydı. Soruların çeşitliliği ve muhatapların sosyokültürel farklılığı gibi etkenlerden dolayı re’y(el-a’mal bi’r-ray)[1] ve ictihada başvurmak kaçınılmaz hâle geliyordu.
Kûfe’de Abdullah b. Mesud’un takipçileri olan Hammad b. Ebî Süleyman(ö.120/737)re’y ve ictihad ekolünün nüvelerini attı. Öğrencisi Ebu Hanife (ö.150/767) ise bu usulü geliştirerek çok ileriye taşıdı. Öyle ki Kûfe ekolü Ashâbu’r-Re’y (re’y taraftarları) olarak adlandırıldı.[2] Cafer es-Sâdık(ö.148/765) ve birçok Şiî fakih Medine başta olmak üzere ilim merkezlerine gelerek ilim halkalarına katıldılar. Şiî fıkıh geleneği bu zamandan sonra Cafer es-Sâdık’ın ve takipçilerinin geleneği sistemleştirmesiyle ayrı bir fıkhî mezhep hâline geldi.
Bu yazının devamı
219. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
Kendi nefsimize karşı pek koruyucu olan duyarlılığımızla, hayata dair bütün evrensel değerleri yalnızca kendimize yakıştırıp topladığımız ve bizim dışımızda elle tutulur hiçbir gerçeğin olmadığı kanaatini taşıyan tasavvurlarımızla acaba bizler, gerçekte Kur’an rûhunun beslediği islâmî bir hayatın ne kadar içindeyiz? Zira bugün Müslümanların yaşama biçimlerini besleyen algılama tarzlarına dikkat ettiğinizde, onların gerçek bir hayatı değil, kırık …
Ayrımcılığın önlenmesi, çocuğun yüksek yararı, yaşama ve gelişme hakkı, çocuğun görüşlerinin dikkate alınması gibi dört temel ilke üzerine bina edilen Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin ilk maddesi çocuğun tanımıyla başlar. Her türlü ayrımcılığı yasaklayan sözleşmede çocuğun yüksek yararı,
Akıl-vahiy ilişkisi üzerine mülahazalar” yazısı, bilginin kaynağı sorunu ekseninde kapsamlı bir çalışmanın önsözü mahiyetindedir. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Yazıda İslâm düşüncesinde esas itibariyle ‘bilginin kaynağı sorunu’nun olmadığına ancak daha sonraki dönemlerde kirlenmeye başlayan ‘Müslüman aklı’yla birlikte zihnî karışıklığın (teşevvüş) oluştuğuna dikkat çekilmiştir. Farklı kültür ve inançların müslüman düşünceye karışmasıyla oluşan kirlenme, kendi kavramlarını üretmede gecikmeyip kurumsallaşmıştır.
İslâmî Mücadele’nin kendisi “İyilik Hareketi”dir. Bireyden başlayarak topluma yayılan bir hareket… İyilik hareketinin söze ve amele dayalı temelleri açısından iyi/güzel/tayyib olanın kabul edilebilir bir üslup ile harman olarak salih amele dönüşmesinden bahsediyoruz. Salih amelin, güzel sözleri Allah katına
Allah’a adamak… Tüm fani olanları O’na adamak… O’nun verdiklerini O’na adamak… Düşüncede, sözde, özde, eylemde adamak… Hep bir adım öne atılarak… Sabır, sebat, istikamet üzere yürüyerek… En değerlileri feda ederek… Kalplerde Allah’ın dışında bir şey bırakmayarak…
Şii Fıkıh Geleneğinde İctihadın Anlam Değişimi ve kabulü: Masum İmamlara Rağmen İctihad Mümkün mü?
Giriş
Resulullah döneminde ilk Müslümanlar karşılaştıkları tüm problemlerin çözümünde Hz. Peygambere başvuruyorlardı. Onun vefatından sonra başta halifeler olmak üzere ilimle iştigal eden sahabeler bu sorumluluğu üstlenmek durumunda kaldılar. Günlük yaşantının getirdiği sorunlar istişare edilip bir karara bağlanıyordu. İslam coğrafyası fetihlerle genişledikçe diğer şehirlerde de problemlerin çözümü için bir âlim zümresine ihtiyaç hâsıl oldu. Diğer şehirlerdeki ilmî mercilerin teşekkül süreci bu gerekçeden dolayı başladı. Abdullah b. Abbas Mekke’ye, Abdullah b. Ömer Medine’ye, Abdullah b. Amr b. As Mısır’a, Abdullah b. Mesud ise Kûfe’ye gönderildi.
