Sinema okuryazarlığında izleme ve yazma süreçlerinin birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğunu söyleyen Corrigan, Film Eleştirisi El Kitabı adlı eserinde merhalesi olan ve sorgulayıcı bir usul önerir. Onun önerdiği yöntemin temelinde, pasif bir izleme deneyimini aktif ve analitik bir düşünme sürecine dönüştürmek yatar. Bunun için de yazar, ön hazırlık sürecine dikkat çeker. Hazırlık süreci, herhangi bir filmi izlemeye başlamadan önce, o filmin sanatsal altyapısına (edebiyat, müzik, resim ilişkisi gibi) vâkıf olmayı, teknolojik imkânlarını (örneğin filmin siyah-beyaz olması) bilmeyi ve ekonomik koşulları hakkında ön sorular sorulmasının tavsiye edildiği bir aşamadır. Hazırlık aşaması, izleyicinin ekrandaki imgelerin ardındaki üretim koşullarına duyarlı olmasını ve filme karşı daha hazırlıklı olmasını, zekice konumlanmasını ve filmdeki karmaşık durumlara tepkiler vermesini sağlamak anlamına gelmektedir. Tabiî böyle olunca izleyici şu soruyu sormaya başlayabilir sessizce: İyi de, bir filmi izlemek için bunca acıya, zahmete ne gerek var ki?
Belki yukarıdaki soruyu kendimize sorarak düşünmeye devam edebiliriz. Bir film izlemek için seçici olmaya, bu kadar ince eleyip sık dokumaya gerek var mıdır? İzleyip eğleneceğiz, vaktimizi değerlendirmiş olacağız, neden bu kadar önemli ki filmi izlemeden önce bu kadar düşünmek, sorular sormak? Tam da burada denebilir ki, okuma alışkanlıklarımızı nasıl ki tertipli, disiplinli bir biçimde yapıyor ve rutinlerimizi ve işlerimizi ziyadesiyle dikkatli biçimde yapıyor isek izleme alışkanlıklarımıza çekidüzen vermemiz gerekmez mi? O halde devam edebiliriz şimdilik, değil mi?
Şunu kabul etmemiz gerekir ki Sinema Okuryazarlığı’nın çerçevesini akademik başlıklara ve derin meselelere boğmadan, bir filme ilişkin bakış açısı geliştirmeyi, filmi okumak için temel bazı hususları bilmemiz faydamıza olacaktır. Filme başlamadan önce Corrigan’ın tavsiyelerine ya da daha önceki yazılardaki girişlere yeniden bakarak devam edebiliriz, burada bahsedilen meseleleri irdeleyerek sinemayı anlamanın, bir filmi okumanın ufkumuzu nasıl genişleteceğini iyice kavramalıyız.
Corrigan öncelikle filmle sessiz bir diyalog kurmaktan bahseder. Yani filmleri yalnızca birer eğlence aracı olarak “göz ucuyla” izleme alışkanlığımızı kırmamız gerektiğini savunur. Analitik bir izleyicinin tıpkı bir edebi metni okurken eserin kenarına notlar alması gibi, film izlerken de sessiz bir diyalog kurarak sürekli sorular sorması gerekir. İzlemeye başlarken “filmin adı, hikâyenin başındaki bilgiler, akan yazılar hikâyeyle nasıl bir bağlantı kurmaktadır” gibi sorulara odaklanalım. “Film neden bu şekilde başlıyor, müzik, diyalog, kurgu, kamera hareketlerinin hikâyeyle belirgin bir örüntüsü var mı” gibi doğrudan filme yönelik sorgulamalar yapılmalıdır” der Corrigan.
Bunun yanında Corrigan, bazı filmleri birden fazla izlemek ve not almak gerektiğini söyler. Elbette bu film eleştirmenlerinin, sinema akademisyenlerinin işi gibi görülebilir. Ancak yazarın da vurguladığı gibi Sinema Okuryazarlığı için burada film eleştirisinin nasıl yapılacağını bilmek faydamıza olabilir. Yazara göre iyi bir film analizi için tek bir izleme asla yeterli olmayacaktır. İlk izlemenin daha çok not alma zorunluluğu olmadan, filmin doğrudan keyfini çıkarmak için yapılması; ikinci veya üçüncü izlemelerde ise özenli ve detaylı notlar alınması idealdir. Not alırken ekrandan gözü ayırmamak için bazı kısaltmalar kullanarak bir tür kişisel yazım dili geliştirilmesi gerektiğini belirtir. “Yakın Plan (CU= Close Up), Kamera Çevrinmesi (Pan), Kameranın kaydırılması (Dolly) gibi parantez içindeki kısaltmalar izleme sürecinde not edilebilir.
Corrigan ayrıca görsel hafızayı ve yansımayı kullanmak için de bir yol önerir. İzleme esnasında alınan kısa notların, görsel hafızayı tetiklemek ve detayları pekiştirmek için filmden hemen sonra gözden geçirilmesi ve ayrıntılı hale getirilerek genişletilmesi gerektiğini söyler. Buradaki amaç ise filmle ilgili notların üzerinden geçmek, film hakkındaki ilk izlenimlerin bulanık birer tepki olmaktan çıkıp somut fikirlere ve ikna edici argümanlara dönüşmesini sağlar. Elbette Corrigan bunu film eleştirmenliği üzerine eğitim alanlar için tavsiye etmektedir ancak biz de işin yazım aşamasını bir tarafa bırakarak bunları düşündüğümüzde filme daha fazla yoğunlaşabiliriz.
