Kur’an, öte dünya vaadiyle bu dünyanın bir imtihan yurdu olduğunu bizlere açıklıkla bildiriyor. İmtihanın kolaylıkta ve zorlukta değişken durumlara bağlı olarak insanın karşısına çıkacağı da yine Müslümanların malumu. Şüphesiz sırat-ı müstakim üzere olmak, imkânsız olmadığı gibi kolay bir şey de değildir. Bu minvalde sağlam duruş sergilemek de yitip gitmek de vardır. Aslında yaşam ve mücadele, tam da bu iki hal arasında cereyan etmekte ve tercihlerimizle şekillenmektedir. Bu nedenle yeryüzünde cennet tahayyülü yerine, karşılaşılan problemlere, çeldirici durumlara ve özellikle zihinsel tereddüt haline odaklanmak gerekir. Eğer zihinler, karşı konulamaz problemler karşısında İslâmî mantığın meşruiyetinden olursa sanırım bunun bedeli çok ağır olacaktır.
İslâm’ın insanlık için yegâne kurtuluş yolu olarak telakki edildiği bir düzlemde yılgınlık kavramının kendine yer bulması mümkün değildir. Zaten insanlara umut olarak inmiş bir dinin yılgınlığı olumlayacak bir yaklaşım barındırması beklenilmez. Bu açıdan arızi bir durum olan ümitsizlik ve yılgınlık psikolojisi, dinin değil müntesiplerinin çıkmazı olarak görülür. Tabiî ki bu arızi durumun içsel ve dışsal amillere bağlı olarak baş gösterdiğini bilmekte fayda var. Dışsal amiller, yaşamın yasasından ileri gelir ve karşıtlık durumuna bağlı olarak varlık gösterir. Dolayısıyla Şeytan’ın Adem’in yollarını beklemekten geri durmasını, İbrahim’lerin karşısına Nemrut’ların dikilmemesini arzulamak boşunadır. Ne edilse de bu güçlerin varlığı daimidir. Ama daimiliği koşula bağlanacak şey, bu karşıtlık karşısında imanın göstereceği performans olacaktır. Söz konusu dışsal amillerin ezici gücü karşısında bir yenilgi durumu yaşanacaksa bunu bir yere kadar anlamak da kaldırmak da beklenebilir bir şeydir. Yenilgiden zafere çıkmak, küllerinden doğmak gibi diriltici ve mücadeleyi pekiştirici ifadelerin söz konusu bağlamda rahatlatıcı olduğu görülür. Fakat İslami bünyenin içinden baş gösteren olumsuzluklar, daha yaralayıcı ve ümitleri kırıcı bir etki gösterir. Bu durumda tam tükenmişlik halinin belirmesi daha kolaydır. Çünkü öncesinde dışsal etkenlere karşı koyma konusunda gösterilen mukavemet ve birleştirici unsurlar, bu defa içten olunca ümitsizlik kavi bir hal almaktadır. Güven duygusunun zedelenmesi, beklentilerin boşa çıkması, motivasyon unsurlarının sorgulanır hale gelmesi kolay üstesinden gelinecek şeyler değildir.
