Hayattaki en büyük pişmanlıklarımdan biri Ayşegül’ün kalın örüklü saçlarını çekmemdi. Bir sayfaya doldurduğu kocaman “Ali gel”leri de, sınıftaki hemen herkesin onu hor görmesini de unutmuyorum. En fazla altı yaşındaydım, sınıf arkadaşlarım çoğunlukla yedi, gene de bu bize ona kötü davranma hakkı vermiyordu. Kök hatıra diye bir şey var mı bilmiyorum, eğer varsa kötülük içeren bu kök hatıra, insan olma yolunda bana çok şey öğretti.
Kendime bile zar zor yetişirken; elimin, aklımın, hayallerimin değdiği hemen her yeri kuşatan korkunçluklara ne yapabilirim, ne yapabiliriz? Son zamanlarda kendimi sık sık kötülük ve kötü olma hakkında düşünürken yakalıyorum. Kaba tasniflere aldıracak olsak, birisini öldürmemiş, ciddi yaralamamış, iftirayla hayatını karartmamış, malını mülkünü çalıp çırpmamışsanız kötü değilsiniz. Başa çıkılabilir kaba bir karikatür. Konforumuzu hep bu tip karikatürler besliyor. Oysa kötülük bu kadar kaba; iyilik bu denli değersiz değil. O muhteşem kitapta yazar ya; “teslim olduk deyin, inandık demeyin” diye. Ucundan kıyısından teslim olanlarla sarılmış durumdayız; gönlünün yakıtı iyilik olanlara ara ki rastlayasın.
Hayatı hep kitaplarla birlikte okuduğum için özgün kitaplarla tanışmak, iyi insanlarla tanışmak kadar mutlu ediyor beni. Shelley Pearsall ismini yıllar önce duymuş, o sıralar Türkçe’deki tek kitabını okumuş, bayılmıştım. İnsanların akıl hocası aradığı çağda, bir kişinin karşısına çıkabilecek en tuhaf akıl hocası yer alıyordu o kitapta. Arabası çizilenlerin hayat karartmasına alışkınız biz; kendisine durup dururken tuğla fırlatan çocuğu irşad eden garibanlara değil. Okuma keyfi her zaman mükellef bir yazı doğurmuyor. Bu yüzden okuma kültürüne güvendiğim arkadaşlarıma hararetle önerdiğim “Yedinci En Önemli Şey” hakkında değil de aynı yazarın benzer bir duyarlıkla kotardığı “Ender Kuş” hakkında yazmaya koyuldum.
“Joey Byrd ölmüş gibi görünüyordu.” cümlesi, okumaya devam ettikçe daha çok anlam kazanıyor.
Her anına can katan Joey, normlara, alışkanlıklara, kültürel akışa uymadığı için, ölmüş gibi, uğursuz gibi, hain gibi, moron gibi görünüyor.
Millet kendisini ölü gibi görürken Joey, Avustralya kama kuyruklu kartalı olmuş, gökyüzünden yeryüzünü pek bir değişik görüyordu. Kitabın anlatıcısı April, Joey’i doğru dürüst görmek için o kadar çabalıyor, özveride bulunuyor ki “hah işte” diyorum kendi kendime, “iyi olmak, kötülerle arayı açmak, tam da böyle bir şey.”
Popüler çocuklar, ergenlik değişimleri, sosyal çalışmalar, aile ilişkileri, öğretmenlik biçimleri, idari saçmalıklar, okul takımı rekabeti vs. bir yanda, bahçede ayağıyla zemine tuhaf şekiller yapan Joey diğer yanda. Normal ve anormalin dengesi çok güzel kuruluyor. Joey kısa sürede iki aşırılıktan da nasibini alıyor: Hor görülüyor, görmezden geliniyor; sıkı markaja alınıyor, yüceltiliyor. O hiçbir şeyi değiştirmemişken, bunca büyük değişiklik de neyin nesi? Bakış açısı efendim, bakış açısı! İsmiyle müsemma Bay Ulysses, April’daki ışığı görmese, onu çatıya çıkarmasa, bahçedeki tuhaf Joey şekillerinin mükemmel tasarlanmış bir kaplan yüzü olduğu anlaşılmasa Joey hâlâ ucube, hâlâ tuhaf, hâlâ asosyal.