Uzun’la Başlamak: Turbo (2013)
2013 yapımı DreamWorks Animasyon imzalı Turbo’da, sıradan bir bahçe salyangozu olan Theo herkes gibi yavaştır; hayatta kalmak için “kıvrılıp yuvarlanmayı” öğrenmiş, bu ritme alışmıştır. Fakat Theo’yu diğer salyangozlardan ayıran şey, içinde tarifsiz bir hız tutkusu taşımasıdır. Geceleri gizlice televizyondan izlediği Indianapolis yarışlarında, efsanevi şampiyon Çılgın Gagné gibi olmayı hayal eder.
Kardeşi Chet ise sürekli ona gerçekçi olmasını, sınırlarını bilmesini söyler; aksi takdirde bir çim biçme makinesi ya da karga tarafından ezileceğini hatırlatır.
Theo’nun hayatı, bir gece gizlice otoyola çıkıp bir arabanın turbo motorunun içine düşmesiyle tamamen değişir. Motorun içindeki madde ile temas eden Theo, inanılmaz bir dönüşüm geçirir. Artık sıradan bir salyangoz değil, göz açıp kapayıncaya kadar hızlanabilen, ışık hızına yaklaşan bir “süper salyangoz”a dönüşür. Böylece dünyanın en zorlu yarışını kazanır salyangoz Theo, bu süreçte kardeşiyle olan ilişkisini sorgular, gerçek dostluğu ve fedakârlığı öğrenir ve “imkânsız” diye bir şey olmadığını tüm dünyaya kanıtlamaya çalışır.
Turbo için en iyi tariflerden biri “sıradan olanın hızla dönüşümünün hikâyesi” olabilir. İlk bakışta sıradan bir “azınlık kazanır” hikâyesi gibi görünse de, daha dikkatli bir okumayla, filmin altında birden fazla anlam katmanı olduğu fark edilir. Kimliğini sınırların dışında arayan bir salyangozdur Theo. Onunla aynı hayali paylaşan mütevazı insanları ve bu hayalin önüne geçmeye çalışan kökleşmiş engelleri konu alan Turbo; sadece bireysel dönüşüme odaklanan bir hikâyeden ibaret değildir. Bunun yanında sınıfsal aidiyet mevzusu başta olmak üzere, toplulukların birbirleriyle dayanışması ve tüketim kültürü gibi meselelere de dikkat çekilmektedir.
Animasyonun taşıdığı anlam derinliği dolayısıyla Turbo‘nun basit bir “çocuk filmi” olmanın çok ötesine geçtiğini görürüz. Dolayısıyla film, çocuklar için eğlenceli olabilir ve çocuklar bazı mesajları rahatlıkla kavrayabilir, ancak ebeveynler için oldukça önemli mesajların saklı olduğunu söylemekte fayda var. Sinema okuryazarlığı açısından ekranda gördüğümüz sembollerin, diyalogların ve karakterlerin birbirleriyle iletişim biçiminin, tercihlerinin, azmetme ve değer verme gibi manevi değerlerin nasıl anlaşılabileceğini bilmek, bu filmlerden alınacak tadı büyük ölçüde artırabilecektir.
Theo’nun ya da diğer adıyla Turbo’nun babasından duyduğu “Hiçbir hayal çok büyük değildir” sözünü, filmin en önemli kilit noktası olarak düşünebiliriz.
Turbo bize, çocuklara imkânsıza karşı azimli olmamızı öğütlerken, hayal gücünün de önemli olduğuna değinir açıkça. Film boyunca en belirgin mesajın bu olduğunu söylersek hata etmiş sayılmayız sanırım. Bunun haricinde çocukların ve ebeveynlerin, hayallerinin peşinden koşmalarının önündeki tek engelin, çoğu zaman kişinin kendisi ve çevresinin dayattığı sınırlamalarda saklı olduğu anlatılır.
Etrafımızda çok ağır hareket eden, yavaş düşünen, eylemlerini sükûnetle gerçekleştiren kişileri temsil eder Turbo. Ancak bu kişiler her ne kadar yavaş, ağır gözükse de ya da biyolojik olarak kaplumbağa gibi “yavaş” olmaya mahkûm bir varlık olarak görülse de, kazandığı olağanüstü hız onu sıradanlığın dışına çıkarır. Filmdeki hız olgusu bir metafor olarak okunmalıdır. Yoksa gerçekte bir salyangoz saatte kaç kilometre hız yapabilir ki? Burada vurgulanan husus, yetenekten çok irade ve tutkunun ta kendisidir. Turbo’nun kardeşi Chet’in sürekli tekrarladığı “kıvrıl ve yuvarlan” sözünün anlamı “çevreye uyum sağlama, risk almama, güvende olma” ile eşdeğerdir. Ancak bu baskıya bir karşılık vardır Turbo’da. “Ben kıvrılıp yuvarlanmam” ile başlayan bu çıkış ya da en iyi ifadeyle bu direniş hali, bireyin kendi doğasını yeniden yazma çabası olduğuna odaklanmamızı sağlar.
Turbo birilerinin dışladığı, küçümsediği, ötekileştirdiği kişilerdir aynı zamanda. Bu kişiler okulda, çarşıda, dünyanın bir ucunda zorbalığa, baskıya maruz kalan fertler olabilir değil mi?
Tahakküm edenler sürekli birilerinin sesini kısmaya çalışırlar ve zorbalıklarını, kurallarını “ötekilere” (Theo gibilere) dayatırlar. Buradaki öteki, yavaş, küçük, önemsiz gibi görünen güçsüz Turbo’dur. Ancak salyangoz Theo, bu dayatmayı ve zulmü tersine itebilme cesaretini göstererek ezilenlerin ama suskun kalmayanların anlatısını yeniden inşa eder. İzleyiciyi, Turbo’nun başarısıyla birlikte, kendi hayatındaki “imkânsız”ları sorgulamaya iter. Turbo’nun kazandığı “süper güç”, belki de hepimizin içinde potansiyel olarak var olan ancak toplumsal normlar tarafından bastırılan enerjinin bir alegorisini ifade eder. Hız tutkusu ve yarış kadar, bir mekânın ve emeğin dönüşümü oldukça kıymetlidir.
