İnsanoğlunun yeryüzünde ilk büyük günahı; ‘kan dökme/adam öldürme’…
Âdem’in iki oğlu Allah’a kurban sunmuşlardı, birinden kabul edildi diğerininse kabul edilmedi. Kurbanı kabul edilmeyen (Kâbil), kardeşine “seni öldüreceğim” dedi. Kardeşiyse Allah’ın, takva sahiplerinin kurbanlarını kabul edeceğini söyledi ve ekledi: “Sen beni öldürmeye yeltensen de ben seni öldürmeye kalkmayacağım. Ben Allah’ın azabından korkarım.” Kâbil, o büyük günahı işledi ve kardeşi Hâbil’i öldürdü. Derken bir karga gördü ve yeri eşeliyordu. Kendi kendine: “Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olamadım, kardeşimin cesedini gömmedim!” diye nedâmet/pişmanlık duydu.
Mâide sûresindeki bu kıssa ve âyetlerde, insanın yaratıcısına teslim olan yanına ve yine insanın muhteris ve kindar yanına şahit oluyoruz. Teslim olan insanın iki yanı: Adağında dürüst, kendisine yapılan düşmanlıkta dahi mûtedil. Hakikate teslim olamayan insan: Sahip olduklarına karşı muhteris, kendisine el dahi uzatmayana karşı kindar ve kan dökücü… Âdemden bugüne uzanan iki insan tipolojisi. Bu iki tipolojiye dair birçok şey söylenebilir, birçok konu konuşulabilir. Bizse özetle sunduğumuz bu kıssanın en son bölümüne dikkat ediyoruz. Kan döken oğul (Kâbil), kardeşini öldürdü, onu toprağa dahi gömmediği için ‘pişmanlık duydu’ ama ‘tövbe etmedi.’ Fakat babası Âdem (a.s.), cennette işlediği günahtan dolayı ‘pişmanlık duymuş’ ve ‘tövbe etmişti.’
Anlaşılan o ki Kâbil, kardeşinin adağı Allah katında kabul edilip ve kendisinin adağı kabul edilmediği için öfkelenmiş ve kıskandığı için kardeşini öldürmüştü. Ve yine âyetten anlaşıldığı kadarıyla ‘pişmanlığı’, sunduğu kötü adaktan veya kardeşini öldürmesinden dolayı değil; “nasıl olur da karganın güdüsel olarak yaptığı eşelemeyi, ben kardeşimi gömmek için yapamam” diyen bir pişmanlıktı. Yoksa bir ‘tövbe’ değil.
Pişmanlık ve Tövbe
Dönmek, rücû etmek demek olan tövbe, din/Kur’ân ıstılahınca kullanıldığında kulun işlediği günahtan, yaptığı azgınlıktan nedâmet duyup yönünü Allah’a dönmesidir. Söylediği kötü söz ve fahşa demek olan Allah’ın sınırlarını çiğnediğinde Allah’ın affına, rızası ve ihsanına dönmesidir. Pişmanlık için hâzâ tövbe denemez. Çünkü her pişman olan tövbekâr değildir. Pişmanlığı tövbe kılan şey pişmanlık sonucu Allah’a dönüp O’na yönelmek.
Yani tövbe; aklî, kalbî ve fiilî bir yöneliştir.
Kâbil tövbe etmedi. İşlediği büyük günahın rağmına Allah’a yönelmedi, sadece içgüdüsel bir rahatsızlık hissetti. ‘Yazıklar olsun bana’ derkenki pişmanlığında dahi kibir gizliydi, ‘ben nasıl olur da karga kadar olamam’ kibri!.. Oysa ki yaratıcısına karşı asi, küstah ve dünyaya karşı muhteris ve kan döken bir insanın kargayla kıyas edildiğinde kıymeti nedir ki? Karga Allah’ı tesbih etmektedir, peki ya diğeri!? Asıl değer, beşer olmak veya insan sûretinde yaratılmış olmakta değil; kurbiyetindeki/rızaya yaklaşmadaki samimiyet ve tutarlılıkta, yanlış yaptığında pişmanlıkta ve pişmanlığın ardından gelen ‘tövbe’de… Kâbil’inki de kendini tövbeye taşıyan bir pişmanlık olabilirdi! Olmadı.
Pişmanlık ve vicdan azabının ‘tövbe sûretinde’ görünmesi, tövbe zannedilmesi tehlikesiyle karşı karşıya insan! Hata ve günahının yasını tutmayı tövbe zannetmek! Fakat tövbe etmek, günahın yasını tutmak demek değildir.
