“Sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?” (Mü’minûn, 115)
1980 öncesi…
Sağ-sol kavgasının okullarda, öğretmen ve öğrencilerde zirvede olduğu yıllar…
Farklı sınıflardan birkaç arkadaşla hararetle, az bir bilgi ama samimiyetle İslam’ı savunduğumuz lise yıllarımın başları…
Okuyabildiğimiz, bildiğimiz birkaç yazar ve kitap var.
Sıramda rahmetli Şule Yüksel Şenler’in “Her Şey İslam İçin” kitabı.
Orta yaşlı, çok ciddi ve disiplinli bayan edebiyat öğretmenimiz kitabıma el koyuyor.
Ortaokul yıllarımdan beri dersimize girdiği, beni tanıyıp da sevdiği için herhangi bir şey demiyor.
Başarılı bulduğu bir talebesinin böyle şeyler okuması çok işine gelmiyor. Biraz hayal kırıklığı ile karışık üzüntü.
Oysa karşı görüşteki bir öğretmenimizin “Bu okulda en çok sana güveniyoruz”, bir başkasının “Sen bu ortamda nasıl böyle oldun?” gibi itiraflarının ardında imanımızın ve ona bağlı değerlerimizin yattığını görmezden gelmeleri anlaşılır gibi değildi.
Kitabım gitti bir daha dönmemek üzere; ama adını hiç unutmadım.
“Her Şey İslam İçin”
Her şey Allah için!
Her şey güzel bir kulluk için!
Okumamız, öğrenmemiz, meslek sahibi olmamız ve onda ilerlememiz, evlenmemiz, çoluk çocuk sahibi olmamız, her şey ama her şey Allah için.
Yaptığımız bir şey bizim kulluğumuzu güzelleştirmiyorsa onun güzelleşmesine vesile olmayacaksa ona biraz mesafeli durmalı değil miyiz?
Bir şeyler öğrendikçe daha mı iyi oluyoruz, daha mı geriye gidiyoruz?
Bulunduğumuz yer bizi Allah’a yakınlaştırıyor mu yoksa uzaklaştırıyor mu?
İnsanlara faydalı olacağız derken kendimizden bir şeyler kaybediyor muyuz? Yoksa dönen çarka tutunup hiç bunları düşünmeden öylesine mi yaşıyoruz?
Üniversiteye gidiyoruz; bölüm tercihimizin mizacımıza, kapasitemize ve değerlerimize uygun olup olmadığını düşünüyor muyuz?
Dünyada meşru bir faydamız, ahirete yönelik de bir kazancımız olsun diye mi tercih yapıyoruz? Yoksa sadece okumuş olmak için mi okuyoruz?
Evleniyoruz; düğün hazırlıklarından evlilik hayatının sonrasına kadar Allah’ın rızası gözetiliyor mu? Evlenerek sadece rahat bir hayat sürmek mi tek gayemiz?
Peki ya çocuklarımız? İyi bir kul olma hedefini onların gönüllerine güzelce işleyebiliyor muyuz?
Kurslar, sohbetler, programlar, etkinlikler; bilgi yığmak veya kendimizi bir şeyler yaptığımıza inandırıp avunmak için mi? Yoksa Allah’ın rızasını kazanmak ve kulluğumuzu daha da güzelleştirebilmek mi gayemiz?
Hafızlığa ve Arapçaya yoğunlaşan bir kızımızın çabasını ve yorgunluğunu görünce şöyle demekten kendimi alamadım:
“Yavrucuğum! Hayatta en önemli amacımız güzel bir kulluk! Allah’ın rızasını kazanmak! Diğer şeylerin hepsi, bunun için bir araç, bir vesile. Velev ki Kur’an hafızlığı olsun, velev ki onu anlamak için Arapça öğrenmek olsun. Bunları sakın amaç haline getirme. Bunlar senin kulluğunu güzelleştireceklerse ne âlâ! Değilse onları öğrenmenin de bir anlamı ve gereği olmaz.”
Allah’ım! Niyetlerimizin, amellerimizin ve ahlâkımızın rızana uygun olabilmesi için bizlere yardım et.
Bizleri razı olmuş ve razı olunmuş kullarından eyle.
“De ki: Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm Âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (En’am, 162)
11 Eylül sonrası dünya sinemalarında öne çıkan önemli bir mesele de Müslüman kadınların toplumdaki konumu, değeri üzerindedir. Bu meselenin can alıcı tarafını ikiye ayırdığımızda kadınların gerek İslam toplumunda gerekse Batı toplumlarında yaşadıkları sorunlar karşımıza çıkar. Müslüman kadınların Batıda yaşadığı sorunları bir tarafa bırakıp Doğu’da, daha doğru kendi toplumunda yaşadıklarını bu yazıda ele alacağız.
