Ümitvar insandır Müslüman. Belki yorulur, çile çeker, işkence görür, hapis yatar, sürgün edilir, şehit olur ama hak yoldaysa, haklıysa, meşruysa isteği; Müslüman yılmaz. Bıkmaz, usanmaz. Gözü korkmaz. Cesareti kırılmaz. Yüreksizleşmez. Karamsar olmaz. Haksızlığa, zulme ve adaletsizliğe sessiz kalmaz. Karşı çıkar, direnir. Ölüm meleğiyle karşılaşıncaya dek bütün kötülüklerle, ahlâksızlıklarla, haddi aşmışlıklarla savaşmaya devam eder. Esir edilir belki fakat teslim olmaz. Sesi kısılsa, kesilse; kalbi haykırır. Bütün kapılar yüzüne kapansa, yeni kapıların açılacağından ümidini asla kesmez. Ümitsizliğe düşenlerin, hayata küstüğünü, yaşayan ölüler olduğunu bilir.
İnsanı, mücadele ve ümit bağlıyor hayata. Ümit, hayat demektir. Hayat, ümitten başka ne ki! Ümit meyvelerinin olgunlaşmasını sabırla beklemekten başka ne ki hayat? Ümit; ekindir, fidandır, çabadır, çalışmaktır, cehddir, gayrettir, mücadeledir… Devşirilen meyvedir ümit.
Hüzünlü günleri geride bırakarak güzel günlere ulaşmak ümidiyle kulaç atıp duruyoruz zaman okyanusunda…
Ümidi çıkarırsanız hayattan, geriye ne kalır ki? Ümitle yaşar insan. Yılan, karamsarlığa düşen, ümitlerini yitiren için; yaşanmaz olur hayat. Kurşundan bir yük olur sırtında. Elinde kelepçe, ayaklarında pranga olur. Ümidini kesen, kendisini hayata bağlayan damarlarını kesmiş demektir. Doğmayı bekleyen ana rahmindeki çocuğun, göbek bağıdır ümit.
Asıl ölüm; ümitlerin tükenişidir. Ümitlerini canlı tutanlar, ölseler de yaşarlar. “Ümidini kaybedenin, başka kaybedecek şeyi yoktur.”
diyor, Boise.
Mehmet Akif; “Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar.” diyor.
İstenmeden yapılan, kötü sonuçlara sebep olan birçok olayın temelinde ümitlerin yitirilişini görüyoruz. “Başka çarem yoktu. Ne yapabilirdim?” derken; bütün ümit kapılarının kapandığını söylemek istiyorlar.
Ötenazi, ümitlerini yitirenlerin çaldıkları son kapı değil mi?
İntiharların asıl sebebi de ümitleri yitirmekten başka ne ki? Ümitlerin tükenişinden sonra yenilgiyi kabul etmektir, dünyanın kararışıdır intihar. Gönlünün karanlığına zerre kadar ışık düşen insan intihar etmez.
“Ye’s (ümitsizlik) öyle bir bataktır ki düşersen boğulursun.
Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun.” diyen Akif, bir ümit feneri yakıyor ümitsizlik fırtınasına kapılıp yolunu yitirenlere.
Levni de Akif gibi;
“Böyledir; Mevla’dan kesme sen ümit.
Gün doğmadan neler doğar, demişler.” diyerek yeni ümit ışıklarının doğabileceğini muştuluyor ümitsizliğe düşenlere.
Ümitler tükenende, yüreklerin sızlanışı, gözyaşı olur öper yanakları. Bazen de sevda derecesinde ümit arayışı, rahmet damlaları olur akar gözlerden. Ümit, gözyaşı olup akınca; vuslat, şefkatli kollarını açar, kucaklar insanı. Sevdayla aranan bulunur mutlaka. Umut kapılarının kapandığı bir anda insan, umduğuyla karşılaşınca ümidin muştusu olarak sevinç gözyaşları öper bu kez gözleri.
Bazen bir söz ümit oluyor insana… Bazen tatlı bir gülüş… Bazen yağmurun yağışı, bir gülün açışı, bir bülbülün ötüşü, bir rüzgârın esişi… Bazen yürekten süzülüp gelen iki damla gözyaşı…
Küçük büyük, iyi kötü ne hülyalar kurmuyor, neler düşlemiyor insanoğlu! Neler ümit etmiyor! İyi ki insanlar, insanların hayallerine muttali olmuyorlar. Bizi teselli eden ne iyi sırdaş, ne sadık arkadaş, ne güzel yoldaşımızdır ümitlerimiz! Yılgınlık, insanın kolunu – kanadını kıran sinsi düşmandır.
