Kalabalık evin zili susmuş, kaşık çatal sesleri kesilmiş, akşam olmuş ve perdeler kapanmaktadır. Anne beyaz bir çarşafla düş filmini başlatmak üzereyken… baba sahneye belki çıkacak belki de hiç çıkmayacaktır. Belki de itinayla yataklara geçmeden evvel bir masal kahramanına dönüşecektir. Anne senaryoyu nasıl yazarsa yazsın, dekor ve düzeni nasıl kurarsa kursun baba büyük ihtimalle çoğunu farketmeyecek bildiğini okuyacaktır sahnede.
Anne babaya sufle verir. Cocuklar tüm bunları izlerken büyümek üzere uykuya dalarlar.
Benim çocukluğumun filmi, akşam hep beraber oturduğumuz bir sofradan daha fazlaydı ve beyaz bir çarşaf,temiz pijamalarla bitmezdi. Uyku göz kapaklarımı düşürürken dalgınlığıma patlayan “rötuş çantamı getiriverin” çağrısı, babamın deklanşöre basmasıydı benim için.
Rötuş çantası babamın elleriyle yaptığı fotoğraf negatiflerini son kez rötusladığı, içinde ampül yanan seyyar bir masanın adıdır aslında. Kırmızı bir mürekkeb gelirdi masa ile birlikte , dokunmamız yasak. Ama incecik fırçanın mürekkebi damlatmadan filmi nasıl ortaya çıkardığını izlemekten kendimizi alamazdık.
Anne ve babamın odasında bir çuvala sıkıştırılmış siyah ve bordo perdeler, üstü kalın bir örtüyle örtülmüş film sandığı, körüklü fotoğraf makinası, fırçalar, ecoline boyalar ve hiç tanımadığım onlarca insanın fotoğrafları vardı. Çoğu vesikalık olan fotoğrafları uzun uzun incelerdim. Her birinin hikayesini canlandırırken, aklımda gülümsemeyen insanların siyah beyaz fotoğrafları daha çok kalırdı. Belki de ömründe bir ya da iki kez fotoğraf makinesi görebilmiş utangaç, gözlerini istemsizce kırpan insanların fotoğrafları. Aile fotoğrafları da oluyordu aralarında. Çocuklar, yeni evli çiftler… Ben her birini dakikalarca inceliyordum. Eğer birisi kaybolacak olursa, sahibine ne denir? babasının babasının bir tek fotoğrafını bulabilmiş, karakalemle büyütülmesini isteyen birine kaybettim nasıl denir? Çocuk kalbimde bunun korkusunu da yaşıyordum. Zihnimin odaları genişliyor
kalbim her karede daha da ihtiyat sahibi oluyordu. Babam annemden sufle beklemiyor, bildiğini de okumuyordu. Körüklü makinaya karşı tutulmuş nefesler, tab edilen filmler vardı sahnede. 12’lik yuvarlak rol filmleri elleriyle kesip, zifiri karanlıkta kağıda düşürmek üzere olduğu bir sahne.
Göz Kapaklarım kapanıyor. Ama tab edilen resme ten rengi nasıl verilir görmek istiyordum. Babam sadece onda olduğunu sandığım boya kutusunu açıyor ve fırçanın ardından gözlerinin etrafını saran çizgileri ortaya çıkarıyordu. Büyümek uykusuna başka yollardan dalıyordum. Uyandığımda renklerin ışığı değişmiş oluyordu. Bundan sonra her baktığıma bir kez daha dikkatle bakarken, kalbim ‘Sahibi’ne ne denir diyordu yine. Renklerin sahibine ne deriz?
Hâlâ parmaklarımda kalan boyalarla çocuklarımı uyutuyorum. Yoksa ‘Sahibi’mize ne deriz?
Hala babamın resimlerinden tanıyorum renkleri.
‘Ey renklerin sahibi renklerimize acı’
Çünkü baba, yeryüzünü renklerle ayırt ettigi bir resim çizer çocuğunun zihnine .
Kimi zaman güçlü bir ağaca benzetir kendini. Kabuğu sert, ama güçlü . Karıncalar dolaşır üzerinde. Bazı resimlerde dalgalı bir denizdir, kağıttan gemileri yüzdürür. Bazen de bir çocuğun sürekli silgi tozlarının biriktirdiği silinmiş bir sayfasıdır. Cocuk silgi tozlarına bile kıyamaz, avucuna alır, şekiller çıkarır, oyunlar kurar… boş sayfayı uçak yapar da gökyüzüne uçurur. Gözü kuşlara takılır, düşer çocuk. Ama yine de uçurur. Renkleri çok sonra tanır ve düştükçe dizi hep aynı yerden kanar durur…
Esasında James Wood’un, kurmacayı ele alırken demek istediği de özetle bu. İşin mutfak kısmından haberdar olmak ve gerekenleri sabırla, özveriyle yerine getirmek. Bir edebi metnin ne şekilde oluşturulursa daha güçlü olabileceğini örneklerle izah eden yazar; kaliteyi aşağı çeken ve metni zaafa uğrattığını düşündüğü unsurları da yine örneklerle ele alıyor. Bunları ortaya koyarken baş döndürücü bir arşiv sunmaktan geri kalmadığını rahatlıkla söylemek mümkün.
