Bir insan düşleyelim… Yüce hayal ve yüce ideallerle bir yola çıksın. Yolun zorluklarına dayansın, yolun yolcusu iken hazırlıklar yapsın ve yol alırken de eksiği gediği tamamlasın. Bu yol alışta yeni yerler, yeni keşifler, yeni insanlar, yeni yöntemler tanısın. Bunların her biri ona kendini yenileme imkânı sağlasın. Bu yenilenme, coşku ve heyecana dönüşsün. “Yeniden yeniden” diyerek güne başlasın. Her tamamlanan günün yeni bir heyecana hâmil olduğunu bilerek uykuya dalsın. Düşlerinde bile kıpır kıpır uyusun. Uyandığında güne “vira bismillah” diye başlasın güne. Seherin güzel cıvıltıları eşliğinde rahmana secde eylesin. Salâtın secdelerinde rahman olan Allah’a yakarışında ihsanı gözetsin ve Allah’ın ihsan edenleri sevdiğini bilerek adımlarını atmaya başlasın. Helalinden ilim, fikir ve rızık aramak üzere yeryüzüne çıkmak üzere hazırlansın. Sükûnet ve huzur bulduğu evinden akşama özlemle dönmek üzere çıksın. Karşılaştığı ilk insan O’nu Allah’ın selamı ile selamlayarak halini hatırını sorsun. Bunu yaparken gözlerini kaçırmadığını hissettirsin ve sıcaklığı ile doğan güneşe eşlik ederek yüreğini ısıtsın. Huzmelerin yansıttığı aydınlatma ile yüzler ışıl ışıl parıldasın. Bu sinerji ticarete yansısın, okuldaki öğretmene, hastanedeki doktora, adliyedeki hâkime, sokakta rüzgârın savurduğu (insanların çöplüğe çevirdiği sokağı değil) çöpleri süpüren kişiye A’dan Z’ye herkese…
Işıl ışıl yüzler, gözlerdeki pırıltı bakmalara doyamayacak yansımada. Şantiye olan dünyada, ilk inşaatını almış müteahhidin heyecanı gibi itinayla, mimarı olan rabbi Allah’ın projesini uygulamaya koymakta.. Aksamalar ve eksiklikler onun heyecanını söndürmemekte. Çünkü o heyecanını kat sakinlerinin vereceği meblağda değil âlemlerin rabbi Allah’tan alacağını bilerek inşasına devam etmekte.. Proje o kadar güzel ki hevâ ve hevesinin projeyi bozması ihtimaline karşı sadece projeye itaat etmekte.. Ve çıktığı her kat ve her dizayn, içerde ve dışarıda onu heyecanlandırmakta ve yeniden yeniden diyerek zamanın bitmesinden endişelenmekte. Zamanla yarıştığını bilerek ihtirası kontrol altına alarak hayır olan her işini acele ve özenle bitirmekte.. Her bitiş sadece rabbi olan Allah’a rağbet ederek yeni bir işin başlangıcına zemin hazırlamakta.. Bir işi bitirdiğinde diğer işe girişmenin heyecanı onu zinde tutmakta.. Bir an heyecanını kaybedecek olsa “gevşeme” ihtarını hatırlayıp kendine çeki düzen vermekte.. Üzerine karabasan gibi ümitsizlik bulutu çökecek olsa salih amelleriyle rahmet yağmurlarının yağması için dua etmekte.. Ümit kesenlerin ancak kafirler olacağını bilerek imkânların tıkandığı zamanlarda hicret etmesini bilmekte.. Dünyanın kendisinin adımladığı topraklardan daha büyük olduğunu bilerek belirlediği harita üzerinde vaat edilmiş cennete gitmek için şart koşulmuş işleri azimle yerine getirmekte.. Evrenin sahibi Allah’ın kendisinin ayaklarını haritada sabit kılması için onun dini İslam’ın anlaşılması ve yaşanması noktasında elinden geleni yapmakta..
Bu düşlediğimiz insan sizce yılar mı? Yılgınlıkda neyin nesi!..
Yılgınlık, Allah’tan ümidini kesmiş, Allahın nimetlerine nankör kesilmiş kimsenin hastalığı. Ya da iki arada bir derede kalmış insanın haleti ruhiyesi. Peygamberlikten yılmış, görevini askıya almış, artık yapabileceğim bir şey kalmadı diyen bir peygamberimiz var mıdır? Hani onlar bizim için nadide örneklerdi! Enerjisini Allah’tan almayan, alamayan insanlar yılgınlık hastalığına düçâr olurlar.