Yazar Pearsall’ın, türlü mahareti arasında beni en çok mutlu edenini izin verin açıklayayım: toplumun görmezden gelinen, basit unvanlara, yaftalara sıkıştırılan üyelerini anlatının bilgesi kılıyor. “Yedinci En Önemli Şey”deki yaşlı çöp toplayıcı ile “Ender Kuş”ta okul hademesi Bay Ulysses (Homeros’un meşhur destanı Odysseus’un Latinceleşmiş hali) emmoğlu gibiler. Kendilerini gösterme derdi olmayan, inceliklere dalmış güzel insanlar.
Kitapta bana biraz zorlama gelen tek yer, spor dersinde halata tırmanan kişinin yukarıdan bakmasından hareketle April’ın Joey’i çözümlemesi. Yazar, ne kadar yetenekli olursa olsun anlatının içinde belirli bir cahillik düzeyiyle gezinmek zorunda. Karakteri duyarlı ve zeki olmakla birlikte olağanüstü bir durumu basit bir ipucuyla çözümleyemez. Anlayacağınız, acemi yazar telaşıyla April yerine topa giren yazar; Joey’in, nesnelerle tıpkı bir kuş gibi yukarıdan aşağıya bakarcasına ilişki kurduğunu, bu yüzden sandviçlerin içindekileri ortalığa saçarken pizzayı (içinde bir şey saklamıyor, gizlisi saklısı yok) rahat bıraktığını ortaya çıkarıyor.
Büyük harcamalar ve sınırlı öğrenci sayısıyla doğal sorunların çoğundan kurtulan kolejlerin aksine devlet okulları, kaynak yetersizliğiyle, sosyal, dini, etnik, bilişsel açıdan farklı kalabalık bir öğrenci grubuyla başa çıkmak zorunda. Üstelik bunu on dokuzuncu yüzyıl eğitim paradigmasının bir türlü ayan beyan ortaya dökülmeyen iflasına rağmen yapmak zorunda. Dijital dünyanın tehdit ettiği insan öznenin ciddi bir baskıyla yedek özneye gerilemesini de ekleyelim tam olsun bari!
Eski dostu Julie’yi tanımakta zorlanan April, okul idaresinin Kanka bankı işine giriyor. Alt sınıfların derdine derman olup ferahlayacağını düşünüyor. Orada da bir yığın tuhaflık buna rağmen yeni bir dost buluyor. Mısır gevreği kasabası Marshallville’e, ta Hindistan’dan kalkıp gelen Veena ile kısa sürede kaynaşıyor. Kanka bankı işlerini (önce gayriresmi sonra iyiden iyiye resmi) gözü arkada kalmadan Veena’ya devrediyor. Kod adı Joey olan operasyonlarında (tamamen benim uydurmam) vefakâr eküriler oluyorlar.
Pusu yavaş yavaş dağıtan yazar, April’ın anlatıcı olmadığı, metne üstten baktığı kısa bölümlerde okura küçük şoklar yaşatıyor. Okur bir açıdan April’ın önüne geçiyor. Utanmasak Aprilcığım diye akıl vermeye başlayacağız. Anlatıyı milim milim örgütlediği uzun bölümlerdeki geleneksel yazarlığını, kısa bölümlerdeki görsel katkılı çılgınlıklarıyla sentezliyor Shelley Pearsall.
İyi yazar okuru bazen şımartır, anlatı zihinde o kadar netleşir ki okur, metnin nereye gideceğine dair senaryolar üretmeye başlar. Joey’in başı belaya girecek biliyoruz, Joey’in yaratıcılığı aşırı ilgiyle sınanacak. Yozlaşacak mı, kabuğuna mı çekilecek, kaçıp gidecek mi, yoksa daha da büyüyüp derinleşecek mi?
Bay Ulysses “insanların yalnızca görmeyi beklediklerini gördüklerini” söylemişti. Joey’i, altı dilde şarkı söyleyen bir papağan gibi mi görüyorlar, yoksa okulun değerli bir parçası, armağanlarla donatılmış arkadaşları olarak mı? Cevap, Joey’in cebinden yere dökülen kâğıt parçalarında saklı: Bana şunu çizsene Joey, bana şunu yapsana Joey, doğum günümde Joey, falan partimde Joey… April tam da bu noktada Joey’e şartsız şurtsuz, peşinatsız taksitsiz arkadaşlığını sunuyor. İçinden gelmiyorsa, hiç kimse için çizmek zorunda olmadığını söyleyen April, başına bela alıyor. Sözler tahmin ettiğimizden çok daha güçlü, o anın gerçekleri, bir hafta sonrasının saçmalığına dönüşüyor. Bazen, aslında, gene de, ama, ne yazık ki… sözcükleriyle cümlelerimize ne çok makyaj yaptığımızı düşünüyorum.