Günahın yönünden/tarafından; sevap/doğru olan tarafa yönelmektir.
Hıristiyanlıktaki itiraf sakramenti, yani ‘günah çıkarma’yı düşününüz. Bir arkadaşına, eşine, çocuğuna karşı yaptığı bir yanlış veya ihanet, işlediği bir günah veya kendine azap veren bir olaya karşı duyulan derin pişmanlık duygusunun bir papaza anlatılması olayı… Papaz hangi sıfatla ve kim adına dinliyor bunca hata ve günahı? Ve niye dinliyor?
Tanrı adına hareket edenden, basit bir miktar dahi olsa, Tanrı tarafından imtiyazlı kılındığına inanandan Allah’a sığınmalı.
Papa, peder, papaz, “kutsal ruh/Rabb” adına bunca günahı dinlerken, günah çıkarırken veya günahkâra günahının affedildiğini ilan ederken bu konumunu nereden buluyor!? Peki, hiç düşünmüyor mu ki “Bunca günahı, bunca pişmanlığı dinleyen bir insanın temiz kalabilme ihtimali nedir?” diye.
Tövbe yön değiştirme meselesidir demiştik. Tahrif olmuş tüm inançlara muharref denmesinin hikmeti de burada yatıyor; ‘yön kaybı’… İbadette yön kaybı, pişmanlığı dile getirdiği mercide yön kaybı, sığınmada yön kaybı…
Tövbe, Allah’a değil; araya yerleştirilen aracılara dönmek olmuştur itiraf sakramentinde. Bu aradakilerin görevi, ‘kutsal pişmanlığı’ sıradanlaştırmak, aleladeleştirmek ve günahın insan için arındırıcı gücünü zayıflatmak hatta ortadan kaldırmaktır. Tevhidî dinde ‘itiraf’ bir kültür hâlini almamıştır. Çünkü itirafta azap ve acı veren günahın ortadan kaldırılması değil, suçluluk duygusunun dindirilmesi önemlidir. Anlat ve kurtul. İnsanın, ‘günah ve pişmanlıklarınızın kıymetini bilin’ diyesi geliyor. Günahınızın ruhunuzdaki olumsuz etkisini azımsamamalı. Pişmanlığın insanın içini yakan, sahibini vicdan azabına sürükleyen kısmı değerlidir. Pişmanlık duyan, acı çeken akıl ve kalp, acıyı dindirmenin değil; onunla hesaplaşmanın, ilahî yardım ve rızaya dönme dediğimiz tövbeye dönmenin derdinde olursa günah onda olgunlaşmaya hâdim olur. Asıl tehlike, insanın, içindeki pişmanlığı anlatarak, konuşarak dindirmesi, hissetmez olmasıdır. Çünkü burada günahın sıradanlaşması ve aleladeleşmesi söz konusudur. Akif diyor ya: “His yok, hareket yok, acı yok! Leş mi kesildin! Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin!”
Michel Foucault’nun psikologlar için kullandığı kulaklarını kiraya vermek ifadesinin, itiraf sakramentinin bir uzamı olduğu üzerinde düşünülmeli; bu mesleği yapanlarda meslek hastalığı denebilecek bir hastalığa düçar olunmasına karşı dikkat edilmelidir. İtiraf kültürü, ‘tövbe, yani asıl sahibine yönelmek, rücû etmek’ değil; ‘anlat ve rahatla’ esasına dayandığı için, buradaki pişmanlık bir komformizm arayışıdır.
Sızı çok mu kötü bir şey? Acı, sızı, ters giden bir şeyleri gösteren bir sinyal. Bir ilaç değil, ama ilacı ve şifayı göreve çağıran bir his. Tıp ilmi için de geçerli olan bu yaklaşım, bireysel ve toplumsal ağrı ve sızılar için de düşünülmeli. Kayıp giden inanca ve ahlâka dair hâlâ acı çekiyorsa ve sızı duyuyorsa insan, bunun kıymetini bilmeli, sızlanmayı değil; devânın peşinde olmayı meslek edinmeli. Acı ve sızı günah karşısındaki pişmanlıksa; tövbe de insanın şifaya yönelmesidir. Papaza anlatıp ‘günah çıkarmak/tövbe almaksa’ acıyı ağrı kesiciyle dindirmek, iman ve ahlâka dair hastalığı kronikleştirmektir.