Bazen basit oluyor ümit ettiğimiz şeyler, bazen de çok önemli…
“Ah şu çocuk bir büyüse…” diyerek ne cefa çekmez, ne fedakârlığa katlanmaz analar. Yılgınlık putunun ensesine azim baltasını indiren kahramanlardır onlar. Ninnilerinde bile çocuğunu şefkatle sahiplenme ve büyütme arzusu şarkılaşır dudaklarında. Ümitleşir çocuklar, büyüklerin dünyasında… İstikbal olurlar.
Her çocuk, anasından ziyade; ümitlerin memesini emerek büyür…
“Ah, bir büyüsem…”, “Okullar bitirsem…”, “Sınavları kazansam…”, “İşe girsem…”, “Evlensem… Çocuğum olsa… Bir ev, araba alsam…”
Bir anne olma ümidi, nice hayallerle doldurur genç kızların yüreğini. Hatta küçük yaşlarda oyuncak bebeklerle oynayarak başlar bu özlem. Kendileri ve çocukları için beklentilerinden sonra torunları için, (ömrü yeterse) torunların çocukları için bitimsiz beklentiler birbirini kovalar. Zaman nehrinde yılmadan, yorulmadan döner durur ümit dolabı…
Çiftçi, nice ümitle tahıl, sebze eker toprağa. Fidan diker. Gözü gibi korur. Bir çocuk gibi bakar onlara. Ümittir aslında ekilen. Her tohum, her fidan bir ümittir… Toprakla, suyla beslenen, çapalanan, ümittir.
Ümitler de canlıdır. Doğarlar, büyürler, yaşarlar, yaşlanırlar ve tatlı bir hatıra olarak gönüllere gömülürler.
Gönüller ümit yuvasıdır. Rahme düşen ümittir. İnsanlar, ümitle açar gözlerini dünyaya. Ümitle beslenir. Zaman denilen ata binmiş, durmadan, dinlenmeden ümitlerin peşinde yol alarak yaşlanıyoruz.
Ümitleri çekip alırsanız hayattan; hayat, hayat olmaktan çıkar. Posası kalır. Rayihasızlaşır, renksizleşir, tatsızlaşır.
Tevbe de bu değil mi! Tevbe, pişmanlıktır. Pişmanlık, yeni ümitlerin yeşermesidir.
Sabır da bu aslında… Şiddetli rüzgâr karşısında kırılmamak için taze çimen gibi sipere yatıp fırsat kollamaktır. Yılgınlık değil, yorgunluk değil, ölümü kabullenip kabre gömülmek değil; toprak altındaki tohum gibi potansiyel yüklenmektir sabır. Hakkı, hakikati bayraklaştırmak, göndere çekmek için; bilerek, düşünerek akıllıca plan ve proje hazırlamaktır. Yol haritası belirleme molasıdır. Direnişin gölgesinde ümidi bilemektir. Sabrı soluyarak olgunlaşır ümitler. Ümidin toprağı, havası, suyu; sabırdır. Bayramlar, düğünler, törenler, ümitle yoğrulmuş sabrın semeresidir.
İşleri, makamları, maddi durumları, ırkları, dilleri, düşünceleri, inançları, sosyal sınıfları ne olursa olsun; insanların sevgisi, sevdası, aşkı ümitten başka bir şey değil. Leyla, Mecnunun gözünde ümidin somutlaşması, insan şekline bürünmesidir. Sevgi ümittir. Sevgili, ümidin kimlik, kişilik kazanmasıdır. Ümidin vuslatıdır cennet.
İnsan, beklentilerini aramaktan bitkin düşer gündüzleri. Gece, düşüne girer çoğu kez ümitleri.
Seneca; “Fakir insan, malı az olan insan değil; arzusu çok olandır.” diyor. Doğru. Arzusu çok olan, doyumsuz, kanaatsiz, açgözlü insan; malı çok olsa da, fakirdir. Ümit beslemek, açgözlülük değil; hakkı olduğu kadarını istemektir. Meşru olanı arzu etmektir. Ümitler kadar insanı zenginleştiren başka ne var! Ümitleri, hayalleri, idealleri büyük ve geniş olan insanlar zengin insanlardır. Gerçek zenginler onlardır.
Ümitlerden ümit kesmeye hakkımız yok bizim. Yaratan’ın nimetleri bol, rahmeti ve şefkati bizim umut ettiklerimizden çok daha geniştir.[1] Sonsuzdur. Pes etmek, bıkkınlık, karamsarlık, ümitsizlik yakışmıyor Müslüman’a.