Yerel haber muhabiri, Joey’e, park zeminine Michigan’ı çizebilir misin diye soruyor. Kitabın sonundaki bölümde esin kaynakları arasında zikredilen Stephen Wiltshire, helikopter turuyla üzerinde dolaştığı şehirlerin müthiş detaylı ve gerçekçi resimlerini yaptığından dolayı dâhi bellek diye anılıyor. Kendisi 2014 yılında İstanbul’u da çizmiş. Galler’de tanınmış bir arazi sanatçısı olan Mark Treanor, kumun
üzerine (kum dediysek kocaman plajlar) olağanüstü resimler çizmiş. Simon Beck ise on futbol sahası büyüklüğe ulaşan kar tanelerini, yıldızları, kar zemine döktürmüş.
Liseler arası futbol müsabakasında Joey’den saha zeminine, takımın maskotu dev bir kaplan çizmesi teklifi geliyor. April, teklife pek sıcak bakmıyor, Joey olmazlanır diyor, ilk şok Joey büyülenircesine tamam diyor. İkinci şok, deneme çalışmasında Joey, zemine kocaman bir kanat çiziyor. Kaplan kanadı göreniniz vardır belki, ben görmedim. Zaten Joey de kaplan değil, kartal kanadı çiziyor ve zılgıtı yiyor.
Pearsall’ın göz kırpışını okur üstüne alıyor; cin şişeden çıktı, bunu biliyor, yeniden şişeye girmeyeceğini de biliyor. Yazar, cini hangi formasyonda oynatacak, ona kafa yoruyor. Yetişkinler için yazılmış bir roman olsa bu malzemeden iç savaş bile çıkardı. Çocuklar için yazılan romanın hem kolaya kaçmaması (ideal durum, aşırı eğitsellik) hem de sert gerçekçiliğe karşı çocuğu koruması (çocuğa görelik) bekleniyor. Joey kaplan yapamaz (kendisine yazık), kartal yapamaz (çevresine yazık), peki ne yapabilir? Burada iyi çalışan zarif bir formül var: Sanat neyin değil, nasılın peşindedir. Joey öyle bir şey yapıyor ki, sanat kaplan gibi kükrüyor, kartal gibi göğe ağıyor ve sınırlarla bünyesi yorgun düşen sanatçı sırra kadem basıyor.
Merkezde April’ın ve yakın çevrede Joey’in hikâyesini anlatan kitap, Bay Ulysses’in, Veena’nın, popüler çocukların, dışlanmış çocukların, öğretmenlerin ve anne babaların çabuk öyküleriyle renkleniyor. Sağlıklı bir toplumun sınırlarını, çapını keşfetmeye çağırıyor. Ölü bina istifi olmayan canlı okulun imkânını sorgulatıyor. Dâhiler sınırlara toslayacak, arkadaşlıklar bozulacak, değişecek, dönüşecek, yeni arkadaşlıklar kurulacak, çevremiz değişecek dahası biz kozamızdan çıkacağız.
Okuldaki hademeye gönülden bakmadığınızda dünyası paspaslamaktan ibaret yaşlı bir adam göreceksiniz. Bir selamı esirgeyip adını bile öğrenmeden okuldan mezun olacaksınız. Nice değerli insanı anlamsız unvanlara gömüp gideceksiniz. Tuhaf hedefler koyacaksınız ve ender kuşları kaçıracaksınız. Yanınızdaki güzel insanları göremeyip sosyal medyadan dokunaklı insan içeriklerini tüketeceksiniz. Çocuğunuzun çabasına bir aferin demeyip şeflerin aferinine aşereceksiniz.
Yazarın yeğeni Miles olmasa, Miles, parka resimler çizmese bu kitap ortaya çıkmayacak mıydı? Miles gibi nice çocuk nerelere ne resimler döktürüyor da kimsenin ruhu duymuyor. Keramet sadece ender kuşlarda değil, ender kuşları kalbiyle görenlerde.
