Biz insanlar, bir arada yaşama iradesi ve sorumluluğuyla yaratılmış varlıklarız. Bu mücadelenin içindeyken birbirimizin arasında eşitliği sağlamak, haklarımızı korumak, tutkularımızı dizginleyip arzularımızı başkalarına zarar vermeden gerçekleştirmek, bazen de hak ihlallerinden kaynaklanan sebepler yüzünden birbirimizden zarar görmeyi engellemek gibi durumlar bizi yaratılan şeylere karşı denge ve uyum içerisinde olmaya iter. Kendi iç dünyamızla, daha sonra Tanrı’yla, toplumla ve devletle kurmamız gereken bu uyum ve denge haline adalet deriz. Her ne kadar adalet denince aklımıza önce adliye binaları, avukatlar, yargıçlar, suç ve ceza kavramları gelse de; şimdilerde adaleti sadece soğuk mahkeme duvarlarının arasında ya da bankalarda, borsalarda, para birimlerinde arasak da aslında adalet; merhametten, vicdandan, şefkatten, insaf ve pişmanlıktan ari olmayan bir itidal halidir. Ve bu yazının ana fikri şu minvalde olacaktır: Adaletin ne olduğunu belirleyen ana husus, insanların hayatlarındaki anlam kaynağıyla ilgilidir. Varoluşsal sorgulamaların sonunda elde ettiğimiz cevapların, tecrübelerin, sorgulamaların elek altında kalan kısımlarıdır anlam. ‘Ben kimim? Neyim? Niçin varım? Nereden geldim ve nereye gidiyorum? Hayat nedir? Dünya niçin yaratılmıştır? Ölüm nedir ve sonrasında ne olacaktır?’ gibi varoluşa dair sorduğumuz sorulara verdiğimiz bilinçli cevapların bizde karakter ve dünya görüşü yaratması, bizim hayatımızın anlamı halini alır. Bizler aslında tüm kavramlara olduğu gibi adalet kavramına da kendi dünya görüşümüzün izdüşümlerinin gölgesinde değerler yükleriz.
Adalet kavramına dair okuma yapmaya karar verdiğinizde karşınıza M.Ö. 500’lü yıllara kadar dayanan birçok filozofun birçok tanımı çıkar.
Biraz sabredip Presokratik dönemden beri adaletle ilgili yazılıp çizilenlere göz attığınızda görürsünüz ki; Platon, Aristoteles dâhil Yunan düşüncesinde de, İlkçağ ve Ortaçağ filozoflarında da adalet gerekli midir diye hiçbir tartışma mevcut değildir. Asıl kavga verilen saha, adaletin ne olduğu üzerine olmuştur. Anaksimandros’dan Cicero’ya kadar bakın, Augustinus’tan Aquinas’a kadar irdeleyin, olmadı bizim mahallenin filozofları Kindi, İbni Sina, İbni Miskeveyh, Gazzali, İbni Rüşd’e sorun, hepsinin; adaletin ahlâki normlara ve ilahi yasalara bağlı olması gerektiğinde fikirleri kesişim bulur. Bu sentezlerde elbette kendi felsefe sistemlerinin, dinî, sosyal, ahlâki, siyasi ve metafiziksel içerikleri belirleyici olmuştur. Buna rağmen bu dönemlerdeki insanlar için en yüce gayenin mutluluk olduğu, mutluluğa da erdemler yoluyla ulaşılacağı ve en önemli erdemin adalet olduğu yönünde filozoflar arasında genel bir kabul vardır. Öyle ki adaleti, dinî iktidar-dünyevi iktidar tartışmalarında, egemenlik sorununun ele alınışında, hak, eşitlik, mülkiyet ve özgürlük kavramlarının belirlenmesinde, erdem ve mutluluk ilişkisinde, yöneticinin görevleri ve hukukun fonksiyonları meselesinde ve elbette ahlâki fiillerle ilgili yargıların değerlendirilmesinde merkezi bir kavram olarak ele almışlardır. Yaklaşık 12. yüzyıllara kadar olan inanış şudur: İnsan, iyi ve mükemmel bir hayat yaşaması için evvela kendi durumunu düzeltmeli ve diğer insanlarla, Tanrı’yla ve kâinatla uyumlu bir yaşam sürmelidir. Daha sonraki yıllarda Kilise’nin ahlâk ilkelerini kendi çıkarlarına göre yorumlaması, değiştirmesi; Kilise yargıçlarının sıklıkla sahtekârlık ve hilebazlıkla elde ettikleri düzmece belgeleri; aforoz ve yakma yetkisini kendi tekellerinde bulundurması gibi birçok sebep insanları Kilise’ ye, kilisenin vazettiği ilahi öğretilere mesafeli hale getirmiştir. Daha da ötesi, insanlar bu kurumlarla savaşmayı onursal mücadele olarak addetmeye başlamışlardır.