Hep yokuş çıkılmıyor ki… Bazen acılar hafifliyor zamanla. Kasırgalar, fırtınalar diniyor. Karlar eriyor. Gün ışıyor… Toprak gevriyor, kabarıyor… Yeni ümitler filizleniyor…
Kuşkusuz, Yaratan, her istediğini elde etme yetkisini de bahşetmiyor kullarına: “İnsan, her istediğini elde etme hakkına sahip olduğunu mu sanıyor.”[2] “İnsan, güzel şeyleri istemekten usanmaz. Fakat kendisine bir kötülük dokununca da, üzülür ve ümitsizliğe düşer.” buyuruyor.[3]
Başarıyı verecek olan da yalnız O’dur. Yaratan O, yöneten O, rızk veren O, gücün ve kuvvetin gerçek sahibi O. Bize ait olan her şey O’nun bir kayrası değil mi? Allah’ın vermediğini kim verebilir? Verdiğini de kim engelleyebilir?
Müslüman, sorumluluk bilinciyle hareket eden insandır. Gücünün yetmediğinden sorulmayacağını,[4] gücünün yettiği her şeyden sorumlu olduğunu bilir. Bütün fiillerini hesap verme korkusuyla mayalar. Hesap günü yüzünün ak çıkması için çabalar. Onun kitabında yılgınlığın, ümitsizliğin yeri yoktur.
Dünyayı dar etseler, şehirler yaşanmaz olsa; Ashab-ı Kehf’in sığındığı mağara olur ümit.
Nehre atsalar; Musa’nın beşiği olur. Arkasında düşman, önünde derya olsa; yarılan deniz olur.
Derin deryalarda yüzen bir balığın karnında mahkûm olsa; Müslüman, yine kesmez ümidini kurtuluştan. Özgürlük özlemi ümit olur.
Nemrutların ateşi sarsa etrafını; o yeri serin ve selamet bahçe kılan kutlu bir nida olur.
Issız çöllerde susuzluktan yanıp kavrulsa; Hacer’in ve İsmail’in mirası zemzem olur.
Uçsuz bucaksız bir çölde, ölsün diye kuyuya atılsa; o kuyuya yolu düşen bir kervan olur ümit. Züleyhaların zindanlarında çürümeye terk edilse; bir rüyanın yorumu olur.
Ümit, Nuh’un gemisi… İsa’nın yükseleceği Allah nezdindeki makamı… Son Nebi’nin hicret edeceği Medine… (Selam olsun cümlesine.)
Dünya hayatı ile de sınırlı değil elbet; ötelere uzuyor ümitlerimiz. Bunu daha çok önemsiyor temiz akıl sahipleri. Allah’ın memnuniyetini kazanma ve cennette yaşama ümidini, ümitlerin en güzeli biliyorlar.[5] Aslında bütün gayretleri, cehtleri buna yönelik. Dünyada özlenen, ulaşmak istenilen bütün ümit nehirleri, ahiretteki ümit okyanusuna doğru akıyor.
25 Haziran 1952’de Malatya’da doğdu. Malatya Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden 1976 yılında mezun oldu. Malatya’da çeşitli resmî kurumlarda yöneticilik, farklı okullarda öğretmenlik ve SHÇEK bünyesinde yurt müdürlüğü yaptı. Daha sonra aynı kurumda öğretmen olarak görevini sürdürdü. 2004 yılından itibaren Malatya Belediyesi’nde başkan danışmanı olarak görev aldı.
İlk yazısı Oku dergisinde yayımlandı. Sonraki yıllarda hikâye, deneme ve araştırmaları; Oku, Çile, Davet, Pınar, Aylık Dergi, İslâm, Mektep, Mavera, Nida ve Ribat dergileri ile Yeni Devir, Millî Gazete ve Vahdet gazetelerinde yayımlandı. Arkadaşlarıyla birlikte Malatya’da yayımlanan Uyanık (1975-1976) ve Millî Mefkûre (1978) dergilerinin kurucuları arasında yer aldı. Çeşitli dergilerin şiir ve makale yarışmalarında derece ve mansiyonlar kazandı.
“Barış Marşı” adlı şiiri, Yakup Fırat tarafından bestelenip seslendirildi. Hz. Ömer, Hz. Ali, Fatih Sultan Mehmet ve Ölüm Kalım Savaşı gibi tiyatro eserleri, çoğunlukla Gani Rüzgar Şavata tarafından sahnelendi.
1970 yılında Malatya’da il başkanlığını üstlenerek MTTB teşkilatının kuruluşunda görev aldı. Daha sonra birçok sivil toplum kuruluşunda çeşitli görevler üstlendi. Hâlen Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) ve İLESAM üyesi ve il temsilcisidir. Ayrıca Malatya Kent Konseyi Şair ve Yazarlar Grubu temsilcisi ile Gönüllü Türkiye Teşekkülleri Malatya Koordinatörü olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Evli ve dört çocuk babasıdır.
