Akıl, algıladığı görüntüleri, duygu ile vardığı şeyleri yorumlayıp bir tasnife, bir düzene koymak ister. Düşünen insan, nesnelerle de yetinmeyip fizikötesi alanlara uzar. Bir yorum getirip bir idrake varıncaya dek, itminan oluncaya dek uğraşır. Bir yoruma varmak tutkusu, normal işlevidir aklın. Adeta mecburdur bir analiz ve sentez yapmaya. Belli bir açıdan bakılmazsa karmaşık, dolaşık, kaoslu bir dünya içinde sendeler akıl ve ruh. Belirsizlikten başka şey görmeyen insan, belirsizlik içinde kalarak şaşkınlaşır, dengesi bozulur. Evrenin ululuğu altında ezilip sakatlanır. Fizikötesi karşısında, ölüm karşısında sürekli şaşkınlık, yıkım olur insanlığa.
İnsan psikolojisi için olumlu ya da olumsuz -hayata ve varolmaya dair- bir yorum, bir çözüm gerekli ve kaçınılmazdır.
Çağlar boyu fizik ve fizikötesi olgulara ilişkin, bireysel ve toplumsal hayata ilişkin her türlü sorunların çözümü, beşeri ve ilahi (vahiy) önerilerle süregelmiştir diyebiliriz. Vahyi kabullenenler, hakikatin ta kendisine iman ettiklerine inanırken, kabullenmeyenler ise insan ve hayata dair sorunların yine insan aklıyla çözüleceğini ve gerçeğe ulaşılacağını sanmışlardır. Bu yaklaşımdan günümüze kadar çeşitli felsefi ekoller doğmuştur. Birisinde çözüm, ancak vahiy ve vahyin denetimindeki akıldır. İkincisinde yalnızca çözüm akıldır.
İkinci tarafta olanlar, insan üstüne, insan mutluluğu üstüne, sorunlar üstüne çok şeyler söyledi ve söylemekte. İnsan, kendi doğasını kendisi yaratmadığı ve gerçeği değiştiremeyeceği için; ona yön verme ve yönetme isteği hep kısır kalmış ve hüsrana uğramıştır. İnsanın insanla ilgili önerileri, yine kendi arzuları olmaktan ileri gidememiştir. İnsanın insana ve topluma, özellikle yönetim alanındaki önerisi; zaman içinde kabile reisi olmuş, sultan ve kral olmuş, oligarşi olmuş, demokrasi olmuştur. Adı ne olursa olsun, önerileri ve yönerimleri kendi kıymet ölçülerinden öte gidememiştir. Birey ve toplum hayatına çizilen sınırlar, filozoflarla egemenlerin sınırları olmuştur. Akıl ve kapasitelerini değiştirme gücüne sahip olmayanlar, insanlığı kendi akıl ve istek terazilerinde tartıp şekillendirmeye çalışmışlardır zihinlerince. Yaratıcının bildirilerine rağmen, birey ve toplum mühendisliğinden vazgeçmiş değildir.
İnsan, toplum ve hayat derinliklerine inip sorunları çözümleyeceklerini sananlar, tarih içinde çeşitli ekollere sığınagelmişlerdir. Bunlardan çoğu hakikat budur derken, diğerleri yeni bir hakikatin peşinde olduğunu ileri sürmüştür. Böylece her yeni felsefi akım, insan için çözümler getirdiği iddiasında bulunmuş, her yeni iddia diğerini çürütmüş ya da benzeri olmuştur. Aristo; Platon’un erdem ve şehir devlet anlayışının Roma vatandaşlık gerçeğine, toplum taleplerine uymadığını ileri sürerek eleştirip kendisi, Zenon’un evrensel dünya görüşüne düşüncelerini yamamıştır.
Rönesans dönemi düşünür ve filozofları aynı mantığı benimsemişler, benzer yaklaşımlarla sürüp gelmişlerdir. Giderek rasyonalizm akımıyla deyim yerindeyse aklı ilahlaştırmışlardır. Müslüman düşünürler çözümü vahiyde ararken; seküler yaklaşımcılar, akıl her şeydir, iddiasında ısrar etmişlerdir.
Vahye karşın hayatın problemlerinin ancak akılla çözüleceğini sanma, ilk insan topluluklarından beri süregelmiştir. Felsefe tarihçileri, sistematik felsefi ekolleri M.Ö. 300’lerde yaşamış olan Kıbrıslı Zenon’a götürmektedirler. Felsefi öneriler bazen soyut, bazen somut kılıklarla dönemlerinin toplumsal, politik, ahlaki sorunlarıyla ilgilenip katkılarda bulunmuş, Roma yayılmacılığına, daha sonra değişik izlekleri sürerek sömürgeciliğe yol açmışlardır.
Epiküristler; insanın iç dünyasının eğitimine vurgu yaparken; karşıtları, bunun istemlere engel bir katılık olduğunu ileri sürüp içten geldiğince davranmayı önermişlerdir. Bir diğeri bunun kaos ve zorbalık getireceğini ileri sürmüştür. Başka bir kesim filozof ise kamu yararına göre davranmayı erdem sayarken, buna karşı çıkanlar da az değildir. Montaigne zamanına kadar batılı filozoflar doğru ve mutluluk adına 280’in üstünde görüş ortaya atmışlardır. Bu curcuna içinde filozof Des Berre Aux; akıldan vazgeçip dört ayaklı hayvanlar haline gelmekle ancak mutlu olunacağı iddiasında bulunacak kadar ileri gitmiştir. Felsefe, sorunları çözme adına, sorun üretip Necip Fazıl’ın deyimiyle birbirinin yanlışını çıkartma ocağı olmuştur. Oysa kendisi ihtiyaç sahibi olan hiçbir insan, insanlığa sınır getiremez, getirmemeli. Hayat tarzı önerisinde bulunan, üstün akıl sahibi de olsa insanlığı kendi aklına hapsedemez, etmemeli. Filozoflar, düşünürler, bilginler görüşlerini anlatabilirler, anlatmalılar, ama ötekilerin kendileri gibi olmalarını istemeleri doğal değildir. Araya zorlama girdiğinden zulüm olur. Burada filozofinin tamamen dışlandığı sanılmasın. Vahiyle çatışmayan, vahye zıt olmayan her iyi ve güzel, İslâm’da kabul görür çünkü.