Ortaçağ Batı dünyası, sonrasında ne yapması, neye ne kadar inanması gerektiği hususunda krizler yaşarken, insanlara artık ne içgüdüleri ne de körü körüne inana geldikleri gelenekleri bir şey söylemez olmuştur. Kanıksanmış roller, inanışlar, gelenekler krize girdikçe insanlar daha da hayatın anlamını sorgular hale gelmiştir. Burada Viktor Frankl’dan bahsetmemiz yerinde olacaktır. “Sinir harbinden ruhsal huzura” cümlesine de ilk kez Viktor Frankl’ın anlam arayışı üzerine yazmış olduğu bir otobiyografi olan Yaşamı Karşılamak kitabında rastladım. 1900’lü yılların en çetin olaylarının yaşandığı II. Dünya Harbi sırasında Alman Nazileri tarafından toplama kampına alınan, dört farklı toplama kampında üç yılını geçiren, orada kız kardeşi hariç tüm aile bireylerini kaybeden, etrafında sayısız insan ölümlerine şahit olup bütün yaşananların, özelde de kendi hayatının anlamını sorgulayan, sonrasında Logoterapi kavramını ilk kez ortaya atan psikologdur Viktor Frankl. Logo anlam demektir. Hayatta yaşanılan tüm acıların sebepsiz olmadığını, hayatın bizzat kendi içinde anlam barındırdığını söyler Frankl ve bu bilişsel düşünceyle psikolojiye yeni bir bakış açısı kazandırır. O dönemlerde binlerce insanın en ağır işkencelere maruz kaldığı toplama kamplarında Frankl, gaz odalarında diri diri insan kıyımlarının yaşandığı olayların bizzat tanığı olmuş bir mahkûmdur. Yirmi sekiz kişiden sadece birinin hayatta kalabildiği tarihin bu en kanlı, en acımasız olaylarından birinin vuku bulduğu bu yerde kendisi de zorla kampa götürülmeden önce Freud ve Adler gibi birçok psikologla teşrif-i mesaide bulunmuştur. Kendisini alanında iyi yetiştirmiş bir psikolog olarak kampa götürüldüğü o günleri, dönemin siyasi atmosferi ve içinde yaşadığı duyguları bizim içimize öyle bir akıtır ki kitabı kapatıp kenara kaldırdığınızda, tartışmaların, diyalogların, monologların kafanızda devam ettiğini fark edersiniz.
Savaş bitip Frankl kamptan sağ kurtulmayı başarınca, yaklaşık bir yıl sonra, İnsanın Anlam Arayışı adıyla bastıracağı bu kitabın notlarını, kampta bulduğu ilaç reçetelerinin bile üzerine yazıp paltosunun altında muhafaza etmeye çalışması, onu kampta Nazi askerlerinin uyguladığı ağır işkencelere dayanıklı hale getirmiş ve her gün yazacağı bu kitabın notlarının ona bahşettiği umuda asılarak yaşama gücünü içinde diri tutmuştur. Kitabında şu hakikati haykırır yüzümüze Frankl: “Bir anlama bel bağlayanlar, aramızda hayatta kalma şansı en yüksek olanlardı. Geleceğe -kendi geleceğine- olan inancını yitiren tutuklu sona yaklaşıyordu. Geleceğe olan inancını yitirerek manevi dayanağını tarumar ediyor, kendi değerini düşürüyor, ruhsal ve fiziksel çürümeye maruz kalıyordu.”
Sahiden de insanları hayatta kalmaya zorlayan, toplama kamplarında bile ahlâklı olmaya iten, başlarına gelen tüm kötü durumlara direnmelerini öğütleyen, hayat ve insan arasında bu içsel bağı oluşturan şey neydi?
Yaşamak için bir ‘neden’i olan kişi hemen hemen her ‘nasıl’a dayanıyordu madem -Nietzsche öyle der- bu neden neydi? Almanya’da toplama kampında ölüme gönderilen bir tutukluya; “Başına ne gelirse gelsin göğüs ger, bir çöpün dahi olsa mutlu olmayı bil.” diye tuvaletin duvarına yazı yazdıran o deruni düşüncenin kaynağı ve nedeni neydi? Değiştirilemez sandığımız bir olayla ya da umutsuz bir durumla karşı karşıya kaldığımızda hayatımıza nasıl anlam katacaktık? Ne için, neye yönelik ve kime karşı kendimizi sorumlu hissedecektik?
Hayat gerçekten Schopenhauer’ın dediği gibi ‘kötü niyetli bir yazgının ya da istencin ürünü’ müydü? Hayatın anlamını insan, Freud’un savunduğu şekliyle ‘arzularda’ mı bulmalıydı? Nietzsche demişti ‘gerçek çirkindir’ diye. Çirkin miydi gerçekten inanmamız lazım gelen hakikatlerin farkındalığıyla yaşamak? Adler’a göre ise ‘değerli bir hayat ancak toplum için çalışmakla elde edilebilirdi. İnsanın görevi başkalarına en üst seviyede faydalı olmaya çalışmaktı.’ Peki, söyleyin, bu sebep sizlere yetecek mi?
Hayatın anlamı üzerine sahici ve fıtrata uygun, ilahi olanla mündemiç cevaplar üzerine yaşam tarzı hedeflememek, Batı medeniyeti insanlarını amaçladıkları o “mutlu yaşam” fikrine kavuşturmamışa benziyor ki 20. yüzyıl milyonlarca insanın boş yere ölümüyle tarih tutanaklarına geçen, açık ara en kanlı çağlarından biri olarak okunan bir utanç olmuşken, şimdilerde Gazze’ye, Doğu Türkistan’a yapılanları kime, nasıl anlatalım? Her şeyde olduğu gibi adalet de daima bir temele ve başlangıç noktasına ihtiyaç duyar.
Eğer bir öte dünya fikriniz yoksa, adil bir yaratıcıya inanmıyorsanız, adaleti de erdem ve ahlâktan uzak sanıyorsanız, üzgünüm ama sizin adalet ve hukuk mekanizmalarınız ütopik olmaktan öteye gidemez, gidememiştir de.
Tarih canlı bir şahit olarak yazmıştır, bireyin özgürlüğünü adaletin kalkış noktası yapan Liberalleri. Temele bireyin özerkliğini koyan Liberteryenler, bireyin emeğini koyan Marksistler, bireyin biricikliğini koyan Hümanistler, bireyin mülksüzlüğünü koyan Sosyalistler hiç de yaşanılası bir yere çevirmediler bu yaşlı, koca dünyayı. Gördü, yazdı tarih bütün bunları.