Başlıca eserleri arasında; Kar Yağıyordu Karanlığa, İnsan Fotoğrafları, Tarihten Bir Kara Yaprak, Hac ve Umre Nasıl Yapılır, Allah Erinin Yolu, İman ve Şirk, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Aile Devleti, Kur’an’a Hicret, İbadet Gerçeği, Müslümanları Rahatsız Edecek Yazılar, Müslüman Farkı, Firdevs Cennetinin Mirasçıları, Barışın Diğer Adı, Kurtuluş Namazda, Nikâh Daveti, Son Nebi Hz. Muhammed, Hz. Hüseyin / Fırat – Kerbelâ, Beşinci Halife Ömer bin Abdülaziz ve Bir İslamcının 12 Eylül Hatıraları bulunmaktadır.
Şiir alanındaki eseri Diriliş Hasreti; antoloji çalışmaları arasında ise Şiir Peteği (1993) ve Beydağı Sanat Günleri Şiir Antolojisi yer almaktadır. Çocuk kitapları serisinde ise; Örneğim Peygamberim, Peygamberimizin En Yakın Arkadaşı Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Adaleti, Meleklerin Utandığı İnsan Hz. Osman, Allah’ın Aslanı Hz. Ali, Peygamber Torunu Hz. Hasan, Kerbelâ Şehidi Hz. Hüseyin ve Örnek Bir Yönetici Ömer bin Abdülaziz adlı eserleri bulunmaktadır.
“Bilir misin nedir o sarp yokuş? Bir kişiyi daha zincirlerinden kurtarmaktır. Veya açlık gününde muhtaçları doyurmaktır. Mesela yakın olan bir yetimi, ya da evsiz, barksız, yurtsuz, yuvasız bir düşkünü… Daha sonra iman edenlerden olmak ve birbirine hakkı ve merhameti tavsiye etmektir”. Beled/12-17 Bir nefes, bir nefes daha diyorum… Bir nefes daha istiyorum Allah’ım! Şu uçlarını …
“Yolculuğunuza hicret sevabı versin Rabbim… Yolcunun duası kabul olur. Esas yolculuk Allah’tan Allah’a olandır evladım. Ahiret yolcusuyuz hepimiz. Gönlü açık olanın yolu da açık olur. Sadakamızı vermeden aman ha! Görünmez belayı def eder sadaka. Sıla-i rahim ettiniz, bağları koparmadınız. Sıla-i rahim ta cennete uzanan bir bağdır.”
Ümit ederim iyisindir, zira ümit soluk alıp-vermenin niteliğini etkiler… Nicedir yazıyorum, içimden geldiği, dilimin döndüğü, aklımın erdiği kadarıyla… Geçen mektupta “istersen yaz e-mail adresime” dedim. Yazmadın, demek ki istemedin, yoksa yazacaklarını bitirmiş, sebeplerini yitirmiş olamazsın. Yok yok, sitem değil bu, niye sitem edeyim ki yazmak benim kararım ve tercihim, senin için de durum aynı diğer bir ifadeyle. Ama yazsaydın, yazmak kadar okumak da iyi gelirdi bana. Hâlinden haber almak, kafanı yoranları, gönlünü besleyenleri, ümidini destekleyenleri görmek isterdim/isterim. Kapsama alanımda olanlar ilgilendirir beni, yazarken dinliyor ve dinleniyorum ben, öyle düşünüyorum işte, yazmak bana iyi geldiği gibi sana da iyi gelir düşüncesindeyim.
Ankara’dan taşınarak İstanbul’a yerleşme kararı aldığımız o günlerde ilginç bir rüya görmüştüm: kayalık dağların arasından çok yüksek sesle ezan okuyordum ve beni kimse duymuyordu. İstanbul’da ormanlar arasında köy benzeri bir yere taşınmak nasip oldu. Komşularımız ya sonradan oraya ev yaptırıp daha çok dinlenmek için gelen kimselerdi ya da otuz kırk sene önce çoğunlukla Karadeniz’den gelip …
Müslüman Yılmaz!
Sebat, ağlayanı bir gün güldürür.
Sabredip azmeden menzile yürür.
İnsanı öldürmez hapis, işkence;
Öldürürse, ümitsizlik öldürür!