Et-Tevvâb… Kendisine yönelene kesinlikle iştirak eden… Tövbe edeni asla geri çevirmeyen… İnsanın, ‘tövbem kabul oldu mu acaba’ sorusunu boşa düşüren sıfatıdır Allah’ın. Tövbe kabul olur. Tövbelerin kabul olmasından şüphe duymak, et-Tevvâb’ı bilmemek ve anlamamak değilse, imanın zafiyetindendir.
Tövbe edenin meselesi, affedilip affedilmemesi değil; gerçekten tövbe edip etmediğidir. Çünkü Allah nefsine affı yazmıştır.
Zemahşerî, el-Keşşâf’ında, Tahrîm sûresi 8. âyetin tefsirinde, nasuh tövbe ile ilgili şöyle bir rivayet aktarır.
“Rivayete göre, ‘Allah’ım! Senden bağışlanma diliyor, sana tövbe ediyorum!’ diyen bir bedeviyi işiten Hz. Ali: ‘Be adam! Dilin hızlı hızlı tövbe etmesi yalancıların tövbesidir!’ demiş. Bedevi: ‘Tövbe nedir öyleyse?’ deyince de şu cevabı vermiş: ‘Tövbe, şu altı şey bir arada bulunduğunda gerçekleşir:
Geçmiş günahlara pişmanlık duymak.
Farizaları iade etmek.
Gaspedilen hakları geri vermek.
Hasımlardan helallik almak.
Bir daha tekrarlamama azminde olmak.
Nefsini günahta semirttiğin gibi Allah’a itaatte eritmen; ona günahların tadını aldırdığın gibi itaatlerin acılığını da tattırmandır.”
Tövbe İçin Günah Şart mıdır
Bir başka husus da tövbeden bahsedildiğinde günah kavramının akla geliyor olmasıdır. Ortada bir günah var ki tövbesinden bahsediliyor! Günah, tövbenin vazgeçilmez, ayrılmaz bir unsuru mudur? ‘Tövbe günaha muhtaçtır’ denebilir mi? Genel anlamda pişmanlık ve tövbe, hata ve günahın akabinde ortaya çıkan bir durumdur. Peki, sadece öyle midir?
Bu soruyu bize, bahsedilen kişilerin Hz. İbrahim ve İsmail olduğu kabul edilen şu âyet sordurmaktadır: “Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl. Bize ibadet yerlerini ve ilkelerini göster. Tövbemizi kabul et. Çünkü sen, tövbeleri çok kabul edensin, çok merhametli olansın.” (Bakara, 2:128) İbrahim ve İsmail hangi günaha tövbe etmişlerdir?
Tövbe, günahla anlam kazanan bir yöneliş değil; sabahtan akşama, her durum ve işte ve işe başlarken yapılası bir ibadettir. Bunca mealin içerisinde bu ayete şöyle meal verirsek yanlış yapmış olmayacağımız kanaatindeyim: “Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl. Bize ibadet yerlerini ve ilkelerini göster. Yalnızca sana, senin rızana yönelişimizi kabul et. Çünkü sen, sana yönelenleri kabul edensin, çok merhametli olansın.”
İnsanın üzerine sinen en güzel koku çocukluk kokusudur. Üzerinize sinen o kokuyu bir ömür yanınızda taşırsınız ya da taşımak istersiniz. Çünkü bu koku ötelerin cennetin kokusudur. Uçsuz bucaksız hayal dünyasında, ayakları yere basmadan diyarlar aşan çocukluktur. Dinlediği her masal sonrası kendi masalını yazmak, yaşamak isteyen çocukluk…
İçinde bulunduğumuz zamanın tüm gerçeklerine ve sanallaştırılmış her türlü ortamına rağmen düşünebilen insanların gelir geçer sorularına/sorunlarına bulduğu cevap ve cevaplar, ‘oflamalar’ eşliğinde gelen bahaneleri ve yakınmaları bir türlü gideremiyor, ‘zamanın vahimliğiyle’ ilgili söylemleri silip atmaya yetmiyor. “Ben” diyebilen insanın kendi olabilmesi için görmezden geldiği “gerçek”le yüzleşmek istememesi onu parçalamaya iştiyaklı ve parçalanmaya müsait kılıyor. Galip olarak başlanan hayat yolculuğunda uğranılan yenilgiler ve bu yenilgilere yüklenen anlamlar bu parçalar tarafından belirlenmeye başlıyor. “Bir” olanların taksimatı yolun mecrasını değiştirirken herkesten âdil olmasını bekleyen insan kendisine zulmettiğini göremiyor.