Birey ve toplum içindeki çatışmaları, anlaşmazlıkları, mücadeleleri sükûna erdiren, selamete çıkartan, yaratıcının nizamından başka ne olabilir.
Değişmez hakikat ve insan gerçeği ancak Allah tarafından bildirilir ve bildirilmiştir. Yeter ki insan dilesin. İstenilen; filozofların otoritesi mi, Allah’ın otoritesi mi, Allah’ın otoritesi mi, çoğunluğun otoritesi mi?
Kendisi bir filozof ve dahi fizikçi olan Pascal itiraf ediyor: “Hakikat diye öne sürdüklerimiz ne kadar da garip… Hakikatin ve adaletin ne olduğunu kendisi (insan) bilmiyor… Biliyor olsaydı gerçek adaletin parlak ışığı, insanlığı aydınlığa kavuştururdu… Bir mantıktan diğerine geçmekle gerçek değişmez… Stoacılar diyorlar ki; kendine dön, huzur bulacağın yer orasıdır. Başkaları diyor ki; dışarı çık, mutluluğu eğlentide bulacaksın. Mutluluk ne dışarıdadır, ne de içimizde. Mutluluk Allah’ın dediğinde.” Pascal, tespitine şunu da ekliyor: “Doğru, Allah’ın istediğini istemektedir.”
Sağlıklı düşünce ve mantık bizi buraya getirdiğinde, şu sorulabilir: İyi ama Allah’ın istediği nerede? Elbette ki Allah’ın elçileri aracılığıyla bildirdiklerinde. İnsan, hakikat elçilerinin getirdiklerini reddederse, sonsuza dek alacakaranlıktan çıkamayacaktır. İnsan ruhunun tüm aradıkları orada. Ve oradaki hakikat insanda. Onlar sınırlı hayatın ve sonsuz hayatın sadık müjdecileridir. İnsan ruhunun aradığı da bu değil midir?
İnanç, insan doğasının bir gerçeğidir, fıtridir. İnsan gerçeğinin bir parçasıdır inanmak. Tanrıyı öldürdüklerini söyleyenler, insanları tanrılaştırmışlardır.
Çağdaş zamanda kahraman kurtarıcı ilan edilenler ve büstleri (Lenin) karşısında tapınma durumları oluşturmadılar mı? Ulus kahraman ilan edilenlerin heykelleri karşısında birtakım ritüeller neyin tezahürüdür. Yaratanı ululamayanların bir ululadığı (açık-gizli) mutlaka vardır. Bazen para-pul, bazen şöhret, makam, simgeler, kavramlar put olur Allah’a inanmadıklarını söyleyenlere. Bu tür sapmalar insanlığı psikolojik çöküntüye, yıkıma, kul boyunduruğuna götüren akıl tutulmalarıdır. İnsanlık bunların üstüne çıktığında yücelir ve ancak bunlarla üstün olur, olmalıdır.
Hakikat dinde arandığında, o din elbette İslâm’dır. “Allah indinde din İslâm’dır.” Bu ayet, diğerlerinin din olmaktan çıktığı, çıkartıldığı, çarpıtıldığı gerçeğini işaret eder bize. Sosyologların tespitine göre din kavramı, farklı kapsamlarıyla üç grupta özetlenerek çıkar karşımıza. Politeizm (putçuluk), Asetizm (ruhbanlık) ve İslâm. Politeizm ya da şirk; ateizmin aksine olduğu gibi evreni tesadüfe bağlı olarak açıklamaz. Evren yaratılmıştır ve yaratana bağlı olarak varlığını sürdürmektedir. Yaratan tek değildir, başka ilahlar da vardır. Bu inançta somut şeyler olduğu gibi soyut şeyler de tanrılaştırılmıştır. Tarih boyunca çok türleri gözlenmiştir. İnsanlar korktukları şeylere, birtakım güçlere, güçlülere tanrılık izafe edegelmiştir. Hayvanlar, mitolojik kahramanlar, iktidar sahipleri, makamlar, ruhbanlar; tanrı ya da yarı tanrı sayılıp onlardan çekinilmiştir. Bu tür inançların bünyesinde merasimler, büyülü ayinler, törenler oluşturulmuştur süreç içinde. Politeizm ya da şirk derinliğine incelendiğinde ve Kur’an mesajı bütünü içinde değerlendirildiğinde; peygamberlerin getirdiklerinden uzaklaşıldığında doğduğu anlaşılacaktır.
Bugünkü batı uygarlığı politeist ve ateist bir öze sahiptir denebilir. Durkheim sosyolojisinde olduğu gibi din, toplum harcı için mistik bir araç olarak gerekli görülmüştür. Sonuçta çeşitli ideolojiler bu inançtan doğmuştur. Eski Yunan ve Hristiyanlıkta olduğu gibi insan psikolojisinde sürekli kaçış ama kurtulamayış vardır bu inançta. Politeizm, her zamanda ve her coğrafyada değişik biçimlerde karşımıza çıkabilir. Çok kere iç içe girer ateizmle politeizm. Yaratıcının fonksiyonu olmadığı için bir anlamda yok demektir. Laisizmdeki gibi ‘insanlar dünya düzenini Allah’tan daha iyi anlarlar’ mantığı vardır. Sümer, Hint, Fars, Yunan ve çağdaş Batı toplumlarında gözlemlenebilir bu bakışın sonuçları.