Ümitvar insandır Müslüman. Belki yorulur, çile çeker, işkence görür, hapis yatar, sürgün edilir, şehit olur ama hak yoldaysa, haklıysa, meşruysa isteği; Müslüman yılmaz. Bıkmaz, usanmaz. Gözü korkmaz. Cesareti kırılmaz. Yüreksizleşmez. Karamsar olmaz. Haksızlığa, zulme ve adaletsizliğe sessiz kalmaz. Karşı çıkar, direnir. Ölüm meleğiyle karşılaşıncaya dek bütün kötülüklerle, ahlâksızlıklarla, haddi aşmışlıklarla savaşmaya devam eder. Esir edilir belki fakat teslim olmaz. Sesi kısılsa, kesilse; kalbi haykırır. Bütün kapılar yüzüne kapansa, yeni kapıların açılacağından ümidini asla kesmez. Ümitsizliğe düşenlerin, hayata küstüğünü, yaşayan ölüler olduğunu bilir.
İnsanı, mücadele ve ümit bağlıyor hayata. Ümit, hayat demektir. Hayat, ümitten başka ne ki! Ümit meyvelerinin olgunlaşmasını sabırla beklemekten başka ne ki hayat? Ümit; ekindir, fidandır, çabadır, çalışmaktır, cehddir, gayrettir, mücadeledir… Devşirilen meyvedir ümit.
Hüzünlü günleri geride bırakarak güzel günlere ulaşmak ümidiyle kulaç atıp duruyoruz zaman okyanusunda…
Ümidi çıkarırsanız hayattan, geriye ne kalır ki? Ümitle yaşar insan. Yılan, karamsarlığa düşen, ümitlerini yitiren için; yaşanmaz olur hayat. Kurşundan bir yük olur sırtında. Elinde kelepçe, ayaklarında pranga olur. Ümidini kesen, kendisini hayata bağlayan damarlarını kesmiş demektir. Doğmayı bekleyen ana rahmindeki çocuğun, göbek bağıdır ümit.
diyor, Boise.
Mehmet Akif; “Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar.” diyor.
İstenmeden yapılan, kötü sonuçlara sebep olan birçok olayın temelinde ümitlerin yitirilişini görüyoruz. “Başka çarem yoktu. Ne yapabilirdim?” derken; bütün ümit kapılarının kapandığını söylemek istiyorlar.
Ötenazi, ümitlerini yitirenlerin çaldıkları son kapı değil mi?
İntiharların asıl sebebi de ümitleri yitirmekten başka ne ki? Ümitlerin tükenişinden sonra yenilgiyi kabul etmektir, dünyanın kararışıdır intihar. Gönlünün karanlığına zerre kadar ışık düşen insan intihar etmez.
“Ye’s (ümitsizlik) öyle bir bataktır ki düşersen boğulursun.
Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun.” diyen Akif, bir ümit feneri yakıyor ümitsizlik fırtınasına kapılıp yolunu yitirenlere.
Levni de Akif gibi;
“Böyledir; Mevla’dan kesme sen ümit.
Gün doğmadan neler doğar, demişler.” diyerek yeni ümit ışıklarının doğabileceğini muştuluyor ümitsizliğe düşenlere.
Ümitler tükenende, yüreklerin sızlanışı, gözyaşı olur öper yanakları. Bazen de sevda derecesinde ümit arayışı, rahmet damlaları olur akar gözlerden. Ümit, gözyaşı olup akınca; vuslat, şefkatli kollarını açar, kucaklar insanı. Sevdayla aranan bulunur mutlaka. Umut kapılarının kapandığı bir anda insan, umduğuyla karşılaşınca ümidin muştusu olarak sevinç gözyaşları öper bu kez gözleri.
Bazen bir söz ümit oluyor insana… Bazen tatlı bir gülüş… Bazen yağmurun yağışı, bir gülün açışı, bir bülbülün ötüşü, bir rüzgârın esişi… Bazen yürekten süzülüp gelen iki damla gözyaşı…
Küçük büyük, iyi kötü ne hülyalar kurmuyor, neler düşlemiyor insanoğlu! Neler ümit etmiyor! İyi ki insanlar, insanların hayallerine muttali olmuyorlar. Bizi teselli eden ne iyi sırdaş, ne sadık arkadaş, ne güzel yoldaşımızdır ümitlerimiz! Yılgınlık, insanın kolunu – kanadını kıran sinsi düşmandır.
Bazen basit oluyor ümit ettiğimiz şeyler, bazen de çok önemli…
“Ah şu çocuk bir büyüse…” diyerek ne cefa çekmez, ne fedakârlığa katlanmaz analar. Yılgınlık putunun ensesine azim baltasını indiren kahramanlardır onlar. Ninnilerinde bile çocuğunu şefkatle sahiplenme ve büyütme arzusu şarkılaşır dudaklarında. Ümitleşir çocuklar, büyüklerin dünyasında… İstikbal olurlar.
