“Kim demiş çocuk küçük bir şeydir, bir çocuk belki de çocuk en büyük şeydir.”
J.J.Rousseau
İnsanın üzerine sinen en güzel koku çocukluk kokusudur. Üzerinize sinen o kokuyu bir ömür yanınızda taşırsınız ya da taşımak istersiniz. Çünkü bu koku ötelerin cennetin kokusudur. Uçsuz bucaksız hayal dünyasında, ayakları yere basmadan diyarlar aşan çocukluktur. Dinlediği her masal sonrası kendi masalını yazmak, yaşamak isteyen çocukluk…
Polen toplayan arı misali gezmek, rayihası güzel çiçeklerden; koku almak ister çocukluk… Sorular, neden, niçin, nasıllar çocukluk genlerindeki mucizelerdir. Her çocuk bir mucize saklar derinlerde. Keşfedilmeyi bekleyen yetenek ve kabiliyetlerle doludur çocukluk. Hayret en çok çocukta olur. Çocuk merakla gelişir. Saf ve duruluk içinde yol alır. Safiyetini yitirmişse insanlık çocukluğunu da yitirmiş demektir…
Çocuk dünyası, insanın yetişkinliğine açılan dünyanın merkezidir. O merkez doğru bir şekilde inşa edilmişse; yetişkin dünyası daha korunaklı ve anlamlı bir yer olur.
Yetişkin insanın elinden tutan, çocukluğudur. Ona sürekli olumlu, olumsuz göndermeler yapan çocukluğunda öğrendikleri, alışkanlıkları ve melekeleridir. Onun için denilmiştir ya “Çocukluk insanın anavatanıdır” diye. Çocuklukta öğrenilen şeyin kalıcılığını insan ancak büyüyünce fark ediyor. Ve olumsuz bir davranışı değiştirmenin zorluğu o zaman anlaşılıyor. Çünkü taşa oyularak yazılan bir yazıyı silmek ne kadar güçse çocukluktan yetişkinliğe taşınılan sorunları çözmek de o kadar zor olabiliyor.
Modern zamanlarla birlikte betonlaşan dünyaların içine sıkıştı çocukluk. Daha anne karnında iken bu sıkışmışlığı yaşamaya başladı. Dört duvardan ibaret, soğuk betonların ve farklı farklı kutuların içinde bir hayata merhaba demek…
Doğadan uzak, ayakları yere değmeyen toprağı, taşı hissedemeyen bir çocukluk. Dijital ekranlarla, tekno-bağımlı yetişkinlerle dolu bir ortamda yaşama tutunabilmek. Yâ da zehirlenmek… Zehirlenen bir çocukluk…
“Vatandaşların daha önce hiç olmadığı kadar varlıklı, sağlıklı ve ayrıcalıklı olduğu bu küresel kültürde çocuklar gitgide mutsuz yetişiyor. Görünüşe bakılırsa huysuz ve memnuniyetsiz, bunalımlı ve işe yaramaz, kendi davranış sorunlarından başka sevecek hiçbir şeyi olmayan bir nesil yetiştiriyoruz.” (Sue Palmer)
Paketlerin içine sıkışan yiyeceklerle beslenip anne sıcaklığını daha anlayamadan başka kucaklarda sıcaklık arama derdine düşen bir çocukluk. Çok önemli olduğu vurgusu yapılan ama onun ne istediği, doğasına uygun olanın hangisi olduğu üzerinde çok da durulmayan, dinlenilmeyen bir çocukluk. Bir çocuk nerde-nasıl, mutlu ve huzurlu olur düşüncesinden öte yetişkin mutluluğunun bir parçası ya da nesnesi kılınan çocukluk. Gitmemesi gereken yerlere götürülen, görmemesi gereken görüntüler izletilen; biyolojik ve zihin ritmi her an bozulmaya müsait teknik aletlere maruz kalan bir çocukluk…
“Ben buradayım, varlığımı hissedin, benim temiz fıtratımı bozmayın, beni kendi haz ve hızlarınızla zehirlemeyin!” diye tüm gücüyle bağıran bir çocukluk. Ve sonra anlaşılmadan, hissedilmeden “sorunlu çocuk” etiketi yapıştırılıp ona rağmen onu iyileştirmeye çalışmak için uğraşılan çocukluk…
“Çocuklar yetişkinlerin ayak izlerini takip ederler.” bugün artık yetişkinlerin de bıraktıkları ayak izlerine çok dikkat etmeleri gerekiyor. Çocukları tanımak, onlarla hemhal olmak için; çocukların ayak izlerine de sık sık bakmak gerekiyor. Kimin ayak izlerini takipteler diye… Bir yetişkin dünyası inşa edilmemişse bir çocukluk nasıl inşa edilir?