Sorular soruldu zeytin ağacına. Uzunca süre ağzını açmadı. Çağlar açıldı çağlar kapandı. Kimse ağzından bir şey alamadı. Mikrofon, kamera icat edildi. Artık dayanamaz konuşur denildi. Yine bıçak açmadı ağzını. Nihayet. Bir gün konuşmaya karar verdi.
– Ne zaman?
– Dalına çıkacak tek bir çocuk kalınca.
Oyun bozuldu ve sokaklar boşaldı. Fakat eve dönen de olmadı. Mevsimler karıştı. Çiçeklerin adı unutuldu.
Kardeşlerden biri hasta olursa, diğeri pencereden seyrederdi karın sessizliğini. Şimdi kardeşlerin pencereleri sırt sırta. En güzel top oynayan işte onunki süper kahraman desenli bir perde, hiç açılmıyor artık . Eski sokağa bakan diğer pencerede de bir rüzgar gülü duruyor.
Her sabah kardeşler, erkenden kayboluyorlar ortalıktan.
Bir secde gayretinde, hayatı yorumlayıp yaşayabilmek… Bir secde yakınlığıyla kendisini yaratanı Halık bilip; mahlûk olmanın mütevazılığını anlayabilmek… Her günün gecesinde bir muhasip gibi kendini sorguya çekebilmek… Ve gözlerini yumarken karanlıkların içinde yarının aydınlığının kendine rahmet getireceği ve getirmesi ümidiyle; sabahlara uyanabilmek…
Saatlerce masanın başında durdu, neden sonra sandalyeyi hızlıca çekti ve oturdu. Günlerdir elinden düşürmediği romana baktı. Bir bekleyiş ve umut ediş ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi dedi mırıldanarak. Kitabı eline aldı ve bir süre evirip çevirdikten sonra “Ah Drago” dedi. “Ah Drago…” Kitabın adını ve yazarını ancak kendi duyabileceği bir ses tonuyla tekrarladı: “Tatar Çölü/Dino …
Kalbin Gördüğünü Hiçbir Güncelleme Silemez
Hayattaki en büyük pişmanlıklarımdan biri Ayşegül’ün kalın örüklü saçlarını çekmemdi. Bir sayfaya doldurduğu kocaman “Ali gel”leri de, sınıftaki hemen herkesin onu hor görmesini de unutmuyorum. En fazla altı yaşındaydım, sınıf arkadaşlarım çoğunlukla yedi, gene de bu bize ona kötü davranma hakkı vermiyordu. Kök hatıra diye bir şey var mı bilmiyorum, eğer varsa kötülük içeren bu kök hatıra, insan olma yolunda bana çok şey öğretti.
Kendime bile zar zor yetişirken; elimin, aklımın, hayallerimin değdiği hemen her yeri kuşatan korkunçluklara ne yapabilirim, ne yapabiliriz? Son zamanlarda kendimi sık sık kötülük ve kötü olma hakkında düşünürken yakalıyorum. Kaba tasniflere aldıracak olsak, birisini öldürmemiş, ciddi yaralamamış, iftirayla hayatını karartmamış, malını mülkünü çalıp çırpmamışsanız kötü değilsiniz. Başa çıkılabilir kaba bir karikatür. Konforumuzu hep bu tip karikatürler besliyor. Oysa kötülük bu kadar kaba; iyilik bu denli değersiz değil. O muhteşem kitapta yazar ya; “teslim olduk deyin, inandık demeyin” diye. Ucundan kıyısından teslim olanlarla sarılmış durumdayız; gönlünün yakıtı iyilik olanlara ara ki rastlayasın.
Hayatı hep kitaplarla birlikte okuduğum için özgün kitaplarla tanışmak, iyi insanlarla tanışmak kadar mutlu ediyor beni. Shelley Pearsall ismini yıllar önce duymuş, o sıralar Türkçe’deki tek kitabını okumuş, bayılmıştım. İnsanların akıl hocası aradığı çağda, bir kişinin karşısına çıkabilecek en tuhaf akıl hocası yer alıyordu o kitapta. Arabası çizilenlerin hayat karartmasına alışkınız biz; kendisine durup dururken tuğla fırlatan çocuğu irşad eden garibanlara değil. Okuma keyfi her zaman mükellef bir yazı doğurmuyor. Bu yüzden okuma kültürüne güvendiğim arkadaşlarıma hararetle önerdiğim “Yedinci En Önemli Şey” hakkında değil de aynı yazarın benzer bir duyarlıkla kotardığı “Ender Kuş” hakkında yazmaya koyuldum.