Nazarımızı Fransız Sosyalizm tarihine çevirip bakalım dilerseniz. Yaklaşık 1865’li yıllarda Marksizm’i ülkesi Küba’ya ilk getiren düşünür ve eylem adamı olan Paul Lafargue, o günlerde cumhuriyetçi, sosyalist, materyalist ve ateisttir. Fransa’da sosyalist düşüncenin halk arasında yayılması için var gücüyle çalışır. Ahlâkı ve ekonomi bilimini her türlü tanrısal öğelerden arındırmaya uğraşır. “İlerlemenin tek yolu tanrıya savaş açmaktır.” der. Karl Marks’ın kızı Laura ile evlenip birlikte omuz omuza, sömürülen işçi sınıfının bilinçlenmesi için mücadele ederler. İkisi de mücadelelerinin zaferini göremez çünkü bir mektup bırakıp kendilerini öldürmüşlerdir: “Bedence sağlamken yaşama zevk ve sevinçlerimi birer birer elimden alan, beden ve kafa güçlerimi koparıp götüren acımasız yaşlılık ruh enerjimi felce uğratıp sistemimi söndürmeden ve beni gerek kendime gerek başkalarına yük olacak duruma düşürmeden canıma kıyıyorum.” Neydi Lafargue’ı içindeki çelişkilerle uzlaşılmaz hale getirip bunaltan?
Çağdaşları Henry David Thoreau’yu Amerika’da kölelik sorununu kendine dert etmesine, çözümün de tek tek her bireyin sisteme kafa tutması olduğu gerekçesiyle savaşsız, bıçaksız, saldırısız bir direniş başlatmasına, bunun üzerine hapse atıldığı gün bir gecede Haksız Yönetime Karşı kitabını yazıvermesine, ardından toplumuna küsüp tek başına bir ormanda yaşamasına iten sebep neydi? Bahsi geçen anlamsız bir adalet arayışı elbette.
Arzın bazı yerlerinde hâlâ gömülü çığlıklar, kenetlenmiş dişler, sıkılı yumruklar var ki tarihin bu anlam ve adalet arayışı seyrinde içiniz burkulmadan, gözünüz nemlenmeden bakamazsınız. Önümüzde Gazze’nin direniş çığlığı dururken capcanlı, nasıl unutalım? Aradan yıllar geçmesine rağmen Çizgili Pijamalı Çocuk’u okumak sizde kenetlenmiş yumruklara sebep oluyorsa; atılan atom bombasıyla lösemi olan, hayatta kalabilmenin yolunu kâğıtlardan bin tane turna kuşu yapmak sanan, umudun sembolü haline gelen Hiroşimalı Sadako’nun yaşadığı ve yaşayamadığı çocukluğu sizde de hüzne dönüşüyorsa; gaz odalarında yakılan Yahudilerin bugünkü işgalci torunları size de İsrail’e Gazze’nin hesabını sorduruyorsa içinizde uyanmayı bekleyen öfke, demek ki hâlâ kalbimizden doğan aydınlık aklımıza yön verecek ve nerede ne yapmamız gerektiğini bize hatırlatacak demektir. Çünkü adalet tam da budur. Düzene koymak, doğru yere koymak, denge kurmak, hakkaniyetlilik, tarafsızlık, dürüstlük, erdemlilik, güvenilirliktir adalet. Bir insanın haklarıyla diğer insanların haklarının uyum içinde olmasıdır. Salt toplum sözleşmesine, gelir dağılımına, mülkiyet sorununa, birey-devlet ilişkisine indirgenemez. Şunu kabul edelim; biz insanlar, varlığı anlamlandırma ve olayları kontrol altına alma eğilimleriyle doğuyoruz. Hayatımızın yaşamaya değer olup olmadığı, insanoğluna yaraşır tarzda bir hayat yaşanıp yaşanmadığı, yüce amaçlar doğrultusunda hareket edilip edilmediğinin mülahazası da kişiyi anlam arayışı rahlesinin önünde diz çöktürürken, adaletin, vicdanın, hukukun da kapısına getiriyor mutlaka. Tam da burada Victor Hugo’nun Bir İdam Mahkûmunun Son Günü kitabını okumanızı salık veririm.
Tüm zerrelerinizle hissedeceksiniz sorgulanmış ama yaşama fırsatı elinden alınmış birinin ıstırabını. Dünyada adalet nasıl sağlanacak, kim nasıl yönetecek, mülkiyet nasıl paylaştırılacak?
Bu soruların cevaplarını insanlar tarih boyunca kimi zaman dinle, kimi zaman bilimle, bazen ideolojilerle, zaman zaman akıl ve sanatla bulmaya çalışmışlardır. Kanaatim odur ki din işte o esnada insana anlam kazandırıcı bir sistem olarak vazedilmiştir. Anlaşılması zor konu ve olaylara dininiz anlam verirken, bir yandan da onları kabul edeceğimiz bir şekle sokar. Bu, aslında tam da bizim hayrımıza olan bir durum. Çünkü etrafımızda olan açlığa, küfre, sahteliğe, zulme, adaletsizliğe, sömürüye bir sebep ve çözüm bulmuş oluruz. Bize de bir yandan problem çözme becerisi katar bu durum.
