“Dünü sev ama bugünü yaşa. Bugünü daha iyi yaşamana katkısı yoksa hiç sevme. Dün bagajımız değil fenerimiz olmalıdır.” Hasan Boynukara
İnsan nedense gelip geçtikten sonra zamanla selamlaşır ya da bu selamlaşmayı o zaman fark eder. Onun içindir geçmiş zaman çok konuşulur. Ânın içindeyken ânı fark etmek gerçekten büyük bir gayret ve anlam gerektirir. Ve genellikle de gençlik yıllarında bu çok fark edilmez.
Hâlbuki gençlik yıllarında hayatımızın ana tohumlarını toprağa bırakırız. O bıraktığımız tohumlarla geri kalan hayatımız şekil alır. Yani ömür binamızın zemini gençlikte atılır. Ve daha sonra attığımız bu zemin üzerinde hayat inşa olur. Edindiğimiz eğitim ve ilim… Edindiğimiz beceriler, ortaya çıkan yetenekler ve ilişki içinde olduğumuz çevre bizi “yetişkinlikte biz” yapacaktır. Bunun içindir ki gençlik insanın en önemli zaman dilimidir. Çocukluktan aldığımız davranış ve kişilik üzerine koyacağımız her tuğla -olumlu ya da olumsuz- bizi büyütecektir.
Ama maalesef gelin görün ki gençlik insanlar için onur duyacakları, iyi ki yapmışım diyecekleri bir zaman diliminden daha çok, sürekli bir kavga ve kendini bulma yolculuğunun yanlış adreslerde aranıp sonra da hayata dair heyecan ve neşesini yitirdiği bir umutsuzluk arifesine dönüşüyor.
Gençlikte sorması gerekirken sormadığı sorular için yetişkinlikte aldığı cevaplar hayatının ana merkezine dokunmadan geçiyor. Bu süreçte yüzleşmek, elinin altındaki birçok yanlışla yüzleşmek olacaktır. Bu da bazen gerçekten ağır bir yük oluyor insan için. Geç aldığı cevaplar çoğu zaman yanlışları düzeltmeye yetmeyebiliyor…
Gençlik, insan içindeyken hiç gitmeyecek, bitmeyecek gibi gelir insana… Etrafında ne kadar yaş almış insan görse de sadece görür, asla bu yaşlılık haliyle bağ kurmak istemez. Henüz bunun için çok gençtir ve henüz erkendir. Ve içindeyken fark etmediğimiz şeydir zaman. Ta ki bizden biraz uzak düşünce anlarız zamanın nasıl da hızla akıp geçtiğini.
Gençlik bize daima şunu fısıldar: “Daha önünde uzun zamanlar ve seneler var. Gençliğin aylak, başıboş, haz tarafından ye, iç, yat, eğlen.” Yani erteleyebilirsin hayatı der, sürekli ertele. Ve bu ertelemeler kişiyi olmasını istediği ya da yaşamak istediği hayattan ertelediğini fark etmez. Çünkü hazlar dünyası o kadar baskın olmuştur ki kendi olma dünyası kıyıda köşede unutulmuştur.
“Günün en küçük hareketleri, seciyeyi yapar ya da yıkar.” (Oscar Wilde)
Gençlik yılları çocukluktan aldığımız karakteri perçinleyen ve kişiliği oluşturan yıllardır. Ahlâk bu yaşlarda güçlenir, boy verir. Ve yetişkinlikte meyveye durur. Gençlik pınarı insanın geride kalan ömrünün de gençlik iksiridir aslında. Güçlü ve azimli taraflarını, kendi dünyasını inşa ederken; dönmekte olan dünyanın da bir parçası olduğunu bilip orada sebat eden bir gençlik, hayata dair daha ümitvar ve daha coşkuludur.
Gençlik, insanın kendi eliyle yalnız inşa etmeye çalıştığı ilk evidir. Artık özgür olma, kendini yönetme becerisini edinmek ve bu edindikleriyle toplumda görülmek ve saygı görmek ister. Her ne kadar köklerden aldıkları varsa da genç iken bunlar çok gözüne görünmez ya da görmek istemez.