Daha ilk dönemlerde değiştirilip filozofi ile doldurulan Hz. İsa’nın tebliğleri ruhbanlar dini haline getirilmiş, Allah’ın dini olmaktan çıkartılmıştır. Baskıyı, zulmü, istismarı elinde bulunduran hükümdarlar ve ruhbanlar tarafından vazgeçilmez olarak benimsenmiştir. Böylece diğer peygamberlerin getirdikleri gibi İsa peygamberin getirdikleri de fıtri olmaktan çıkmıştır. Mistikleştirilen Hristiyanlık felsefi yorumlara açık duruma düşürüldüğünden, stoacıların metinlerine dönüştürülmüştür.
Asetizm de (ruhbanlık) hayata olumsuz ve karamsar bakar. İnsan acı çekmek için doğar. İnsanın dünyadan el etek çekmesi gerekir. Ruh, dünya nimetlerinden kurtulursa ancak kavuşur huzura. Pratik hayata aykırı bir inanç sistemidir asetizm. Bu inancın uyuşturup sürüleştirdiği topluluklar, hep despotların iştahını çekmiştir tarih boyunca. Yönetim kolaylığı sağladığından, dünün ve günün kimi politikacıları bu inancı teşvik etmişlerdir. İnsanları perişan edip sömürmüşlerdir.
Ne olacak peki? Filozofi ve muharref dinler insanlığa çare olamıyorsa ne olacak? İnsan insana mı bırakılacak, insan kendisini yaratana mı bırakacak? İdeolojilerin, izmlerin eline mi terk edilecek? Şu kesin bir gerçek ki onsuz (inançsız) olmuyor. İnançsız (dinsiz) hayat, insanoğluna hoyrat bir el olup bıçaksı parmaklarıyla yürekleri her an yoklar. Allah’a inanılıp bağlanıldığında, düşüncelerimiz ve yüreğimiz etrafında örülen ümitsizlik ağı parçalanıp hayatın her türlü hali ve doğa, şefkatli kollara döner insan için. Gam, keder, kasvet dolu, ağırlıklı, ağrılıklı bir yük olur, İslâmsız hayat. İnsan ruhunun sürekli aradığı cennet muştusu yok sayılırsa hayat sürüngen hayatına, mekân saray da olsa daracık zindanlara döner. Eşya bolluğu, varsıllık, dost çokluğu, içkili eğlenceler, görkemli konuklar insanlığa dikenli keder olur. İnançsızlık, hayatı anlamsızlaştırır, ölüm ve yok oluş kavramları her an yüreği ve bilinci ızdırapla yoklar. Anlamsız ve ızdıraplı hayat, hayat değildir artık.
Getirdikleri ve geliştirdikleri disiplinleri içselleştirmeyen her türlü sistemler, insan hayatı için baskıcı olmaktan öteye geçemez. Sistemlerin ya da hayat tarzı sunan felsefi ekollerin insan yüreğinde yer edebilmesi için önerilen hayat tarzının fıtrata uygun olması gerekir ki, İslâm’ın her türlü önerilerinde bu düsturu görmekteyiz. İnanma ihtiyacı ve inanarak yapma ancak huzur verir insana.
Kurtuluş Allah’ın dini İslâm’da. “Allah indinde din İslâm’dır.” İslâm insanlığa boş elle gitmez, mistik anlayışla yaklaşmaz. İslâm, insanı bütünüyle kapsayan bir anlayışla yaklaşır. Önerilerine inanmayanlara İslâm dayatmaz ama ilgi alanının dışına da itmez. Ötekiler de ihtiyaç sahibidir ve insan olarak yaklaşılmalıdır. İslâm öğretisi; önerilerini insanda içselleştirerek, kendisinden gelecek zararlara karşı önce özünü koruyup sonra diğerlerine güven verir. Kendisini yaratanın öğretilerine göre eğitip geliştiren mü’minin, tüm iyilikseverliğiyle diğer insanlara sunumda bulunması bir vecibe olur. Bu açılım, yakından uzağa çember çember genişleyerek bireye, aileye, vatandaşa, devlete, tüm insanlığa doğallıkla yansır. İslâmî öneriler devlet gücüne ulaştığında, bireyden devlete rahmetle uzayan bir merhamet düzeni olacaktır.
Bireysel ve toplumsal hayatla ilgili sorunların çözümü, vahyin buyrultuları ışığında olması gerekliliği, ilmi sonsuz olan yaratıcı tarafından bildirilmiştir. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen yetkililer, ağır bir tarzda ayetlerle suçlanıp uyarılır. Kim Allah’tan daha üstün hüküm koyucudur, ayetiyle tüm beşeri önerilere adeta meydan okunur.
Politeizm, asetizm ve Hristiyanlıktaki çarpıklıklar insanları sekülerizmin pençesine itmiş ve yaralamıştır. İslâm’ın vadettikleri, değil insanlığı; kurda kuşa, karıncaya dek uzayan güven kuşağıdır. Hakikat dinde arandığında o din İslâm’dır. Kim insan kalbine, insan gerçeğine daha yakın bir düzen koyabilir? İslâm; insanı sürekli güzelliğe uyarır, aklı kullanmayı, bilinçli olmayı ancak yaratıcıya bağlanıp tüm bağlardan kurtulmayı önerir. Dünya nimetleri kaçınılası değildir, dünya ahiretin tarlasıdır, dünyanın ve ahiretin güzellikleri sürekli dilenmelidir.
İslâm; tüm vahiy kapsamıyla hukuk, ekonomi, ahlak önerileriyle bir bütünlük ahengidir. Allah’ın insanlığa armağanıdır.
Hasan Hüseyin Karataş, 5 Şubat 1937 tarihinde Gündüzbey’de doğdu. Yazı hayatında daha çok Hasan Hüseyin Karataş adıyla tanındı. İlköğrenimini Gündüzbey İlkokulu’nda tamamladıktan sonra Malatya Öğretmen Okulu’ndan (1957) ve Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nden (1964) mezun oldu.