Sinema Okuryazarlığı bağlamında film, neoliberal düzenin oyunlarını da iyice düşünmeyi gerektirir. Çünkü Theo gibi insanlar bir hayalin peşinden koşarken kapitalizmin rüyaları içinde de dolaşmaktadır. Ünlü olma, şampiyon olma tutkusu “bireysel başarı” mitini yeniden üretirken, bu başarının gerçekleşmesi için kolektif bir çabanın gerekli olduğunu gösterir. Ancak neoliberal ortamlar ve kapitalist çarklar bireylere hırs, kariyer, para, şöhret ve mevki gibi ayartıcılar vaat etmekte, Theo gibi basamakları çıkanları kendi benliğinden, özünden koparabilmektedir. Bu sebeple ayartmalar, insanı dayanışma bilincinden, kardeşlik ve dostluk söyleminden koparmamalı ve kişi geldiği yeri, yaşadığı dünyayı unutmamalı, bireysel hırslarını ve arzularını dizginleyerek bir denge kurmalıdır. Aksi durumda Theo ya da biz, bu tuzakların içine düşerek, bir rüya halini hakikatin kendisiymiş gibi algılamaya başlayabiliriz.
Turbo’nun eğlenceli ve renkli animasyon dünyasının ardında; sosyal hiyerarşiler, dışlanmış bedenler, kapitalist rekabet, kardeşlik bağları ve azmin zaferi gibi ciddi temalar bulunmaktadır. Sinema okuryazarlığı çerçevesinde Theo’nun bir öteki (salyangoz) olarak nasıl temsil edildiğini ve bu temsil içinde hangi dönüşümü geçirerek kahramana evrildiğini incelemek, filmin sunduğu anlam katmanlarını kavramak açısından belirleyicidir. Film; korkularıyla yüzleşen bireyin dönüşümünü ve bu süreçte taşıdığı karakter özelliklerini ustalıkla işlemektedir. Öte yandan Turbo, Arızalı Robot gibi yapımlarla birlikte değerlendirildiğinde, çağın toplumsal kaygılarına -hız olgusuna ve başarı mitine- animasyonun kendine özgü diliyle yanıt veren düşündürücü bir yapıt olarak öne çıkar.
Ancak unutulmamalıdır ki Turbo ve buna benzer animasyonlar izleyiciye sürekli var olan durumdan kurtulabileceğini, kötünün ve kötülüğün yok olacağını, engellerin aşılabileceğini, sorunların çözülebileceğini, azmin ve çabanın önünde hiçbir şeyin duramayacağını göstererek, klasik film anlatısının mutlu sonuna ya da hüzünlü sonuna sevk etmektedir. Ne var ki gerçek hayat bu anlatının dışında işler.
Filmlerin sunduğu hikâye evreninden farklı olarak, engelleri aşmak her zaman mümkün olmayabilir; kimi engeller geçici olarak aşılabilir, kimileri ise varlığını sürdürür ve asıl olan, imtihanın sürekliliğidir. Bu nedenle mutlu sonlu yapıtları öneriyor olsak da, bu anlatıların kurduğu büyünün içinde kaybolmamak ve filmin sunduğu gerçeklik ile yaşanan hayat arasındaki mesafeyi aklımızda tutmak gerekir.
Güçsüzlerin güçlüleri yeneceği vaadi çoğu zaman masala ve perdeye özgü kalır; ancak tam karşı uçta duran, yani güçsüzlerin tarihi hiçbir zaman değiştiremeyeceği, direnişin anlamsız olduğu fikri de bir o kadar yanıltıcıdır.
Bir önceki sayıda Tilia Films tarafından üretilen beş bölümlük kısa film serisinde, birilerinin dışladığı, zorbalığa uğrattığı ve alay ettiği insanları konu alan ve “yumurtalar” arasında geçen kısa bir öyküye tanıklık etmiştik. Bu kısa film serisinin asıl amacının, 40 Hadis’ten yola çıkarak Hz. Peygamber’in mesajlarını, yaşantısını ve uygulamalarını aktarmak olduğunu yeniden hatırlatalım.
Film Bölümleri
Hadisin Konusu
Bölüm 1
Merhamet
Bölüm 2
Üstünlük/ Takva
Bölüm 3
İyilik
Bölüm 4
Selamı Yaymak
Bölüm 5
Baba olmak
Bölüm 1’de yer alan ve merhametin bizler için ne denli önemli bir değer olduğunu anlatan kısa filme göz atalım. Orta yaşlarını geçmiş bir adam, bir ağacı kesmek üzereyken üzerinde yuva kurmuş kuşları fark eder. Telefon görüşmesinin tamamını anlayamasak da adamın karşısındaki kişiyle kaç gün daha bekleyeceklerini, kuşların yuvalarından ne zaman ayrılacağını istişare ettiğini anlarız. Ağaç kesilmeli midir, yoksa canlılar için bir süre daha beklenilmeli midir?
Merhameti konu alan bu kısa film, vicdanlı olmanın ne anlama geldiğini ve karar verirken vicdana danışmanın önemini yalın bir dille aktarır. Film; ağacın üstüne yuva yapmış kuşların yaşamına saygı duyan bir grubun, satış ve iş planlarını erteleyerek doğayı korumayı öncelemesini öğütler. Yalnızca merhamet temasıyla değil, fedakârlık temasıyla da öne çıkan bu film, bir konuda karar vermeden önce işin ehlinin görüşlerine başvurmanın önemine de dikkat çeker.