Keşke içsel amillere bağlı olarak baş gösteren yılgınlık psikolojisinin üstesinden direnç cümlelerinin sıralanmasıyla çıkılabilseydi. Ama maalesef bu hiç kolay bir şey değildir. Bir bedel ödemeden bu durumlardan sıyrılmanın gerçekleşmeyeceği acı gerçektir. Etrafımız gençliklerine özlemle bakan yetişkinler, mehdiyi beklemekten harap olmuş muttakiler, iktidar olmakla muktedir olmayı karıştıranlar, şikâyet edilen kişilerin mirasını devralanlar, sosyal ve siyasi hayatı kangrene çevirenler, İslâm’ın adalet ve hakkaniyet şiarını kirletenler, yalnızca kendine Müslüman olanlar, tevhid erleri ve adaylarının yarınlarını çalıp onları birer kavmiyet bekçisi haline getirenler, kendine gömülmekten ötekilerin hakkı ve hukukunu düşünmeyenler, en yakınları aleyhinde olduğu için doğru sözden kaçınanlar, eğilip bükülenler ve bu kabilden sayılabilecek pek çok olumsuz özneyle dolup taşmıştır. Öte tarafta ise sesleri çıkmayanlar, aba altından sopa gösterilenler, artık Müslümanlar ağzıyla kuş da tutsa diyenler gibi kişi ve kesimler kalmıştır. Şimdi bu kişilere ve kesimlere sizin dininiz size bizim dinimiz bize mi denmelidir? Abdestin farzları mı anlatılmalı, orucun hikmetinden mi bahsedilmelidir? Kaybetmek pahasına gerçek kazancı sağlayacak hakk ve adalet ayakta tutulmayacaksa, suya sabuna dokunulmayacaksa Endülüs Medeniyeti, Asr-ı Saadet, İslâm’ın bir arada yaşama kültürü, değerler eğitimi, özgürlük kavramı, Aliya İzzetbegoviç gibi konu ve şahsiyetler üzerine bilimsel, kültürel, sanatsal faaliyetlere mi bunları gark etmelidir? Doğrusu yılgınlığa ve ümitsizliğe sevk edecek pek çok şey söz konusudur. Özde olmayan adalet ve hakkaniyet, sözde olduğu müddetçe kayıplar artacaktır. Çünkü İslam’ın tam teslimiyet olduğu ortaya konulamamış, bir temsiliyet yanılgısı yaşanmış ve bu hale gelinmiştir. Muhataplar kaybedilmiş, kaybetmeye neden olan sebeplerden ötürü de kendini Müslüman addedenlerin iddiaları boşa çıkmıştır.
Şüphesiz her çağın kendine göre aşılması gereken zorlukları vardır. Bu sayılanların geçmişte hiç olmadığını söylemek zaten doğru olmaz. Ama kişi, kendi zamanından ve yapabileceklerinden sorumludur. Kazancı ve iddiaları başka kişi ve yapılardan beklemek yanlış olduğu gibi yenilgiyi de yalnızca onların sırtına yükleyerek bu işten sıyrılmak doğru olmaz. Bu nedenle mütevazı ve anlamlı bir dünyada mukavemet göstermek, gerçeklikten yoksun mutlakçı bir dilden kaçınmak gerekir. Büyük iddialarla büyüleyici bir etki peşinde koşmaktansa tutarlı davranışlarla hem kendimize hem de muhataplara güven telkin edilmelidir. İslam, bu anlamda asla pasif ve pesimist bir ruh haline izin vermez. Yılgınlığın zihinsel tereddüdüne hoş bakmaz. Bir iş bittiğinde diğer işe koyulmayı salık verir. O ne realizmin katı koşulları karşısında yılgınlığa kapılmayı doğru bulur ne de gerçeklikten yoksun bir idealizmi yüceltir. Eğer bir denge tutturulmazsa alınacak kararların, sergilenecek davranışların ihtiyaca binaen olduğuna şüpheyle yaklaşılır. Bu yüzden konuşmak veya susmak gibi eylemler, ancak ve ancak yerinde ve zamanında olmak koşuluyla doğru bulunur. Peki, şimdi yerinde ve zamanında olan nedir? Susmak mı, konuşmak mı, yoksa yılmak mı?
1982 yılında Bingöl’de doğdu. İlk ve ortaöğrenimini aynı şehirde tamamladı. Karadeniz Teknik Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü’nden 2002 yılında mezun oldu. Bir süre Türkçe öğretmenliği yaptı.