Her çocuk, anasından ziyade; ümitlerin memesini emerek büyür…
“Ah, bir büyüsem…”, “Okullar bitirsem…”, “Sınavları kazansam…”, “İşe girsem…”, “Evlensem… Çocuğum olsa… Bir ev, araba alsam…”
Bir anne olma ümidi, nice hayallerle doldurur genç kızların yüreğini. Hatta küçük yaşlarda oyuncak bebeklerle oynayarak başlar bu özlem. Kendileri ve çocukları için beklentilerinden sonra torunları için, (ömrü yeterse) torunların çocukları için bitimsiz beklentiler birbirini kovalar. Zaman nehrinde yılmadan, yorulmadan döner durur ümit dolabı…
Çiftçi, nice ümitle tahıl, sebze eker toprağa. Fidan diker. Gözü gibi korur. Bir çocuk gibi bakar onlara. Ümittir aslında ekilen. Her tohum, her fidan bir ümittir… Toprakla, suyla beslenen, çapalanan, ümittir.
Ümitler de canlıdır. Doğarlar, büyürler, yaşarlar, yaşlanırlar ve tatlı bir hatıra olarak gönüllere gömülürler.
Hayatın özeti bu. Ümitler, yoruyor, terletiyor bizi. Yiyip bitiriyor ömürlerimizi. Cennet ümidiyle ayrılıyoruz dünyadan. Ümidin vuslatıdır cennet.
Ümitleri çekip alırsanız hayattan; hayat, hayat olmaktan çıkar. Posası kalır. Rayihasızlaşır, renksizleşir, tatsızlaşır.
Tevbe de bu değil mi! Tevbe, pişmanlıktır. Pişmanlık, yeni ümitlerin yeşermesidir.
Sabır da bu aslında… Şiddetli rüzgâr karşısında kırılmamak için taze çimen gibi sipere yatıp fırsat kollamaktır. Yılgınlık değil, yorgunluk değil, ölümü kabullenip kabre gömülmek değil; toprak altındaki tohum gibi potansiyel yüklenmektir sabır. Hakkı, hakikati bayraklaştırmak, göndere çekmek için; bilerek, düşünerek akıllıca plan ve proje hazırlamaktır. Yol haritası belirleme molasıdır. Direnişin gölgesinde ümidi bilemektir. Sabrı soluyarak olgunlaşır ümitler. Ümidin toprağı, havası, suyu; sabırdır. Bayramlar, düğünler, törenler, ümitle yoğrulmuş sabrın semeresidir.
İşleri, makamları, maddi durumları, ırkları, dilleri, düşünceleri, inançları, sosyal sınıfları ne olursa olsun; insanların sevgisi, sevdası, aşkı ümitten başka bir şey değil. Leyla, Mecnunun gözünde ümidin somutlaşması, insan şekline bürünmesidir. Sevgi ümittir. Sevgili, ümidin kimlik, kişilik kazanmasıdır. Ümidin vuslatıdır cennet.
İnsan, beklentilerini aramaktan bitkin düşer gündüzleri. Gece, düşüne girer çoğu kez ümitleri.
Düşünce; kalkma ümidi elini uzatıyor, yetişiyor imdadımıza. Yokuş çıkarken; inişe yaklaşma ümidi büyüyor içimizde. Karanlığı, aydınlığın müjdecisi olarak görüyoruz. Kışı, baharın müjdecisi olarak… Üzülürken; sevinme ümidi ekiyoruz yüreklerimize.
Seneca; “Fakir insan, malı az olan insan değil; arzusu çok olandır.” diyor. Doğru. Arzusu çok olan, doyumsuz, kanaatsiz, açgözlü insan; malı çok olsa da, fakirdir. Ümit beslemek, açgözlülük değil; hakkı olduğu kadarını istemektir. Meşru olanı arzu etmektir. Ümitler kadar insanı zenginleştiren başka ne var! Ümitleri, hayalleri, idealleri büyük ve geniş olan insanlar zengin insanlardır. Gerçek zenginler onlardır.
Ümitlerden ümit kesmeye hakkımız yok bizim. Yaratan’ın nimetleri bol, rahmeti ve şefkati bizim umut ettiklerimizden çok daha geniştir.[1] Sonsuzdur. Pes etmek, bıkkınlık, karamsarlık, ümitsizlik yakışmıyor Müslüman’a.
Kuşkusuz, Yaratan, her istediğini elde etme yetkisini de bahşetmiyor kullarına: “İnsan, her istediğini elde etme hakkına sahip olduğunu mu sanıyor.”[2] “İnsan, güzel şeyleri istemekten usanmaz. Fakat kendisine bir kötülük dokununca da, üzülür ve ümitsizliğe düşer.” buyuruyor.[3]
Başarıyı verecek olan da yalnız O’dur. Yaratan O, yöneten O, rızk veren O, gücün ve kuvvetin gerçek sahibi O. Bize ait olan her şey O’nun bir kayrası değil mi? Allah’ın vermediğini kim verebilir? Verdiğini de kim engelleyebilir?