“Joey Byrd ölmüş gibi görünüyordu.” cümlesi, okumaya devam ettikçe daha çok anlam kazanıyor.
Millet kendisini ölü gibi görürken Joey, Avustralya kama kuyruklu kartalı olmuş, gökyüzünden yeryüzünü pek bir değişik görüyordu. Kitabın anlatıcısı April, Joey’i doğru dürüst görmek için o kadar çabalıyor, özveride bulunuyor ki “hah işte” diyorum kendi kendime, “iyi olmak, kötülerle arayı açmak, tam da böyle bir şey.”
Popüler çocuklar, ergenlik değişimleri, sosyal çalışmalar, aile ilişkileri, öğretmenlik biçimleri, idari saçmalıklar, okul takımı rekabeti vs. bir yanda, bahçede ayağıyla zemine tuhaf şekiller yapan Joey diğer yanda. Normal ve anormalin dengesi çok güzel kuruluyor. Joey kısa sürede iki aşırılıktan da nasibini alıyor: Hor görülüyor, görmezden geliniyor; sıkı markaja alınıyor, yüceltiliyor. O hiçbir şeyi değiştirmemişken, bunca büyük değişiklik de neyin nesi? Bakış açısı efendim, bakış açısı! İsmiyle müsemma Bay Ulysses, April’daki ışığı görmese, onu çatıya çıkarmasa, bahçedeki tuhaf Joey şekillerinin mükemmel tasarlanmış bir kaplan yüzü olduğu anlaşılmasa Joey hâlâ ucube, hâlâ tuhaf, hâlâ asosyal.
Yazar Pearsall’ın, türlü mahareti arasında beni en çok mutlu edenini izin verin açıklayayım: toplumun görmezden gelinen, basit unvanlara, yaftalara sıkıştırılan üyelerini anlatının bilgesi kılıyor. “Yedinci En Önemli Şey”deki yaşlı çöp toplayıcı ile “Ender Kuş”ta okul hademesi Bay Ulysses (Homeros’un meşhur destanı Odysseus’un Latinceleşmiş hali) emmoğlu gibiler. Kendilerini gösterme derdi olmayan, inceliklere dalmış güzel insanlar.
Kitapta bana biraz zorlama gelen tek yer, spor dersinde halata tırmanan kişinin yukarıdan bakmasından hareketle April’ın Joey’i çözümlemesi. Yazar, ne kadar yetenekli olursa olsun anlatının içinde belirli bir cahillik düzeyiyle gezinmek zorunda. Karakteri duyarlı ve zeki olmakla birlikte olağanüstü bir durumu basit bir ipucuyla çözümleyemez. Anlayacağınız, acemi yazar telaşıyla April yerine topa giren yazar; Joey’in, nesnelerle tıpkı bir kuş gibi yukarıdan aşağıya bakarcasına ilişki kurduğunu, bu yüzden sandviçlerin içindekileri ortalığa saçarken pizzayı (içinde bir şey saklamıyor, gizlisi saklısı yok) rahat bıraktığını ortaya çıkarıyor.
Büyük harcamalar ve sınırlı öğrenci sayısıyla doğal sorunların çoğundan kurtulan kolejlerin aksine devlet okulları, kaynak yetersizliğiyle, sosyal, dini, etnik, bilişsel açıdan farklı kalabalık bir öğrenci grubuyla başa çıkmak zorunda. Üstelik bunu on dokuzuncu yüzyıl eğitim paradigmasının bir türlü ayan beyan ortaya dökülmeyen iflasına rağmen yapmak zorunda. Dijital dünyanın tehdit ettiği insan öznenin ciddi bir baskıyla yedek özneye gerilemesini de ekleyelim tam olsun bari!
Eski dostu Julie’yi tanımakta zorlanan April, okul idaresinin Kanka bankı işine giriyor. Alt sınıfların derdine derman olup ferahlayacağını düşünüyor. Orada da bir yığın tuhaflık buna rağmen yeni bir dost buluyor. Mısır gevreği kasabası Marshallville’e, ta Hindistan’dan kalkıp gelen Veena ile kısa sürede kaynaşıyor. Kanka bankı işlerini (önce gayriresmi sonra iyiden iyiye resmi) gözü arkada kalmadan Veena’ya devrediyor. Kod adı Joey olan operasyonlarında (tamamen benim uydurmam) vefakâr eküriler oluyorlar.