Sosyalist, komünist çarelerle hayatta tuttuğu yeri bulmaya çalışan İsmet Özel’in: “Müslüman olmak, beni, kendimi bildim bileli içine düştüğüm yalnızlıktan çekip çıkardı.” sözünü konuşalım ve düşünelim üzerin uzun uzun, nasıl da Allah’ı dışarıda bırakan her şeyin hem baki hem de insani olamayacağını. Her şeyi gören, bilen, kendimizi kandırsak bile onu kandıramayacağını kavradığımız Allah fikri, bizi hesabı sorulacak bir hayatın hiç de anlamsız ve amaçsız yaratılmayacağı hakikatiyle yüzleştirir ki bu da bize bir kendilik ve adalet bilinci katar.
Schopenhauer, Mutlu Olma Sanatı kitabında bir insanın saadeti için otuzdan fazla hayat kuralı koyar ve orada der ki: “En büyük mutluluk kişiliktir.” Bizim fıtrat, onların kişilik dediği edimi oluşturmak ancak hayatı İslam’la anlamlandırmaya bağlıdır. 570’te Arabistan’da doğan peygamberin (sav), devlet ve benzeri hiçbir siyasi yapıda merkezi yetkisi yokken, bu yönetim boşluğunu kabileler ve falcılar doldururken, Araplar arasında bilinen en yaygın hak arayışı intikam almaktan ibaret iken, kendi özgürlüklerinin koyu savunucuları olup başkalarının özgürlüğüne hiç de saygı duymazlarken, yetim Muhammed (sav) aralarından sıyrılıp tüm bunları cahiliye olarak yorumladı. “Hayatıma hâkim olan Rabbe yemin olsun ki kişi kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe tam mânâsıyla iman etmiş olmaz.” buyurdu. Adaleti ihsan kavramıyla birlikte yoğurdu Kur’an, bizlerin fikir ve ruh dünyasını inşa ederken. Adalet, vadesi geldiği kadarını vermek ve vadesi geldiği kadarını almak iken; ihsan, vadesi dolandan fazlasını vermek ve vadesi geldiğinden azını almaktır dedi. Kişiye kendi hoşnut olacağı şeyleri, başkalarının hoşnut olacak olması adına feda ettirdi ve Allah’ın rızasını bunların da üstünde bir hedef olarak belirledi.
Manevi huzurun ve hesabı yapılmış bir hayat yaşamanın eksikliği olan birinde adalet kavramı slogandan ibaret olmasıyla birlikte, bir de onun hayatında ne geniş zamanların, ne derin uykuların, ne de kahvelerin ferah bir lezzetinin ve kıymetinin olduğunu öğrenmemiz lazımdır. Şimdi bizlerin, çağın açlığına, bulaşıcı illet gibi yayılan “onun şusu, bunun busu”yla yarışma hastalığına kapıldığımızda bize haddimizi öğretecek, etrafımızdaki tüm sahteliğe, kaosa, vahşete dur diyecek bir İlah’a inanmaya ihtiyacımız var. Gaflete kapıldığımızda bizi sarsacak, düşürecek, kaldıracak, koruyacak bir İlah’a inanmaya… Bizi kalbimize döndürecek, şükrünü bereketlendirerek dallandırıp budaklandıracak bir İlah’a inanmaya… Hata yapan Âdem’i tövbe kapısına taşıyan, Firavun’un zulmünden korkan Musa’yı yüce bir başkaldırıya yönlendiren, daha beşik bebesi yaşındayken İsa’yı toplumuna muhatap kılan, İbrahim’i, hak yolda olmayan ailesine bile karşı gelmeye sevk eden, Hz. Muhammed’e kafasındaki tüm soruları için Hira dinginliği bahşeden bir İlah’a inanmaya ihtiyacımız var.
Çünkü “Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Rad, 28)
“Şair ilhamının kaynağı nedir?” sorusu kökleri eskiçağlara kadar uzanan hukuki bir meseleydi. Sorun, cahiliye dönemi Araplarının bir tür edebi eğlencesi olan kaside şairlerine yönelik bakışlarından daha köklüydü. Zira Müslümanlar şiir konusunda iki taraftan Yunan-Roma ve Sasani ahlâkıyla yüzleştiler. Yunan-Roma düşüncesinde şiir etika, Sasani düşüncesinde ise edeb denilen köklü siyasi-hukuki yapıları yeniden diriltebilirdi.
İnsanın üzerine sinen en güzel koku çocukluk kokusudur. Üzerinize sinen o kokuyu bir ömür yanınızda taşırsınız ya da taşımak istersiniz. Çünkü bu koku ötelerin cennetin kokusudur. Uçsuz bucaksız hayal dünyasında, ayakları yere basmadan diyarlar aşan çocukluktur. Dinlediği her masal sonrası kendi masalını yazmak, yaşamak isteyen çocukluk…
Arap edebiyatının önemli ekollerinden biri olan Mehcer Edebiyatına değinmeden evvel “Mehcer” kelimesini tanımlamakta fayda görüyorum. Mehcer; Arapça bir kelime olup hicret edilen yer manasına gelir.Bugün artık Türkçede sıklıkla duyduğumuz göç kelimesi ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Hicret (göç) ve muhacir (göç eden kimse) kelimeleri ile de aynı kökten gelmektedir.
Medeniyet kurma sorumluluğu içerisinde olan insana diğer yaratılmışlardan farklı olarak
düşünme, fıkhetme, yorum yapma ve itaat etme kabiliyeti verilmiştir. Bunun için ona
yapay zekâ gibi sabit bir program yüklenmemiş, bırakılan boşlukları ihtiyaca binaen dol-
durması istenmiştir. Bu boşlukları doldurma amelinin keyfilikten korunması için de ona bir
takım kriterler verilmiş ve naslar çerçevesinde hareket etmesi ondan istenmiştir.