Bir konuda karar vermeden ya da uygulamaya geçmeden önce eylemlerimizin nasıl sonuçlanacağını öngörmek büyük önem taşır. Bu hikâye, hem doğaya zarar vermemeyi hem de doğada yaşayan her canlının yaşamına saygı duymayı birer erdem olarak düşündürür. Her şeyin kazanç ve kâr üzerine kurulu olmak zorunda olmadığı açıkça vurgulanır; canlıların yaşam alanları zarar görmemeli, gerekirse o işten vazgeçilmeli ve merhametli olmak hiçbir zaman unutulmamalıdır. Başkalarının ya da müşterilerin baskısına rağmen değerleri öncelemek gerektiğini savunan film, merhamet ile ahlâki sorumluluk arasında güçlü bir bağ kurar. Maddi kazancın canlıların yaşam hakkından üstün tutulamayacağı son derece zarif bir dille dile getirilmektedir.
Filmin öne çıkardığı temanın dinî ve ahlâki temelini “Siz yeryüzündekilere merhametli olun ki, Allah da size merhamet etsin.” hadisi oluşturur. Adamın ağacın bakımı için iş makinesini durdurması ve ağaca su verilmesini istemesi de doğaya duyulan derin merhametin somut göstergeleridir. Hikâyede maddi değerlerin ve iş disiplininin, merhamet duygusu ve bir canlıyı koruma sorumluluğu karşısında ikinci planda kalması gerektiği açıkça ifade edilir. Kulaktan dolma bilgilerle yetinmeyip gerektiğinde uzmana başvurmanın önemi ise doğaya duyulan saygının ve sorumluluk bilincinin bir yansıması olarak sunulur.
Film, doğanın yalnızca bir manzaradan ibaret olmadığını, ilgi ve bakım bekleyen canlı bir varlık olduğunu hatırlatır. “Yeryüzündekilere merhametli olmak” ilkesi çerçevesinde, şefkatin yalnızca insanlara özgü olmadığı; bir ağacın bile bu merhametin muhatabı olabileceği ve doğaya saygılı, sabırlı, vicdanlı bireyler olmamız gerektiği nasihat edilmektedir.
[1] Değerli okur, burada bahsedilen tüm kısa filmleri izlemek için şu linke göz atabilirsin.
Gözyaslarımı biriktiriyorum… Bir tufana dönüşsün ve müslüman aklıyla istihza eden soy-suzlar boğulsun istiyorum…Soylu direnisin ardında ki nefesleri hissediyorum…
Biliyorum bu his bu düşünce , düstüğümüz yerden bizi kaldıracak ve onurlu bir hayatın parçası kılacak…
Hergün, ölen bebeklerin yasını tutamayan anne ve babaların öfkelerine ortak oluyorum. Onlardan bir hisse alıp öfkeyi zamana yayıyorum
Adını duyduğumuz bir kitap ya da film, odağı kendisine ya da bir benzerine yönlendiriyor. Çünkü çokça duyulur, okunur, görünür ise bir şey, popülaritesi de fazladır, vitrindeki yerini almıştır. Böyle olunca adını sık duymadığımız çalışmalar, eserler ve elbette sinema filmleri, bir köşede öylece kalakalıyor. Peki, bu durum o eserin, filmin kalitesini etkiler mi? Bir eserin değeri onu okuyanın sayısına, kitlesinin büyüklüğüne göre mi değerlendirilir? Bir eserin kalabalık kitleler tarafından düşünülmüyor, yazılmıyor ya da gündemde yer almıyor olması onun niteliğinden bir şey kaybettirir mi?
Bir isyan görünce korkarım. Bilmeyebilir insan, unutabilir, gaflet edebilir, şaşırabilir, bir yanlışlık yapabilir… Ama yaratılan aciz bir kul, Yaratanına böyle bir cevap verebilir mi? Bu ne cüret! Ahiretin ve hesabın gerçek olduğuna dair yüzde bir ihtimal veren bir kimsenin dahi söyleyebileceği bir söz müdür bu?
“Sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?” (Mü’minûn, 115) 1980 öncesi… Sağ-sol kavgasının okullarda, öğretmen ve öğrencilerde zirvede olduğu yıllar… Farklı sınıflardan birkaç arkadaşla hararetle, az bir bilgi ama samimiyetle İslam’ı savunduğumuz lise yıllarımın başları… Okuyabildiğimiz, bildiğimiz birkaç yazar ve kitap var. Sıramda rahmetli Şule Yüksel Şenler’in “Her Şey …
O hızlı devri “Yaşını hiç göstermiyorsun.” diyenlerin verdiği moral ile dolu dolu geçirmişti. Belki de bundandı bir şiir ile soluk soluğa yürüdüğü yolları hatırlaması. Şimdi üşüyen ellerini ısıtmak için kalorifere sarılırken, soğuk sularla abdest aldığı günleri anımsaması doğaldı. Kitap sayfalarında aradığı o gizli şifreyi bulana kadar saatlerce düşünmesi zihnini açıyordu ya; şimdi şifrelerin baş harflerinden ördüğü hırkaları torununa giydiriyordu. Miras bırakacağı, gözünün nuruna şahit bir gözlük, sabah akşam zikirlerinde dizlerine örttüğü bir battaniye, bir de yıllar da geçse her yaptığında aynı tadı veren cevizli kurabiyeleri vardı evlatlarına.