2014 yılında Atatürk Üniversitesi Türkçe Eğitimi alanında “Cahit Koytak’ın Şiirlerinde Yüceltilmiş İnsana Özgü Değerler” başlıklı yüksek lisans tezini; 2020 yılında ise “Mültecilik Temalı Çocuk Edebiyatı Ürünlerinin 7. Sınıf Türkçe Derslerinde Öğrencilerin Mültecilere Yönelik Tutumlarına Etkisi” başlıklı doktora tezini tamamladı.
Akademik çalışmalarının yanı sıra yazı ve şiirleri; Umran, Bilge Adamlar, Nida, Temmuz, Muhayyel, Tasfiye ve Hecedergilerinde yayımlandı.
Yayımlanmış eserleri arasında; Pepuk Kuşu Hikâyesi / Bir Hidayet Uyarlaması (şiir, 2018), Taşranın Direnci Şehrin Bilinci / Metin Önal Mengüşoğlu (inceleme, 2020) ve Apaçık (şiir, 2021) bulunmaktadır.
Hâlen Muş Alparslan Üniversitesi’nde görev yapmakta olup evli ve iki çocuk babasıdır.
İnsan, dünyada istenmeyen misafir olduğunu bilirse ne yapar?
Sfenks’in Midas’ın “İnsan için en iyi olan nedir?” sorusuna ilginç bir cevabı vardır: “İnsan için en iyisi, hiç doğmamış olmaktır; hadi doğdu, o zaman da hemen ölmektir!” Bu cevap, “istenmeyen misafirliğin” bir görünümüdür. Dünyada istenmeyen insan, ya dünyada olmaktan vazgeçecek ya da kendisini istemeyene karşı “direnişe” geçip savaşacaktır. Tragedyanın “kozmosu” işte bu ikili dünyada kurar kendini.
Peki, esas noktaya gelecek olursak, dini temelden yoksun kalındığında, ahlâki normlar hâlâ bağlayıcılığını koruyabilir mi? İnsanların, kendinden büyük bir otorite olmaksızın, bencillikten ve faydacı hesaplardan arınmış bir etik ilke etrafında birleşebilmesi mümkün müdür?
Pek çok yaklaşım ilk insan, ilk toplum ve ilk(el) devlet organizasyonu gibi evrimci bir paradigma ile tanımlama yapsa da bilinen tarihi bilgide devlet mefhumu neredeyse insan ile yaşıt durumdadır. Tarihte pek çok devlet bugün anlaşılan aşkın bir yapıda olmasa da siyasal bir organizasyon olarak her daim varlığını devam ettirmiştir.
Bilinen insanlık tarihinin en kadim meselesidir göç… Bir yerden başka bir yere gitmek anlamında hareketi/dinamizmi/devingenliği havi bir boyuta sahiptir. Nedenleri çeşitlidir… Coğrafyanın zorlayıcılığı olabileceği gibi açlık-yoksulluk-kıtlık-savaş da olabilir… Bir inancın-itikadın-ideolojinin yayılmasını sağlamak ya da ticari faaliyetler de dahildir bu nedenlerin arasına… Her halükarda mekan değişimi söz konusudur ve bu değişim tarih boyunca başka değişimleri de beraberinde getirmiştir.
Zor yıllarda aydın olmak… Ya da aydına ihtiyaç duymak… Cesaretin budandığı, korkunun egemen kılındığı zamanlarda… Bid’atlerle kucaklaşıldığı, düş kurulmasına bile engellerin çıktığı zamanlarda… Sarsıcı, dönüştürücü, yozlaştırıcı, bir değişim sürecinden geçilmektedir. Bu değişim sürecinde özellikle Müslüman aydınlarda, öncü kadrolarda düşünsel bakımdan yalpalamalar yaşanmakta, görece olumluluklara razı olmanın, bazı imkânlar elde etmenin etkisiyle sistem içi değişime eklemlenmeler …
Susmak mı Konuşmak mı Yılmak mı
Kur’an, öte dünya vaadiyle bu dünyanın bir imtihan yurdu olduğunu bizlere açıklıkla bildiriyor. İmtihanın kolaylıkta ve zorlukta değişken durumlara bağlı olarak insanın karşısına çıkacağı da yine Müslümanların malumu. Şüphesiz sırat-ı müstakim üzere olmak, imkânsız olmadığı gibi kolay bir şey de değildir. Bu minvalde sağlam duruş sergilemek de yitip gitmek de vardır. Aslında yaşam ve mücadele, tam da bu iki hal arasında cereyan etmekte ve tercihlerimizle şekillenmektedir. Bu nedenle yeryüzünde cennet tahayyülü yerine, karşılaşılan problemlere, çeldirici durumlara ve özellikle zihinsel tereddüt haline odaklanmak gerekir. Eğer zihinler, karşı konulamaz problemler karşısında İslâmî mantığın meşruiyetinden olursa sanırım bunun bedeli çok ağır olacaktır.
