Masallar mutlu sonla biter. Ejderhalar mağlup olur, ormanı kaplayan karanlık aydınlığa dönüşür, ‘iyiler’ yol boyu hep iyi olarak kalır ve daha büyük bir iyileşme ile yurtlarına varırlar. Üstelik yola çıkan kahramanımız acemidir. Olağanüstü olaylara karşı onu koruyan da bu hamlığıdır. Kahramanımız yolu yürürken gelişir ve bu gelişme bizim hayal gücümüzü geliştirir aynı zamanda. Ejderhaları yenebileceğimize dair umudumuzu masallara olan inancımızla hissederiz.
Hikâyeler boyunca tekrarlanan bir örüntü ile karşı karşıya kaldığımız halde sürekli cadıya kanan saf bir çocuk buluruz içimizde. Çünkü masalların bize sunduğu iç motivasyon sabırdır. Kanmak, kandırılmak, başarısız olmak, acele etmek, isyan etmek, kin tutmak gibi duyguların parladığı yerler değildir masallar. Keloğlan her defasında cadıya inansa da bu onun için bir başarısızlık olmayacaktır. Çünkü masal, kahramanımıza tefekkür ettirerek iç motivasyonunun başarmak değil de sabır olmasını öğütler. Bu nedenle gerçekten yaşamış gibi dinleriz masalları. Bu yüzden ‘yazılı masal sözlü masalın gölgesidir’ denir. Masalların olmadığı bir dünyadan bahsedemeyiz. Her çağda (dönemin ihtiyacını karşılayan) masalların anlatıldığını, yazıldığını biliyoruz. Masallar tarih boyunca insanları doğanın, tarihin, toplumun hatta kendi zindanlarından kurtarmayı başarmıştır. Çünkü masallar en güçlü ve stratejik kötüye karşı bile kahramanını asla yarı yolda bırakmaz. İyiler hep iyi olarak devam eder. Karşılaştığı kötülük veya zorluklara karşı takındığı tavır, iyiliğinin acemilikten olgunluğa geçişidir sadece.
Duygu ve düşüncelerimizin aşısı masallardır. Çocuklar bu aşı ile kendi iç seslerini duymaya başlayarak büyür, kimlik ve kişilik kazanırlar. Günümüzde çocuğun anlam dünyasını inşa eden masallar hâlâ anlatılıyor mu? Kalbimizle akletmemizi sağlayan edebî eserlerin yerini TV, tablet ve filmler mi aldı dersiniz?
Kötü ile iyiyi daimî olarak ayıran masallarımızdan kaç tanesini aktarabiliyoruz çocuklarımıza? Kaç masal biliyoruz takılmadan anlatabileceğimiz?
Kendisini değişik tesadüfler içerisinde de bulsa iyilikten şaşmayan, şaşırmayan kahramanlarımız var mı?
Saatlerce bir çiçekle konuşabilen, yıllarca bir mağarada uyuyabilen, kabullenebilen ve duygularını somut olarak karşısına alabilen masal kahramanlarımız olmalı mı gerçekten? Bu soruların cevabını duygu körlüğü yaşayan masalsız nesillerde bulabiliriz. Masalsız çocukların en önemli eksikliklerinden bir diğeri ise kurgudan ve empatiden mahrum büyüyerek, bütüne dahil olamadan olayları travma ya da eğlence şıklarında yaşamalarıdır. Geleneksel masalların yerini alan post modern masallar da bunun bir uzantısıdır aslında. Artık yeni masallar çocuğu esas alarak onu birey olarak kabul ediyor ve bu birey acemi olmaktan hoşlanmıyor, hayır demeyi ve isyan etmeyi biliyor, aceleci ve hızlı olmak istiyor bazen kin tutuyor ve sürekli dönüşebiliyor. Geleneksel masallardaki ümmi çocuğun aksine iç motivasyonu sadece başarmak olan özgür bir birey çıkıyor karşımıza. Hayal kurmak yerine sorgulamayı önemseyen, ormanın derinliğinde kendisiyle yüzleşmek yerine ormana gitmemesi gerektiğini düşünebilen çocuklara artık Hızır’ı konuşturamıyor, ak sakallı dedeleri dinletemiyoruz, her şey sıkıcı geliyor…
Oysa iç sesini duymaya başladığında şiir yazabilir bir çocuk. Bir masalcı gibi ortaya koyar kendi hikâyesini.