Sinir Harbinden Ruhsal Huzura
Biz insanlar, bir arada yaşama iradesi ve sorumluluğuyla yaratılmış varlıklarız. Bu mücadelenin içindeyken birbirimizin arasında eşitliği sağlamak, haklarımızı korumak, tutkularımızı dizginleyip arzularımızı başkalarına zarar vermeden gerçekleştirmek, bazen de hak ihlallerinden kaynaklanan sebepler yüzünden birbirimizden zarar görmeyi engellemek gibi durumlar bizi yaratılan şeylere karşı denge ve uyum içerisinde olmaya iter. Kendi iç dünyamızla, daha sonra Tanrı’yla, toplumla ve devletle kurmamız gereken bu uyum ve denge haline adalet deriz. Her ne kadar adalet denince aklımıza önce adliye binaları, avukatlar, yargıçlar, suç ve ceza kavramları gelse de; şimdilerde adaleti sadece soğuk mahkeme duvarlarının arasında ya da bankalarda, borsalarda, para birimlerinde arasak da aslında adalet; merhametten, vicdandan, şefkatten, insaf ve pişmanlıktan ari olmayan bir itidal halidir. Ve bu yazının ana fikri şu minvalde olacaktır: Adaletin ne olduğunu belirleyen ana husus, insanların hayatlarındaki anlam kaynağıyla ilgilidir. Varoluşsal sorgulamaların sonunda elde ettiğimiz cevapların, tecrübelerin, sorgulamaların elek altında kalan kısımlarıdır anlam. ‘Ben kimim? Neyim? Niçin varım? Nereden geldim ve nereye gidiyorum? Hayat nedir? Dünya niçin yaratılmıştır? Ölüm nedir ve sonrasında ne olacaktır?’ gibi varoluşa dair sorduğumuz sorulara verdiğimiz bilinçli cevapların bizde karakter ve dünya görüşü yaratması, bizim hayatımızın anlamı halini alır. Bizler aslında tüm kavramlara olduğu gibi adalet kavramına da kendi dünya görüşümüzün izdüşümlerinin gölgesinde değerler yükleriz.
Biraz sabredip Presokratik dönemden beri adaletle ilgili yazılıp çizilenlere göz attığınızda görürsünüz ki; Platon, Aristoteles dâhil Yunan düşüncesinde de, İlkçağ ve Ortaçağ filozoflarında da adalet gerekli midir diye hiçbir tartışma mevcut değildir. Asıl kavga verilen saha, adaletin ne olduğu üzerine olmuştur. Anaksimandros’dan Cicero’ya kadar bakın, Augustinus’tan Aquinas’a kadar irdeleyin, olmadı bizim mahallenin filozofları Kindi, İbni Sina, İbni Miskeveyh, Gazzali, İbni Rüşd’e sorun, hepsinin; adaletin ahlâki normlara ve ilahi yasalara bağlı olması gerektiğinde fikirleri kesişim bulur. Bu sentezlerde elbette kendi felsefe sistemlerinin, dinî, sosyal, ahlâki, siyasi ve metafiziksel içerikleri belirleyici olmuştur. Buna rağmen bu dönemlerdeki insanlar için en yüce gayenin mutluluk olduğu, mutluluğa da erdemler yoluyla ulaşılacağı ve en önemli erdemin adalet olduğu yönünde filozoflar arasında genel bir kabul vardır. Öyle ki adaleti, dinî iktidar-dünyevi iktidar tartışmalarında, egemenlik sorununun ele alınışında, hak, eşitlik, mülkiyet ve özgürlük kavramlarının belirlenmesinde, erdem ve mutluluk ilişkisinde, yöneticinin görevleri ve hukukun fonksiyonları meselesinde ve elbette ahlâki fiillerle ilgili yargıların değerlendirilmesinde merkezi bir kavram olarak ele almışlardır. Yaklaşık 12. yüzyıllara kadar olan inanış şudur: İnsan, iyi ve mükemmel bir hayat yaşaması için evvela kendi durumunu düzeltmeli ve diğer insanlarla, Tanrı’yla ve kâinatla uyumlu bir yaşam sürmelidir. Daha sonraki yıllarda Kilise’nin ahlâk ilkelerini kendi çıkarlarına göre yorumlaması, değiştirmesi; Kilise yargıçlarının sıklıkla sahtekârlık ve hilebazlıkla elde ettikleri düzmece belgeleri; aforoz ve yakma yetkisini kendi tekellerinde bulundurması gibi birçok sebep insanları Kilise’ ye, kilisenin vazettiği ilahi öğretilere mesafeli hale getirmiştir. Daha da ötesi, insanlar bu kurumlarla savaşmayı onursal mücadele olarak addetmeye başlamışlardır.