Kendini ispatlama çabası içinde geleceğe dönük hedeflerini gerçekleştirme yeridir gençlik evi. Bu evi sevgi, güven, adalet ve merhamet üzerine inşa etmişse yetişkinlikte de umut insanı, güven insanı ve adil bir insan olacaktır.
“Hepimizin yaşamımıza anlam katan, bizi insanlığın bir parçası yapan ve sonuç olarak uğruna savaşacağımız değerlerimiz vardır. Değerler ilerleme güdümüzün dayandığı noktalardır. Davranışlarımıza heves, bağlılık ve enerji verirler. Hiçbir baskı bizim içimizden kaynaklanan bir baskıdan daha güçlü olamaz; bu baskılar yaşamımızın renklerini belirler ve her olaya karşı davranış biçimimizi düzenler.” (Martin Scoot)
Gençlikte hazlarını erteleyip de gayretlerini ertelemeyenler, gençliği bahane edip tembelliğe tevessül etmeyenlerin elbette güneşleri farklı doğacak. Anları, vakitleri farklı olacaktır.
Şöyle bir ifade vardır: “Bir günün ilk saatinde olduğumuz kişi, kalan yirmi üç saat boyunca kim olduğumuzu da belirler.”
Tabiî ki insan değişen, gelişen bir varlıktır. Ne zaman isterse güçlü bir iradeye de sahipse gençlikte ertelediklerini sonra da elde edebilir. Ama bu, gençlikteki kadar kolay olmasa gerek. Hayat tecrübesi şunu gösterdi ki zamanında yapılan doğru işler de bir ömür insanı koruyup hayatını daha bereketli kılıyor. Yani genç iken ektiğimiz fidelerin gölgesi daha hızlı bize yetişiyor.
Zaman her yaş ve çağda çok kıymetlidir aslında. Zamanı doğru kullanabilmek, zamana karşı yenik düşmemek için; verilen saatleri, günleri, ayları ve yılları doğru kullanabilmek için iyi bir pusulaya, iyi bir kılavuza ihtiyacımız olduğu kesin. Çünkü şu yeryüzünde herkesin sayılı nefesleri var. Her an eriyen bir sermayemiz var. Bu sermayeyi fark edip onunla hem bu yaşadığımız zamanı iyi yaşamak hem de gelecekteki hayatımızı inşa ederek yol almamız gerekiyor. Yoksa “Zamana yemin olsun ki insan hüsrandadır.” ikazını anlayamayız.
Çok uzun yaşamanın sırrını keşfetmek için yarışanlar keşke ‘daha iyi ve anlamlı bir hayatı nasıl inşa ederiz’in yarışına girebilseydi. O zaman “müstesna insanlar” olabilirlerdi. Çünkü güvenin, iyiliğin, ıslahın, hak ve hukukun olmadığı bir yerde uzun yaşamak çileden başka bir şey getirmeyecektir insan için.
“Çok okuyan mı, yoksa çok gezen mi daha çok bilir?” diye meşhur bir söz vardır. Doğrusu ben bu sözü çok gerekli bir söz olarak görmüyorum. Çünkü ‘bilmek’ tek başına bir anlam ifade etmeye yetmez. Zira aslolan bilmek değil, anlamaktır. Dolayısıyla âlemin bilmek üzerine değil, anlamak üzerine inşâ edildiğini düşünüyorum. Anlamak, zihnin bilgi üzerinde arayış hamlesiyle takla atmasıdır.
“Sen neden, kimden kaçtın da bunca zaman derin uykulara daldın?” diye soruyorum kendime. Her günüm bir yıl gibi geçmişçesine derin izler bırakırken kalbimde, “Değdi mi bu kadar uykuya?” diye sormadan edemiyorum. Ashab-ı Kehf’in mücadelesini sen ne kadar yaşadın da kaçmayı hak ettin sorusu gelir ardından. Onlar kadar dinin için mücadele ettin mi? Peki, onlar kadar imanın var mı ki senin? Ama onlar tek değillerdi de senin gibi. Gerçi sen de tek sayılmazsın. Senden öte senden ziyade kaç benlik daha taşıyorsun bu topraktan olma bedende. Taşıdığın her sıfatla yeni bir sen oluyorsun.