İslâm’ın insanlık için yegâne kurtuluş yolu olarak telakki edildiği bir düzlemde yılgınlık kavramının kendine yer bulması mümkün değildir. Zaten insanlara umut olarak inmiş bir dinin yılgınlığı olumlayacak bir yaklaşım barındırması beklenilmez. Bu açıdan arızi bir durum olan ümitsizlik ve yılgınlık psikolojisi, dinin değil müntesiplerinin çıkmazı olarak görülür. Tabiî ki bu arızi durumun içsel ve dışsal amillere bağlı olarak baş gösterdiğini bilmekte fayda var. Dışsal amiller, yaşamın yasasından ileri gelir ve karşıtlık durumuna bağlı olarak varlık gösterir. Dolayısıyla Şeytan’ın Adem’in yollarını beklemekten geri durmasını, İbrahim’lerin karşısına Nemrut’ların dikilmemesini arzulamak boşunadır. Ne edilse de bu güçlerin varlığı daimidir. Ama daimiliği koşula bağlanacak şey, bu karşıtlık karşısında imanın göstereceği performans olacaktır. Söz konusu dışsal amillerin ezici gücü karşısında bir yenilgi durumu yaşanacaksa bunu bir yere kadar anlamak da kaldırmak da beklenebilir bir şeydir. Yenilgiden zafere çıkmak, küllerinden doğmak gibi diriltici ve mücadeleyi pekiştirici ifadelerin söz konusu bağlamda rahatlatıcı olduğu görülür. Fakat İslami bünyenin içinden baş gösteren olumsuzluklar, daha yaralayıcı ve ümitleri kırıcı bir etki gösterir. Bu durumda tam tükenmişlik halinin belirmesi daha kolaydır. Çünkü öncesinde dışsal etkenlere karşı koyma konusunda gösterilen mukavemet ve birleştirici unsurlar, bu defa içten olunca ümitsizlik kavi bir hal almaktadır. Güven duygusunun zedelenmesi, beklentilerin boşa çıkması, motivasyon unsurlarının sorgulanır hale gelmesi kolay üstesinden gelinecek şeyler değildir.