Eğitimin sinemayla olan ilişkisinde pek çok konu ve tema öne çıkar. Ancak belki de bunlar içinde çocukların dünyasından eğitimi ve hakikat ilişkisini tefekkür etmek oldukça önemli. Sinema filmlerinin muhatabı çocuklar olunca onlar üzerinden dünya hayatı, bakmak ve görmek, idrak eylemek ve imtihan alanlarını tahayyül etmek de bir o kadar kıymetli hale geliyor. Tüm bu ilişkiyi İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin Kaçakçı (Baduk, 1992) filminden Güneşin Çocukları (Hurşit, 2020) filmine kadar görebileceğimiz birçok eseri var.
”Ey insanlar şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık. Allah katında en değerli olanınız o’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir. Her şeyden haberdardır.” Hucurat 13 Suretimiz haktan yana siretimiz meydanda. Özgürlüğü yanlış anladık galiba, özgürlük bize sorumluluğumuzu unutturmuş olmalı; sorumsuzluk samimiyetsizliği, samimiyetsizlik bencilliği tetiklerken yaralandık. Geçim sıkıntısı çektiğimiz bundan… Bu …
Tüm bu çalışmalarla birlikte bizim bu yazı dizisinden muradımız, 11 Eylül’ü dünya sinemaları ölçeğinde ele alıp ülke sinemaları ve yönetmen sinemalarında bu konuyu irdeleyen yapımların neler olduğunu ortaya koymaktır. Bunu ortaya koyarken de yönetmenlerin bakış açılarında ve yaklaşımlarındaki farklılık veya benzerliklerini analiz etmeyi amaç edindik
Baba
Kalabalık evin zili susmuş, kaşık çatal sesleri kesilmiş, akşam olmuş ve perdeler kapanmaktadır. Anne beyaz bir çarşafla düş filmini başlatmak üzereyken… baba sahneye belki çıkacak belki de hiç çıkmayacaktır. Belki de itinayla yataklara geçmeden evvel bir masal kahramanına dönüşecektir. Anne senaryoyu nasıl yazarsa yazsın, dekor ve düzeni nasıl kurarsa kursun baba büyük ihtimalle çoğunu farketmeyecek bildiğini okuyacaktır sahnede.
Anne babaya sufle verir. Cocuklar tüm bunları izlerken büyümek üzere uykuya dalarlar.
Benim çocukluğumun filmi, akşam hep beraber oturduğumuz bir sofradan daha fazlaydı ve beyaz bir çarşaf,temiz pijamalarla bitmezdi. Uyku göz kapaklarımı düşürürken dalgınlığıma patlayan “rötuş çantamı getiriverin” çağrısı, babamın deklanşöre basmasıydı benim için.
Rötuş çantası babamın elleriyle yaptığı fotoğraf negatiflerini son kez rötusladığı, içinde ampül yanan seyyar bir masanın adıdır aslında. Kırmızı bir mürekkeb gelirdi masa ile birlikte , dokunmamız yasak. Ama incecik fırçanın mürekkebi damlatmadan filmi nasıl ortaya çıkardığını izlemekten kendimizi alamazdık.
Anne ve babamın odasında bir çuvala sıkıştırılmış siyah ve bordo perdeler, üstü kalın bir örtüyle örtülmüş film sandığı, körüklü fotoğraf makinası, fırçalar, ecoline boyalar ve hiç tanımadığım onlarca insanın fotoğrafları vardı. Çoğu vesikalık olan fotoğrafları uzun uzun incelerdim. Her birinin hikayesini canlandırırken, aklımda gülümsemeyen insanların siyah beyaz fotoğrafları daha çok kalırdı. Belki de ömründe bir ya da iki kez fotoğraf makinesi görebilmiş utangaç, gözlerini istemsizce kırpan insanların fotoğrafları. Aile fotoğrafları da oluyordu aralarında. Çocuklar, yeni evli çiftler… Ben her birini dakikalarca inceliyordum. Eğer birisi kaybolacak olursa, sahibine ne denir? babasının babasının bir tek fotoğrafını bulabilmiş, karakalemle büyütülmesini isteyen birine kaybettim nasıl denir? Çocuk kalbimde bunun korkusunu da yaşıyordum. Zihnimin odaları genişliyor
kalbim her karede daha da ihtiyat sahibi oluyordu. Babam annemden sufle beklemiyor, bildiğini de okumuyordu. Körüklü makinaya karşı tutulmuş nefesler, tab edilen filmler vardı sahnede. 12’lik yuvarlak rol filmleri elleriyle kesip, zifiri karanlıkta kağıda düşürmek üzere olduğu bir sahne.