1 Uzun 1 Kısa İle Sinema Okuryazarlığı: Turbo (2013) & Merhamet
Sinema okuryazarlığında izleme ve yazma süreçlerinin birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğunu söyleyen Corrigan, Film Eleştirisi El Kitabı adlı eserinde merhalesi olan ve sorgulayıcı bir usul önerir. Onun önerdiği yöntemin temelinde, pasif bir izleme deneyimini aktif ve analitik bir düşünme sürecine dönüştürmek yatar. Bunun için de yazar, ön hazırlık sürecine dikkat çeker. Hazırlık süreci, herhangi bir filmi izlemeye başlamadan önce, o filmin sanatsal altyapısına (edebiyat, müzik, resim ilişkisi gibi) vâkıf olmayı, teknolojik imkânlarını (örneğin filmin siyah-beyaz olması) bilmeyi ve ekonomik koşulları hakkında ön sorular sorulmasının tavsiye edildiği bir aşamadır. Hazırlık aşaması, izleyicinin ekrandaki imgelerin ardındaki üretim koşullarına duyarlı olmasını ve filme karşı daha hazırlıklı olmasını, zekice konumlanmasını ve filmdeki karmaşık durumlara tepkiler vermesini sağlamak anlamına gelmektedir. Tabiî böyle olunca izleyici şu soruyu sormaya başlayabilir sessizce: İyi de, bir filmi izlemek için bunca acıya, zahmete ne gerek var ki?
Belki yukarıdaki soruyu kendimize sorarak düşünmeye devam edebiliriz. Bir film izlemek için seçici olmaya, bu kadar ince eleyip sık dokumaya gerek var mıdır? İzleyip eğleneceğiz, vaktimizi değerlendirmiş olacağız, neden bu kadar önemli ki filmi izlemeden önce bu kadar düşünmek, sorular sormak? Tam da burada denebilir ki, okuma alışkanlıklarımızı nasıl ki tertipli, disiplinli bir biçimde yapıyor ve rutinlerimizi ve işlerimizi ziyadesiyle dikkatli biçimde yapıyor isek izleme alışkanlıklarımıza çekidüzen vermemiz gerekmez mi? O halde devam edebiliriz şimdilik, değil mi?
Şunu kabul etmemiz gerekir ki Sinema Okuryazarlığı’nın çerçevesini akademik başlıklara ve derin meselelere boğmadan, bir filme ilişkin bakış açısı geliştirmeyi, filmi okumak için temel bazı hususları bilmemiz faydamıza olacaktır. Filme başlamadan önce Corrigan’ın tavsiyelerine ya da daha önceki yazılardaki girişlere yeniden bakarak devam edebiliriz, burada bahsedilen meseleleri irdeleyerek sinemayı anlamanın, bir filmi okumanın ufkumuzu nasıl genişleteceğini iyice kavramalıyız.
Corrigan öncelikle filmle sessiz bir diyalog kurmaktan bahseder. Yani filmleri yalnızca birer eğlence aracı olarak “göz ucuyla” izleme alışkanlığımızı kırmamız gerektiğini savunur. Analitik bir izleyicinin tıpkı bir edebi metni okurken eserin kenarına notlar alması gibi, film izlerken de sessiz bir diyalog kurarak sürekli sorular sorması gerekir. İzlemeye başlarken “filmin adı, hikâyenin başındaki bilgiler, akan yazılar hikâyeyle nasıl bir bağlantı kurmaktadır” gibi sorulara odaklanalım. “Film neden bu şekilde başlıyor, müzik, diyalog, kurgu, kamera hareketlerinin hikâyeyle belirgin bir örüntüsü var mı” gibi doğrudan filme yönelik sorgulamalar yapılmalıdır” der Corrigan.
Bunun yanında Corrigan, bazı filmleri birden fazla izlemek ve not almak gerektiğini söyler. Elbette bu film eleştirmenlerinin, sinema akademisyenlerinin işi gibi görülebilir. Ancak yazarın da vurguladığı gibi Sinema Okuryazarlığı için burada film eleştirisinin nasıl yapılacağını bilmek faydamıza olabilir. Yazara göre iyi bir film analizi için tek bir izleme asla yeterli olmayacaktır. İlk izlemenin daha çok not alma zorunluluğu olmadan, filmin doğrudan keyfini çıkarmak için yapılması; ikinci veya üçüncü izlemelerde ise özenli ve detaylı notlar alınması idealdir. Not alırken ekrandan gözü ayırmamak için bazı kısaltmalar kullanarak bir tür kişisel yazım dili geliştirilmesi gerektiğini belirtir. “Yakın Plan (CU= Close Up), Kamera Çevrinmesi (Pan), Kameranın kaydırılması (Dolly) gibi parantez içindeki kısaltmalar izleme sürecinde not edilebilir.
Corrigan ayrıca görsel hafızayı ve yansımayı kullanmak için de bir yol önerir. İzleme esnasında alınan kısa notların, görsel hafızayı tetiklemek ve detayları pekiştirmek için filmden hemen sonra gözden geçirilmesi ve ayrıntılı hale getirilerek genişletilmesi gerektiğini söyler. Buradaki amaç ise filmle ilgili notların üzerinden geçmek, film hakkındaki ilk izlenimlerin bulanık birer tepki olmaktan çıkıp somut fikirlere ve ikna edici argümanlara dönüşmesini sağlar. Elbette Corrigan bunu film eleştirmenliği üzerine eğitim alanlar için tavsiye etmektedir ancak biz de işin yazım aşamasını bir tarafa bırakarak bunları düşündüğümüzde filme daha fazla yoğunlaşabiliriz.