Bu bağlamda şairlerin şairliklerini besleyen toprak çocuklukları ise de bu toprakta asırlardır süregelen ışık masaldır. ‘Işık hep doğudan gelir’ diyen başka bir şairin şiiri de masaldır örneğin.
Masal dinleyen çocuklar (kendi olmaktan) kendilerinden vazgeçmeyenlerdir.
Çünkü bazı masallarda hayat bir sınav bazılarında ise yüzleşmedir.
Masal insan-ı kâmil olma serüveninin sanatsal bir biçimde dilden dile, nesilden nesle anlatılmasıdır. Yaşanan savaşları, göçleri, zorlukları ve afetleri masallarla aktarırken insanı insan yapan hüzünleri, sevinçleri ve tecrübeleri maskelenmemiş duygular olarak okuyabiliriz masallarda. Bastırılmamış duyguların masal boyu akan bir ırmak gibi denize kavuşmasını izleriz… Masala “Niçin?” ve “Nasıl?” sorularının sorulmayışının sebebi de tam olarak budur. İdealize edilmiş tiplerin başarı öykülerinde ise masal tadı yoktur. Bu masallarda keloğlanın zaferi tesadüftür. Fiziksel olarak da, kişilik olarak da mükemmel olmayan Keloğlan ilgi görmez. Onun yerine aynalaşamadığımız kahramanlar çıkar ortaya. Komik, zeki, obur, mucit, öfkeli vb. stok karakterler başarıya giden yolun yârenleridir.
Bu başarı hikâyeleri yüz yıl sonra da okunur mu dersiniz? Keloğlan sarayda sınandıktan sonra köyüne tekrar neden dönmüştür? Gerçekten Keloğlanı Keloğlan yapan nedir?
Gösterişten hemen her zaman kaçınan metin, ayrıntıya verdiği değeri gözler önüne sermekten çekinmiyor. Seranın içinde, okura rehberli tur yaptıran satırlarda, renkli camların ışık oyunlarını görür gibi oluyorsunuz. Sanki o camların her birinden sakince bakıp, sarıyla, kırmızıyla, yeşille, siyahla ve morla kuşatılıyorsunuz.
Bir yerler karışıyor ve birileri yollara düşüyor, insanlar doğdukları ülkelerde değil de, rüyalarında bile görmedikleri ülkelerde doyuyor, çoğalıyor ve ölüyor. Rûmi’ye Rûmi dediğim için beni milliyetçi olmakla suçlamıştı Şiraz’da Hafız’ın mezarı başındaki İranlı insandaşım. Belhî, Belhî diye düzeltmişti hatamı. Hassasiyetleri anlayabiliyorum ama gene de anlı şanlı Cibran’a Bostonlı denmesinin onun Lübnan’daki köklerine halel getirmeyeceğine, birilerinin daha sahiplenmesinin dünya adına büyük bir kazanım olacağına inanıyorum.
El minibüsleri, el arabaları, bakkallar, vitrini bile tevazusuna başkaldıramayan ardiyeden hallice dükkânlar çocukluğumuzu öyle sarmış sarmalamış ki, para bile vermeden alıyormuşçasına mutluluk yüklü hatıralarımız.
Bazı yönetmenlerin film yapma arzusu çok öncelere dayanır. Gökyüzü Kadar Kırmızı filminin yönetmeni Bortone’un ileride müzikle ilgili bir film yapmak istemesi ve 2004 Fransız yapımı “Koro” (Les Choristes) filminin yönetmeni Christophe Barratier’in küçük yaştan itibaren müziğe olan sevdasından ötürü müzikle alâkalı bir film yapmak istemesi buna örnek gösterilebilir. Yönetmenlerin birçoğu kendi hissettiklerini, yaşadıklarını belgelemek, hatıralarını görselliğe dökmek amacı içinde olabiliyorlar.
Sinemada eğitimcileri, muallimleri konu alan filmlerin mühim bir bölümünde onların yaşadıkları zorluklardan bahsedilir. Bu zorluk, kimi zaman eğitim sistemindeki aksaklıklardan, disiplin ve ceza mekanizmasını işleten yönetici kadrolardan kaynaklandığı gibi talebelerin, öğrencilerin terbiye edilmeleri, eğitim-öğretim hayatları içerisinde karşılaşılan durumlardan ibaret olabilmektedir.