Öğretmenliğe 1957 yılında Çukurca ilçesine bağlı Köprülü Köyü İlkokulu’nda başladı. 1960 yılına kadar burada, ardından Malatya’nın çeşitli köylerinde görev yaptı. 1964 yılında Elazığ’da başladığı Türkçe ve edebiyat öğretmenliğini Malatya ve Kastamonu’daki çeşitli okullarda sürdürdü. Malatya Hasan Varol Ortaokulu’nda Türkçe öğretmeni olarak görev yaparken 1982 yılında emekli oldu.
Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir. 2000 yılından itibaren Nida Dergisi Yayın Kurulu’nda yer almakta; yazıları ve şiirleri Nida Dergisi’nde yayımlanmaktadır.
Yazı ve şiirlerinin bir bölümü Çile (Diyarbakır, 1974) ve Aylık Dergi’de (1980-1982) yayımlandı. Yazarlık alanındaki ilk büyük çıkışını Kıbrıslı (1970) adlı romanıyla yaptı. Sonraki eserleriyle roman ve hikâye alanındaki üretimini sürdürdü. Sürgün Öğretmen adlı romanı, 1991 yılında Sürgün adıyla sinemaya uyarlandı. Film, 1992 yılında Palermo Film Festivali ile Taşkent Film Festivali’nde ikincilik ödülü kazandı.
Başlıca eserleri arasında; Kıbrıslı (1970), Sürgün Öğretmen (1972), Suç (1974), Avrupa Görmüş Maymun (1975), İsyan Eşiği (1976), Ana (1981), Sürgün’de (1982), Bir Şehrin İskeleti (1983), Çalınan Savaş (1986), İrticanın Anatomisi (1993), Selahaddin Eyyubi (1994), Yüz Yüz (2002), Hayal Tutkusu (2005), Düşünce Sarkacı (2007), 40 Kapı (2014), Antikacı(2017) ve Sesler (2026) bulunmaktadır.
Düşünüyoruz… Bir dergi olsa diyoruz; bütün aileyi kapsayacak, her yaş grubu çocuğa hitap edebilecek, anne babaların da sahiplenebileceği, okuyup okutabilecekleri, eğitici, öğretici, eğlendirici.
Biz mi çıkarsak diyoruz sonra. Ama nasıl? Gücümüz yeter mi? Öncelikle en azından beş sayıyı hazırlamalıyız ki devamının gelip gelmeyeceğini görelim. Deniyoruz ve olabileceğini görüyoruz. Adını da “Adak Çocuk” koyuyoruz dergimizin, hak yola adanmış nesillere bir dua niyetine.
Her ay içerik hazırlama, bilgisayarda temize geçirme, ressama verme, metin ve resimlerin uyumu için kontrol ve düzeltme, renk ayırımına götürme, matbaaya gönderme, heyecanla dergilerin baskıdan gelmesini bekleme, dergiler evin kapısına geldiğinde “acaba bir hata var mı” endişesiyle daha kapıdan içeri almadan göz gezdirme…
Nasılsın? diye sormadım ama sen cevap vermediğin içindir, belki de soruyu yük etmeyeyim diyedir. Bazı cevapsız sorular sorunları besleyebilir diye düşünüyorum ben, şahit oldum çünkü. Birine sordun diyelim, “beni seviyor musun?” diye, öyle ya anlayamadın varsayalım halinden-hareketlerinden, iki türlü yorumlanmaya müsait hâli ve tavrı, o da cevap vermiyor ya. Dön-dolaş beyninde bu sorunun cevabının kalabalığı. Bu sadece sevgi konusunda değil tabii, birçok konuda böyle. Nasılsın? En ciddi sorulardan biridir, cevabı hak eder. Sadece kimin ilgilendiği, kime cevap vereceğinle ilgili ufak tefek kısıtlamalar yapılır cevapta. Nasılsın? denildiğinde kendini kontrol etmen gerekir, nasılsın gerçekten, nasılsın gerçeklerle…
“Çok okuyan mı, yoksa çok gezen mi daha çok bilir?” diye meşhur bir söz vardır. Doğrusu ben bu sözü çok gerekli bir söz olarak görmüyorum. Çünkü ‘bilmek’ tek başına bir anlam ifade etmeye yetmez. Zira aslolan bilmek değil, anlamaktır. Dolayısıyla âlemin bilmek üzerine değil, anlamak üzerine inşâ edildiğini düşünüyorum. Anlamak, zihnin bilgi üzerinde arayış hamlesiyle takla atmasıdır.
Özgür mü olmak istiyorsunuz? O halde başınız bağlı olmamalı birilerine ve beklentiniz olmamalı kimseden. Beklentileriniz kimden ve ne kadar yüksek ise; “O”na karşı o oranda boynu bükük, mahkûm ve kulsunuz demektir. Bu sebeple özgün olmanın tek yolu vardır insan için, Allah’a, sadece Allah’a bağlı olmak ve sadece ondan ummak… İşte o zaman hiç kimseden pervası …
İslam dünyasında bütün insanlığı kuşatacak kurucu fikirler ortaya koymanın aciliyetinin bilincinde, zamanın ruhunu kavramış çok kıymetli alimler düşünürler ve entelektüeller var. Fakat savaşların üzerimize boca ettiği kan ve gözyaşının yarattığı sellerin sesi, bu naif ve derinden gelen seslerin duyulmasını engelliyor. Bir de bir kişiyi ya bütünüyle kabul ya da ret etme zorunluluğu varmış gibi, en küçük bir fikir ayrılığı yaklaşım farklılığı bile düşünce üreten insanların hızla tasfiyesine yol açıyor.
