Bir gün dalıp gitsem diyorum henüz erişemediğim topraklarıma. Belli belirsiz düşler içinde hep o aynı başlangıca. Öze. Hakikatin sıradanlığına. Her zaman yaptığım gibi huzursuz bir anımda anneme söylendim uzun uzun ve dediğim dedik bir dik kafalılıkla. Hadi anne gidelim, gidelim dedim feveran ederek. Topraktan kopmuş ne kadar yer varsa terk edelim ve bir kurtuluş meşalesinin öncüsü olalım bu diyarlarda. Bu düşünüş her vakit içimdeki acıyı kılcal damarlarımdan ağır ağır türlü yerlerime yayıp durur ve acının türlü şekillerini keşfettirirdi. Sanki bu sesimi hiç kimseye duyuramayacak, vatanım olan topraktan ayrılığım yalnızca bir gençlik ölümü ile son bulacaktı. Türlü vaveylalar ve ahlar içinde kendimi sindirip durdum. Beni böyle büzüşük kılıklara sokan bir kışın bıçak gibi kesen mutlak soğuğu değildi. İnsan-ı Kamil’e ulaşma çabası içindeki beşerden uzak insin yüküydü. Yine bir vakit gündüzün aydınlığı henüz ışıldıyordu doğudan uzağa. Ancak ufuktaki çizginin belirsiz uzaklığı da artık ayırt edilemiyordu. Sitemim yüz binleri bulan çok katlı buz camdan ve sıra sıra dizilmiş soğuk mu soğuk beton gökdelenlereydi. Işığı görmek en zoruydu kent insanı için. Bu durum zamandan da ne denli bir kopuş yaşadığımızı düşürdü yeni yetme aklıma. Annem tam karşımda. Yine her sabahına ait bir alışılagelmişi usulca yapıyordu. Toprak donmuş. Ezan okunmuş. Namaz kılınmıştı. Son ritüel Kur’an da okunmaktaydı kısık bir ses eşliğinde ve bazen coşkunca duygu salınımları içerisinde. Okurken bir iç aydınlığı parlatırdı yüzünü hep. Bu anların hafif mutlu hissi sesine yansır dururdu uzun uzadıya. Mutluydu bu anlar. Hisliydi. Sevinci ilahi olanla yakınsak ilişkisindeydi. Yine annem oturmuş olduğu su yeşili kanepeden Kur’an okurken en çokta seslere, sözcüklerin doğru sıralanışına dikkat ederdi. Yapacağı bir yanlışın onu türlü günahların pençesine atacağı korku ve endişesini de taşırdı. Bazen eskilerden dinleyipte aşina olduğu sesin dizemi ile bazen de sabah ezanını okuyan o tiz sesin uyduruk cızırtısına kapılarak okurdu. Hem okuyup hem dinleyip hem de düşünme ne mümkün. Birini yaparken öbüründen geri kalma korkusu dört yanı sarmışken kim insanın kamiline rastlayacak bilinmezdi bu zamanda. Bu korkuların ve bu cızırtının kaynağı iradeyi hapseden televizyondan başka bir şey değildi belki de. Anneme hep susarak kızdığım davranışlarından biride buydu. Benim vatanım annemdir. O ne bilsindi bana göre. Onun bilmesine hep taş koyanı asmalı pek ala. Onlara sövmeli, feryatlar etmeliydi. Onlardan alınmalıydı intikam. Cahilliğin kaynağından. Bir vakit ki ezan artık minareden değil bir ekranın arkasına gizlenmiş efendiler tarafından telaffuz ediliyordu. Bugün minarelerin yüksekliğini alaşağı etmiş betonarmelerden ne bir ses rüzgara kapılıp geliyor ne de kendine has yeşilimsi ışıkları görünüyordu. Şimdi insan ne yapmalıydı? Düşündüm. Düşündüm. Sustum. Anneme, vatanıma bakarken.