Ortaçağ Batı dünyası, sonrasında ne yapması, neye ne kadar inanması gerektiği hususunda krizler yaşarken, insanlara artık ne içgüdüleri ne de körü körüne inana geldikleri gelenekleri bir şey söylemez olmuştur. Kanıksanmış roller, inanışlar, gelenekler krize girdikçe insanlar daha da hayatın anlamını sorgular hale gelmiştir. Burada Viktor Frankl’dan bahsetmemiz yerinde olacaktır. “Sinir harbinden ruhsal huzura” cümlesine de ilk kez Viktor Frankl’ın anlam arayışı üzerine yazmış olduğu bir otobiyografi olan Yaşamı Karşılamak kitabında rastladım. 1900’lü yılların en çetin olaylarının yaşandığı II. Dünya Harbi sırasında Alman Nazileri tarafından toplama kampına alınan, dört farklı toplama kampında üç yılını geçiren, orada kız kardeşi hariç tüm aile bireylerini kaybeden, etrafında sayısız insan ölümlerine şahit olup bütün yaşananların, özelde de kendi hayatının anlamını sorgulayan, sonrasında Logoterapi kavramını ilk kez ortaya atan psikologdur Viktor Frankl. Logo anlam demektir. Hayatta yaşanılan tüm acıların sebepsiz olmadığını, hayatın bizzat kendi içinde anlam barındırdığını söyler Frankl ve bu bilişsel düşünceyle psikolojiye yeni bir bakış açısı kazandırır. O dönemlerde binlerce insanın en ağır işkencelere maruz kaldığı toplama kamplarında Frankl, gaz odalarında diri diri insan kıyımlarının yaşandığı olayların bizzat tanığı olmuş bir mahkûmdur. Yirmi sekiz kişiden sadece birinin hayatta kalabildiği tarihin bu en kanlı, en acımasız olaylarından birinin vuku bulduğu bu yerde kendisi de zorla kampa götürülmeden önce Freud ve Adler gibi birçok psikologla teşrif-i mesaide bulunmuştur. Kendisini alanında iyi yetiştirmiş bir psikolog olarak kampa götürüldüğü o günleri, dönemin siyasi atmosferi ve içinde yaşadığı duyguları bizim içimize öyle bir akıtır ki kitabı kapatıp kenara kaldırdığınızda, tartışmaların, diyalogların, monologların kafanızda devam ettiğini fark edersiniz.
Savaş bitip Frankl kamptan sağ kurtulmayı başarınca, yaklaşık bir yıl sonra, İnsanın Anlam Arayışı adıyla bastıracağı bu kitabın notlarını, kampta bulduğu ilaç reçetelerinin bile üzerine yazıp paltosunun altında muhafaza etmeye çalışması, onu kampta Nazi askerlerinin uyguladığı ağır işkencelere dayanıklı hale getirmiş ve her gün yazacağı bu kitabın notlarının ona bahşettiği umuda asılarak yaşama gücünü içinde diri tutmuştur. Kitabında şu hakikati haykırır yüzümüze Frankl: “Bir anlama bel bağlayanlar, aramızda hayatta kalma şansı en yüksek olanlardı. Geleceğe -kendi geleceğine- olan inancını yitiren tutuklu sona yaklaşıyordu. Geleceğe olan inancını yitirerek manevi dayanağını tarumar ediyor, kendi değerini düşürüyor, ruhsal ve fiziksel çürümeye maruz kalıyordu.”
Yaşamak için bir ‘neden’i olan kişi hemen hemen her ‘nasıl’a dayanıyordu madem -Nietzsche öyle der- bu neden neydi? Almanya’da toplama kampında ölüme gönderilen bir tutukluya; “Başına ne gelirse gelsin göğüs ger, bir çöpün dahi olsa mutlu olmayı bil.” diye tuvaletin duvarına yazı yazdıran o deruni düşüncenin kaynağı ve nedeni neydi? Değiştirilemez sandığımız bir olayla ya da umutsuz bir durumla karşı karşıya kaldığımızda hayatımıza nasıl anlam katacaktık? Ne için, neye yönelik ve kime karşı kendimizi sorumlu hissedecektik?
Hayat gerçekten Schopenhauer’ın dediği gibi ‘kötü niyetli bir yazgının ya da istencin ürünü’ müydü? Hayatın anlamını insan, Freud’un savunduğu şekliyle ‘arzularda’ mı bulmalıydı? Nietzsche demişti ‘gerçek çirkindir’ diye. Çirkin miydi gerçekten inanmamız lazım gelen hakikatlerin farkındalığıyla yaşamak? Adler’a göre ise ‘değerli bir hayat ancak toplum için çalışmakla elde edilebilirdi. İnsanın görevi başkalarına en üst seviyede faydalı olmaya çalışmaktı.’ Peki, söyleyin, bu sebep sizlere yetecek mi?
Hayatın anlamı üzerine sahici ve fıtrata uygun, ilahi olanla mündemiç cevaplar üzerine yaşam tarzı hedeflememek, Batı medeniyeti insanlarını amaçladıkları o “mutlu yaşam” fikrine kavuşturmamışa benziyor ki 20. yüzyıl milyonlarca insanın boş yere ölümüyle tarih tutanaklarına geçen, açık ara en kanlı çağlarından biri olarak okunan bir utanç olmuşken, şimdilerde Gazze’ye, Doğu Türkistan’a yapılanları kime, nasıl anlatalım? Her şeyde olduğu gibi adalet de daima bir temele ve başlangıç noktasına ihtiyaç duyar.
Tarih canlı bir şahit olarak yazmıştır, bireyin özgürlüğünü adaletin kalkış noktası yapan Liberalleri. Temele bireyin özerkliğini koyan Liberteryenler, bireyin emeğini koyan Marksistler, bireyin biricikliğini koyan Hümanistler, bireyin mülksüzlüğünü koyan Sosyalistler hiç de yaşanılası bir yere çevirmediler bu yaşlı, koca dünyayı. Gördü, yazdı tarih bütün bunları.