Çağların da insanlar gibi alacakları olsa, yenmiş haklarını gündeme getirme fırsatları olsa, davacıların ilki orta çağ olurdu herhalde. İnsanın cetvelle zamanı orasından burasından çizip bölme küstahlığı yetmiyormuş gibi, buna anlam ve norm yüklemesi, dahası, ötelediği iyilik-kötülük değerlerini çağlara yapıştırıp bir de utanmadan marifetini beğenmesi akıl alır gibi değil. Kurgu tel tel dökülüyor aslında ama o kadar sık ve yaygın bir şekilde tekrar ediliyor ki, hipnotik etkisiyle amentü haline geliyor.
Kesin bende bir tuhaflık var, bundan eminim. Bir şeyleri yanlış anlıyor, yapayanlış değerlendiriyor olmalıyım. Yoksa insanlık tarihinin baştan aşağı çarpık bir gelişimini; tüm kurumlarının insanlığa rağmen karakter kazandıklarını kabullenmemiz gerekir ki bu pek mümkün gözükmüyor. Adalet kurumunun adalet dağıtmadığını, iletişim kurumunun daha fazla anlaşmazlığı garanti edecek şekilde karmaşıklaştığını, siyaset kurumunun insanların sefaletini temin etmek üzere semirdiğini, eğitim kurumunun cehaleti organize ettiğini, sağlık kurumunun zehir dağıtımı için müşteri profilini geliştirdiğini, din kurumunun, kutsalla ilişki kurulma yollarını tertemiz tutmayı bırakıp gelen geçeni yoldan aşağıya yuvarladığını ancak benim gibi bir aklı evvel iddia eder.
Sarıp sarmaladım, bağrıma bastım imgeyi. Anladım ki gözsüz görmek ne kadar hırka ise, gördüğüne ermek o kadar derviş.
Körler düğününde ne gelin yadırganır ne damat. Görmektir en büyük kusur.
Zamanla Anladığımız Zaman…
“Dünü sev ama bugünü yaşa. Bugünü daha iyi yaşamana katkısı yoksa hiç sevme. Dün bagajımız değil fenerimiz olmalıdır.” Hasan Boynukara
İnsan nedense gelip geçtikten sonra zamanla selamlaşır ya da bu selamlaşmayı o zaman fark eder. Onun içindir geçmiş zaman çok konuşulur. Ânın içindeyken ânı fark etmek gerçekten büyük bir gayret ve anlam gerektirir. Ve genellikle de gençlik yıllarında bu çok fark edilmez.
Hâlbuki gençlik yıllarında hayatımızın ana tohumlarını toprağa bırakırız. O bıraktığımız tohumlarla geri kalan hayatımız şekil alır. Yani ömür binamızın zemini gençlikte atılır. Ve daha sonra attığımız bu zemin üzerinde hayat inşa olur. Edindiğimiz eğitim ve ilim… Edindiğimiz beceriler, ortaya çıkan yetenekler ve ilişki içinde olduğumuz çevre bizi “yetişkinlikte biz” yapacaktır. Bunun içindir ki gençlik insanın en önemli zaman dilimidir. Çocukluktan aldığımız davranış ve kişilik üzerine koyacağımız her tuğla -olumlu ya da olumsuz- bizi büyütecektir.
Ama maalesef gelin görün ki gençlik insanlar için onur duyacakları, iyi ki yapmışım diyecekleri bir zaman diliminden daha çok, sürekli bir kavga ve kendini bulma yolculuğunun yanlış adreslerde aranıp sonra da hayata dair heyecan ve neşesini yitirdiği bir umutsuzluk arifesine dönüşüyor.
Gençlikte sorması gerekirken sormadığı sorular için yetişkinlikte aldığı cevaplar hayatının ana merkezine dokunmadan geçiyor. Bu süreçte yüzleşmek, elinin altındaki birçok yanlışla yüzleşmek olacaktır. Bu da bazen gerçekten ağır bir yük oluyor insan için. Geç aldığı cevaplar çoğu zaman yanlışları düzeltmeye yetmeyebiliyor…
Gençlik, insan içindeyken hiç gitmeyecek, bitmeyecek gibi gelir insana… Etrafında ne kadar yaş almış insan görse de sadece görür, asla bu yaşlılık haliyle bağ kurmak istemez. Henüz bunun için çok gençtir ve henüz erkendir. Ve içindeyken fark etmediğimiz şeydir zaman. Ta ki bizden biraz uzak düşünce anlarız zamanın nasıl da hızla akıp geçtiğini.