Göz Kapaklarım kapanıyor. Ama tab edilen resme ten rengi nasıl verilir görmek istiyordum. Babam sadece onda olduğunu sandığım boya kutusunu açıyor ve fırçanın ardından gözlerinin etrafını saran çizgileri ortaya çıkarıyordu. Büyümek uykusuna başka yollardan dalıyordum. Uyandığımda renklerin ışığı değişmiş oluyordu. Bundan sonra her baktığıma bir kez daha dikkatle bakarken, kalbim ‘Sahibi’ne ne denir diyordu yine. Renklerin sahibine ne deriz?
Hâlâ parmaklarımda kalan boyalarla çocuklarımı uyutuyorum. Yoksa ‘Sahibi’mize ne deriz?
Hala babamın resimlerinden tanıyorum renkleri.
‘Ey renklerin sahibi renklerimize acı’
Çünkü baba, yeryüzünü renklerle ayırt ettigi bir resim çizer çocuğunun zihnine .
Kimi zaman güçlü bir ağaca benzetir kendini. Kabuğu sert, ama güçlü . Karıncalar dolaşır üzerinde. Bazı resimlerde dalgalı bir denizdir, kağıttan gemileri yüzdürür. Bazen de bir çocuğun sürekli silgi tozlarının biriktirdiği silinmiş bir sayfasıdır. Cocuk silgi tozlarına bile kıyamaz, avucuna alır, şekiller çıkarır, oyunlar kurar… boş sayfayı uçak yapar da gökyüzüne uçurur. Gözü kuşlara takılır, düşer çocuk. Ama yine de uçurur. Renkleri çok sonra tanır ve düştükçe dizi hep aynı yerden kanar durur…
Yazar
İlgili Yazılar
Kurmaca Nasıl İşler
Esasında James Wood’un, kurmacayı ele alırken demek istediği de özetle bu. İşin mutfak kısmından haberdar olmak ve gerekenleri sabırla, özveriyle yerine getirmek. Bir edebi metnin ne şekilde oluşturulursa daha güçlü olabileceğini örneklerle izah eden yazar; kaliteyi aşağı çeken ve metni zaafa uğrattığını düşündüğü unsurları da yine örneklerle ele alıyor. Bunları ortaya koyarken baş döndürücü bir arşiv sunmaktan geri kalmadığını rahatlıkla söylemek mümkün.
Mecidi Sinemasında Eğitim, Çocuk ve Hakikati Arayış
Eğitimin sinemayla olan ilişkisinde pek çok konu ve tema öne çıkar. Ancak belki de bunlar içinde çocukların dünyasından eğitimi ve hakikat ilişkisini tefekkür etmek oldukça önemli. Sinema filmlerinin muhatabı çocuklar olunca onlar üzerinden dünya hayatı, bakmak ve görmek, idrak eylemek ve imtihan alanlarını tahayyül etmek de bir o kadar kıymetli hale geliyor. Tüm bu ilişkiyi İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin Kaçakçı (Baduk, 1992) filminden Güneşin Çocukları (Hurşit, 2020) filmine kadar görebileceğimiz birçok eseri var.
Düzelir Miyiz? Bilmem
”Ey insanlar şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık. Allah katında en değerli olanınız o’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir. Her şeyden haberdardır.” Hucurat 13 Suretimiz haktan yana siretimiz meydanda. Özgürlüğü yanlış anladık galiba, özgürlük bize sorumluluğumuzu unutturmuş olmalı; sorumsuzluk samimiyetsizliği, samimiyetsizlik bencilliği tetiklerken yaralandık. Geçim sıkıntısı çektiğimiz bundan… Bu …
Mustafa Ökkeş Evren’den Hız Çağına “Sus İşareti”
“Az söz er öğüdüdür
Çok söz hayvan yüküdür
Bilire bir söz yeter
Sende gevher var ise”
Diasporada Zoraki Radikal Olmak: Mira Nair Sinemasına Giriş
Tüm bu çalışmalarla birlikte bizim bu yazı dizisinden muradımız, 11 Eylül’ü dünya sinemaları ölçeğinde ele alıp ülke sinemaları ve yönetmen sinemalarında bu konuyu irdeleyen yapımların neler olduğunu ortaya koymaktır. Bunu ortaya koyarken de yönetmenlerin bakış açılarında ve yaklaşımlarındaki farklılık veya benzerliklerini analiz etmeyi amaç edindik