Pusu yavaş yavaş dağıtan yazar, April’ın anlatıcı olmadığı, metne üstten baktığı kısa bölümlerde okura küçük şoklar yaşatıyor. Okur bir açıdan April’ın önüne geçiyor. Utanmasak Aprilcığım diye akıl vermeye başlayacağız. Anlatıyı milim milim örgütlediği uzun bölümlerdeki geleneksel yazarlığını, kısa bölümlerdeki görsel katkılı çılgınlıklarıyla sentezliyor Shelley Pearsall.
İyi yazar okuru bazen şımartır, anlatı zihinde o kadar netleşir ki okur, metnin nereye gideceğine dair senaryolar üretmeye başlar. Joey’in başı belaya girecek biliyoruz, Joey’in yaratıcılığı aşırı ilgiyle sınanacak. Yozlaşacak mı, kabuğuna mı çekilecek, kaçıp gidecek mi, yoksa daha da büyüyüp derinleşecek mi?
Bay Ulysses “insanların yalnızca görmeyi beklediklerini gördüklerini” söylemişti. Joey’i, altı dilde şarkı söyleyen bir papağan gibi mi görüyorlar, yoksa okulun değerli bir parçası, armağanlarla donatılmış arkadaşları olarak mı? Cevap, Joey’in cebinden yere dökülen kâğıt parçalarında saklı: Bana şunu çizsene Joey, bana şunu yapsana Joey, doğum günümde Joey, falan partimde Joey… April tam da bu noktada Joey’e şartsız şurtsuz, peşinatsız taksitsiz arkadaşlığını sunuyor. İçinden gelmiyorsa, hiç kimse için çizmek zorunda olmadığını söyleyen April, başına bela alıyor. Sözler tahmin ettiğimizden çok daha güçlü, o anın gerçekleri, bir hafta sonrasının saçmalığına dönüşüyor. Bazen, aslında, gene de, ama, ne yazık ki… sözcükleriyle cümlelerimize ne çok makyaj yaptığımızı düşünüyorum.
Yerel haber muhabiri, Joey’e, park zeminine Michigan’ı çizebilir misin diye soruyor. Kitabın sonundaki bölümde esin kaynakları arasında zikredilen Stephen Wiltshire, helikopter turuyla üzerinde dolaştığı şehirlerin müthiş detaylı ve gerçekçi resimlerini yaptığından dolayı dâhi bellek diye anılıyor. Kendisi 2014 yılında İstanbul’u da çizmiş. Galler’de tanınmış bir arazi sanatçısı olan Mark Treanor, kumun
üzerine (kum dediysek kocaman plajlar) olağanüstü resimler çizmiş. Simon Beck ise on futbol sahası büyüklüğe ulaşan kar tanelerini, yıldızları, kar zemine döktürmüş.
Liseler arası futbol müsabakasında Joey’den saha zeminine, takımın maskotu dev bir kaplan çizmesi teklifi geliyor. April, teklife pek sıcak bakmıyor, Joey olmazlanır diyor, ilk şok Joey büyülenircesine tamam diyor. İkinci şok, deneme çalışmasında Joey, zemine kocaman bir kanat çiziyor. Kaplan kanadı göreniniz vardır belki, ben görmedim. Zaten Joey de kaplan değil, kartal kanadı çiziyor ve zılgıtı yiyor.
Pearsall’ın göz kırpışını okur üstüne alıyor; cin şişeden çıktı, bunu biliyor, yeniden şişeye girmeyeceğini de biliyor. Yazar, cini hangi formasyonda oynatacak, ona kafa yoruyor. Yetişkinler için yazılmış bir roman olsa bu malzemeden iç savaş bile çıkardı. Çocuklar için yazılan romanın hem kolaya kaçmaması (ideal durum, aşırı eğitsellik) hem de sert gerçekçiliğe karşı çocuğu koruması (çocuğa görelik) bekleniyor. Joey kaplan yapamaz (kendisine yazık), kartal yapamaz (çevresine yazık), peki ne yapabilir? Burada iyi çalışan zarif bir formül var: Sanat neyin değil, nasılın peşindedir. Joey öyle bir şey yapıyor ki, sanat kaplan gibi kükrüyor, kartal gibi göğe ağıyor ve sınırlarla bünyesi yorgun düşen sanatçı sırra kadem basıyor.