Keşke içsel amillere bağlı olarak baş gösteren yılgınlık psikolojisinin üstesinden direnç cümlelerinin sıralanmasıyla çıkılabilseydi. Ama maalesef bu hiç kolay bir şey değildir. Bir bedel ödemeden bu durumlardan sıyrılmanın gerçekleşmeyeceği acı gerçektir. Etrafımız gençliklerine özlemle bakan yetişkinler, mehdiyi beklemekten harap olmuş muttakiler, iktidar olmakla muktedir olmayı karıştıranlar, şikâyet edilen kişilerin mirasını devralanlar, sosyal ve siyasi hayatı kangrene çevirenler, İslâm’ın adalet ve hakkaniyet şiarını kirletenler, yalnızca kendine Müslüman olanlar, tevhid erleri ve adaylarının yarınlarını çalıp onları birer kavmiyet bekçisi haline getirenler, kendine gömülmekten ötekilerin hakkı ve hukukunu düşünmeyenler, en yakınları aleyhinde olduğu için doğru sözden kaçınanlar, eğilip bükülenler ve bu kabilden sayılabilecek pek çok olumsuz özneyle dolup taşmıştır. Öte tarafta ise sesleri çıkmayanlar, aba altından sopa gösterilenler, artık Müslümanlar ağzıyla kuş da tutsa diyenler gibi kişi ve kesimler kalmıştır. Şimdi bu kişilere ve kesimlere sizin dininiz size bizim dinimiz bize mi denmelidir? Abdestin farzları mı anlatılmalı, orucun hikmetinden mi bahsedilmelidir? Kaybetmek pahasına gerçek kazancı sağlayacak hakk ve adalet ayakta tutulmayacaksa, suya sabuna dokunulmayacaksa Endülüs Medeniyeti, Asr-ı Saadet, İslâm’ın bir arada yaşama kültürü, değerler eğitimi, özgürlük kavramı, Aliya İzzetbegoviç gibi konu ve şahsiyetler üzerine bilimsel, kültürel, sanatsal faaliyetlere mi bunları gark etmelidir? Doğrusu yılgınlığa ve ümitsizliğe sevk edecek pek çok şey söz konusudur. Özde olmayan adalet ve hakkaniyet, sözde olduğu müddetçe kayıplar artacaktır. Çünkü İslam’ın tam teslimiyet olduğu ortaya konulamamış, bir temsiliyet yanılgısı yaşanmış ve bu hale gelinmiştir. Muhataplar kaybedilmiş, kaybetmeye neden olan sebeplerden ötürü de kendini Müslüman addedenlerin iddiaları boşa çıkmıştır.
Şüphesiz her çağın kendine göre aşılması gereken zorlukları vardır. Bu sayılanların geçmişte hiç olmadığını söylemek zaten doğru olmaz. Ama kişi, kendi zamanından ve yapabileceklerinden sorumludur. Kazancı ve iddiaları başka kişi ve yapılardan beklemek yanlış olduğu gibi yenilgiyi de yalnızca onların sırtına yükleyerek bu işten sıyrılmak doğru olmaz. Bu nedenle mütevazı ve anlamlı bir dünyada mukavemet göstermek, gerçeklikten yoksun mutlakçı bir dilden kaçınmak gerekir. Büyük iddialarla büyüleyici bir etki peşinde koşmaktansa tutarlı davranışlarla hem kendimize hem de muhataplara güven telkin edilmelidir. İslam, bu anlamda asla pasif ve pesimist bir ruh haline izin vermez. Yılgınlığın zihinsel tereddüdüne hoş bakmaz. Bir iş bittiğinde diğer işe koyulmayı salık verir. O ne realizmin katı koşulları karşısında yılgınlığa kapılmayı doğru bulur ne de gerçeklikten yoksun bir idealizmi yüceltir. Eğer bir denge tutturulmazsa alınacak kararların, sergilenecek davranışların ihtiyaca binaen olduğuna şüpheyle yaklaşılır. Bu yüzden konuşmak veya susmak gibi eylemler, ancak ve ancak yerinde ve zamanında olmak koşuluyla doğru bulunur. Peki, şimdi yerinde ve zamanında olan nedir? Susmak mı, konuşmak mı, yoksa yılmak mı?
Yazar
1982 yılında Bingöl’de doğdu. İlk ve ortaöğrenimini aynı şehirde tamamladı. Karadeniz Teknik Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü’nden 2002 yılında mezun oldu. Bir süre Türkçe öğretmenliği yaptı.
2014 yılında Atatürk Üniversitesi Türkçe Eğitimi alanında “Cahit Koytak’ın Şiirlerinde Yüceltilmiş İnsana Özgü Değerler” başlıklı yüksek lisans tezini; 2020 yılında ise “Mültecilik Temalı Çocuk Edebiyatı Ürünlerinin 7. Sınıf Türkçe Derslerinde Öğrencilerin Mültecilere Yönelik Tutumlarına Etkisi” başlıklı doktora tezini tamamladı.