Çeşitli Vaadlere Özet Bakış
Akıl, algıladığı görüntüleri, duygu ile vardığı şeyleri yorumlayıp bir tasnife, bir düzene koymak ister. Düşünen insan, nesnelerle de yetinmeyip fizikötesi alanlara uzar. Bir yorum getirip bir idrake varıncaya dek, itminan oluncaya dek uğraşır. Bir yoruma varmak tutkusu, normal işlevidir aklın. Adeta mecburdur bir analiz ve sentez yapmaya. Belli bir açıdan bakılmazsa karmaşık, dolaşık, kaoslu bir dünya içinde sendeler akıl ve ruh. Belirsizlikten başka şey görmeyen insan, belirsizlik içinde kalarak şaşkınlaşır, dengesi bozulur. Evrenin ululuğu altında ezilip sakatlanır. Fizikötesi karşısında, ölüm karşısında sürekli şaşkınlık, yıkım olur insanlığa.
İnsan psikolojisi için olumlu ya da olumsuz -hayata ve varolmaya dair- bir yorum, bir çözüm gerekli ve kaçınılmazdır.
Çağlar boyu fizik ve fizikötesi olgulara ilişkin, bireysel ve toplumsal hayata ilişkin her türlü sorunların çözümü, beşeri ve ilahi (vahiy) önerilerle süregelmiştir diyebiliriz. Vahyi kabullenenler, hakikatin ta kendisine iman ettiklerine inanırken, kabullenmeyenler ise insan ve hayata dair sorunların yine insan aklıyla çözüleceğini ve gerçeğe ulaşılacağını sanmışlardır. Bu yaklaşımdan günümüze kadar çeşitli felsefi ekoller doğmuştur. Birisinde çözüm, ancak vahiy ve vahyin denetimindeki akıldır. İkincisinde yalnızca çözüm akıldır.
İkinci tarafta olanlar, insan üstüne, insan mutluluğu üstüne, sorunlar üstüne çok şeyler söyledi ve söylemekte. İnsan, kendi doğasını kendisi yaratmadığı ve gerçeği değiştiremeyeceği için; ona yön verme ve yönetme isteği hep kısır kalmış ve hüsrana uğramıştır. İnsanın insanla ilgili önerileri, yine kendi arzuları olmaktan ileri gidememiştir. İnsanın insana ve topluma, özellikle yönetim alanındaki önerisi; zaman içinde kabile reisi olmuş, sultan ve kral olmuş, oligarşi olmuş, demokrasi olmuştur. Adı ne olursa olsun, önerileri ve yönerimleri kendi kıymet ölçülerinden öte gidememiştir. Birey ve toplum hayatına çizilen sınırlar, filozoflarla egemenlerin sınırları olmuştur. Akıl ve kapasitelerini değiştirme gücüne sahip olmayanlar, insanlığı kendi akıl ve istek terazilerinde tartıp şekillendirmeye çalışmışlardır zihinlerince. Yaratıcının bildirilerine rağmen, birey ve toplum mühendisliğinden vazgeçmiş değildir.
İnsan, toplum ve hayat derinliklerine inip sorunları çözümleyeceklerini sananlar, tarih içinde çeşitli ekollere sığınagelmişlerdir. Bunlardan çoğu hakikat budur derken, diğerleri yeni bir hakikatin peşinde olduğunu ileri sürmüştür. Böylece her yeni felsefi akım, insan için çözümler getirdiği iddiasında bulunmuş, her yeni iddia diğerini çürütmüş ya da benzeri olmuştur. Aristo; Platon’un erdem ve şehir devlet anlayışının Roma vatandaşlık gerçeğine, toplum taleplerine uymadığını ileri sürerek eleştirip kendisi, Zenon’un evrensel dünya görüşüne düşüncelerini yamamıştır.
Rönesans dönemi düşünür ve filozofları aynı mantığı benimsemişler, benzer yaklaşımlarla sürüp gelmişlerdir. Giderek rasyonalizm akımıyla deyim yerindeyse aklı ilahlaştırmışlardır. Müslüman düşünürler çözümü vahiyde ararken; seküler yaklaşımcılar, akıl her şeydir, iddiasında ısrar etmişlerdir.
Vahye karşın hayatın problemlerinin ancak akılla çözüleceğini sanma, ilk insan topluluklarından beri süregelmiştir. Felsefe tarihçileri, sistematik felsefi ekolleri M.Ö. 300’lerde yaşamış olan Kıbrıslı Zenon’a götürmektedirler. Felsefi öneriler bazen soyut, bazen somut kılıklarla dönemlerinin toplumsal, politik, ahlaki sorunlarıyla ilgilenip katkılarda bulunmuş, Roma yayılmacılığına, daha sonra değişik izlekleri sürerek sömürgeciliğe yol açmışlardır.
Epiküristler; insanın iç dünyasının eğitimine vurgu yaparken; karşıtları, bunun istemlere engel bir katılık olduğunu ileri sürüp içten geldiğince davranmayı önermişlerdir. Bir diğeri bunun kaos ve zorbalık getireceğini ileri sürmüştür. Başka bir kesim filozof ise kamu yararına göre davranmayı erdem sayarken, buna karşı çıkanlar da az değildir. Montaigne zamanına kadar batılı filozoflar doğru ve mutluluk adına 280’in üstünde görüş ortaya atmışlardır. Bu curcuna içinde filozof Des Berre Aux; akıldan vazgeçip dört ayaklı hayvanlar haline gelmekle ancak mutlu olunacağı iddiasında bulunacak kadar ileri gitmiştir. Felsefe, sorunları çözme adına, sorun üretip Necip Fazıl’ın deyimiyle birbirinin yanlışını çıkartma ocağı olmuştur. Oysa kendisi ihtiyaç sahibi olan hiçbir insan, insanlığa sınır getiremez, getirmemeli. Hayat tarzı önerisinde bulunan, üstün akıl sahibi de olsa insanlığı kendi aklına hapsedemez, etmemeli. Filozoflar, düşünürler, bilginler görüşlerini anlatabilirler, anlatmalılar, ama ötekilerin kendileri gibi olmalarını istemeleri doğal değildir. Araya zorlama girdiğinden zulüm olur. Burada filozofinin tamamen dışlandığı sanılmasın. Vahiyle çatışmayan, vahye zıt olmayan her iyi ve güzel, İslâm’da kabul görür çünkü.