Nazarımızı Fransız Sosyalizm tarihine çevirip bakalım dilerseniz. Yaklaşık 1865’li yıllarda Marksizm’i ülkesi Küba’ya ilk getiren düşünür ve eylem adamı olan Paul Lafargue, o günlerde cumhuriyetçi, sosyalist, materyalist ve ateisttir. Fransa’da sosyalist düşüncenin halk arasında yayılması için var gücüyle çalışır. Ahlâkı ve ekonomi bilimini her türlü tanrısal öğelerden arındırmaya uğraşır. “İlerlemenin tek yolu tanrıya savaş açmaktır.” der. Karl Marks’ın kızı Laura ile evlenip birlikte omuz omuza, sömürülen işçi sınıfının bilinçlenmesi için mücadele ederler. İkisi de mücadelelerinin zaferini göremez çünkü bir mektup bırakıp kendilerini öldürmüşlerdir: “Bedence sağlamken yaşama zevk ve sevinçlerimi birer birer elimden alan, beden ve kafa güçlerimi koparıp götüren acımasız yaşlılık ruh enerjimi felce uğratıp sistemimi söndürmeden ve beni gerek kendime gerek başkalarına yük olacak duruma düşürmeden canıma kıyıyorum.” Neydi Lafargue’ı içindeki çelişkilerle uzlaşılmaz hale getirip bunaltan?
Çağdaşları Henry David Thoreau’yu Amerika’da kölelik sorununu kendine dert etmesine, çözümün de tek tek her bireyin sisteme kafa tutması olduğu gerekçesiyle savaşsız, bıçaksız, saldırısız bir direniş başlatmasına, bunun üzerine hapse atıldığı gün bir gecede Haksız Yönetime Karşı kitabını yazıvermesine, ardından toplumuna küsüp tek başına bir ormanda yaşamasına iten sebep neydi? Bahsi geçen anlamsız bir adalet arayışı elbette.
Arzın bazı yerlerinde hâlâ gömülü çığlıklar, kenetlenmiş dişler, sıkılı yumruklar var ki tarihin bu anlam ve adalet arayışı seyrinde içiniz burkulmadan, gözünüz nemlenmeden bakamazsınız. Önümüzde Gazze’nin direniş çığlığı dururken capcanlı, nasıl unutalım? Aradan yıllar geçmesine rağmen Çizgili Pijamalı Çocuk’u okumak sizde kenetlenmiş yumruklara sebep oluyorsa; atılan atom bombasıyla lösemi olan, hayatta kalabilmenin yolunu kâğıtlardan bin tane turna kuşu yapmak sanan, umudun sembolü haline gelen Hiroşimalı Sadako’nun yaşadığı ve yaşayamadığı çocukluğu sizde de hüzne dönüşüyorsa; gaz odalarında yakılan Yahudilerin bugünkü işgalci torunları size de İsrail’e Gazze’nin hesabını sorduruyorsa içinizde uyanmayı bekleyen öfke, demek ki hâlâ kalbimizden doğan aydınlık aklımıza yön verecek ve nerede ne yapmamız gerektiğini bize hatırlatacak demektir. Çünkü adalet tam da budur. Düzene koymak, doğru yere koymak, denge kurmak, hakkaniyetlilik, tarafsızlık, dürüstlük, erdemlilik, güvenilirliktir adalet. Bir insanın haklarıyla diğer insanların haklarının uyum içinde olmasıdır. Salt toplum sözleşmesine, gelir dağılımına, mülkiyet sorununa, birey-devlet ilişkisine indirgenemez. Şunu kabul edelim; biz insanlar, varlığı anlamlandırma ve olayları kontrol altına alma eğilimleriyle doğuyoruz. Hayatımızın yaşamaya değer olup olmadığı, insanoğluna yaraşır tarzda bir hayat yaşanıp yaşanmadığı, yüce amaçlar doğrultusunda hareket edilip edilmediğinin mülahazası da kişiyi anlam arayışı rahlesinin önünde diz çöktürürken, adaletin, vicdanın, hukukun da kapısına getiriyor mutlaka. Tam da burada Victor Hugo’nun Bir İdam Mahkûmunun Son Günü kitabını okumanızı salık veririm.
Bu soruların cevaplarını insanlar tarih boyunca kimi zaman dinle, kimi zaman bilimle, bazen ideolojilerle, zaman zaman akıl ve sanatla bulmaya çalışmışlardır. Kanaatim odur ki din işte o esnada insana anlam kazandırıcı bir sistem olarak vazedilmiştir. Anlaşılması zor konu ve olaylara dininiz anlam verirken, bir yandan da onları kabul edeceğimiz bir şekle sokar. Bu, aslında tam da bizim hayrımıza olan bir durum. Çünkü etrafımızda olan açlığa, küfre, sahteliğe, zulme, adaletsizliğe, sömürüye bir sebep ve çözüm bulmuş oluruz. Bize de bir yandan problem çözme becerisi katar bu durum.
Sosyalist, komünist çarelerle hayatta tuttuğu yeri bulmaya çalışan İsmet Özel’in: “Müslüman olmak, beni, kendimi bildim bileli içine düştüğüm yalnızlıktan çekip çıkardı.” sözünü konuşalım ve düşünelim üzerin uzun uzun, nasıl da Allah’ı dışarıda bırakan her şeyin hem baki hem de insani olamayacağını. Her şeyi gören, bilen, kendimizi kandırsak bile onu kandıramayacağını kavradığımız Allah fikri, bizi hesabı sorulacak bir hayatın hiç de anlamsız ve amaçsız yaratılmayacağı hakikatiyle yüzleştirir ki bu da bize bir kendilik ve adalet bilinci katar.