Yılgınlık, Allah’ı unutmanın yan tesiri olarak insanda meydana gelen maraz. Kişi Allah’ı unutunca Allah da ona kendisini unutturuyor. Kendisini unutan insan yapabileceklerini de unutuyor.
Yapabilme isteğini ve güvenini kaybeden insan bir erozyona maruz kalıyor.
“Kendilerini yenilemeyenler yenilirler” demişti bir düşünür. Bir insan düşleyin ki hayatını tek düze yaşıyor, yani otomatiğe bağlamış. Bir robot gibi gün içerisinde üzerine düşen vazifeleri “ah vah” ede ede yapıyor. Ecir getirecek ve kendisini arındıracak namazı ve zekâtı ilene ilene edâ ediyor. Suratı turşu satarken insanların kendisine gülümsememesinden şikâyet ederek “bıktım şu insanlardan” diyor. En güzel şekilde yaratılmış ve tek güzel din İslam’a müntesip olduğunu söylerken asık suratlı tüccarlara benziyor. Kişinin yüzüne gülümseme olarak yansımayan bir inanç O’na nasıl neşe verebilir. Külfetten başka bir şey değildir inanç, onun inanç. Kişideki inanç imana dönüşmüyorsa sinesinde yüktür. Bir yükü sonsuza kadar taşıyamaz insan. Gelişmiyorsa meyveye durmuyorsa, donuklaşmışsa hangi yaşama sevincinden hangi iman neşesinden bahsedilebilir. Bir yaprak düşüyorsa, bir dal budanıyorsa o ağaçta ümit taşıyordur bahçıvan o ağaç için. Nefes alıp veriyorsa bir hasta ümit taşıyordur doktor o hasta için. Makineye bağlanmışsa, beyin ölümü yaşamışsa ne yapsın doktor o hasta için.
Ümidini kaybetmiş, yılgınlığa kapılmış bir kişi melânet hırkasını giymiştir. O hırkayı çıkarmadığı müddetçe iflah olmaz.
Eni yerlerle gökler arası kadar geniş cennet vaat edilmişken bir de Allah’ın rızası varken neyin yılgınlığı… İmanını, davasına inancını kaybetmenin habercisi olmasın yılgınlık!..
Beceriksizliğin, mücadele ruhunu kaybetmenin, tembelliğin, ataletin, boş vermişliğin, bireyciliğin, sistemsizliğin, materyalsizliğin, statükoculuğun, hevaperestliğin habercisi olmasın yılgınlık!..
Bıkmadan, usanmadan, kesintisiz ecir vadeden rahim olan Allah’ın kullarına yılgınlık yaraşır mı? Kapıdan kovulsa bacadan girecek kadar kararlı, yanlışlar üstüne yanlış yapsa tevbe edecek kadar bilinçli, hezimete uğrasa zaferi ümit edecek kadar mütevekkil, düşmanı mağlup edecek tanklara tüfeklere sahip olsa dahi mutlak gücün ve kararın Allah’a ait olduğunu bilen yılgınlığa düşer mi?
Dünyanın bir imtihan yeri olduğunu unutan kişi yılgın kişidir.
“Büyük bir kalabalık size doğru geliyor” diyenlere “eyvah öldük bittik” diyen kişi yılgın kişidir. “Nice az bir topluluk nice kalabalıkları altetmiştir” diyebilen kişi yıldırmak isteyen kişilerin tuzaklarına düşmeyen kişidir.
Yılgın kişilerin haberlerine, sözlerine itibar etmeyin. Bataklığa düşen kişiye el uzatılmadığı gibi yılgın kişilere de kulak verilmez. Hareketin bittiği yerde bereket de biter. İmanın salih amelle birleştiği kişilikte yılgınlık değil azimet olur.
Bireyde meydana gelen yılgınlık hastalığı zamanında tedavi edilmezse toplumlara da sirayet etmeye başlar. Toplumsal yılgınlıklar o toplumları hezimete sürükler. Hele o toplumun yekunu müslümanım diyenlerse bu yılgınlık batılın hegomanyasının altına girileceğinin haberini vermeye başlar. Batılın karşısında yılgınlık gösteren kişi veya kişilerin secdeleri seccadelerde kalır. “Ya kemal-i ciddiyetle iyiliği emreder kötülüğü nehyedersiniz ya da şerliler tepenize musallat olur o zaman dua edersiniz de lakin dualarınıza icabet edilmez” diye bir rivayet hatırlıyorum.
Toplumlar için kıyamet işte o zamandır.
