Herkes gibi olamazdı o. Her şeyi en iyi, en güzel bir şekilde yapmalıydı. Ağır bir yükü vardı onun ve bu yükün altından kalkmak kolay değildi.
Allah’a adanmıştı o. Ailesi, adaklarının Allah tarafından korunup “bir bitki gibi” yetiştirileceğine gönülden inanıyordu. Onda gördükleri isteklilik ve gayret, onları son derece sevindiriyordu. Zorla güzellik olmazdı çünkü.
Genç, bu yolun zorlu olduğunun farkındaydı. Biraz gaflete düşse, biraz vakti boş geçse rahatsız olduğu her halinden belli oluyordu. Peygamberimizin “beni ihtiyarlattı” dediği ayeti düşündü:
“Festakim kemâ umirte vemen tâbe me’ake…” (Artık sen de sana tâbi olanlar da emrolunduğunuz gibi dosdoğru olun…) (Hud,112)
Kendisi dosdoğru olacaktı, kendine söz geçirebilecekti ama ya çevresindekiler? Onları dosdoğru yapmak her zaman mümkün olabilir miydi, kolay mıydı? Onu anlayabilecekler miydi çevresindekiler? “Allah’a adanmış” sözü onlar için bir şeyler ifade edebilecek miydi? Tavizsiz, adanmış bir hayatı herkes kaldırabilecek miydi?
Ona, onu adayanlar gibi imkân hazırlayabilecek, onun Allah’a adanmışlığının anlamını ve değerini anlayabilecekler miydi? Onun zamanının, ilminin ve örnekliğinin ne derece önemli olduğunu kavrayabilecekler miydi? Yoksa kendini “sıradan” bir kişi zannedip “sıradan” insanların davranışını bekleyenlerin arasında çektiği yorgunluk ve ızdırap onu “adanmışlığa” pişman mı edecekti? Fakat ona bahşedilen zekâ nimeti ve imkânlar görmezden gelinecek gibi değildi. Sanki hepsi, “adanmışlığın lütfu ve yardımı” olarak, “bir çiçek gibi” yetişmesine zemin hazırlıyordu. Artık gerisi kendisine kalmıştı. Ya tüm bu nimetleri yok sayıp solup gidecek, ya da Allah’ın verdiği güneş, hava ve su nimetleriyle büyüyüp etrafına güzel kokular yayan güzel bir çiçek olacaktı. Hayat zordu, mücadele zordu. Adanmışlığın hakkını vermek zordu. Ama sonucu elbette güzel olacaktı. Bu “güzel sonuç” için katlanmaya değerdi.
Allah, kendi dinine yardım edenlere yardım ederdi, buna imanı sonsuzdu. Göz bebeği çocuklarını Allah’a adayan bir aileye sahip olmak ne güzel bir nimetti. Bu nimetin hakkını vermek gerekirdi. Sadece adanmış bir genç değil, kendisini de Allah’a adayan bir genç olarak Allah’ın ayetlerine tutunarak yolculuğuna devam edecekti genç:
“Rabbim, bana ve anne babama verdiğin nimetlere şükretmemi, senin razı olacağın salih amel işlememi bana ilham et! Neslimi de salih kimseler yap! Şüphesiz ben sana döndüm. Muhakkak ki ben sana teslim olanlardanım.” (Ahkâf, 15)
“Allah büyüktür, sabah akşam zikrim O’nadır.” “Yönümü kesin bir teslimiyet içinde O’na, göklerin ve yerin yaratıcısına dönüyorum. O’na kimseyi ortak koşmuyorum.”
“Namazım, ibadetlerim (kurbanım), hayatım ve ölümüm, hepsi de Âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun ortağı yoktur.”
Bu şekilde yetiştirildim ve ben kendisini O’na adayanlardanım.
1963 yılında Düzce’de doğdu. Hayatının farklı dönemlerinde Konya ve Ankara’da yaşadı. Hâlen İstanbul’da ikamet etmektedir. Yedi çocuk annesidir.
Ailesiyle birlikte 1999-2002 yılları arasında aylık yayımlanan Adak Çocuk dergisini çıkardı.
Yazarın; Bana Bir Hastalık Dokundu, Meryemler Mabedi Terk Ederse ve çocuk eğitimi üzerine kaleme aldığı Göz Aydınlığı: Çocuklar İçin Anne Babalara Tavsiyeler adlı kitapları bulunmaktadır. Yazı çalışmalarını Nida Dergisi bünyesinde sürdürmektedir.
Adanma kavramı etrafında ilerleyecek olduğumuzda, sadece ilahi eksenle sınırlı kalmaz bu şiirin örnekleri. Bütün bir varlık dünyasının ilahi çatı altında bir kaynaşma ve dayanışma içinde anlamlı bir birliktelikle resmedildiği görülür. Bu açıdan Koytak şiirinin ilahi eksende yeryüzünün hallerine de bir ses olma peşinde farklı adanma durumları gösterdiği söylenebilir. Mazlumlara kulak kesilen, yaralılara kol kanat geren, bütün düşkünlerin elinden tutmaya çalışan ve böylece insanın kapabileceği türlü kirlerden arınmanın hissedileceği nice şiir örnekleri, bu külliyatın sayfaları arsında yer almaktadır.