Uzun’la Başlamak: Turbo (2013)
2013 yapımı DreamWorks Animasyon imzalı Turbo’da, sıradan bir bahçe salyangozu olan Theo herkes gibi yavaştır; hayatta kalmak için “kıvrılıp yuvarlanmayı” öğrenmiş, bu ritme alışmıştır. Fakat Theo’yu diğer salyangozlardan ayıran şey, içinde tarifsiz bir hız tutkusu taşımasıdır. Geceleri gizlice televizyondan izlediği Indianapolis yarışlarında, efsanevi şampiyon Çılgın Gagné gibi olmayı hayal eder.
Kardeşi Chet ise sürekli ona gerçekçi olmasını, sınırlarını bilmesini söyler; aksi takdirde bir çim biçme makinesi ya da karga tarafından ezileceğini hatırlatır.
Theo’nun hayatı, bir gece gizlice otoyola çıkıp bir arabanın turbo motorunun içine düşmesiyle tamamen değişir. Motorun içindeki madde ile temas eden Theo, inanılmaz bir dönüşüm geçirir. Artık sıradan bir salyangoz değil, göz açıp kapayıncaya kadar hızlanabilen, ışık hızına yaklaşan bir “süper salyangoz”a dönüşür. Böylece dünyanın en zorlu yarışını kazanır salyangoz Theo, bu süreçte kardeşiyle olan ilişkisini sorgular, gerçek dostluğu ve fedakârlığı öğrenir ve “imkânsız” diye bir şey olmadığını tüm dünyaya kanıtlamaya çalışır.
Turbo için en iyi tariflerden biri “sıradan olanın hızla dönüşümünün hikâyesi” olabilir. İlk bakışta sıradan bir “azınlık kazanır” hikâyesi gibi görünse de, daha dikkatli bir okumayla, filmin altında birden fazla anlam katmanı olduğu fark edilir. Kimliğini sınırların dışında arayan bir salyangozdur Theo. Onunla aynı hayali paylaşan mütevazı insanları ve bu hayalin önüne geçmeye çalışan kökleşmiş engelleri konu alan Turbo; sadece bireysel dönüşüme odaklanan bir hikâyeden ibaret değildir. Bunun yanında sınıfsal aidiyet mevzusu başta olmak üzere, toplulukların birbirleriyle dayanışması ve tüketim kültürü gibi meselelere de dikkat çekilmektedir.
Animasyonun taşıdığı anlam derinliği dolayısıyla Turbo‘nun basit bir “çocuk filmi” olmanın çok ötesine geçtiğini görürüz. Dolayısıyla film, çocuklar için eğlenceli olabilir ve çocuklar bazı mesajları rahatlıkla kavrayabilir, ancak ebeveynler için oldukça önemli mesajların saklı olduğunu söylemekte fayda var. Sinema okuryazarlığı açısından ekranda gördüğümüz sembollerin, diyalogların ve karakterlerin birbirleriyle iletişim biçiminin, tercihlerinin, azmetme ve değer verme gibi manevi değerlerin nasıl anlaşılabileceğini bilmek, bu filmlerden alınacak tadı büyük ölçüde artırabilecektir.
Turbo bize, çocuklara imkânsıza karşı azimli olmamızı öğütlerken, hayal gücünün de önemli olduğuna değinir açıkça. Film boyunca en belirgin mesajın bu olduğunu söylersek hata etmiş sayılmayız sanırım. Bunun haricinde çocukların ve ebeveynlerin, hayallerinin peşinden koşmalarının önündeki tek engelin, çoğu zaman kişinin kendisi ve çevresinin dayattığı sınırlamalarda saklı olduğu anlatılır.
Etrafımızda çok ağır hareket eden, yavaş düşünen, eylemlerini sükûnetle gerçekleştiren kişileri temsil eder Turbo. Ancak bu kişiler her ne kadar yavaş, ağır gözükse de ya da biyolojik olarak kaplumbağa gibi “yavaş” olmaya mahkûm bir varlık olarak görülse de, kazandığı olağanüstü hız onu sıradanlığın dışına çıkarır. Filmdeki hız olgusu bir metafor olarak okunmalıdır. Yoksa gerçekte bir salyangoz saatte kaç kilometre hız yapabilir ki? Burada vurgulanan husus, yetenekten çok irade ve tutkunun ta kendisidir. Turbo’nun kardeşi Chet’in sürekli tekrarladığı “kıvrıl ve yuvarlan” sözünün anlamı “çevreye uyum sağlama, risk almama, güvende olma” ile eşdeğerdir. Ancak bu baskıya bir karşılık vardır Turbo’da. “Ben kıvrılıp yuvarlanmam” ile başlayan bu çıkış ya da en iyi ifadeyle bu direniş hali, bireyin kendi doğasını yeniden yazma çabası olduğuna odaklanmamızı sağlar.
Turbo birilerinin dışladığı, küçümsediği, ötekileştirdiği kişilerdir aynı zamanda. Bu kişiler okulda, çarşıda, dünyanın bir ucunda zorbalığa, baskıya maruz kalan fertler olabilir değil mi?
Tahakküm edenler sürekli birilerinin sesini kısmaya çalışırlar ve zorbalıklarını, kurallarını “ötekilere” (Theo gibilere) dayatırlar. Buradaki öteki, yavaş, küçük, önemsiz gibi görünen güçsüz Turbo’dur. Ancak salyangoz Theo, bu dayatmayı ve zulmü tersine itebilme cesaretini göstererek ezilenlerin ama suskun kalmayanların anlatısını yeniden inşa eder. İzleyiciyi, Turbo’nun başarısıyla birlikte, kendi hayatındaki “imkânsız”ları sorgulamaya iter. Turbo’nun kazandığı “süper güç”, belki de hepimizin içinde potansiyel olarak var olan ancak toplumsal normlar tarafından bastırılan enerjinin bir alegorisini ifade eder. Hız tutkusu ve yarış kadar, bir mekânın ve emeğin dönüşümü oldukça kıymetlidir.