Hayatın ağır yüklerinden biri de hayata dair umutsuzluk yükünü yüklenmektir. Umutsuzluk öyle ağır öyle incitici bir duygudur ki insanı sürekli tedirgin, huzursuz ve mutsuz kılar. Korku içinde günlerini, yıllarını elinden alıp götürür. Umutsuzluk, tedavisi zor bir hastalık gibidir. Bir defa bir bünyede kök saldı mı; bütün uzuvların işlevini değiştirebilir.
BEKLEMEYE DEVAM MI? Bomba sesini duyunca fırlamış yatağından İdlip’li Abdulhamid, koşup yardım edeyim diye çıkmış evinden, bombalanan yerlerin ahvaline yanarken, bir bomba sesi daha duymuş kendi mahallesinden. Anlatıyor ağlayarak İdlib’li Abdulhamid: “Koştum tekrar evimize doğru, mahalle harap olmuştu, baktım; yerde kızkardeşim, amcam, halam, yeğenlerim parçalanmış yatıyor, evin girişine geldiğimde daha dokuz aylık ikiz bebeklerim annelerinin …
Te’vil kelimesi; tefsir etmek, yorumlamak, uzak ve gizli mânâlarını açığa çıkarmak, rüyayı tabir etmek;, sözü iyice inceleyip varacağı mânâya vardırmak, bir şeyi, amaçlanan son noktaya ulaştırmak gibi anlamları içermektedir. Rağıb el-İsfahânî te’vilin, “asla dönüş” anlamına gelen “evl” kökünden türediğini belirtmekte ve te’vili, “bir şeyi ilmen veya fiilen kendisinden kastedilen mânâya çevirmek” olarak tanımlamaktadır. İsfahânî evl’den türeyen evvel’e de açıklık getirmektedir: Temel evveldir, sonra bina gelir. Allah evveldir, hiçbir varlık Allah’a sebkat etmez. “Ben Müslimlerin/mü’minlerin ilkiyim.” sözü şu anlama gelir: İslam ve iman konusunda ben, kendisine uyulacak kişiyim. “Onu küfredenlerin ilki siz olmayın.” sözü de, kâfirlikte kendisine uyulan kişi siz olmayın, anlamında bir uyarıdır.
Pişmanlık ve Tövbe -Âdem’in İki Oğlu; Hâbil ve Kâbil-
İnsanoğlunun yeryüzünde ilk büyük günahı; ‘kan dökme/adam öldürme’…
Âdem’in iki oğlu Allah’a kurban sunmuşlardı, birinden kabul edildi diğerininse kabul edilmedi. Kurbanı kabul edilmeyen (Kâbil), kardeşine “seni öldüreceğim” dedi. Kardeşiyse Allah’ın, takva sahiplerinin kurbanlarını kabul edeceğini söyledi ve ekledi: “Sen beni öldürmeye yeltensen de ben seni öldürmeye kalkmayacağım. Ben Allah’ın azabından korkarım.” Kâbil, o büyük günahı işledi ve kardeşi Hâbil’i öldürdü. Derken bir karga gördü ve yeri eşeliyordu. Kendi kendine: “Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olamadım, kardeşimin cesedini gömmedim!” diye nedâmet/pişmanlık duydu.
Mâide sûresindeki bu kıssa ve âyetlerde, insanın yaratıcısına teslim olan yanına ve yine insanın muhteris ve kindar yanına şahit oluyoruz. Teslim olan insanın iki yanı: Adağında dürüst, kendisine yapılan düşmanlıkta dahi mûtedil. Hakikate teslim olamayan insan: Sahip olduklarına karşı muhteris, kendisine el dahi uzatmayana karşı kindar ve kan dökücü… Âdemden bugüne uzanan iki insan tipolojisi. Bu iki tipolojiye dair birçok şey söylenebilir, birçok konu konuşulabilir. Bizse özetle sunduğumuz bu kıssanın en son bölümüne dikkat ediyoruz. Kan döken oğul (Kâbil), kardeşini öldürdü, onu toprağa dahi gömmediği için ‘pişmanlık duydu’ ama ‘tövbe etmedi.’ Fakat babası Âdem (a.s.), cennette işlediği günahtan dolayı ‘pişmanlık duymuş’ ve ‘tövbe etmişti.’