Birey ve toplum içindeki çatışmaları, anlaşmazlıkları, mücadeleleri sükûna erdiren, selamete çıkartan, yaratıcının nizamından başka ne olabilir.
Değişmez hakikat ve insan gerçeği ancak Allah tarafından bildirilir ve bildirilmiştir. Yeter ki insan dilesin. İstenilen; filozofların otoritesi mi, Allah’ın otoritesi mi, Allah’ın otoritesi mi, çoğunluğun otoritesi mi?
Kendisi bir filozof ve dahi fizikçi olan Pascal itiraf ediyor: “Hakikat diye öne sürdüklerimiz ne kadar da garip… Hakikatin ve adaletin ne olduğunu kendisi (insan) bilmiyor… Biliyor olsaydı gerçek adaletin parlak ışığı, insanlığı aydınlığa kavuştururdu… Bir mantıktan diğerine geçmekle gerçek değişmez… Stoacılar diyorlar ki; kendine dön, huzur bulacağın yer orasıdır. Başkaları diyor ki; dışarı çık, mutluluğu eğlentide bulacaksın. Mutluluk ne dışarıdadır, ne de içimizde. Mutluluk Allah’ın dediğinde.” Pascal, tespitine şunu da ekliyor: “Doğru, Allah’ın istediğini istemektedir.”
Sağlıklı düşünce ve mantık bizi buraya getirdiğinde, şu sorulabilir: İyi ama Allah’ın istediği nerede? Elbette ki Allah’ın elçileri aracılığıyla bildirdiklerinde. İnsan, hakikat elçilerinin getirdiklerini reddederse, sonsuza dek alacakaranlıktan çıkamayacaktır. İnsan ruhunun tüm aradıkları orada. Ve oradaki hakikat insanda. Onlar sınırlı hayatın ve sonsuz hayatın sadık müjdecileridir. İnsan ruhunun aradığı da bu değil midir?
Çağdaş zamanda kahraman kurtarıcı ilan edilenler ve büstleri (Lenin) karşısında tapınma durumları oluşturmadılar mı? Ulus kahraman ilan edilenlerin heykelleri karşısında birtakım ritüeller neyin tezahürüdür. Yaratanı ululamayanların bir ululadığı (açık-gizli) mutlaka vardır. Bazen para-pul, bazen şöhret, makam, simgeler, kavramlar put olur Allah’a inanmadıklarını söyleyenlere. Bu tür sapmalar insanlığı psikolojik çöküntüye, yıkıma, kul boyunduruğuna götüren akıl tutulmalarıdır. İnsanlık bunların üstüne çıktığında yücelir ve ancak bunlarla üstün olur, olmalıdır.
Hakikat dinde arandığında, o din elbette İslâm’dır. “Allah indinde din İslâm’dır.” Bu ayet, diğerlerinin din olmaktan çıktığı, çıkartıldığı, çarpıtıldığı gerçeğini işaret eder bize. Sosyologların tespitine göre din kavramı, farklı kapsamlarıyla üç grupta özetlenerek çıkar karşımıza. Politeizm (putçuluk), Asetizm (ruhbanlık) ve İslâm. Politeizm ya da şirk; ateizmin aksine olduğu gibi evreni tesadüfe bağlı olarak açıklamaz. Evren yaratılmıştır ve yaratana bağlı olarak varlığını sürdürmektedir. Yaratan tek değildir, başka ilahlar da vardır. Bu inançta somut şeyler olduğu gibi soyut şeyler de tanrılaştırılmıştır. Tarih boyunca çok türleri gözlenmiştir. İnsanlar korktukları şeylere, birtakım güçlere, güçlülere tanrılık izafe edegelmiştir. Hayvanlar, mitolojik kahramanlar, iktidar sahipleri, makamlar, ruhbanlar; tanrı ya da yarı tanrı sayılıp onlardan çekinilmiştir. Bu tür inançların bünyesinde merasimler, büyülü ayinler, törenler oluşturulmuştur süreç içinde. Politeizm ya da şirk derinliğine incelendiğinde ve Kur’an mesajı bütünü içinde değerlendirildiğinde; peygamberlerin getirdiklerinden uzaklaşıldığında doğduğu anlaşılacaktır.
Bugünkü batı uygarlığı politeist ve ateist bir öze sahiptir denebilir. Durkheim sosyolojisinde olduğu gibi din, toplum harcı için mistik bir araç olarak gerekli görülmüştür. Sonuçta çeşitli ideolojiler bu inançtan doğmuştur. Eski Yunan ve Hristiyanlıkta olduğu gibi insan psikolojisinde sürekli kaçış ama kurtulamayış vardır bu inançta. Politeizm, her zamanda ve her coğrafyada değişik biçimlerde karşımıza çıkabilir. Çok kere iç içe girer ateizmle politeizm. Yaratıcının fonksiyonu olmadığı için bir anlamda yok demektir. Laisizmdeki gibi ‘insanlar dünya düzenini Allah’tan daha iyi anlarlar’ mantığı vardır. Sümer, Hint, Fars, Yunan ve çağdaş Batı toplumlarında gözlemlenebilir bu bakışın sonuçları.
