Biz insanlar, bir arada yaşama iradesi ve sorumluluğuyla yaratılmış varlıklarız. Bu mücadelenin içindeyken birbirimizin arasında eşitliği sağlamak, haklarımızı korumak, tutkularımızı dizginleyip arzularımızı başkalarına zarar vermeden gerçekleştirmek, bazen de hak ihlallerinden kaynaklanan sebepler yüzünden birbirimizden zarar görmeyi engellemek gibi durumlar bizi yaratılan şeylere karşı denge ve uyum içerisinde olmaya iter. Kendi iç dünyamızla, daha sonra Tanrı’yla, toplumla ve devletle kurmamız gereken bu uyum ve denge haline adalet deriz. Her ne kadar adalet denince aklımıza önce adliye binaları, avukatlar, yargıçlar, suç ve ceza kavramları gelse de; şimdilerde adaleti sadece soğuk mahkeme duvarlarının arasında ya da bankalarda, borsalarda, para birimlerinde arasak da aslında adalet; merhametten, vicdandan, şefkatten, insaf ve pişmanlıktan ari olmayan bir itidal halidir. Ve bu yazının ana fikri şu minvalde olacaktır: Adaletin ne olduğunu belirleyen ana husus, insanların hayatlarındaki anlam kaynağıyla ilgilidir.
Bu yazının devamı
223. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
Öncelikle şu bilinmelidir ki insan, kelime ve kavramları, inancı, dünya görüşü ne ise onun üzerinden tanımlar. Yanlış tanımlar yanlış ya da eksik sonuçlara, uygulamalara götürür kişiyi. Tanıları neye göre kime göre yapacağımız konusu da önemlidir.
Çağımızın önemli Müslüman düşünürlerinden olan Taha Abdurrahman’ın “Ahlak Sorunsalı: Batı Modernitesi’nin Ahlakî Eleştirisine Bir Katkı” adlı kitabında bulunan “Söz Medeniyeti” başlıklı makalesinden özetle yazdığımız bu yazı, yazarın kurma gayretinde olduğu ahlâk projesinin sadece bir kısmını teşkil ediyor. Bir bütünlük içinde okumaya çalıştığı Müslüman düşünce geleneği ve Batı düşünce geleneği eleştirilerini, bir adım daha öteye taşıyıp ‘yenilikçi’ bir proje ortaya koyma kaygısı taşıyor. Bu sebeple yazarın fikrini anlayabilmek açısından eserlerinin bütünlük içinde okunmasında fayda olduğu kanaatindeyiz, keza bütünlüklü okuma yapılmadığı takdirde yazıda bahsedilen hususların anlamı noksan kalacaktır.
Bir yere doğru gidiyoruz… Bunu tanımlamak, çözmek ve çözümlemek için sergilediğimiz tüm çabalar hep bir yetersizlik hissini ve karamsar belirleyicilerin tahakkümünü besliyor. İnsanın eksenini kaydıran etkenlerin yaşam tarzımızda, zaman algımızda, çalışma biçimimizde, toplumsal ve bireysel kimliklerimizde yarattığı kapsamlı değişimler, korkunun ve endişenin ortaya çıkardığı kabullere dönüşüyor. Nostalji ve kazanım örüntüleri ile tıkanan zihinlerin hayalle gerçek arasında gördüğü bağlantısızlığın doğurduğu ümitsizlik hâli, daha fazla parçayı bütünle eşleştirmesini ve idealize edilen yitirilmişlere ulaşma beklentilerini duygusallaştırmasını sağlıyor.
Şiirin en çok hangi mısrası Demirel’in derhal faksa sarılmasına yol açmıştır, bunu kestirmek güç. Belki tamamı, belki de bazı bölümleri. Ancak “Köylü milletin efendisidir.” şiarının söylem olarak takipçisi sayılan ve “Çoban Sülü” olarak da anılan mezkûr politikacı, belki de şu mısradan daha fazla rahatsız olmuştur:
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler.
Başka birinin sana çiçek getirmesini beklemeden
Kendi bahçeni yeşert…
Ve kendi ruhunu kendin süsle.