Volkan, elindeki kitabın en beğendiği kısmını defalardır tekrar ediyordu.
“Rüzgâr huzursuzdu…”
Elindeki kitapla odasından çıkıp annesinin yanına gitti.
“Anne!”
“Efendim Volkan!”
“Adım Rüzgâr olsaydı çok beğenirdim!”
Annesi oğlunun bu ifadesi karşısında şaşırdı.
“Volkan da çok güzel bir isim yavrum!”
Volkan, elinde kitap olduğu halde bir süre düşündükten sonra:
“Doğru, Volkan demek patlamak demek!”
“Anlamadım oğlum?”
Sinemada eğitimcileri, muallimleri konu alan filmlerin mühim bir bölümünde onların yaşadıkları zorluklardan bahsedilir. Bu zorluk, kimi zaman eğitim sistemindeki aksaklıklardan, disiplin ve ceza mekanizmasını işleten yönetici kadrolardan kaynaklandığı gibi talebelerin, öğrencilerin terbiye edilmeleri, eğitim-öğretim hayatları içerisinde karşılaşılan durumlardan ibaret olabilmektedir.
“Yolculuğunuza hicret sevabı versin Rabbim… Yolcunun duası kabul olur. Esas yolculuk Allah’tan Allah’a olandır evladım. Ahiret yolcusuyuz hepimiz. Gönlü açık olanın yolu da açık olur. Sadakamızı vermeden aman ha! Görünmez belayı def eder sadaka. Sıla-i rahim ettiniz, bağları koparmadınız. Sıla-i rahim ta cennete uzanan bir bağdır.”
Ne yazık ki silahlar ona doğrultulunca, dev de kendini savunmak zorunda kalıyor. Asıl mesele, Demir Dev’in güvende hissetme ihtiyacından kaynaklanıyor. Hogarth’ın yaralanması ise bardağı taşıran son damla oluyor ve dev, bir savaş makinesine dönüşüyor. Ama unutmayalım: O, sevgiyi öğrenmiş bir varlık. Kendini feda etmeye bile hazır…
Bir Bitki Gibi
Herkes gibi olamazdı o. Her şeyi en iyi, en güzel bir şekilde yapmalıydı. Ağır bir yükü vardı onun ve bu yükün altından kalkmak kolay değildi.
Allah’a adanmıştı o. Ailesi, adaklarının Allah tarafından korunup “bir bitki gibi” yetiştirileceğine gönülden inanıyordu. Onda gördükleri isteklilik ve gayret, onları son derece sevindiriyordu. Zorla güzellik olmazdı çünkü.
Genç, bu yolun zorlu olduğunun farkındaydı. Biraz gaflete düşse, biraz vakti boş geçse rahatsız olduğu her halinden belli oluyordu. Peygamberimizin “beni ihtiyarlattı” dediği ayeti düşündü:
“Festakim kemâ umirte vemen tâbe me’ake…” (Artık sen de sana tâbi olanlar da emrolunduğunuz gibi dosdoğru olun…) (Hud,112)
Kendisi dosdoğru olacaktı, kendine söz geçirebilecekti ama ya çevresindekiler? Onları dosdoğru yapmak her zaman mümkün olabilir miydi, kolay mıydı? Onu anlayabilecekler miydi çevresindekiler? “Allah’a adanmış” sözü onlar için bir şeyler ifade edebilecek miydi? Tavizsiz, adanmış bir hayatı herkes kaldırabilecek miydi?
Ona, onu adayanlar gibi imkân hazırlayabilecek, onun Allah’a adanmışlığının anlamını ve değerini anlayabilecekler miydi? Onun zamanının, ilminin ve örnekliğinin ne derece önemli olduğunu kavrayabilecekler miydi? Yoksa kendini “sıradan” bir kişi zannedip “sıradan” insanların davranışını bekleyenlerin arasında çektiği yorgunluk ve ızdırap onu “adanmışlığa” pişman mı edecekti? Fakat ona bahşedilen zekâ nimeti ve imkânlar görmezden gelinecek gibi değildi. Sanki hepsi, “adanmışlığın lütfu ve yardımı” olarak, “bir çiçek gibi” yetişmesine zemin hazırlıyordu. Artık gerisi kendisine kalmıştı. Ya tüm bu nimetleri yok sayıp solup gidecek, ya da Allah’ın verdiği güneş, hava ve su nimetleriyle büyüyüp etrafına güzel kokular yayan güzel bir çiçek olacaktı. Hayat zordu, mücadele zordu. Adanmışlığın hakkını vermek zordu. Ama sonucu elbette güzel olacaktı. Bu “güzel sonuç” için katlanmaya değerdi.