Sinema Okuryazarlığı bağlamında film, neoliberal düzenin oyunlarını da iyice düşünmeyi gerektirir. Çünkü Theo gibi insanlar bir hayalin peşinden koşarken kapitalizmin rüyaları içinde de dolaşmaktadır. Ünlü olma, şampiyon olma tutkusu “bireysel başarı” mitini yeniden üretirken, bu başarının gerçekleşmesi için kolektif bir çabanın gerekli olduğunu gösterir. Ancak neoliberal ortamlar ve kapitalist çarklar bireylere hırs, kariyer, para, şöhret ve mevki gibi ayartıcılar vaat etmekte, Theo gibi basamakları çıkanları kendi benliğinden, özünden koparabilmektedir. Bu sebeple ayartmalar, insanı dayanışma bilincinden, kardeşlik ve dostluk söyleminden koparmamalı ve kişi geldiği yeri, yaşadığı dünyayı unutmamalı, bireysel hırslarını ve arzularını dizginleyerek bir denge kurmalıdır. Aksi durumda Theo ya da biz, bu tuzakların içine düşerek, bir rüya halini hakikatin kendisiymiş gibi algılamaya başlayabiliriz.
Turbo’nun eğlenceli ve renkli animasyon dünyasının ardında; sosyal hiyerarşiler, dışlanmış bedenler, kapitalist rekabet, kardeşlik bağları ve azmin zaferi gibi ciddi temalar bulunmaktadır. Sinema okuryazarlığı çerçevesinde Theo’nun bir öteki (salyangoz) olarak nasıl temsil edildiğini ve bu temsil içinde hangi dönüşümü geçirerek kahramana evrildiğini incelemek, filmin sunduğu anlam katmanlarını kavramak açısından belirleyicidir. Film; korkularıyla yüzleşen bireyin dönüşümünü ve bu süreçte taşıdığı karakter özelliklerini ustalıkla işlemektedir. Öte yandan Turbo, Arızalı Robot gibi yapımlarla birlikte değerlendirildiğinde, çağın toplumsal kaygılarına -hız olgusuna ve başarı mitine- animasyonun kendine özgü diliyle yanıt veren düşündürücü bir yapıt olarak öne çıkar.
Ancak unutulmamalıdır ki Turbo ve buna benzer animasyonlar izleyiciye sürekli var olan durumdan kurtulabileceğini, kötünün ve kötülüğün yok olacağını, engellerin aşılabileceğini, sorunların çözülebileceğini, azmin ve çabanın önünde hiçbir şeyin duramayacağını göstererek, klasik film anlatısının mutlu sonuna ya da hüzünlü sonuna sevk etmektedir. Ne var ki gerçek hayat bu anlatının dışında işler.
Filmlerin sunduğu hikâye evreninden farklı olarak, engelleri aşmak her zaman mümkün olmayabilir; kimi engeller geçici olarak aşılabilir, kimileri ise varlığını sürdürür ve asıl olan, imtihanın sürekliliğidir. Bu nedenle mutlu sonlu yapıtları öneriyor olsak da, bu anlatıların kurduğu büyünün içinde kaybolmamak ve filmin sunduğu gerçeklik ile yaşanan hayat arasındaki mesafeyi aklımızda tutmak gerekir.
Merhamet Üzerine Bir Kısa Film: Forty Movies 2[1]
Bir önceki sayıda Tilia Films tarafından üretilen beş bölümlük kısa film serisinde, birilerinin dışladığı, zorbalığa uğrattığı ve alay ettiği insanları konu alan ve “yumurtalar” arasında geçen kısa bir öyküye tanıklık etmiştik. Bu kısa film serisinin asıl amacının, 40 Hadis’ten yola çıkarak Hz. Peygamber’in mesajlarını, yaşantısını ve uygulamalarını aktarmak olduğunu yeniden hatırlatalım.
Film Bölümleri
Hadisin Konusu
Bölüm 1
Merhamet
Bölüm 2
Üstünlük/ Takva
Bölüm 3
İyilik
Bölüm 4
Selamı Yaymak
Bölüm 5
Baba olmak
Bölüm 1’de yer alan ve merhametin bizler için ne denli önemli bir değer olduğunu anlatan kısa filme göz atalım. Orta yaşlarını geçmiş bir adam, bir ağacı kesmek üzereyken üzerinde yuva kurmuş kuşları fark eder. Telefon görüşmesinin tamamını anlayamasak da adamın karşısındaki kişiyle kaç gün daha bekleyeceklerini, kuşların yuvalarından ne zaman ayrılacağını istişare ettiğini anlarız. Ağaç kesilmeli midir, yoksa canlılar için bir süre daha beklenilmeli midir?
Merhameti konu alan bu kısa film, vicdanlı olmanın ne anlama geldiğini ve karar verirken vicdana danışmanın önemini yalın bir dille aktarır. Film; ağacın üstüne yuva yapmış kuşların yaşamına saygı duyan bir grubun, satış ve iş planlarını erteleyerek doğayı korumayı öncelemesini öğütler. Yalnızca merhamet temasıyla değil, fedakârlık temasıyla da öne çıkan bu film, bir konuda karar vermeden önce işin ehlinin görüşlerine başvurmanın önemine de dikkat çeker.