İnsan her daim yolcudur. Yavrucuğum, adımlarına dikkat et. Güdülerinin seni yönetmesine izin vermemek için dik tut bilincini ve bedenini. Aksi hâlde yolcu olduğunu unutur ve bilincini kaybedersin. Yolda olmak, sınanmaktır. Ve günahların çoğu imtihan sırasında düşülen çukurlardadır. Tehlikeyi sezemeyecek kadar bilincini kaybedip çıkmaz sokaklara saparsan zincirleme kazalara kurban gidersin.
Farukî, eserin girişinde İslam kültür ve medeniyetine dair yapılmış birçok araştırmanın bölgesel ya da kronolojik olarak yürütüldüğünü belirtir. Bu araştırma usullerinden ilkini Batılı araştırmacıların, ikincisini ise Müslüman ilim adamlarının tercih ettiğini söyler. Farukî, iki yöntemin de yeterince başarılı olamadığını vurgulayıp kitap boyunca daha başarılı ve uygun olacağını düşündüğü fenomenolojik yöntemi takip etmektedir. İslam sözkonusu olduğunda …
Kötülüğe alışmak… Sessiz çığlıkların içinde bir metafor oluşturup kendini bunlarla oyalamak. Her gün izlenilen olumsuzluklara, yaşanılan dramlara bir yenisi eklenirken, sadece ‘oyalanma’ davranışlarının içinde kendini gereksiz bir nesne gibi kenarda köşede bırakmak…
İnsanın üzerine sinen en güzel koku çocukluk kokusudur. Üzerinize sinen o kokuyu bir ömür yanınızda taşırsınız ya da taşımak istersiniz. Çünkü bu koku ötelerin cennetin kokusudur. Uçsuz bucaksız hayal dünyasında, ayakları yere basmadan diyarlar aşan çocukluktur. Dinlediği her masal sonrası kendi masalını yazmak, yaşamak isteyen çocukluk…
Vatandan Uzakta
Bir gün dalıp gitsem diyorum henüz erişemediğim topraklarıma. Belli belirsiz düşler içinde hep o aynı başlangıca. Öze. Hakikatin sıradanlığına. Her zaman yaptığım gibi huzursuz bir anımda anneme söylendim uzun uzun ve dediğim dedik bir dik kafalılıkla. Hadi anne gidelim, gidelim dedim feveran ederek. Topraktan kopmuş ne kadar yer varsa terk edelim ve bir kurtuluş meşalesinin öncüsü olalım bu diyarlarda. Bu düşünüş her vakit içimdeki acıyı kılcal damarlarımdan ağır ağır türlü yerlerime yayıp durur ve acının türlü şekillerini keşfettirirdi. Sanki bu sesimi hiç kimseye duyuramayacak, vatanım olan topraktan ayrılığım yalnızca bir gençlik ölümü ile son bulacaktı. Türlü vaveylalar ve ahlar içinde kendimi sindirip durdum. Beni böyle büzüşük kılıklara sokan bir kışın bıçak gibi kesen mutlak soğuğu değildi. İnsan-ı Kamil’e ulaşma çabası içindeki beşerden uzak insin yüküydü. Yine bir vakit gündüzün aydınlığı henüz ışıldıyordu doğudan uzağa. Ancak ufuktaki çizginin belirsiz uzaklığı da artık ayırt edilemiyordu. Sitemim yüz binleri bulan çok katlı buz camdan ve sıra sıra dizilmiş soğuk mu soğuk beton gökdelenlereydi. Işığı görmek en zoruydu kent insanı için. Bu durum zamandan da ne denli bir kopuş yaşadığımızı düşürdü yeni yetme aklıma. Annem tam karşımda. Yine her sabahına ait bir alışılagelmişi usulca yapıyordu. Toprak donmuş. Ezan okunmuş. Namaz kılınmıştı. Son ritüel Kur’an da okunmaktaydı kısık bir ses eşliğinde ve bazen coşkunca duygu salınımları içerisinde. Okurken bir iç aydınlığı parlatırdı yüzünü hep. Bu anların hafif mutlu hissi sesine yansır dururdu uzun uzadıya. Mutluydu bu