Hayatta mutluluğunu ya da üzüntüsünü yaşadığımız şeyler kendi ellerimizle ortaya koyduklarımız olmalıdır. Bu sebeple kendi tercihimiz olmayan kavmiyetimizle, cinsiyetimizle ya da elde etmediğimiz değerlerle ayrışmaya çalışmamız farklı olduğumuz insanlara karşı antipati oluşturabilir. Bu sebeple “Ne mutlu Türküm diyene!” ya da “Ne mutlu Kürdüm diyene!” ya da “Ne mutlu İngilizim, ne mutlu Arnavutum ya da başka bir kavimdenim diyene!” demek yerine “Ne mutlu Müslümanım!” diyene dememiz daha sağlıklı durmaktadır.
Hayatın ağır yüklerinden biri de hayata dair umutsuzluk yükünü yüklenmektir. Umutsuzluk öyle ağır öyle incitici bir duygudur ki insanı sürekli tedirgin, huzursuz ve mutsuz kılar. Korku içinde günlerini, yıllarını elinden alıp götürür. Umutsuzluk, tedavisi zor bir hastalık gibidir. Bir defa bir bünyede kök saldı mı; bütün uzuvların işlevini değiştirebilir.
İlk seansta çocuklara “akıllı olmak” ne demek şeklinde bir soru yöneltilebilir.
Muhtemel cevaplar: “Akıllı, uslu olmak”, “yaramazlık yapmamak”, “annemin babamın sözünü dinlemek” gibi cevaplar gelecektir.
“Akıllı olmanın karşıtı, zıttı nedir?” Bu şekilde bir soru sorulabilir.
Muhtemel cevaplar: “Deli olmak”, “söz dinlememek”.
“Deli olmak ne demek?”
Muhtemel cevaplar: “Topluma ayak uyduramayan kişilere deli denir. Bu kişiler kurallara uymazlar.”
“Topluma ayak uydurmak kurallara uymak mı demek? Bir de hangi kurallara uymak? Ailenin kuralları, kabilenin kuralları, kendi kuralların?” Bir hikâye etrafında bu tür sorgulamalar daha iyi yapılabilir.
İnsanları “İyi” Yapan Değerlerin Görmezden Gelinmesi
“Sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?” (Mü’minûn, 115)
1980 öncesi…
Sağ-sol kavgasının okullarda, öğretmen ve öğrencilerde zirvede olduğu yıllar…
Farklı sınıflardan birkaç arkadaşla hararetle, az bir bilgi ama samimiyetle İslam’ı savunduğumuz lise yıllarımın başları…
Okuyabildiğimiz, bildiğimiz birkaç yazar ve kitap var.
Sıramda rahmetli Şule Yüksel Şenler’in “Her Şey İslam İçin” kitabı.
Orta yaşlı, çok ciddi ve disiplinli bayan edebiyat öğretmenimiz kitabıma el koyuyor.
Ortaokul yıllarımdan beri dersimize girdiği, beni tanıyıp da sevdiği için herhangi bir şey demiyor.
Başarılı bulduğu bir talebesinin böyle şeyler okuması çok işine gelmiyor. Biraz hayal kırıklığı ile karışık üzüntü.
Oysa karşı görüşteki bir öğretmenimizin “Bu okulda en çok sana güveniyoruz”, bir başkasının “Sen bu ortamda nasıl böyle oldun?” gibi itiraflarının ardında imanımızın ve ona bağlı değerlerimizin yattığını görmezden gelmeleri anlaşılır gibi değildi.
Kitabım gitti bir daha dönmemek üzere; ama adını hiç unutmadım.
“Her Şey İslam İçin”
Her şey Allah için!
Her şey güzel bir kulluk için!
Okumamız, öğrenmemiz, meslek sahibi olmamız ve onda ilerlememiz, evlenmemiz, çoluk çocuk sahibi olmamız, her şey ama her şey Allah için.
Yaptığımız bir şey bizim kulluğumuzu güzelleştirmiyorsa onun güzelleşmesine vesile olmayacaksa ona biraz mesafeli durmalı değil miyiz?
Bir şeyler öğrendikçe daha mı iyi oluyoruz, daha mı geriye gidiyoruz?
Bulunduğumuz yer bizi Allah’a yakınlaştırıyor mu yoksa uzaklaştırıyor mu?
İnsanlara faydalı olacağız derken kendimizden bir şeyler kaybediyor muyuz? Yoksa dönen çarka tutunup hiç bunları düşünmeden öylesine mi yaşıyoruz?
Üniversiteye gidiyoruz; bölüm tercihimizin mizacımıza, kapasitemize ve değerlerimize uygun olup olmadığını düşünüyor muyuz?
Dünyada meşru bir faydamız, ahirete yönelik de bir kazancımız olsun diye mi tercih yapıyoruz? Yoksa sadece okumuş olmak için mi okuyoruz?
Evleniyoruz; düğün hazırlıklarından evlilik hayatının sonrasına kadar Allah’ın rızası gözetiliyor mu? Evlenerek sadece rahat bir hayat sürmek mi tek gayemiz?