“Bana yeni anne babalar verin, dünyayı yeniden inşa edeyim.” (Muhammed İkbal)
Anne babalar kendilerini yenilemeden, çocukluk fıtratı üzerine çalışmalar, okumalar ve davranışlar geliştirmeden maalesef zihinsel, bedensel ve erdemler anlamında iyi nesiller beklememiz bizlere ancak hayal kırıklığı yaşatır. Ve nitekim yaşıyoruz da…
Bunun içindir ki aile ve yuva olma hâli insanlık için çok önemlidir. Aile olabilmek için yetişkin algısına sahip ve davranışlarının da bu paralelde olan insanlardan bahsediyoruz. Aile olan yetişkinin kendi sorumluluğunu almış ve etrafındaki insanların da sorumluluğunun farkında olan kişidir. Bu beceri ve yeteneğe sahip insanlar elbette ki aile olmayı da o ailede inşa olmuş çocukların yetişmesine de vesile olurlar. Ailedeki ebeveynlerin en büyük sorumluluğu çocuklarına rehberlik edecek kabiliyette olma gayretleri ve çocuktan öğrenecekleri birçok şeylerin olduğudur. Yetişkinler empati yeteneklerini ne kadar arttırırlarsa, çocukluk beceri ve yetenekleri de o kadar gelişir.
Yetişkinler kendi çocukluklarını da görmezden gelmeyi bırakıp tekrar oradan kurdukları bir ünsiyetle etrafındaki çocuklarla güçlü bağlar oluşturabilirler. Sadece “benim çocuğum” üzerinden değil “bizim çocuklarımız” diyerek rehberlik vazifesini yerine getirmeye çalışmalılar. Çünkü zehirlenen çocukluk bizden panzehir olmamızı bekliyor.
Ekranlara, betonlara, dört duvara hapsedilen çocuklarında yaşamaya, hissetmeye, dokunmaya, ıslanmaya, korkmaya, gülmeye yani kısaca çocukluğunu çocuk gibi yaşamaya hakkı var. Bu hakkı hiç kimse çocukların elinden almamalı. Ve hiçbir insan çocukluğu olmadan yaşamaya mahkûm edilmemeli. Bu çok ağır bir ceza, kimseye bu zulüm yapılmamalı.
Gelin çocuklar gelin, ekranların önünden kalkıp gelin.
Betonların soğuk duvarlarından firar edip gelin,
Gelin bir dünya var, sizden habersiz.
Bir dünya var, siz ondan habersiz.
Çocuk ve çocukluk asla ihmale gelecek zaman dilimleri değildir. Şu anda ellerinden tuttuğumuz, çocukların ellerini sıkı sıkıya kavrayalım. Onları hissedelim, duyalım ve umursayalım.
Sevgili peygamberimizin buyurduğu gibi “çocuklarınızla çocuklaşın”. Onların biyolojik ve ruhsal ritimlerini bozmadan güçlü bağlar ve karakter inşaları için çalışalım. Onlar bizim için en büyük lütuf ve Rabbimizin emanetleridir. Ve emaneti veren, ona nasıl rehberlik edeceğimizin bilgi ve gücünü bizlere vermiştir.
“Ey insan sen Rabbine doğru büyük bir çaba ve gayret içindesin; sonunda kuşkusuz O’na kavuşacaksın da. Kime kitabı sağından verilirse hesabı kolay bir şekilde verilecektir. Ve ailesinin yanına sevinç içinde dönecektir.” (İnşikak, 6-9) “Çünkü o (dünya iken) ailesi içinde sevinçli idi.” (İnşikak, 13)
Gözleri sevinç içinde birbirine bakan çocuklar yetiştirmek duasıyla…
Ben içimdeki herhangi bir düşü
İyi yetiştirenim
Büyütenim
Ben belki de arşın gölgesinde yetişmiş
Bir nergis demetiyim
Kutlu olan yeryüzü
Senin sevincin değil de
Belki içimdeki
Kelimelerin kalbimden elleriyle tutuşu.