Ne kadar dayanıklı olduğunu göreceksin…
Ne kadar güçlü olduğunu
Ve ne kadar değerli olduğunu öğreneceksin…
Her yeni elveda ile öğreneceksin…”
Sinir Harbinden Ruhsal Huzura
Biz insanlar, bir arada yaşama iradesi ve sorumluluğuyla yaratılmış varlıklarız. Bu mücadelenin içindeyken birbirimizin arasında eşitliği sağlamak, haklarımızı korumak, tutkularımızı dizginleyip arzularımızı başkalarına zarar vermeden gerçekleştirmek, bazen de hak ihlallerinden kaynaklanan sebepler yüzünden birbirimizden zarar görmeyi engellemek gibi durumlar bizi yaratılan şeylere karşı denge ve uyum içerisinde olmaya iter. Kendi iç dünyamızla, daha sonra Tanrı’yla, toplumla ve devletle kurmamız gereken bu uyum ve denge haline adalet deriz. Her ne kadar adalet denince aklımıza önce adliye binaları, avukatlar, yargıçlar, suç ve ceza kavramları gelse de; şimdilerde adaleti sadece soğuk mahkeme duvarlarının arasında ya da bankalarda, borsalarda, para birimlerinde arasak da aslında adalet; merhametten, vicdandan, şefkatten, insaf ve pişmanlıktan ari olmayan bir itidal halidir. Ve bu yazının ana fikri şu minvalde olacaktır: Adaletin ne olduğunu belirleyen ana husus, insanların hayatlarındaki anlam kaynağıyla ilgilidir.
Bu yazının devamı 223. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Güzel ile Çirkini Ayırt Etme Becerisi
Öncelikle şu bilinmelidir ki insan, kelime ve kavramları, inancı, dünya görüşü ne ise onun üzerinden tanımlar. Yanlış tanımlar yanlış ya da eksik sonuçlara, uygulamalara götürür kişiyi. Tanıları neye göre kime göre yapacağımız konusu da önemlidir.
Taha Abdurrahman’da Sözellik Eleştirisi
Çağımızın önemli Müslüman düşünürlerinden olan Taha Abdurrahman’ın “Ahlak Sorunsalı: Batı Modernitesi’nin Ahlakî Eleştirisine Bir Katkı” adlı kitabında bulunan “Söz Medeniyeti” başlıklı makalesinden özetle yazdığımız bu yazı, yazarın kurma gayretinde olduğu ahlâk projesinin sadece bir kısmını teşkil ediyor. Bir bütünlük içinde okumaya çalıştığı Müslüman düşünce geleneği ve Batı düşünce geleneği eleştirilerini, bir adım daha öteye taşıyıp ‘yenilikçi’ bir proje ortaya koyma kaygısı taşıyor. Bu sebeple yazarın fikrini anlayabilmek açısından eserlerinin bütünlük içinde okunmasında fayda olduğu kanaatindeyiz, keza bütünlüklü okuma yapılmadığı takdirde yazıda bahsedilen hususların anlamı noksan kalacaktır.
Kendine Yabancılaşmak: Çölün Kentine Sıkışmak
Bir yere doğru gidiyoruz… Bunu tanımlamak, çözmek ve çözümlemek için sergilediğimiz tüm çabalar hep bir yetersizlik hissini ve karamsar belirleyicilerin tahakkümünü besliyor. İnsanın eksenini kaydıran etkenlerin yaşam tarzımızda, zaman algımızda, çalışma biçimimizde, toplumsal ve bireysel kimliklerimizde yarattığı kapsamlı değişimler, korkunun ve endişenin ortaya çıkardığı kabullere dönüşüyor. Nostalji ve kazanım örüntüleri ile tıkanan zihinlerin hayalle gerçek arasında gördüğü bağlantısızlığın doğurduğu ümitsizlik hâli, daha fazla parçayı bütünle eşleştirmesini ve idealize edilen yitirilmişlere ulaşma beklentilerini duygusallaştırmasını sağlıyor.
Köylülerin Öç Alma Vakti mi?
Şiirin en çok hangi mısrası Demirel’in derhal faksa sarılmasına yol açmıştır, bunu kestirmek güç. Belki tamamı, belki de bazı bölümleri. Ancak “Köylü milletin efendisidir.” şiarının söylem olarak takipçisi sayılan ve “Çoban Sülü” olarak da anılan mezkûr politikacı, belki de şu mısradan daha fazla rahatsız olmuştur:
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler.
Kendi Bahçeni Sen Yeşertmelisin…
Başka birinin sana çiçek getirmesini beklemeden
Kendi bahçeni yeşert…
Ve kendi ruhunu kendin süsle.
Ne kadar dayanıklı olduğunu göreceksin…
Ne kadar güçlü olduğunu
Ve ne kadar değerli olduğunu öğreneceksin…
Her yeni elveda ile öğreneceksin…”
Alışverişe devam et
Nida Dergisi Destek
Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Merhaba. Yardım almak istediğiniz konuyu aşağıdan seçebilirsiniz.
Hangi konuda yardımcı olabiliriz?
Bize mesaj bırakın
İletişim bilgileriniz yalnızca talebinize dönüş yapmak amacıyla kullanılır.