Anlaşılan o ki Kâbil, kardeşinin adağı Allah katında kabul edilip ve kendisinin adağı kabul edilmediği için öfkelenmiş ve kıskandığı için kardeşini öldürmüştü. Ve yine âyetten anlaşıldığı kadarıyla ‘pişmanlığı’, sunduğu kötü adaktan veya kardeşini öldürmesinden dolayı değil; “nasıl olur da karganın güdüsel olarak yaptığı eşelemeyi, ben kardeşimi gömmek için yapamam” diyen bir pişmanlıktı. Yoksa bir ‘tövbe’ değil.
Pişmanlık ve Tövbe
Dönmek, rücû etmek demek olan tövbe, din/Kur’ân ıstılahınca kullanıldığında kulun işlediği günahtan, yaptığı azgınlıktan nedâmet duyup yönünü Allah’a dönmesidir. Söylediği kötü söz ve fahşa demek olan Allah’ın sınırlarını çiğnediğinde Allah’ın affına, rızası ve ihsanına dönmesidir. Pişmanlık için hâzâ tövbe denemez. Çünkü her pişman olan tövbekâr değildir. Pişmanlığı tövbe kılan şey pişmanlık sonucu Allah’a dönüp O’na yönelmek.
Yani tövbe; aklî, kalbî ve fiilî bir yöneliştir.
Kâbil tövbe etmedi. İşlediği büyük günahın rağmına Allah’a yönelmedi, sadece içgüdüsel bir rahatsızlık hissetti. ‘Yazıklar olsun bana’ derkenki pişmanlığında dahi kibir gizliydi, ‘ben nasıl olur da karga kadar olamam’ kibri!.. Oysa ki yaratıcısına karşı asi, küstah ve dünyaya karşı muhteris ve kan döken bir insanın kargayla kıyas edildiğinde kıymeti nedir ki? Karga Allah’ı tesbih etmektedir, peki ya diğeri!? Asıl değer, beşer olmak veya insan sûretinde yaratılmış olmakta değil; kurbiyetindeki/rızaya yaklaşmadaki samimiyet ve tutarlılıkta, yanlış yaptığında pişmanlıkta ve pişmanlığın ardından gelen ‘tövbe’de… Kâbil’inki de kendini tövbeye taşıyan bir pişmanlık olabilirdi! Olmadı.
Günahın yönünden/tarafından; sevap/doğru olan tarafa yönelmektir.
Hıristiyanlıktaki itiraf sakramenti, yani ‘günah çıkarma’yı düşününüz. Bir arkadaşına, eşine, çocuğuna karşı yaptığı bir yanlış veya ihanet, işlediği bir günah veya kendine azap veren bir olaya karşı duyulan derin pişmanlık duygusunun bir papaza anlatılması olayı… Papaz hangi sıfatla ve kim adına dinliyor bunca hata ve günahı? Ve niye dinliyor?
Tanrı adına hareket edenden, basit bir miktar dahi olsa, Tanrı tarafından imtiyazlı kılındığına inanandan Allah’a sığınmalı.
Papa, peder, papaz, “kutsal ruh/Rabb” adına bunca günahı dinlerken, günah çıkarırken veya günahkâra günahının affedildiğini ilan ederken bu konumunu nereden buluyor!? Peki, hiç düşünmüyor mu ki “Bunca günahı, bunca pişmanlığı dinleyen bir insanın temiz kalabilme ihtimali nedir?” diye.
Tövbe, Allah’a değil; araya yerleştirilen aracılara dönmek olmuştur itiraf sakramentinde. Bu aradakilerin görevi, ‘kutsal pişmanlığı’ sıradanlaştırmak, aleladeleştirmek ve günahın insan için arındırıcı gücünü zayıflatmak hatta ortadan kaldırmaktır. Tevhidî dinde ‘itiraf’ bir kültür hâlini almamıştır. Çünkü itirafta azap ve acı veren günahın ortadan kaldırılması değil, suçluluk duygusunun dindirilmesi önemlidir. Anlat ve kurtul. İnsanın, ‘günah ve pişmanlıklarınızın kıymetini bilin’ diyesi geliyor. Günahınızın ruhunuzdaki olumsuz etkisini azımsamamalı. Pişmanlığın insanın içini yakan, sahibini vicdan azabına sürükleyen kısmı değerlidir. Pişmanlık duyan, acı çeken akıl ve kalp, acıyı dindirmenin değil; onunla hesaplaşmanın, ilahî yardım ve rızaya dönme dediğimiz tövbeye dönmenin derdinde olursa günah onda olgunlaşmaya hâdim olur. Asıl tehlike, insanın, içindeki pişmanlığı anlatarak, konuşarak dindirmesi, hissetmez olmasıdır. Çünkü burada günahın sıradanlaşması ve aleladeleşmesi söz konusudur. Akif diyor ya: “His yok, hareket yok, acı yok! Leş mi kesildin! Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin!”