Forrester’ı Bulmak, sinemada eğitim mefhumun sınırlarını ve eğitim verildiği yerin ölçülerini belirli kurumların dışına da taşabileceğine dikkat çeker. Okul, eğitim, öğrenmek deyince zihnimizde beliren mekanlar birbirine benzeşebilir. Ancak bu film eğitimle ilgili kavramları farklı yerlerde aramak gerektiğini, eğitimci ve öğrenci ilişkisini farklı mahallerde bulmak gerektiğini söyler adeta. Forrester’ın evinde birçok şeyin de cevabını bulan Cemal, yaşlı adamın evinde çantasını unutmuş, daha sonra ise çantasına kavuştuğunda defterine yazdığı yazıların karalandığını fark etmiştir.
“Çok okuyan mı, yoksa çok gezen mi daha çok bilir?” diye meşhur bir söz vardır. Doğrusu ben bu sözü çok gerekli bir söz olarak görmüyorum. Çünkü ‘bilmek’ tek başına bir anlam ifade etmeye yetmez. Zira aslolan bilmek değil, anlamaktır. Dolayısıyla âlemin bilmek üzerine değil, anlamak üzerine inşâ edildiğini düşünüyorum. Anlamak, zihnin bilgi üzerinde arayış hamlesiyle takla atmasıdır.
Masallar mutlu sonla biter. Ejderhalar mağlup olur, ormanı kaplayan karanlık aydınlığa dönüşür, ‘iyiler’ yol boyu hep iyi olarak kalır ve daha büyük bir iyileşme ile yurtlarına varırlar. Üstelik yola çıkan kahramanımız acemidir. Olağanüstü olaylara karşı onu koruyan da bu hamlığıdır. Kahramanımız yolu yürürken gelişir ve bu gelişme bizim hayal gücümüzü geliştirir aynı zamanda. Ejderhaları yenebileceğimize dair umudumuzu masallara olan inancımızla hissederiz.
Malik b. Nebi, Rumuzlu Neşîdeler adlı şiirinde: “Ey ekin peşindeki kardeşim, tohumuKendi tarlandan da uzaklara saçGün gelir, uzun yollar düşerse menzilineSana doğru haykıran sesler de duyacaksın” demekteydi. Muhsin de öyle yaptı ve tohumlarını, gücünün yettiği en uzak topraklara kadar saçmaya çalıştı. Şimdi ise o tohumlar boy vermiş, bereketli bir başak misali karşısında duruyor ve kendi …
Çocukluğun Kokusu…
“Kim demiş çocuk küçük bir şeydir, bir çocuk belki de çocuk en büyük şeydir.”
J.J.Rousseau
İnsanın üzerine sinen en güzel koku çocukluk kokusudur. Üzerinize sinen o kokuyu bir ömür yanınızda taşırsınız ya da taşımak istersiniz. Çünkü bu koku ötelerin cennetin kokusudur. Uçsuz bucaksız hayal dünyasında, ayakları yere basmadan diyarlar aşan çocukluktur. Dinlediği her masal sonrası kendi masalını yazmak, yaşamak isteyen çocukluk…
Polen toplayan arı misali gezmek, rayihası güzel çiçeklerden; koku almak ister çocukluk… Sorular, neden, niçin, nasıllar çocukluk genlerindeki mucizelerdir. Her çocuk bir mucize saklar derinlerde. Keşfedilmeyi bekleyen yetenek ve kabiliyetlerle doludur çocukluk. Hayret en çok çocukta olur. Çocuk merakla gelişir. Saf ve duruluk içinde yol alır. Safiyetini yitirmişse insanlık çocukluğunu da yitirmiş demektir…
Çocuk dünyası, insanın yetişkinliğine açılan dünyanın merkezidir. O merkez doğru bir şekilde inşa edilmişse; yetişkin dünyası daha korunaklı ve anlamlı bir yer olur.