Gençlik bize daima şunu fısıldar: “Daha önünde uzun zamanlar ve seneler var. Gençliğin aylak, başıboş, haz tarafından ye, iç, yat, eğlen.” Yani erteleyebilirsin hayatı der, sürekli ertele. Ve bu ertelemeler kişiyi olmasını istediği ya da yaşamak istediği hayattan ertelediğini fark etmez. Çünkü hazlar dünyası o kadar baskın olmuştur ki kendi olma dünyası kıyıda köşede unutulmuştur.
“Günün en küçük hareketleri, seciyeyi yapar ya da yıkar.” (Oscar Wilde)
Gençlik yılları çocukluktan aldığımız karakteri perçinleyen ve kişiliği oluşturan yıllardır. Ahlâk bu yaşlarda güçlenir, boy verir. Ve yetişkinlikte meyveye durur. Gençlik pınarı insanın geride kalan ömrünün de gençlik iksiridir aslında. Güçlü ve azimli taraflarını, kendi dünyasını inşa ederken; dönmekte olan dünyanın da bir parçası olduğunu bilip orada sebat eden bir gençlik, hayata dair daha ümitvar ve daha coşkuludur.
Gençlik, insanın kendi eliyle yalnız inşa etmeye çalıştığı ilk evidir. Artık özgür olma, kendini yönetme becerisini edinmek ve bu edindikleriyle toplumda görülmek ve saygı görmek ister. Her ne kadar köklerden aldıkları varsa da genç iken bunlar çok gözüne görünmez ya da görmek istemez.
Kendini ispatlama çabası içinde geleceğe dönük hedeflerini gerçekleştirme yeridir gençlik evi. Bu evi sevgi, güven, adalet ve merhamet üzerine inşa etmişse yetişkinlikte de umut insanı, güven insanı ve adil bir insan olacaktır.
“Hepimizin yaşamımıza anlam katan, bizi insanlığın bir parçası yapan ve sonuç olarak uğruna savaşacağımız değerlerimiz vardır. Değerler ilerleme güdümüzün dayandığı noktalardır. Davranışlarımıza heves, bağlılık ve enerji verirler. Hiçbir baskı bizim içimizden kaynaklanan bir baskıdan daha güçlü olamaz; bu baskılar yaşamımızın renklerini belirler ve her olaya karşı davranış biçimimizi düzenler.” (Martin Scoot)
Gençlikte hazlarını erteleyip de gayretlerini ertelemeyenler, gençliği bahane edip tembelliğe tevessül etmeyenlerin elbette güneşleri farklı doğacak. Anları, vakitleri farklı olacaktır.
Şöyle bir ifade vardır: “Bir günün ilk saatinde olduğumuz kişi, kalan yirmi üç saat boyunca kim olduğumuzu da belirler.”
Tabiî ki insan değişen, gelişen bir varlıktır. Ne zaman isterse güçlü bir iradeye de sahipse gençlikte ertelediklerini sonra da elde edebilir. Ama bu, gençlikteki kadar kolay olmasa gerek. Hayat tecrübesi şunu gösterdi ki zamanında yapılan doğru işler de bir ömür insanı koruyup hayatını daha bereketli kılıyor. Yani genç iken ektiğimiz fidelerin gölgesi daha hızlı bize yetişiyor.
Zaman her yaş ve çağda çok kıymetlidir aslında. Zamanı doğru kullanabilmek, zamana karşı yenik düşmemek için; verilen saatleri, günleri, ayları ve yılları doğru kullanabilmek için iyi bir pusulaya, iyi bir kılavuza ihtiyacımız olduğu kesin. Çünkü şu yeryüzünde herkesin sayılı nefesleri var. Her an eriyen bir sermayemiz var. Bu sermayeyi fark edip onunla hem bu yaşadığımız zamanı iyi yaşamak hem de gelecekteki hayatımızı inşa ederek yol almamız gerekiyor. Yoksa “Zamana yemin olsun ki insan hüsrandadır.” ikazını anlayamayız.