Yılgınların çoğaldığı bir toplum hedefini kaybetmiş bir toplumdur. Böyle bir haber varsa tez elden elbirlik hayra davet eden, iyiliği emreden kötülüğü nehyeden toplumun bireyleri olalım; umulur ki bu sayede iflah oluruz..
Zira ümide ihtiyacımız vardır, yarınları şekillendirirken, eksik olanı tamamlama gayretini gereği gibi gösterirken. Ümide ihtiyacımız vardır, birini teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, zor zamanların yükünü çekerken… Ümide ihtiyacımız vardır, hastayı teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, iyiliklerin gerçekleşmesi için belkilere yatırım yaparken…
Merhabaların anlamını kaybetmediği hakikatten hareketle, merhabalar diyorum bu mektupta da… Zira Arapça bir kelime olan merhaba “rahaba” kelimesinden türeyen “ferahlıkla” anlamına gelir. Ferahlık ne çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönem, sıkılıyor içimiz, daralıyor yüreğimiz. Nedenleri meçhul, sonuçları malum, kötülük için gayret edenler yordu dünyanın her yerinde hayata tutunmaya gayret edenleri. Adaletsizlik büktü boynumuzu. Ferahlık için fersah fersah yol kat edip hakikate ulaşmaya, hakikatle buluşmaya, hakikatin hayat bulması için çalışmaya ihtiyacımız var. Aslında mecburuz buna. Diyeceğim bunlar değildi aslında ama nedenlice böyle geldi kelam daha başlar başlamaz dertleşmekten çok dert-deşmeye hatta dert-dermeye durdu kalem…
Akıl, algıladığı görüntüleri, duygu ile vardığı şeyleri yorumlayıp bir tasnife, bir düzene koymak ister. Düşünen insan, nesnelerle de yetinmeyip fizikötesi alanlara uzar. Bir yorum getirip bir idrake varıncaya dek, itminan oluncaya dek uğraşır. Bir yoruma varmak tutkusu, normal işlevidir aklın. Adeta mecburdur bir analiz ve sentez yapmaya.
Frankfurt Okulu’nun önemli temsilcilerinden Adorno’nun deyişiyle “kültür endüstri”sine rağmen bir şeyler yapmak, akıntıya karşı küreklere davranmaya benziyor. Bu nedenle farklı yaş grubundaki bireylerin, dayatılan tek tip müzik endüstrisinden sıyrılıp aynı şarkılara, ezgilere gönlünde yer açması gittikçe türüne az rastlanan bir durum.
Yılgınlık Neyin Habercisi…
Bir insan düşleyelim… Yüce hayal ve yüce ideallerle bir yola çıksın. Yolun zorluklarına dayansın, yolun yolcusu iken hazırlıklar yapsın ve yol alırken de eksiği gediği tamamlasın. Bu yol alışta yeni yerler, yeni keşifler, yeni insanlar, yeni yöntemler tanısın. Bunların her biri ona kendini yenileme imkânı sağlasın. Bu yenilenme, coşku ve heyecana dönüşsün. “Yeniden yeniden” diyerek güne başlasın. Her tamamlanan günün yeni bir heyecana hâmil olduğunu bilerek uykuya dalsın. Düşlerinde bile kıpır kıpır uyusun. Uyandığında güne “vira bismillah” diye başlasın güne. Seherin güzel cıvıltıları eşliğinde rahmana secde eylesin. Salâtın secdelerinde rahman olan Allah’a yakarışında ihsanı gözetsin ve Allah’ın ihsan edenleri sevdiğini bilerek adımlarını atmaya başlasın. Helalinden ilim, fikir ve rızık aramak üzere yeryüzüne çıkmak üzere hazırlansın. Sükûnet ve huzur bulduğu evinden akşama özlemle dönmek üzere çıksın. Karşılaştığı ilk insan O’nu Allah’ın selamı ile selamlayarak halini hatırını sorsun. Bunu yaparken gözlerini kaçırmadığını hissettirsin ve sıcaklığı ile doğan güneşe eşlik ederek yüreğini ısıtsın. Huzmelerin yansıttığı aydınlatma ile yüzler ışıl ışıl parıldasın. Bu sinerji ticarete yansısın, okuldaki öğretmene, hastanedeki doktora, adliyedeki hâkime, sokakta rüzgârın savurduğu (insanların çöplüğe çevirdiği sokağı değil) çöpleri süpüren kişiye A’dan Z’ye herkese…