Michel Foucault’nun psikologlar için kullandığı kulaklarını kiraya vermek ifadesinin, itiraf sakramentinin bir uzamı olduğu üzerinde düşünülmeli; bu mesleği yapanlarda meslek hastalığı denebilecek bir hastalığa düçar olunmasına karşı dikkat edilmelidir. İtiraf kültürü, ‘tövbe, yani asıl sahibine yönelmek, rücû etmek’ değil; ‘anlat ve rahatla’ esasına dayandığı için, buradaki pişmanlık bir komformizm arayışıdır.
Sızı çok mu kötü bir şey? Acı, sızı, ters giden bir şeyleri gösteren bir sinyal. Bir ilaç değil, ama ilacı ve şifayı göreve çağıran bir his. Tıp ilmi için de geçerli olan bu yaklaşım, bireysel ve toplumsal ağrı ve sızılar için de düşünülmeli. Kayıp giden inanca ve ahlâka dair hâlâ acı çekiyorsa ve sızı duyuyorsa insan, bunun kıymetini bilmeli, sızlanmayı değil; devânın peşinde olmayı meslek edinmeli. Acı ve sızı günah karşısındaki pişmanlıksa; tövbe de insanın şifaya yönelmesidir. Papaza anlatıp ‘günah çıkarmak/tövbe almaksa’ acıyı ağrı kesiciyle dindirmek, iman ve ahlâka dair hastalığı kronikleştirmektir.
Et-Tevvâb… Kendisine yönelene kesinlikle iştirak eden… Tövbe edeni asla geri çevirmeyen… İnsanın, ‘tövbem kabul oldu mu acaba’ sorusunu boşa düşüren sıfatıdır Allah’ın. Tövbe kabul olur. Tövbelerin kabul olmasından şüphe duymak, et-Tevvâb’ı bilmemek ve anlamamak değilse, imanın zafiyetindendir.
Tövbe edenin meselesi, affedilip affedilmemesi değil; gerçekten tövbe edip etmediğidir. Çünkü Allah nefsine affı yazmıştır.
Zemahşerî, el-Keşşâf’ında, Tahrîm sûresi 8. âyetin tefsirinde, nasuh tövbe ile ilgili şöyle bir rivayet aktarır.
“Rivayete göre, ‘Allah’ım! Senden bağışlanma diliyor, sana tövbe ediyorum!’ diyen bir bedeviyi işiten Hz. Ali: ‘Be adam! Dilin hızlı hızlı tövbe etmesi yalancıların tövbesidir!’ demiş. Bedevi: ‘Tövbe nedir öyleyse?’ deyince de şu cevabı vermiş: ‘Tövbe, şu altı şey bir arada bulunduğunda gerçekleşir:
Tövbe İçin Günah Şart mıdır
Bir başka husus da tövbeden bahsedildiğinde günah kavramının akla geliyor olmasıdır. Ortada bir günah var ki tövbesinden bahsediliyor! Günah, tövbenin vazgeçilmez, ayrılmaz bir unsuru mudur? ‘Tövbe günaha muhtaçtır’ denebilir mi? Genel anlamda pişmanlık ve tövbe, hata ve günahın akabinde ortaya çıkan bir durumdur. Peki, sadece öyle midir?
Bu soruyu bize, bahsedilen kişilerin Hz. İbrahim ve İsmail olduğu kabul edilen şu âyet sordurmaktadır: “Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl. Bize ibadet yerlerini ve ilkelerini göster. Tövbemizi kabul et. Çünkü sen, tövbeleri çok kabul edensin, çok merhametli olansın.” (Bakara, 2:128) İbrahim ve İsmail hangi günaha tövbe etmişlerdir?