Çok uzun yaşamanın sırrını keşfetmek için yarışanlar keşke ‘daha iyi ve anlamlı bir hayatı nasıl inşa ederiz’in yarışına girebilseydi. O zaman “müstesna insanlar” olabilirlerdi. Çünkü güvenin, iyiliğin, ıslahın, hak ve hukukun olmadığı bir yerde uzun yaşamak çileden başka bir şey getirmeyecektir insan için.
Nedir zaman nedir?
Bir su mu, bir kuş mu?
Nedir zaman nedir?
İniş mi yokuş mu?
İlgili Yazılar
Entelektüel Bir Haslet Olarak Eleştirellik
“Çok okuyan mı, yoksa çok gezen mi daha çok bilir?” diye meşhur bir söz vardır. Doğrusu ben bu sözü çok gerekli bir söz olarak görmüyorum. Çünkü ‘bilmek’ tek başına bir anlam ifade etmeye yetmez. Zira aslolan bilmek değil, anlamaktır. Dolayısıyla âlemin bilmek üzerine değil, anlamak üzerine inşâ edildiğini düşünüyorum. Anlamak, zihnin bilgi üzerinde arayış hamlesiyle takla atmasıdır.
Derin Uykular
“Sen neden, kimden kaçtın da bunca zaman derin uykulara daldın?” diye soruyorum kendime. Her günüm bir yıl gibi geçmişçesine derin izler bırakırken kalbimde, “Değdi mi bu kadar uykuya?” diye sormadan edemiyorum. Ashab-ı Kehf’in mücadelesini sen ne kadar yaşadın da kaçmayı hak ettin sorusu gelir ardından. Onlar kadar dinin için mücadele ettin mi? Peki, onlar kadar imanın var mı ki senin? Ama onlar tek değillerdi de senin gibi. Gerçi sen de tek sayılmazsın. Senden öte senden ziyade kaç benlik daha taşıyorsun bu topraktan olma bedende. Taşıdığın her sıfatla yeni bir sen oluyorsun.
Bilgelik Dolu Orta Çağ’dan Şövalyelik Yerine İyilik Destanı
Çağların da insanlar gibi alacakları olsa, yenmiş haklarını gündeme getirme fırsatları olsa, davacıların ilki orta çağ olurdu herhalde. İnsanın cetvelle zamanı orasından burasından çizip bölme küstahlığı yetmiyormuş gibi, buna anlam ve norm yüklemesi, dahası, ötelediği iyilik-kötülük değerlerini çağlara yapıştırıp bir de utanmadan marifetini beğenmesi akıl alır gibi değil. Kurgu tel tel dökülüyor aslında ama o kadar sık ve yaygın bir şekilde tekrar ediliyor ki, hipnotik etkisiyle amentü haline geliyor.
Asla Süper Kahraman Olmayan Bir Çocuğun Dünyaya Tutunma Macerası
Kesin bende bir tuhaflık var, bundan eminim. Bir şeyleri yanlış anlıyor, yapayanlış değerlendiriyor olmalıyım. Yoksa insanlık tarihinin baştan aşağı çarpık bir gelişimini; tüm kurumlarının insanlığa rağmen karakter kazandıklarını kabullenmemiz gerekir ki bu pek mümkün gözükmüyor. Adalet kurumunun adalet dağıtmadığını, iletişim kurumunun daha fazla anlaşmazlığı garanti edecek şekilde karmaşıklaştığını, siyaset kurumunun insanların sefaletini temin etmek üzere semirdiğini, eğitim kurumunun cehaleti organize ettiğini, sağlık kurumunun zehir dağıtımı için müşteri profilini geliştirdiğini, din kurumunun, kutsalla ilişki kurulma yollarını tertemiz tutmayı bırakıp gelen geçeni yoldan aşağıya yuvarladığını ancak benim gibi bir aklı evvel iddia eder.
Göz, Şiir ve Yedi
Sarıp sarmaladım, bağrıma bastım imgeyi. Anladım ki gözsüz görmek ne kadar hırka ise, gördüğüne ermek o kadar derviş.
Körler düğününde ne gelin yadırganır ne damat. Görmektir en büyük kusur.