Hicri birinci asırda çok ciddi düşünsel dönüşümler olmasa da ikinci asır itibariyle farklı gelenekler ve düşünce dünyalarıyla münasebetten dolayı fikrî çeşitlilik arttı. Bu süreçte genel eğilim, sorunlara çözüm bulunacağı zaman bunun Kur’ân, Sünnet ve İcma çerçevesinde yapılması gerektiğiydi. Özellikle Kûfe ekolü gibi medeniyetlerin kavşak noktasında bulunan ve uzak diyarlardan göç alan beldeler ister istemez kendi problemleri olmayan dini problemlerle yüz yüze geldiler. Bu problemleri tartışmamak elde değildi çünkü inançları gereği İslam’ın hayatı kuşatması için çözüm sunmadığı hiçbir problem olmamalıydı. Soruların çeşitliliği ve muhatapların sosyokültürel farklılığı gibi etkenlerden dolayı re’y(el-a’mal bi’r-ray)[1] ve ictihada başvurmak kaçınılmaz hâle geliyordu.
Kûfe’de Abdullah b. Mesud’un takipçileri olan Hammad b. Ebî Süleyman(ö.120/737)re’y ve ictihad ekolünün nüvelerini attı. Öğrencisi Ebu Hanife (ö.150/767) ise bu usulü geliştirerek çok ileriye taşıdı. Öyle ki Kûfe ekolü Ashâbu’r-Re’y (re’y taraftarları) olarak adlandırıldı.[2] Cafer es-Sâdık(ö.148/765) ve birçok Şiî fakih Medine başta olmak üzere ilim merkezlerine gelerek ilim halkalarına katıldılar. Şiî fıkıh geleneği bu zamandan sonra Cafer es-Sâdık’ın ve takipçilerinin geleneği sistemleştirmesiyle ayrı bir fıkhî mezhep hâline geldi.
Bu yazının devamı 219. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Silinmemiş Bir Hayâl’in Adı: Bektaş
Kendi nefsimize karşı pek koruyucu olan duyarlılığımızla, hayata dair bütün evrensel değerleri yalnızca kendimize yakıştırıp topladığımız ve bizim dışımızda elle tutulur hiçbir gerçeğin olmadığı kanaatini taşıyan tasavvurlarımızla acaba bizler, gerçekte Kur’an rûhunun beslediği islâmî bir hayatın ne kadar içindeyiz? Zira bugün Müslümanların yaşama biçimlerini besleyen algılama tarzlarına dikkat ettiğinizde, onların gerçek bir hayatı değil, kırık …
BM Çocuk Hakları Sözleşmesine Eleştirel Yaklaşım
Ayrımcılığın önlenmesi, çocuğun yüksek yararı, yaşama ve gelişme hakkı, çocuğun görüşlerinin dikkate alınması gibi dört temel ilke üzerine bina edilen Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin ilk maddesi çocuğun tanımıyla başlar. Her türlü ayrımcılığı yasaklayan sözleşmede çocuğun yüksek yararı,
Akıl-Vahiy İlişkisi Üzerine Mülahazalar – Bilginin Kaynağı Sorunu -I-
Akıl-vahiy ilişkisi üzerine mülahazalar” yazısı, bilginin kaynağı sorunu ekseninde kapsamlı bir çalışmanın önsözü mahiyetindedir. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Yazıda İslâm düşüncesinde esas itibariyle ‘bilginin kaynağı sorunu’nun olmadığına ancak daha sonraki dönemlerde kirlenmeye başlayan ‘Müslüman aklı’yla birlikte zihnî karışıklığın (teşevvüş) oluştuğuna dikkat çekilmiştir. Farklı kültür ve inançların müslüman düşünceye karışmasıyla oluşan kirlenme, kendi kavramlarını üretmede gecikmeyip kurumsallaşmıştır.
İslâmî Mücadelede Dil, Üslup Ve Estetik
İslâmî Mücadele’nin kendisi “İyilik Hareketi”dir. Bireyden başlayarak topluma yayılan bir hareket… İyilik hareketinin söze ve amele dayalı temelleri açısından iyi/güzel/tayyib olanın kabul edilebilir bir üslup ile harman olarak salih amele dönüşmesinden bahsediyoruz. Salih amelin, güzel sözleri Allah katına
Adayış ve Adanış
Allah’a adamak… Tüm fani olanları O’na adamak… O’nun verdiklerini O’na adamak… Düşüncede, sözde, özde, eylemde adamak… Hep bir adım öne atılarak… Sabır, sebat, istikamet üzere yürüyerek… En değerlileri feda ederek… Kalplerde Allah’ın dışında bir şey bırakmayarak…
Alışverişe devam et