Akademik çalışmalarının yanı sıra yazı ve şiirleri; Umran, Bilge Adamlar, Nida, Temmuz, Muhayyel, Tasfiye ve Hecedergilerinde yayımlandı.
Yayımlanmış eserleri arasında; Pepuk Kuşu Hikâyesi / Bir Hidayet Uyarlaması (şiir, 2018), Taşranın Direnci Şehrin Bilinci / Metin Önal Mengüşoğlu (inceleme, 2020) ve Apaçık (şiir, 2021) bulunmaktadır.
Hâlen Muş Alparslan Üniversitesi’nde görev yapmakta olup evli ve iki çocuk babasıdır.
İlgili Yazılar
Tragedyadan Modern Sinemaya Şiddetin Görünümleri
İnsan, dünyada istenmeyen misafir olduğunu bilirse ne yapar?
Sfenks’in Midas’ın “İnsan için en iyi olan nedir?” sorusuna ilginç bir cevabı vardır: “İnsan için en iyisi, hiç doğmamış olmaktır; hadi doğdu, o zaman da hemen ölmektir!” Bu cevap, “istenmeyen misafirliğin” bir görünümüdür. Dünyada istenmeyen insan, ya dünyada olmaktan vazgeçecek ya da kendisini istemeyene karşı “direnişe” geçip savaşacaktır. Tragedyanın “kozmosu” işte bu ikili dünyada kurar kendini.
Seküler Bir Ahlâkın İmkânı Nedir?
Peki, esas noktaya gelecek olursak, dini temelden yoksun kalındığında, ahlâki normlar hâlâ bağlayıcılığını koruyabilir mi? İnsanların, kendinden büyük bir otorite olmaksızın, bencillikten ve faydacı hesaplardan arınmış bir etik ilke etrafında birleşebilmesi mümkün müdür?
İnsanın Laneti ve Hikmeti Arasında Devletin Modern Hali
Pek çok yaklaşım ilk insan, ilk toplum ve ilk(el) devlet organizasyonu gibi evrimci bir paradigma ile tanımlama yapsa da bilinen tarihi bilgide devlet mefhumu neredeyse insan ile yaşıt durumdadır. Tarihte pek çok devlet bugün anlaşılan aşkın bir yapıda olmasa da siyasal bir organizasyon olarak her daim varlığını devam ettirmiştir.
Kim Yerli? Kim Göçmen? Kim Yabancı?
Bilinen insanlık tarihinin en kadim meselesidir göç… Bir yerden başka bir yere gitmek anlamında hareketi/dinamizmi/devingenliği havi bir boyuta sahiptir. Nedenleri çeşitlidir… Coğrafyanın zorlayıcılığı olabileceği gibi açlık-yoksulluk-kıtlık-savaş da olabilir… Bir inancın-itikadın-ideolojinin yayılmasını sağlamak ya da ticari faaliyetler de dahildir bu nedenlerin arasına… Her halükarda mekan değişimi söz konusudur ve bu değişim tarih boyunca başka değişimleri de beraberinde getirmiştir.
Kurulu Sistemlerin Truva Atı Olmak
Zor yıllarda aydın olmak… Ya da aydına ihtiyaç duymak… Cesaretin budandığı, korkunun egemen kılındığı zamanlarda… Bid’atlerle kucaklaşıldığı, düş kurulmasına bile engellerin çıktığı zamanlarda… Sarsıcı, dönüştürücü, yozlaştırıcı, bir değişim sürecinden geçilmektedir. Bu değişim sürecinde özellikle Müslüman aydınlarda, öncü kadrolarda düşünsel bakımdan yalpalamalar yaşanmakta, görece olumluluklara razı olmanın, bazı imkânlar elde etmenin etkisiyle sistem içi değişime eklemlenmeler …