Müslüman, sorumluluk bilinciyle hareket eden insandır. Gücünün yetmediğinden sorulmayacağını,[4] gücünün yettiği her şeyden sorumlu olduğunu bilir. Bütün fiillerini hesap verme korkusuyla mayalar. Hesap günü yüzünün ak çıkması için çabalar. Onun kitabında yılgınlığın, ümitsizliğin yeri yoktur.
Dünyayı dar etseler, şehirler yaşanmaz olsa; Ashab-ı Kehf’in sığındığı mağara olur ümit.
Nehre atsalar; Musa’nın beşiği olur. Arkasında düşman, önünde derya olsa; yarılan deniz olur.
Derin deryalarda yüzen bir balığın karnında mahkûm olsa; Müslüman, yine kesmez ümidini kurtuluştan. Özgürlük özlemi ümit olur.
Nemrutların ateşi sarsa etrafını; o yeri serin ve selamet bahçe kılan kutlu bir nida olur.
Issız çöllerde susuzluktan yanıp kavrulsa; Hacer’in ve İsmail’in mirası zemzem olur.
Uçsuz bucaksız bir çölde, ölsün diye kuyuya atılsa; o kuyuya yolu düşen bir kervan olur ümit. Züleyhaların zindanlarında çürümeye terk edilse; bir rüyanın yorumu olur.
Ümit, Nuh’un gemisi… İsa’nın yükseleceği Allah nezdindeki makamı… Son Nebi’nin hicret edeceği Medine… (Selam olsun cümlesine.)
Dünya hayatı ile de sınırlı değil elbet; ötelere uzuyor ümitlerimiz. Bunu daha çok önemsiyor temiz akıl sahipleri. Allah’ın memnuniyetini kazanma ve cennette yaşama ümidini, ümitlerin en güzeli biliyorlar.[5] Aslında bütün gayretleri, cehtleri buna yönelik. Dünyada özlenen, ulaşmak istenilen bütün ümit nehirleri, ahiretteki ümit okyanusuna doğru akıyor.
Cehennem, ümitlerini yitirenlerin yeridir. Onların, Cehenneme dönen dünyaları, ahirete yansıyor. “Kâfirlerden başkası Allah’ın rahmetinden (merhametinden, şefkatinden, lütfundan) ümit kesmez.”[6]
Ümit yurdudur cennet… Ümit edenlerin yurdudur. Ümit sevdalılarının yurdu…
Ümitler olmasaydı hayat yaşamaya değer miydi?
Dipnotlar:
[1] Bkz. Zümer: 39/53; Hicr: 15/56; En’am: 6/12
[2] Necm: 53/24
[3] Fussilet: 41/49
[4] Bkz. Bakara: 2/286, 233; Mu’minun: 23/62; Enam: 6/152
[5] Bkz. Tevbe: 9/72; Al-i İmran: 3/162
[6] Yusuf: 12/87
Yazar
25 Haziran 1952’de Malatya’da doğdu. Malatya Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden 1976 yılında mezun oldu. Malatya’da çeşitli resmî kurumlarda yöneticilik, farklı okullarda öğretmenlik ve SHÇEK bünyesinde yurt müdürlüğü yaptı. Daha sonra aynı kurumda öğretmen olarak görevini sürdürdü. 2004 yılından itibaren Malatya Belediyesi’nde başkan danışmanı olarak görev aldı.
İlk yazısı Oku dergisinde yayımlandı. Sonraki yıllarda hikâye, deneme ve araştırmaları; Oku, Çile, Davet, Pınar, Aylık Dergi, İslâm, Mektep, Mavera, Nida ve Ribat dergileri ile Yeni Devir, Millî Gazete ve Vahdet gazetelerinde yayımlandı. Arkadaşlarıyla birlikte Malatya’da yayımlanan Uyanık (1975-1976) ve Millî Mefkûre (1978) dergilerinin kurucuları arasında yer aldı. Çeşitli dergilerin şiir ve makale yarışmalarında derece ve mansiyonlar kazandı.
“Barış Marşı” adlı şiiri, Yakup Fırat tarafından bestelenip seslendirildi. Hz. Ömer, Hz. Ali, Fatih Sultan Mehmet ve Ölüm Kalım Savaşı gibi tiyatro eserleri, çoğunlukla Gani Rüzgar Şavata tarafından sahnelendi.