Schopenhauer, Mutlu Olma Sanatı kitabında bir insanın saadeti için otuzdan fazla hayat kuralı koyar ve orada der ki: “En büyük mutluluk kişiliktir.” Bizim fıtrat, onların kişilik dediği edimi oluşturmak ancak hayatı İslam’la anlamlandırmaya bağlıdır. 570’te Arabistan’da doğan peygamberin (sav), devlet ve benzeri hiçbir siyasi yapıda merkezi yetkisi yokken, bu yönetim boşluğunu kabileler ve falcılar doldururken, Araplar arasında bilinen en yaygın hak arayışı intikam almaktan ibaret iken, kendi özgürlüklerinin koyu savunucuları olup başkalarının özgürlüğüne hiç de saygı duymazlarken, yetim Muhammed (sav) aralarından sıyrılıp tüm bunları cahiliye olarak yorumladı. “Hayatıma hâkim olan Rabbe yemin olsun ki kişi kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe tam mânâsıyla iman etmiş olmaz.” buyurdu. Adaleti ihsan kavramıyla birlikte yoğurdu Kur’an, bizlerin fikir ve ruh dünyasını inşa ederken. Adalet, vadesi geldiği kadarını vermek ve vadesi geldiği kadarını almak iken; ihsan, vadesi dolandan fazlasını vermek ve vadesi geldiğinden azını almaktır dedi. Kişiye kendi hoşnut olacağı şeyleri, başkalarının hoşnut olacak olması adına feda ettirdi ve Allah’ın rızasını bunların da üstünde bir hedef olarak belirledi.
Manevi huzurun ve hesabı yapılmış bir hayat yaşamanın eksikliği olan birinde adalet kavramı slogandan ibaret olmasıyla birlikte, bir de onun hayatında ne geniş zamanların, ne derin uykuların, ne de kahvelerin ferah bir lezzetinin ve kıymetinin olduğunu öğrenmemiz lazımdır. Şimdi bizlerin, çağın açlığına, bulaşıcı illet gibi yayılan “onun şusu, bunun busu”yla yarışma hastalığına kapıldığımızda bize haddimizi öğretecek, etrafımızdaki tüm sahteliğe, kaosa, vahşete dur diyecek bir İlah’a inanmaya ihtiyacımız var. Gaflete kapıldığımızda bizi sarsacak, düşürecek, kaldıracak, koruyacak bir İlah’a inanmaya… Bizi kalbimize döndürecek, şükrünü bereketlendirerek dallandırıp budaklandıracak bir İlah’a inanmaya… Hata yapan Âdem’i tövbe kapısına taşıyan, Firavun’un zulmünden korkan Musa’yı yüce bir başkaldırıya yönlendiren, daha beşik bebesi yaşındayken İsa’yı toplumuna muhatap kılan, İbrahim’i, hak yolda olmayan ailesine bile karşı gelmeye sevk eden, Hz. Muhammed’e kafasındaki tüm soruları için Hira dinginliği bahşeden bir İlah’a inanmaya ihtiyacımız var.
Çünkü “Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Rad, 28)
Biz dersimizi aldık, teşekkürler Allah’ım.
İlgili Yazılar
Şiir Hukuku
“Şair ilhamının kaynağı nedir?” sorusu kökleri eskiçağlara kadar uzanan hukuki bir meseleydi. Sorun, cahiliye dönemi Araplarının bir tür edebi eğlencesi olan kaside şairlerine yönelik bakışlarından daha köklüydü. Zira Müslümanlar şiir konusunda iki taraftan Yunan-Roma ve Sasani ahlâkıyla yüzleştiler. Yunan-Roma düşüncesinde şiir etika, Sasani düşüncesinde ise edeb denilen köklü siyasi-hukuki yapıları yeniden diriltebilirdi.
Sözü Çoğaltırken Özgül Ağırlığını Kaybetmek…
Her şeyin çoğaldığı, amelin azaldığı, laf kalabalığının öze kavuşmayı zorlaştırdığı bir düzlemde yaşıyoruz. Derdimiz üzüm yemeyi aştı; üzümün kimyasıyla uğraşırken sarhoşluğa kapılıp yemeyi ihmal ediyor, zafiyet yaşıyoruz.
Derdimiz ne? Varoluşsal nedenimizi bolca söz üretimine adayıp bozulan dünyaya bir dur diyememek mi? Yoksa sözlere aldırmayıp gemiyi inşa etmek mi?
Çocukluğun Kokusu…
İnsanın üzerine sinen en güzel koku çocukluk kokusudur. Üzerinize sinen o kokuyu bir ömür yanınızda taşırsınız ya da taşımak istersiniz. Çünkü bu koku ötelerin cennetin kokusudur. Uçsuz bucaksız hayal dünyasında, ayakları yere basmadan diyarlar aşan çocukluktur. Dinlediği her masal sonrası kendi masalını yazmak, yaşamak isteyen çocukluk…
Mehcerde Bir Hayat Ozanı Cibran Halil Cibran
Arap edebiyatının önemli ekollerinden biri olan Mehcer Edebiyatına değinmeden evvel “Mehcer” kelimesini tanımlamakta fayda görüyorum. Mehcer; Arapça bir kelime olup hicret edilen yer manasına gelir.Bugün artık Türkçede sıklıkla duyduğumuz göç kelimesi ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Hicret (göç) ve muhacir (göç eden kimse) kelimeleri ile de aynı kökten gelmektedir.
İçtihat Etme Sorumluluğumuz
Medeniyet kurma sorumluluğu içerisinde olan insana diğer yaratılmışlardan farklı olarak
düşünme, fıkhetme, yorum yapma ve itaat etme kabiliyeti verilmiştir. Bunun için ona
yapay zekâ gibi sabit bir program yüklenmemiş, bırakılan boşlukları ihtiyaca binaen dol-
durması istenmiştir. Bu boşlukları doldurma amelinin keyfilikten korunması için de ona bir
takım kriterler verilmiş ve naslar çerçevesinde hareket etmesi ondan istenmiştir.