Allah, kendi dinine yardım edenlere yardım ederdi, buna imanı sonsuzdu. Göz bebeği çocuklarını Allah’a adayan bir aileye sahip olmak ne güzel bir nimetti. Bu nimetin hakkını vermek gerekirdi. Sadece adanmış bir genç değil, kendisini de Allah’a adayan bir genç olarak Allah’ın ayetlerine tutunarak yolculuğuna devam edecekti genç:
“Rabbim, bana ve anne babama verdiğin nimetlere şükretmemi, senin razı olacağın salih amel işlememi bana ilham et! Neslimi de salih kimseler yap! Şüphesiz ben sana döndüm. Muhakkak ki ben sana teslim olanlardanım.” (Ahkâf, 15)
“Allah büyüktür, sabah akşam zikrim O’nadır.” “Yönümü kesin bir teslimiyet içinde O’na, göklerin ve yerin yaratıcısına dönüyorum. O’na kimseyi ortak koşmuyorum.”
“Namazım, ibadetlerim (kurbanım), hayatım ve ölümüm, hepsi de Âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun ortağı yoktur.”
Bu şekilde yetiştirildim ve ben kendisini O’na adayanlardanım.
Yazar
1963 yılında Düzce’de doğdu. Hayatının farklı dönemlerinde Konya ve Ankara’da yaşadı. Hâlen İstanbul’da ikamet etmektedir. Yedi çocuk annesidir.
Ailesiyle birlikte 1999-2002 yılları arasında aylık yayımlanan Adak Çocuk dergisini çıkardı.
Yazarın; Bana Bir Hastalık Dokundu, Meryemler Mabedi Terk Ederse ve çocuk eğitimi üzerine kaleme aldığı Göz Aydınlığı: Çocuklar İçin Anne Babalara Tavsiyeler adlı kitapları bulunmaktadır. Yazı çalışmalarını Nida Dergisi bünyesinde sürdürmektedir.
İlgili Yazılar
Cahit Koytak’ın İşporta Tezgâhı Şiirini Bir Adanma Eylemi Olarak Okumak
Adanma kavramı etrafında ilerleyecek olduğumuzda, sadece ilahi eksenle sınırlı kalmaz bu şiirin örnekleri. Bütün bir varlık dünyasının ilahi çatı altında bir kaynaşma ve dayanışma içinde anlamlı bir birliktelikle resmedildiği görülür. Bu açıdan Koytak şiirinin ilahi eksende yeryüzünün hallerine de bir ses olma peşinde farklı adanma durumları gösterdiği söylenebilir. Mazlumlara kulak kesilen, yaralılara kol kanat geren, bütün düşkünlerin elinden tutmaya çalışan ve böylece insanın kapabileceği türlü kirlerden arınmanın hissedileceği nice şiir örnekleri, bu külliyatın sayfaları arsında yer almaktadır.
Huzursuz Rüzgâr
Volkan, elindeki kitabın en beğendiği kısmını defalardır tekrar ediyordu.
“Rüzgâr huzursuzdu…”
Elindeki kitapla odasından çıkıp annesinin yanına gitti.
“Anne!”
“Efendim Volkan!”
“Adım Rüzgâr olsaydı çok beğenirdim!”
Annesi oğlunun bu ifadesi karşısında şaşırdı.
“Volkan da çok güzel bir isim yavrum!”
Volkan, elinde kitap olduğu halde bir süre düşündükten sonra:
“Doğru, Volkan demek patlamak demek!”
“Anlamadım oğlum?”
Kara Tahta’dan Öğretmenliğe Dair Notlar
Sinemada eğitimcileri, muallimleri konu alan filmlerin mühim bir bölümünde onların yaşadıkları zorluklardan bahsedilir. Bu zorluk, kimi zaman eğitim sistemindeki aksaklıklardan, disiplin ve ceza mekanizmasını işleten yönetici kadrolardan kaynaklandığı gibi talebelerin, öğrencilerin terbiye edilmeleri, eğitim-öğretim hayatları içerisinde karşılaşılan durumlardan ibaret olabilmektedir.
Yoldan Öyküler
“Yolculuğunuza hicret sevabı versin Rabbim… Yolcunun duası kabul olur. Esas yolculuk Allah’tan Allah’a olandır evladım. Ahiret yolcusuyuz hepimiz. Gönlü açık olanın yolu da açık olur. Sadakamızı vermeden aman ha! Görünmez belayı def eder sadaka. Sıla-i rahim ettiniz, bağları koparmadınız. Sıla-i rahim ta cennete uzanan bir bağdır.”
1 Uzun 1 Kısa İle Sinema Okuryazarlığı: Demir Dev ve Ben Filistinliyim
Ne yazık ki silahlar ona doğrultulunca, dev de kendini savunmak zorunda kalıyor. Asıl mesele, Demir Dev’in güvende hissetme ihtiyacından kaynaklanıyor. Hogarth’ın yaralanması ise bardağı taşıran son damla oluyor ve dev, bir savaş makinesine dönüşüyor. Ama unutmayalım: O, sevgiyi öğrenmiş bir varlık. Kendini feda etmeye bile hazır…