Geleneksel Masallar
Masallar mutlu sonla biter. Ejderhalar mağlup olur, ormanı kaplayan karanlık aydınlığa dönüşür, ‘iyiler’ yol boyu hep iyi olarak kalır ve daha büyük bir iyileşme ile yurtlarına varırlar. Üstelik yola çıkan kahramanımız acemidir. Olağanüstü olaylara karşı onu koruyan da bu hamlığıdır. Kahramanımız yolu yürürken gelişir ve bu gelişme bizim hayal gücümüzü geliştirir aynı zamanda. Ejderhaları yenebileceğimize dair umudumuzu masallara olan inancımızla hissederiz.
Hikâyeler boyunca tekrarlanan bir örüntü ile karşı karşıya kaldığımız halde sürekli cadıya kanan saf bir çocuk buluruz içimizde. Çünkü masalların bize sunduğu iç motivasyon sabırdır. Kanmak, kandırılmak, başarısız olmak, acele etmek, isyan etmek, kin tutmak gibi duyguların parladığı yerler değildir masallar. Keloğlan her defasında cadıya inansa da bu onun için bir başarısızlık olmayacaktır. Çünkü masal, kahramanımıza tefekkür ettirerek iç motivasyonunun başarmak değil de sabır olmasını öğütler. Bu nedenle gerçekten yaşamış gibi dinleriz masalları. Bu yüzden ‘yazılı masal sözlü masalın gölgesidir’ denir. Masalların olmadığı bir dünyadan bahsedemeyiz. Her çağda (dönemin ihtiyacını karşılayan) masalların anlatıldığını, yazıldığını biliyoruz. Masallar tarih boyunca insanları doğanın, tarihin, toplumun hatta kendi zindanlarından kurtarmayı başarmıştır. Çünkü masallar en güçlü ve stratejik kötüye karşı bile kahramanını asla yarı yolda bırakmaz. İyiler hep iyi olarak devam eder. Karşılaştığı kötülük veya zorluklara karşı takındığı tavır, iyiliğinin acemilikten olgunluğa geçişidir sadece.
Duygu ve düşüncelerimizin aşısı masallardır. Çocuklar bu aşı ile kendi iç seslerini duymaya başlayarak büyür, kimlik ve kişilik kazanırlar. Günümüzde çocuğun anlam dünyasını inşa eden masallar hâlâ anlatılıyor mu? Kalbimizle akletmemizi sağlayan edebî eserlerin yerini TV, tablet ve filmler mi aldı dersiniz?
Kötü ile iyiyi daimî olarak ayıran masallarımızdan kaç tanesini aktarabiliyoruz çocuklarımıza? Kaç masal biliyoruz takılmadan anlatabileceğimiz?
Kendisini değişik tesadüfler içerisinde de bulsa iyilikten şaşmayan, şaşırmayan kahramanlarımız var mı?
Saatlerce bir çiçekle konuşabilen, yıllarca bir mağarada uyuyabilen, kabullenebilen ve duygularını somut olarak karşısına alabilen masal kahramanlarımız olmalı mı gerçekten? Bu soruların cevabını duygu körlüğü yaşayan masalsız nesillerde bulabiliriz. Masalsız çocukların en önemli eksikliklerinden bir diğeri ise kurgudan ve empatiden mahrum büyüyerek, bütüne dahil olamadan olayları travma ya da eğlence şıklarında yaşamalarıdır. Geleneksel masalların yerini alan post modern masallar da bunun bir uzantısıdır aslında. Artık yeni masallar çocuğu esas alarak onu birey olarak kabul ediyor ve bu birey acemi olmaktan hoşlanmıyor, hayır demeyi ve isyan etmeyi biliyor, aceleci ve hızlı olmak istiyor bazen kin tutuyor ve sürekli dönüşebiliyor. Geleneksel masallardaki ümmi çocuğun aksine iç motivasyonu sadece başarmak olan özgür bir birey çıkıyor karşımıza. Hayal kurmak yerine sorgulamayı önemseyen, ormanın derinliğinde kendisiyle yüzleşmek yerine ormana gitmemesi gerektiğini düşünebilen çocuklara artık Hızır’ı konuşturamıyor, ak sakallı dedeleri dinletemiyoruz, her şey sıkıcı geliyor…
Oysa iç sesini duymaya başladığında şiir yazabilir bir çocuk. Bir masalcı gibi ortaya koyar kendi hikâyesini.
Bu bağlamda şairlerin şairliklerini besleyen toprak çocuklukları ise de bu toprakta asırlardır süregelen ışık masaldır. ‘Işık hep doğudan gelir’ diyen başka bir şairin şiiri de masaldır örneğin.
Masal dinleyen çocuklar (kendi olmaktan) kendilerinden vazgeçmeyenlerdir.