Işıl ışıl yüzler, gözlerdeki pırıltı bakmalara doyamayacak yansımada. Şantiye olan dünyada, ilk inşaatını almış müteahhidin heyecanı gibi itinayla, mimarı olan rabbi Allah’ın projesini uygulamaya koymakta.. Aksamalar ve eksiklikler onun heyecanını söndürmemekte. Çünkü o heyecanını kat sakinlerinin vereceği meblağda değil âlemlerin rabbi Allah’tan alacağını bilerek inşasına devam etmekte.. Proje o kadar güzel ki hevâ ve hevesinin projeyi bozması ihtimaline karşı sadece projeye itaat etmekte.. Ve çıktığı her kat ve her dizayn, içerde ve dışarıda onu heyecanlandırmakta ve yeniden yeniden diyerek zamanın bitmesinden endişelenmekte. Zamanla yarıştığını bilerek ihtirası kontrol altına alarak hayır olan her işini acele ve özenle bitirmekte.. Her bitiş sadece rabbi olan Allah’a rağbet ederek yeni bir işin başlangıcına zemin hazırlamakta.. Bir işi bitirdiğinde diğer işe girişmenin heyecanı onu zinde tutmakta.. Bir an heyecanını kaybedecek olsa “gevşeme” ihtarını hatırlayıp kendine çeki düzen vermekte.. Üzerine karabasan gibi ümitsizlik bulutu çökecek olsa salih amelleriyle rahmet yağmurlarının yağması için dua etmekte.. Ümit kesenlerin ancak kafirler olacağını bilerek imkânların tıkandığı zamanlarda hicret etmesini bilmekte.. Dünyanın kendisinin adımladığı topraklardan daha büyük olduğunu bilerek belirlediği harita üzerinde vaat edilmiş cennete gitmek için şart koşulmuş işleri azimle yerine getirmekte.. Evrenin sahibi Allah’ın kendisinin ayaklarını haritada sabit kılması için onun dini İslam’ın anlaşılması ve yaşanması noktasında elinden geleni yapmakta..
Bu düşlediğimiz insan sizce yılar mı? Yılgınlıkda neyin nesi!..
Yılgınlık, Allah’tan ümidini kesmiş, Allahın nimetlerine nankör kesilmiş kimsenin hastalığı. Ya da iki arada bir derede kalmış insanın haleti ruhiyesi. Peygamberlikten yılmış, görevini askıya almış, artık yapabileceğim bir şey kalmadı diyen bir peygamberimiz var mıdır? Hani onlar bizim için nadide örneklerdi! Enerjisini Allah’tan almayan, alamayan insanlar yılgınlık hastalığına düçâr olurlar.
Yapabilme isteğini ve güvenini kaybeden insan bir erozyona maruz kalıyor.
“Kendilerini yenilemeyenler yenilirler” demişti bir düşünür. Bir insan düşleyin ki hayatını tek düze yaşıyor, yani otomatiğe bağlamış. Bir robot gibi gün içerisinde üzerine düşen vazifeleri “ah vah” ede ede yapıyor. Ecir getirecek ve kendisini arındıracak namazı ve zekâtı ilene ilene edâ ediyor. Suratı turşu satarken insanların kendisine gülümsememesinden şikâyet ederek “bıktım şu insanlardan” diyor. En güzel şekilde yaratılmış ve tek güzel din İslam’a müntesip olduğunu söylerken asık suratlı tüccarlara benziyor. Kişinin yüzüne gülümseme olarak yansımayan bir inanç O’na nasıl neşe verebilir. Külfetten başka bir şey değildir inanç, onun inanç. Kişideki inanç imana dönüşmüyorsa sinesinde yüktür. Bir yükü sonsuza kadar taşıyamaz insan. Gelişmiyorsa meyveye durmuyorsa, donuklaşmışsa hangi yaşama sevincinden hangi iman neşesinden bahsedilebilir. Bir yaprak düşüyorsa, bir dal budanıyorsa o ağaçta ümit taşıyordur bahçıvan o ağaç için. Nefes alıp veriyorsa bir hasta ümit taşıyordur doktor o hasta için. Makineye bağlanmışsa, beyin ölümü yaşamışsa ne yapsın doktor o hasta için.
Ümidini kaybetmiş, yılgınlığa kapılmış bir kişi melânet hırkasını giymiştir. O hırkayı çıkarmadığı müddetçe iflah olmaz.
Eni yerlerle gökler arası kadar geniş cennet vaat edilmişken bir de Allah’ın rızası varken neyin yılgınlığı… İmanını, davasına inancını kaybetmenin habercisi olmasın yılgınlık!..
Beceriksizliğin, mücadele ruhunu kaybetmenin, tembelliğin, ataletin, boş vermişliğin, bireyciliğin, sistemsizliğin, materyalsizliğin, statükoculuğun, hevaperestliğin habercisi olmasın yılgınlık!..