Tövbe, günahla anlam kazanan bir yöneliş değil; sabahtan akşama, her durum ve işte ve işe başlarken yapılası bir ibadettir. Bunca mealin içerisinde bu ayete şöyle meal verirsek yanlış yapmış olmayacağımız kanaatindeyim: “Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl. Bize ibadet yerlerini ve ilkelerini göster. Yalnızca sana, senin rızana yönelişimizi kabul et. Çünkü sen, sana yönelenleri kabul edensin, çok merhametli olansın.”
İlgili Yazılar
Çocukluğun Kokusu…
İnsanın üzerine sinen en güzel koku çocukluk kokusudur. Üzerinize sinen o kokuyu bir ömür yanınızda taşırsınız ya da taşımak istersiniz. Çünkü bu koku ötelerin cennetin kokusudur. Uçsuz bucaksız hayal dünyasında, ayakları yere basmadan diyarlar aşan çocukluktur. Dinlediği her masal sonrası kendi masalını yazmak, yaşamak isteyen çocukluk…
Muâdil(!) Gerçekliğin Popülaritesinde Yeni Kulluklar
İçinde bulunduğumuz zamanın tüm gerçeklerine ve sanallaştırılmış her türlü ortamına rağmen düşünebilen insanların gelir geçer sorularına/sorunlarına bulduğu cevap ve cevaplar, ‘oflamalar’ eşliğinde gelen bahaneleri ve yakınmaları bir türlü gideremiyor, ‘zamanın vahimliğiyle’ ilgili söylemleri silip atmaya yetmiyor. “Ben” diyebilen insanın kendi olabilmesi için görmezden geldiği “gerçek”le yüzleşmek istememesi onu parçalamaya iştiyaklı ve parçalanmaya müsait kılıyor. Galip olarak başlanan hayat yolculuğunda uğranılan yenilgiler ve bu yenilgilere yüklenen anlamlar bu parçalar tarafından belirlenmeye başlıyor. “Bir” olanların taksimatı yolun mecrasını değiştirirken herkesten âdil olmasını bekleyen insan kendisine zulmettiğini göremiyor.
Azmiyle Ümidiyle Yaşar Hep Yaşayanlar
Hayatın ağır yüklerinden biri de hayata dair umutsuzluk yükünü yüklenmektir. Umutsuzluk öyle ağır öyle incitici bir duygudur ki insanı sürekli tedirgin, huzursuz ve mutsuz kılar. Korku içinde günlerini, yıllarını elinden alıp götürür. Umutsuzluk, tedavisi zor bir hastalık gibidir. Bir defa bir bünyede kök saldı mı; bütün uzuvların işlevini değiştirebilir.
Mahalleden
BEKLEMEYE DEVAM MI? Bomba sesini duyunca fırlamış yatağından İdlip’li Abdulhamid, koşup yardım edeyim diye çıkmış evinden, bombalanan yerlerin ahvaline yanarken, bir bomba sesi daha duymuş kendi mahallesinden. Anlatıyor ağlayarak İdlib’li Abdulhamid: “Koştum tekrar evimize doğru, mahalle harap olmuştu, baktım; yerde kızkardeşim, amcam, halam, yeğenlerim parçalanmış yatıyor, evin girişine geldiğimde daha dokuz aylık ikiz bebeklerim annelerinin …
Kâfirûn Suresi Örneğinde İslam’ın Nebevî Te’vili ve Sonrası
Te’vil kelimesi; tefsir etmek, yorumlamak, uzak ve gizli mânâlarını açığa çıkarmak, rüyayı tabir etmek;, sözü iyice inceleyip varacağı mânâya vardırmak, bir şeyi, amaçlanan son noktaya ulaştırmak gibi anlamları içermektedir. Rağıb el-İsfahânî te’vilin, “asla dönüş” anlamına gelen “evl” kökünden türediğini belirtmekte ve te’vili, “bir şeyi ilmen veya fiilen kendisinden kastedilen mânâya çevirmek” olarak tanımlamaktadır. İsfahânî evl’den türeyen evvel’e de açıklık getirmektedir: Temel evveldir, sonra bina gelir. Allah evveldir, hiçbir varlık Allah’a sebkat etmez. “Ben Müslimlerin/mü’minlerin ilkiyim.” sözü şu anlama gelir: İslam ve iman konusunda ben, kendisine uyulacak kişiyim. “Onu küfredenlerin ilki siz olmayın.” sözü de, kâfirlikte kendisine uyulan kişi siz olmayın, anlamında bir uyarıdır.