Çünkü bazı masallarda hayat bir sınav bazılarında ise yüzleşmedir.
Masal insan-ı kâmil olma serüveninin sanatsal bir biçimde dilden dile, nesilden nesle anlatılmasıdır. Yaşanan savaşları, göçleri, zorlukları ve afetleri masallarla aktarırken insanı insan yapan hüzünleri, sevinçleri ve tecrübeleri maskelenmemiş duygular olarak okuyabiliriz masallarda. Bastırılmamış duyguların masal boyu akan bir ırmak gibi denize kavuşmasını izleriz… Masala “Niçin?” ve “Nasıl?” sorularının sorulmayışının sebebi de tam olarak budur. İdealize edilmiş tiplerin başarı öykülerinde ise masal tadı yoktur. Bu masallarda keloğlanın zaferi tesadüftür. Fiziksel olarak da, kişilik olarak da mükemmel olmayan Keloğlan ilgi görmez. Onun yerine aynalaşamadığımız kahramanlar çıkar ortaya. Komik, zeki, obur, mucit, öfkeli vb. stok karakterler başarıya giden yolun yârenleridir.
Bu başarı hikâyeleri yüz yıl sonra da okunur mu dersiniz? Keloğlan sarayda sınandıktan sonra köyüne tekrar neden dönmüştür? Gerçekten Keloğlanı Keloğlan yapan nedir?
İlgili Yazılar
Zaman Yok Artık: Duvar Saatinin On Üçüncü Gongu
Gösterişten hemen her zaman kaçınan metin, ayrıntıya verdiği değeri gözler önüne sermekten çekinmiyor. Seranın içinde, okura rehberli tur yaptıran satırlarda, renkli camların ışık oyunlarını görür gibi oluyorsunuz. Sanki o camların her birinden sakince bakıp, sarıyla, kırmızıyla, yeşille, siyahla ve morla kuşatılıyorsunuz.
Yine Yoldayız: İnsanlık Ne Zaman Çıkıyor Yola?
Bir yerler karışıyor ve birileri yollara düşüyor, insanlar doğdukları ülkelerde değil de, rüyalarında bile görmedikleri ülkelerde doyuyor, çoğalıyor ve ölüyor. Rûmi’ye Rûmi dediğim için beni milliyetçi olmakla suçlamıştı Şiraz’da Hafız’ın mezarı başındaki İranlı insandaşım. Belhî, Belhî diye düzeltmişti hatamı. Hassasiyetleri anlayabiliyorum ama gene de anlı şanlı Cibran’a Bostonlı denmesinin onun Lübnan’daki köklerine halel getirmeyeceğine, birilerinin daha sahiplenmesinin dünya adına büyük bir kazanım olacağına inanıyorum.
Ekonomi-politiğin Çocukça Dile Gelişi: Kahraman Seyyar Satıcılar Devasa Kamyonlara Karşı
El minibüsleri, el arabaları, bakkallar, vitrini bile tevazusuna başkaldıramayan ardiyeden hallice dükkânlar çocukluğumuzu öyle sarmış sarmalamış ki, para bile vermeden alıyormuşçasına mutluluk yüklü hatıralarımız.
Sorunlu Olan Öğrenciler Mi Yoksa Onların Yetiştirilme Biçimleri Mi? Bir Eğitim Metodu Olarak Koro’dan Sesler
Bazı yönetmenlerin film yapma arzusu çok öncelere dayanır. Gökyüzü Kadar Kırmızı filminin yönetmeni Bortone’un ileride müzikle ilgili bir film yapmak istemesi ve 2004 Fransız yapımı “Koro” (Les Choristes) filminin yönetmeni Christophe Barratier’in küçük yaştan itibaren müziğe olan sevdasından ötürü müzikle alâkalı bir film yapmak istemesi buna örnek gösterilebilir. Yönetmenlerin birçoğu kendi hissettiklerini, yaşadıklarını belgelemek, hatıralarını görselliğe dökmek amacı içinde olabiliyorlar.
Kara Tahta’dan Öğretmenliğe Dair Notlar
Sinemada eğitimcileri, muallimleri konu alan filmlerin mühim bir bölümünde onların yaşadıkları zorluklardan bahsedilir. Bu zorluk, kimi zaman eğitim sistemindeki aksaklıklardan, disiplin ve ceza mekanizmasını işleten yönetici kadrolardan kaynaklandığı gibi talebelerin, öğrencilerin terbiye edilmeleri, eğitim-öğretim hayatları içerisinde karşılaşılan durumlardan ibaret olabilmektedir.