Peki ya çocuklarımız? İyi bir kul olma hedefini onların gönüllerine güzelce işleyebiliyor muyuz?
Kurslar, sohbetler, programlar, etkinlikler; bilgi yığmak veya kendimizi bir şeyler yaptığımıza inandırıp avunmak için mi? Yoksa Allah’ın rızasını kazanmak ve kulluğumuzu daha da güzelleştirebilmek mi gayemiz?
Hafızlığa ve Arapçaya yoğunlaşan bir kızımızın çabasını ve yorgunluğunu görünce şöyle demekten kendimi alamadım:
“Yavrucuğum! Hayatta en önemli amacımız güzel bir kulluk! Allah’ın rızasını kazanmak! Diğer şeylerin hepsi, bunun için bir araç, bir vesile. Velev ki Kur’an hafızlığı olsun, velev ki onu anlamak için Arapça öğrenmek olsun. Bunları sakın amaç haline getirme. Bunlar senin kulluğunu güzelleştireceklerse ne âlâ! Değilse onları öğrenmenin de bir anlamı ve gereği olmaz.”
Allah’ım! Niyetlerimizin, amellerimizin ve ahlâkımızın rızana uygun olabilmesi için bizlere yardım et.
Bizleri razı olmuş ve razı olunmuş kullarından eyle.
“De ki: Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm Âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (En’am, 162)
İlgili Yazılar
Mavi Kardelenler Borçlusu
Kırsal hakikatler besliyorum, kentler ki samimiyetten küçüktür,
Köylerdeki inancı kuşanıp da geldim, şehirler ki ağır bir yüktür.
Bildiklerim, çıktığım yolların tarifine yetmiyor,
Bu kara yazı, şu koca ömrün tarihine gitmiyor.
Hayal, zihnin kapısına itinayla vurulmuş alımlı bir rüyadır,
Aşk, uçsuz bucaksız sahradan denizler çıkaran bir deryadır.
Ezgiler mırıldandık, üstelik sevdalar satın aldık,
Gündüzleri güneşe, her gece aya hasret kaldık.
Afganistan’a Yolculuk ve Sabır Taşı’nın Çatlaması
11 Eylül sonrası dünya sinemalarında öne çıkan önemli bir mesele de Müslüman kadınların toplumdaki konumu, değeri üzerindedir. Bu meselenin can alıcı tarafını ikiye ayırdığımızda kadınların gerek İslam toplumunda gerekse Batı toplumlarında yaşadıkları sorunlar karşımıza çıkar. Müslüman kadınların Batıda yaşadığı sorunları bir tarafa bırakıp Doğu’da, daha doğru kendi toplumunda yaşadıklarını bu yazıda ele alacağız.
Ne Mutlu Müslümanım Diyene!
Hayatta mutluluğunu ya da üzüntüsünü yaşadığımız şeyler kendi ellerimizle ortaya koyduklarımız olmalıdır. Bu sebeple kendi tercihimiz olmayan kavmiyetimizle, cinsiyetimizle ya da elde etmediğimiz değerlerle ayrışmaya çalışmamız farklı olduğumuz insanlara karşı antipati oluşturabilir. Bu sebeple “Ne mutlu Türküm diyene!” ya da “Ne mutlu Kürdüm diyene!” ya da “Ne mutlu İngilizim, ne mutlu Arnavutum ya da başka bir kavimdenim diyene!” demek yerine “Ne mutlu Müslümanım!” diyene dememiz daha sağlıklı durmaktadır.
Azmiyle Ümidiyle Yaşar Hep Yaşayanlar
Hayatın ağır yüklerinden biri de hayata dair umutsuzluk yükünü yüklenmektir. Umutsuzluk öyle ağır öyle incitici bir duygudur ki insanı sürekli tedirgin, huzursuz ve mutsuz kılar. Korku içinde günlerini, yıllarını elinden alıp götürür. Umutsuzluk, tedavisi zor bir hastalık gibidir. Bir defa bir bünyede kök saldı mı; bütün uzuvların işlevini değiştirebilir.
Bir Felsefe Atölyesi Örneği
İlk seansta çocuklara “akıllı olmak” ne demek şeklinde bir soru yöneltilebilir.
Muhtemel cevaplar: “Akıllı, uslu olmak”, “yaramazlık yapmamak”, “annemin babamın sözünü dinlemek” gibi cevaplar gelecektir.
“Akıllı olmanın karşıtı, zıttı nedir?” Bu şekilde bir soru sorulabilir.
Muhtemel cevaplar: “Deli olmak”, “söz dinlememek”.
“Deli olmak ne demek?”
Muhtemel cevaplar: “Topluma ayak uyduramayan kişilere deli denir. Bu kişiler kurallara uymazlar.”
“Topluma ayak uydurmak kurallara uymak mı demek? Bir de hangi kurallara uymak? Ailenin kuralları, kabilenin kuralları, kendi kuralların?” Bir hikâye etrafında bu tür sorgulamalar daha iyi yapılabilir.