Merkezde April’ın ve yakın çevrede Joey’in hikâyesini anlatan kitap, Bay Ulysses’in, Veena’nın, popüler çocukların, dışlanmış çocukların, öğretmenlerin ve anne babaların çabuk öyküleriyle renkleniyor. Sağlıklı bir toplumun sınırlarını, çapını keşfetmeye çağırıyor. Ölü bina istifi olmayan canlı okulun imkânını sorgulatıyor. Dâhiler sınırlara toslayacak, arkadaşlıklar bozulacak, değişecek, dönüşecek, yeni arkadaşlıklar kurulacak, çevremiz değişecek dahası biz kozamızdan çıkacağız.
Okuldaki hademeye gönülden bakmadığınızda dünyası paspaslamaktan ibaret yaşlı bir adam göreceksiniz. Bir selamı esirgeyip adını bile öğrenmeden okuldan mezun olacaksınız. Nice değerli insanı anlamsız unvanlara gömüp gideceksiniz. Tuhaf hedefler koyacaksınız ve ender kuşları kaçıracaksınız. Yanınızdaki güzel insanları göremeyip sosyal medyadan dokunaklı insan içeriklerini tüketeceksiniz. Çocuğunuzun çabasına bir aferin demeyip şeflerin aferinine aşereceksiniz.
Yazarın yeğeni Miles olmasa, Miles, parka resimler çizmese bu kitap ortaya çıkmayacak mıydı? Miles gibi nice çocuk nerelere ne resimler döktürüyor da kimsenin ruhu duymuyor. Keramet sadece ender kuşlarda değil, ender kuşları kalbiyle görenlerde.
İlgili Yazılar
Görmek mi Görebilmek mi?
“Allah’ım,
Yol boyunca
Bırakma elimi,
Düşerim sonra.”
Evet, Allah elimizi bırakırsa düşerdik biz. Düşmek kötüydü; yaralanırdık, canımız acırdı, tekrar kalkmakta zorlanırdık.
Küçürek Öyküler
Sorular soruldu zeytin ağacına. Uzunca süre ağzını açmadı. Çağlar açıldı çağlar kapandı. Kimse ağzından bir şey alamadı. Mikrofon, kamera icat edildi. Artık dayanamaz konuşur denildi. Yine bıçak açmadı ağzını. Nihayet. Bir gün konuşmaya karar verdi.
– Ne zaman?
– Dalına çıkacak tek bir çocuk kalınca.
Kardeşlerim
Oyun bozuldu ve sokaklar boşaldı. Fakat eve dönen de olmadı. Mevsimler karıştı. Çiçeklerin adı unutuldu.
Kardeşlerden biri hasta olursa, diğeri pencereden seyrederdi karın sessizliğini. Şimdi kardeşlerin pencereleri sırt sırta. En güzel top oynayan işte onunki süper kahraman desenli bir perde, hiç açılmıyor artık . Eski sokağa bakan diğer pencerede de bir rüzgar gülü duruyor.
Her sabah kardeşler, erkenden kayboluyorlar ortalıktan.
Ölümü Anlayabilmek…
Bir secde gayretinde, hayatı yorumlayıp yaşayabilmek… Bir secde yakınlığıyla kendisini yaratanı Halık bilip; mahlûk olmanın mütevazılığını anlayabilmek… Her günün gecesinde bir muhasip gibi kendini sorguya çekebilmek… Ve gözlerini yumarken karanlıkların içinde yarının aydınlığının kendine rahmet getireceği ve getirmesi ümidiyle; sabahlara uyanabilmek…
Sessizlik Öyküleri II
Saatlerce masanın başında durdu, neden sonra sandalyeyi hızlıca çekti ve oturdu. Günlerdir elinden düşürmediği romana baktı. Bir bekleyiş ve umut ediş ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi dedi mırıldanarak. Kitabı eline aldı ve bir süre evirip çevirdikten sonra “Ah Drago” dedi. “Ah Drago…” Kitabın adını ve yazarını ancak kendi duyabileceği bir ses tonuyla tekrarladı: “Tatar Çölü/Dino …