Daha ilk dönemlerde değiştirilip filozofi ile doldurulan Hz. İsa’nın tebliğleri ruhbanlar dini haline getirilmiş, Allah’ın dini olmaktan çıkartılmıştır. Baskıyı, zulmü, istismarı elinde bulunduran hükümdarlar ve ruhbanlar tarafından vazgeçilmez olarak benimsenmiştir. Böylece diğer peygamberlerin getirdikleri gibi İsa peygamberin getirdikleri de fıtri olmaktan çıkmıştır. Mistikleştirilen Hristiyanlık felsefi yorumlara açık duruma düşürüldüğünden, stoacıların metinlerine dönüştürülmüştür.
Asetizm de (ruhbanlık) hayata olumsuz ve karamsar bakar. İnsan acı çekmek için doğar. İnsanın dünyadan el etek çekmesi gerekir. Ruh, dünya nimetlerinden kurtulursa ancak kavuşur huzura. Pratik hayata aykırı bir inanç sistemidir asetizm. Bu inancın uyuşturup sürüleştirdiği topluluklar, hep despotların iştahını çekmiştir tarih boyunca. Yönetim kolaylığı sağladığından, dünün ve günün kimi politikacıları bu inancı teşvik etmişlerdir. İnsanları perişan edip sömürmüşlerdir.
Ne olacak peki? Filozofi ve muharref dinler insanlığa çare olamıyorsa ne olacak? İnsan insana mı bırakılacak, insan kendisini yaratana mı bırakacak? İdeolojilerin, izmlerin eline mi terk edilecek? Şu kesin bir gerçek ki onsuz (inançsız) olmuyor. İnançsız (dinsiz) hayat, insanoğluna hoyrat bir el olup bıçaksı parmaklarıyla yürekleri her an yoklar. Allah’a inanılıp bağlanıldığında, düşüncelerimiz ve yüreğimiz etrafında örülen ümitsizlik ağı parçalanıp hayatın her türlü hali ve doğa, şefkatli kollara döner insan için. Gam, keder, kasvet dolu, ağırlıklı, ağrılıklı bir yük olur, İslâmsız hayat. İnsan ruhunun sürekli aradığı cennet muştusu yok sayılırsa hayat sürüngen hayatına, mekân saray da olsa daracık zindanlara döner. Eşya bolluğu, varsıllık, dost çokluğu, içkili eğlenceler, görkemli konuklar insanlığa dikenli keder olur. İnançsızlık, hayatı anlamsızlaştırır, ölüm ve yok oluş kavramları her an yüreği ve bilinci ızdırapla yoklar. Anlamsız ve ızdıraplı hayat, hayat değildir artık.
Getirdikleri ve geliştirdikleri disiplinleri içselleştirmeyen her türlü sistemler, insan hayatı için baskıcı olmaktan öteye geçemez. Sistemlerin ya da hayat tarzı sunan felsefi ekollerin insan yüreğinde yer edebilmesi için önerilen hayat tarzının fıtrata uygun olması gerekir ki, İslâm’ın her türlü önerilerinde bu düsturu görmekteyiz. İnanma ihtiyacı ve inanarak yapma ancak huzur verir insana.
Kurtuluş Allah’ın dini İslâm’da. “Allah indinde din İslâm’dır.” İslâm insanlığa boş elle gitmez, mistik anlayışla yaklaşmaz. İslâm, insanı bütünüyle kapsayan bir anlayışla yaklaşır. Önerilerine inanmayanlara İslâm dayatmaz ama ilgi alanının dışına da itmez. Ötekiler de ihtiyaç sahibidir ve insan olarak yaklaşılmalıdır. İslâm öğretisi; önerilerini insanda içselleştirerek, kendisinden gelecek zararlara karşı önce özünü koruyup sonra diğerlerine güven verir. Kendisini yaratanın öğretilerine göre eğitip geliştiren mü’minin, tüm iyilikseverliğiyle diğer insanlara sunumda bulunması bir vecibe olur. Bu açılım, yakından uzağa çember çember genişleyerek bireye, aileye, vatandaşa, devlete, tüm insanlığa doğallıkla yansır. İslâmî öneriler devlet gücüne ulaştığında, bireyden devlete rahmetle uzayan bir merhamet düzeni olacaktır.
Bireysel ve toplumsal hayatla ilgili sorunların çözümü, vahyin buyrultuları ışığında olması gerekliliği, ilmi sonsuz olan yaratıcı tarafından bildirilmiştir. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen yetkililer, ağır bir tarzda ayetlerle suçlanıp uyarılır. Kim Allah’tan daha üstün hüküm koyucudur, ayetiyle tüm beşeri önerilere adeta meydan okunur.
Politeizm, asetizm ve Hristiyanlıktaki çarpıklıklar insanları sekülerizmin pençesine itmiş ve yaralamıştır. İslâm’ın vadettikleri, değil insanlığı; kurda kuşa, karıncaya dek uzayan güven kuşağıdır. Hakikat dinde arandığında o din İslâm’dır. Kim insan kalbine, insan gerçeğine daha yakın bir düzen koyabilir? İslâm; insanı sürekli güzelliğe uyarır, aklı kullanmayı, bilinçli olmayı ancak yaratıcıya bağlanıp tüm bağlardan kurtulmayı önerir. Dünya nimetleri kaçınılası değildir, dünya ahiretin tarlasıdır, dünyanın ve ahiretin güzellikleri sürekli dilenmelidir.
İslâm; tüm vahiy kapsamıyla hukuk, ekonomi, ahlak önerileriyle bir bütünlük ahengidir. Allah’ın insanlığa armağanıdır.
Yazar
Hasan Hüseyin Karataş, 5 Şubat 1937 tarihinde Gündüzbey’de doğdu. Yazı hayatında daha çok Hasan Hüseyin Karataş adıyla tanındı. İlköğrenimini Gündüzbey İlkokulu’nda tamamladıktan sonra Malatya Öğretmen Okulu’ndan (1957) ve Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nden (1964) mezun oldu.