anlar. Hisliydi. Sevinci ilahi olanla yakınsak ilişkisindeydi. Yine annem oturmuş olduğu su yeşili kanepeden Kur’an okurken en çokta seslere, sözcüklerin doğru sıralanışına dikkat ederdi. Yapacağı bir yanlışın onu türlü günahların pençesine atacağı korku ve endişesini de taşırdı. Bazen eskilerden dinleyipte aşina olduğu sesin dizemi ile bazen de sabah ezanını okuyan o tiz sesin uyduruk cızırtısına kapılarak okurdu. Hem okuyup hem dinleyip hem de düşünme ne mümkün. Birini yaparken öbüründen geri kalma korkusu dört yanı sarmışken kim insanın kamiline rastlayacak bilinmezdi bu zamanda. Bu korkuların ve bu cızırtının kaynağı iradeyi hapseden televizyondan başka bir şey değildi belki de. Anneme hep susarak kızdığım davranışlarından biride buydu. Benim vatanım annemdir. O ne bilsindi bana göre. Onun bilmesine hep taş koyanı asmalı pek ala. Onlara sövmeli, feryatlar etmeliydi. Onlardan alınmalıydı intikam. Cahilliğin kaynağından. Bir vakit ki ezan artık minareden değil bir ekranın arkasına gizlenmiş efendiler tarafından telaffuz ediliyordu. Bugün minarelerin yüksekliğini alaşağı etmiş betonarmelerden ne bir ses rüzgara kapılıp geliyor ne de kendine has yeşilimsi ışıkları görünüyordu. Şimdi insan ne yapmalıydı? Düşündüm. Düşündüm. Sustum. Anneme, vatanıma bakarken.
Yazar
İlgili Yazılar
Görmek mi Görebilmek mi?
“Allah’ım,
Yol boyunca
Bırakma elimi,
Düşerim sonra.”
Evet, Allah elimizi bırakırsa düşerdik biz. Düşmek kötüydü; yaralanırdık, canımız acırdı, tekrar kalkmakta zorlanırdık.
Tevbe Hayat Yolunun Neresindedir?
İnsan her daim yolcudur. Yavrucuğum, adımlarına dikkat et. Güdülerinin seni yönetmesine izin vermemek için dik tut bilincini ve bedenini. Aksi hâlde yolcu olduğunu unutur ve bilincini kaybedersin. Yolda olmak, sınanmaktır. Ve günahların çoğu imtihan sırasında düşülen çukurlardadır. Tehlikeyi sezemeyecek kadar bilincini kaybedip çıkmaz sokaklara saparsan zincirleme kazalara kurban gidersin.
İslam Kültür Atlası Hakkında Bir Değerlendirme
Farukî, eserin girişinde İslam kültür ve medeniyetine dair yapılmış birçok araştırmanın bölgesel ya da kronolojik olarak yürütüldüğünü belirtir. Bu araştırma usullerinden ilkini Batılı araştırmacıların, ikincisini ise Müslüman ilim adamlarının tercih ettiğini söyler. Farukî, iki yöntemin de yeterince başarılı olamadığını vurgulayıp kitap boyunca daha başarılı ve uygun olacağını düşündüğü fenomenolojik yöntemi takip etmektedir. İslam sözkonusu olduğunda …
Samimiyetin Hüneri
Kötülüğe alışmak… Sessiz çığlıkların içinde bir metafor oluşturup kendini bunlarla oyalamak. Her gün izlenilen olumsuzluklara, yaşanılan dramlara bir yenisi eklenirken, sadece ‘oyalanma’ davranışlarının içinde kendini gereksiz bir nesne gibi kenarda köşede bırakmak…
Çocukluğun Kokusu…
İnsanın üzerine sinen en güzel koku çocukluk kokusudur. Üzerinize sinen o kokuyu bir ömür yanınızda taşırsınız ya da taşımak istersiniz. Çünkü bu koku ötelerin cennetin kokusudur. Uçsuz bucaksız hayal dünyasında, ayakları yere basmadan diyarlar aşan çocukluktur. Dinlediği her masal sonrası kendi masalını yazmak, yaşamak isteyen çocukluk…