1970 yılında Malatya’da il başkanlığını üstlenerek MTTB teşkilatının kuruluşunda görev aldı. Daha sonra birçok sivil toplum kuruluşunda çeşitli görevler üstlendi. Hâlen Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) ve İLESAM üyesi ve il temsilcisidir. Ayrıca Malatya Kent Konseyi Şair ve Yazarlar Grubu temsilcisi ile Gönüllü Türkiye Teşekkülleri Malatya Koordinatörü olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Evli ve dört çocuk babasıdır.
Başlıca eserleri arasında; Kar Yağıyordu Karanlığa, İnsan Fotoğrafları, Tarihten Bir Kara Yaprak, Hac ve Umre Nasıl Yapılır, Allah Erinin Yolu, İman ve Şirk, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Aile Devleti, Kur’an’a Hicret, İbadet Gerçeği, Müslümanları Rahatsız Edecek Yazılar, Müslüman Farkı, Firdevs Cennetinin Mirasçıları, Barışın Diğer Adı, Kurtuluş Namazda, Nikâh Daveti, Son Nebi Hz. Muhammed, Hz. Hüseyin / Fırat – Kerbelâ, Beşinci Halife Ömer bin Abdülaziz ve Bir İslamcının 12 Eylül Hatıraları bulunmaktadır.
Şiir alanındaki eseri Diriliş Hasreti; antoloji çalışmaları arasında ise Şiir Peteği (1993) ve Beydağı Sanat Günleri Şiir Antolojisi yer almaktadır. Çocuk kitapları serisinde ise; Örneğim Peygamberim, Peygamberimizin En Yakın Arkadaşı Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Adaleti, Meleklerin Utandığı İnsan Hz. Osman, Allah’ın Aslanı Hz. Ali, Peygamber Torunu Hz. Hasan, Kerbelâ Şehidi Hz. Hüseyin ve Örnek Bir Yönetici Ömer bin Abdülaziz adlı eserleri bulunmaktadır.
İlgili Yazılar
Sarp Yokuşu Aşabilmek
“Bilir misin nedir o sarp yokuş? Bir kişiyi daha zincirlerinden kurtarmaktır. Veya açlık gününde muhtaçları doyurmaktır. Mesela yakın olan bir yetimi, ya da evsiz, barksız, yurtsuz, yuvasız bir düşkünü… Daha sonra iman edenlerden olmak ve birbirine hakkı ve merhameti tavsiye etmektir”. Beled/12-17 Bir nefes, bir nefes daha diyorum… Bir nefes daha istiyorum Allah’ım! Şu uçlarını …
Yoldan Öyküler
“Yolculuğunuza hicret sevabı versin Rabbim… Yolcunun duası kabul olur. Esas yolculuk Allah’tan Allah’a olandır evladım. Ahiret yolcusuyuz hepimiz. Gönlü açık olanın yolu da açık olur. Sadakamızı vermeden aman ha! Görünmez belayı def eder sadaka. Sıla-i rahim ettiniz, bağları koparmadınız. Sıla-i rahim ta cennete uzanan bir bağdır.”
Mektup V
Ümit ederim iyisindir, zira ümit soluk alıp-vermenin niteliğini etkiler… Nicedir yazıyorum, içimden geldiği, dilimin döndüğü, aklımın erdiği kadarıyla… Geçen mektupta “istersen yaz e-mail adresime” dedim. Yazmadın, demek ki istemedin, yoksa yazacaklarını bitirmiş, sebeplerini yitirmiş olamazsın. Yok yok, sitem değil bu, niye sitem edeyim ki yazmak benim kararım ve tercihim, senin için de durum aynı diğer bir ifadeyle. Ama yazsaydın, yazmak kadar okumak da iyi gelirdi bana. Hâlinden haber almak, kafanı yoranları, gönlünü besleyenleri, ümidini destekleyenleri görmek isterdim/isterim. Kapsama alanımda olanlar ilgilendirir beni, yazarken dinliyor ve dinleniyorum ben, öyle düşünüyorum işte, yazmak bana iyi geldiği gibi sana da iyi gelir düşüncesindeyim.
Kuzum Ayıp mı Çalışmak Günah mı Yük Taşımak
Bütün günahlar boşlukları doldurma çabalarıdır.
Aynı Dili Konuşmak
Ankara’dan taşınarak İstanbul’a yerleşme kararı aldığımız o günlerde ilginç bir rüya görmüştüm: kayalık dağların arasından çok yüksek sesle ezan okuyordum ve beni kimse duymuyordu. İstanbul’da ormanlar arasında köy benzeri bir yere taşınmak nasip oldu. Komşularımız ya sonradan oraya ev yaptırıp daha çok dinlenmek için gelen kimselerdi ya da otuz kırk sene önce çoğunlukla Karadeniz’den gelip …