Öğretmenliğe 1957 yılında Çukurca ilçesine bağlı Köprülü Köyü İlkokulu’nda başladı. 1960 yılına kadar burada, ardından Malatya’nın çeşitli köylerinde görev yaptı. 1964 yılında Elazığ’da başladığı Türkçe ve edebiyat öğretmenliğini Malatya ve Kastamonu’daki çeşitli okullarda sürdürdü. Malatya Hasan Varol Ortaokulu’nda Türkçe öğretmeni olarak görev yaparken 1982 yılında emekli oldu.
Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir. 2000 yılından itibaren Nida Dergisi Yayın Kurulu’nda yer almakta; yazıları ve şiirleri Nida Dergisi’nde yayımlanmaktadır.
Yazı ve şiirlerinin bir bölümü Çile (Diyarbakır, 1974) ve Aylık Dergi’de (1980-1982) yayımlandı. Yazarlık alanındaki ilk büyük çıkışını Kıbrıslı (1970) adlı romanıyla yaptı. Sonraki eserleriyle roman ve hikâye alanındaki üretimini sürdürdü. Sürgün Öğretmen adlı romanı, 1991 yılında Sürgün adıyla sinemaya uyarlandı. Film, 1992 yılında Palermo Film Festivali ile Taşkent Film Festivali’nde ikincilik ödülü kazandı.
Başlıca eserleri arasında; Kıbrıslı (1970), Sürgün Öğretmen (1972), Suç (1974), Avrupa Görmüş Maymun (1975), İsyan Eşiği (1976), Ana (1981), Sürgün’de (1982), Bir Şehrin İskeleti (1983), Çalınan Savaş (1986), İrticanın Anatomisi (1993), Selahaddin Eyyubi (1994), Yüz Yüz (2002), Hayal Tutkusu (2005), Düşünce Sarkacı (2007), 40 Kapı (2014), Antikacı(2017) ve Sesler (2026) bulunmaktadır.
İlgili Yazılar
Bir “Çocuk ve Aile Dergisi” Çıkarma Serüveni
Düşünüyoruz… Bir dergi olsa diyoruz; bütün aileyi kapsayacak, her yaş grubu çocuğa hitap edebilecek, anne babaların da sahiplenebileceği, okuyup okutabilecekleri, eğitici, öğretici, eğlendirici.
Biz mi çıkarsak diyoruz sonra. Ama nasıl? Gücümüz yeter mi? Öncelikle en azından beş sayıyı hazırlamalıyız ki devamının gelip gelmeyeceğini görelim. Deniyoruz ve olabileceğini görüyoruz. Adını da “Adak Çocuk” koyuyoruz dergimizin, hak yola adanmış nesillere bir dua niyetine.
Her ay içerik hazırlama, bilgisayarda temize geçirme, ressama verme, metin ve resimlerin uyumu için kontrol ve düzeltme, renk ayırımına götürme, matbaaya gönderme, heyecanla dergilerin baskıdan gelmesini bekleme, dergiler evin kapısına geldiğinde “acaba bir hata var mı” endişesiyle daha kapıdan içeri almadan göz gezdirme…
Mektup VII
Nasılsın? diye sormadım ama sen cevap vermediğin içindir, belki de soruyu yük etmeyeyim diyedir. Bazı cevapsız sorular sorunları besleyebilir diye düşünüyorum ben, şahit oldum çünkü. Birine sordun diyelim, “beni seviyor musun?” diye, öyle ya anlayamadın varsayalım halinden-hareketlerinden, iki türlü yorumlanmaya müsait hâli ve tavrı, o da cevap vermiyor ya. Dön-dolaş beyninde bu sorunun cevabının kalabalığı. Bu sadece sevgi konusunda değil tabii, birçok konuda böyle. Nasılsın? En ciddi sorulardan biridir, cevabı hak eder. Sadece kimin ilgilendiği, kime cevap vereceğinle ilgili ufak tefek kısıtlamalar yapılır cevapta. Nasılsın? denildiğinde kendini kontrol etmen gerekir, nasılsın gerçekten, nasılsın gerçeklerle…
Entelektüel Bir Haslet Olarak Eleştirellik
“Çok okuyan mı, yoksa çok gezen mi daha çok bilir?” diye meşhur bir söz vardır. Doğrusu ben bu sözü çok gerekli bir söz olarak görmüyorum. Çünkü ‘bilmek’ tek başına bir anlam ifade etmeye yetmez. Zira aslolan bilmek değil, anlamaktır. Dolayısıyla âlemin bilmek üzerine değil, anlamak üzerine inşâ edildiğini düşünüyorum. Anlamak, zihnin bilgi üzerinde arayış hamlesiyle takla atmasıdır.
Başı Bağlı Olan Kekeme Olur
Özgür mü olmak istiyorsunuz? O halde başınız bağlı olmamalı birilerine ve beklentiniz olmamalı kimseden. Beklentileriniz kimden ve ne kadar yüksek ise; “O”na karşı o oranda boynu bükük, mahkûm ve kulsunuz demektir. Bu sebeple özgün olmanın tek yolu vardır insan için, Allah’a, sadece Allah’a bağlı olmak ve sadece ondan ummak… İşte o zaman hiç kimseden pervası …
Septik Bir Müslümanın Yolculuğu
İslam dünyasında bütün insanlığı kuşatacak kurucu fikirler ortaya koymanın aciliyetinin bilincinde, zamanın ruhunu kavramış çok kıymetli alimler düşünürler ve entelektüeller var. Fakat savaşların üzerimize boca ettiği kan ve gözyaşının yarattığı sellerin sesi, bu naif ve derinden gelen seslerin duyulmasını engelliyor. Bir de bir kişiyi ya bütünüyle kabul ya da ret etme zorunluluğu varmış gibi, en küçük bir fikir ayrılığı yaklaşım farklılığı bile düşünce üreten insanların hızla tasfiyesine yol açıyor.