Bıkmadan, usanmadan, kesintisiz ecir vadeden rahim olan Allah’ın kullarına yılgınlık yaraşır mı? Kapıdan kovulsa bacadan girecek kadar kararlı, yanlışlar üstüne yanlış yapsa tevbe edecek kadar bilinçli, hezimete uğrasa zaferi ümit edecek kadar mütevekkil, düşmanı mağlup edecek tanklara tüfeklere sahip olsa dahi mutlak gücün ve kararın Allah’a ait olduğunu bilen yılgınlığa düşer mi?
Dünyanın bir imtihan yeri olduğunu unutan kişi yılgın kişidir.
“Büyük bir kalabalık size doğru geliyor” diyenlere “eyvah öldük bittik” diyen kişi yılgın kişidir. “Nice az bir topluluk nice kalabalıkları altetmiştir” diyebilen kişi yıldırmak isteyen kişilerin tuzaklarına düşmeyen kişidir.
Bireyde meydana gelen yılgınlık hastalığı zamanında tedavi edilmezse toplumlara da sirayet etmeye başlar. Toplumsal yılgınlıklar o toplumları hezimete sürükler. Hele o toplumun yekunu müslümanım diyenlerse bu yılgınlık batılın hegomanyasının altına girileceğinin haberini vermeye başlar. Batılın karşısında yılgınlık gösteren kişi veya kişilerin secdeleri seccadelerde kalır. “Ya kemal-i ciddiyetle iyiliği emreder kötülüğü nehyedersiniz ya da şerliler tepenize musallat olur o zaman dua edersiniz de lakin dualarınıza icabet edilmez” diye bir rivayet hatırlıyorum.
Toplumlar için kıyamet işte o zamandır.
Yılgınların çoğaldığı bir toplum hedefini kaybetmiş bir toplumdur. Böyle bir haber varsa tez elden elbirlik hayra davet eden, iyiliği emreden kötülüğü nehyeden toplumun bireyleri olalım; umulur ki bu sayede iflah oluruz..
Yazar
İlgili Yazılar
Mektup III
Zira ümide ihtiyacımız vardır, yarınları şekillendirirken, eksik olanı tamamlama gayretini gereği gibi gösterirken. Ümide ihtiyacımız vardır, birini teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, zor zamanların yükünü çekerken… Ümide ihtiyacımız vardır, hastayı teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, iyiliklerin gerçekleşmesi için belkilere yatırım yaparken…
Mektup VI
Merhabaların anlamını kaybetmediği hakikatten hareketle, merhabalar diyorum bu mektupta da… Zira Arapça bir kelime olan merhaba “rahaba” kelimesinden türeyen “ferahlıkla” anlamına gelir. Ferahlık ne çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönem, sıkılıyor içimiz, daralıyor yüreğimiz. Nedenleri meçhul, sonuçları malum, kötülük için gayret edenler yordu dünyanın her yerinde hayata tutunmaya gayret edenleri. Adaletsizlik büktü boynumuzu. Ferahlık için fersah fersah yol kat edip hakikate ulaşmaya, hakikatle buluşmaya, hakikatin hayat bulması için çalışmaya ihtiyacımız var. Aslında mecburuz buna. Diyeceğim bunlar değildi aslında ama nedenlice böyle geldi kelam daha başlar başlamaz dertleşmekten çok dert-deşmeye hatta dert-dermeye durdu kalem…
Kuzum Ayıp mı Çalışmak Günah mı Yük Taşımak
Bütün günahlar boşlukları doldurma çabalarıdır.
Çeşitli Vaadlere Özet Bakış
Akıl, algıladığı görüntüleri, duygu ile vardığı şeyleri yorumlayıp bir tasnife, bir düzene koymak ister. Düşünen insan, nesnelerle de yetinmeyip fizikötesi alanlara uzar. Bir yorum getirip bir idrake varıncaya dek, itminan oluncaya dek uğraşır. Bir yoruma varmak tutkusu, normal işlevidir aklın. Adeta mecburdur bir analiz ve sentez yapmaya.
Barış’a da Bir Sorsalar
Frankfurt Okulu’nun önemli temsilcilerinden Adorno’nun deyişiyle “kültür endüstri”sine rağmen bir şeyler yapmak, akıntıya karşı küreklere davranmaya benziyor. Bu nedenle farklı yaş grubundaki bireylerin, dayatılan tek tip müzik endüstrisinden sıyrılıp aynı şarkılara, ezgilere gönlünde yer açması gittikçe türüne az rastlanan bir durum.