Bir konuda karar vermeden ya da uygulamaya geçmeden önce eylemlerimizin nasıl sonuçlanacağını öngörmek büyük önem taşır. Bu hikâye, hem doğaya zarar vermemeyi hem de doğada yaşayan her canlının yaşamına saygı duymayı birer erdem olarak düşündürür. Her şeyin kazanç ve kâr üzerine kurulu olmak zorunda olmadığı açıkça vurgulanır; canlıların yaşam alanları zarar görmemeli, gerekirse o işten vazgeçilmeli ve merhametli olmak hiçbir zaman unutulmamalıdır. Başkalarının ya da müşterilerin baskısına rağmen değerleri öncelemek gerektiğini savunan film, merhamet ile ahlâki sorumluluk arasında güçlü bir bağ kurar. Maddi kazancın canlıların yaşam hakkından üstün tutulamayacağı son derece zarif bir dille dile getirilmektedir.
Filmin öne çıkardığı temanın dinî ve ahlâki temelini “Siz yeryüzündekilere merhametli olun ki, Allah da size merhamet etsin.” hadisi oluşturur. Adamın ağacın bakımı için iş makinesini durdurması ve ağaca su verilmesini istemesi de doğaya duyulan derin merhametin somut göstergeleridir. Hikâyede maddi değerlerin ve iş disiplininin, merhamet duygusu ve bir canlıyı koruma sorumluluğu karşısında ikinci planda kalması gerektiği açıkça ifade edilir. Kulaktan dolma bilgilerle yetinmeyip gerektiğinde uzmana başvurmanın önemi ise doğaya duyulan saygının ve sorumluluk bilincinin bir yansıması olarak sunulur.
Film, doğanın yalnızca bir manzaradan ibaret olmadığını, ilgi ve bakım bekleyen canlı bir varlık olduğunu hatırlatır. “Yeryüzündekilere merhametli olmak” ilkesi çerçevesinde, şefkatin yalnızca insanlara özgü olmadığı; bir ağacın bile bu merhametin muhatabı olabileceği ve doğaya saygılı, sabırlı, vicdanlı bireyler olmamız gerektiği nasihat edilmektedir.
[1] Değerli okur, burada bahsedilen tüm kısa filmleri izlemek için şu linke göz atabilirsin.
İlgili Yazılar
Bir Soylu Öfke Biriktiriyorum…
Gözyaslarımı biriktiriyorum… Bir tufana dönüşsün ve müslüman aklıyla istihza eden soy-suzlar boğulsun istiyorum…Soylu direnisin ardında ki nefesleri hissediyorum…
Biliyorum bu his bu düşünce , düstüğümüz yerden bizi kaldıracak ve onurlu bir hayatın parçası kılacak…
Hergün, ölen bebeklerin yasını tutamayan anne ve babaların öfkelerine ortak oluyorum. Onlardan bir hisse alıp öfkeyi zamana yayıyorum
Değişmek mi Zor Değiştirmek mi? İmparatorlar Kulübü’nde Karakterli Olmayı Aramak
Adını duyduğumuz bir kitap ya da film, odağı kendisine ya da bir benzerine yönlendiriyor. Çünkü çokça duyulur, okunur, görünür ise bir şey, popülaritesi de fazladır, vitrindeki yerini almıştır. Böyle olunca adını sık duymadığımız çalışmalar, eserler ve elbette sinema filmleri, bir köşede öylece kalakalıyor. Peki, bu durum o eserin, filmin kalitesini etkiler mi? Bir eserin değeri onu okuyanın sayısına, kitlesinin büyüklüğüne göre mi değerlendirilir? Bir eserin kalabalık kitleler tarafından düşünülmüyor, yazılmıyor ya da gündemde yer almıyor olması onun niteliğinden bir şey kaybettirir mi?
Sen Değerlerini Korursan Değerlerin de Seni Korur
Bir isyan görünce korkarım. Bilmeyebilir insan, unutabilir, gaflet edebilir, şaşırabilir, bir yanlışlık yapabilir… Ama yaratılan aciz bir kul, Yaratanına böyle bir cevap verebilir mi? Bu ne cüret! Ahiretin ve hesabın gerçek olduğuna dair yüzde bir ihtimal veren bir kimsenin dahi söyleyebileceği bir söz müdür bu?
İnsanları “İyi” Yapan Değerlerin Görmezden Gelinmesi
“Sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?” (Mü’minûn, 115) 1980 öncesi… Sağ-sol kavgasının okullarda, öğretmen ve öğrencilerde zirvede olduğu yıllar… Farklı sınıflardan birkaç arkadaşla hararetle, az bir bilgi ama samimiyetle İslam’ı savunduğumuz lise yıllarımın başları… Okuyabildiğimiz, bildiğimiz birkaç yazar ve kitap var. Sıramda rahmetli Şule Yüksel Şenler’in “Her Şey …
Her Şeye Rağmen
O hızlı devri “Yaşını hiç göstermiyorsun.” diyenlerin verdiği moral ile dolu dolu geçirmişti. Belki de bundandı bir şiir ile soluk soluğa yürüdüğü yolları hatırlaması. Şimdi üşüyen ellerini ısıtmak için kalorifere sarılırken, soğuk sularla abdest aldığı günleri anımsaması doğaldı. Kitap sayfalarında aradığı o gizli şifreyi bulana kadar saatlerce düşünmesi zihnini açıyordu ya; şimdi şifrelerin baş harflerinden ördüğü hırkaları torununa giydiriyordu. Miras bırakacağı, gözünün nuruna şahit bir gözlük, sabah akşam zikirlerinde dizlerine örttüğü bir battaniye, bir de yıllar da geçse her yaptığında aynı tadı veren cevizli kurabiyeleri vardı evlatlarına.