Yetişkin insanın elinden tutan, çocukluğudur. Ona sürekli olumlu, olumsuz göndermeler yapan çocukluğunda öğrendikleri, alışkanlıkları ve melekeleridir. Onun için denilmiştir ya “Çocukluk insanın anavatanıdır” diye. Çocuklukta öğrenilen şeyin kalıcılığını insan ancak büyüyünce fark ediyor. Ve olumsuz bir davranışı değiştirmenin zorluğu o zaman anlaşılıyor. Çünkü taşa oyularak yazılan bir yazıyı silmek ne kadar güçse çocukluktan yetişkinliğe taşınılan sorunları çözmek de o kadar zor olabiliyor.
Doğadan uzak, ayakları yere değmeyen toprağı, taşı hissedemeyen bir çocukluk. Dijital ekranlarla, tekno-bağımlı yetişkinlerle dolu bir ortamda yaşama tutunabilmek. Yâ da zehirlenmek… Zehirlenen bir çocukluk…
“Vatandaşların daha önce hiç olmadığı kadar varlıklı, sağlıklı ve ayrıcalıklı olduğu bu küresel kültürde çocuklar gitgide mutsuz yetişiyor. Görünüşe bakılırsa huysuz ve memnuniyetsiz, bunalımlı ve işe yaramaz, kendi davranış sorunlarından başka sevecek hiçbir şeyi olmayan bir nesil yetiştiriyoruz.” (Sue Palmer)
Paketlerin içine sıkışan yiyeceklerle beslenip anne sıcaklığını daha anlayamadan başka kucaklarda sıcaklık arama derdine düşen bir çocukluk. Çok önemli olduğu vurgusu yapılan ama onun ne istediği, doğasına uygun olanın hangisi olduğu üzerinde çok da durulmayan, dinlenilmeyen bir çocukluk. Bir çocuk nerde-nasıl, mutlu ve huzurlu olur düşüncesinden öte yetişkin mutluluğunun bir parçası ya da nesnesi kılınan çocukluk. Gitmemesi gereken yerlere götürülen, görmemesi gereken görüntüler izletilen; biyolojik ve zihin ritmi her an bozulmaya müsait teknik aletlere maruz kalan bir çocukluk…
“Ben buradayım, varlığımı hissedin, benim temiz fıtratımı bozmayın, beni kendi haz ve hızlarınızla zehirlemeyin!” diye tüm gücüyle bağıran bir çocukluk. Ve sonra anlaşılmadan, hissedilmeden “sorunlu çocuk” etiketi yapıştırılıp ona rağmen onu iyileştirmeye çalışmak için uğraşılan çocukluk…
“Çocuklar yetişkinlerin ayak izlerini takip ederler.” bugün artık yetişkinlerin de bıraktıkları ayak izlerine çok dikkat etmeleri gerekiyor. Çocukları tanımak, onlarla hemhal olmak için; çocukların ayak izlerine de sık sık bakmak gerekiyor. Kimin ayak izlerini takipteler diye… Bir yetişkin dünyası inşa edilmemişse bir çocukluk nasıl inşa edilir?
“Bana yeni anne babalar verin, dünyayı yeniden inşa edeyim.” (Muhammed İkbal)
Anne babalar kendilerini yenilemeden, çocukluk fıtratı üzerine çalışmalar, okumalar ve davranışlar geliştirmeden maalesef zihinsel, bedensel ve erdemler anlamında iyi nesiller beklememiz bizlere ancak hayal kırıklığı yaşatır. Ve nitekim yaşıyoruz da…
Bunun içindir ki aile ve yuva olma hâli insanlık için çok önemlidir. Aile olabilmek için yetişkin algısına sahip ve davranışlarının da bu paralelde olan insanlardan bahsediyoruz. Aile olan yetişkinin kendi sorumluluğunu almış ve etrafındaki insanların da sorumluluğunun farkında olan kişidir. Bu beceri ve yeteneğe sahip insanlar elbette ki aile olmayı da o ailede inşa olmuş çocukların yetişmesine de vesile olurlar. Ailedeki ebeveynlerin en büyük sorumluluğu çocuklarına rehberlik edecek kabiliyette olma gayretleri ve çocuktan öğrenecekleri birçok şeylerin olduğudur. Yetişkinler empati yeteneklerini ne kadar arttırırlarsa, çocukluk beceri ve yetenekleri de o kadar gelişir.
Yetişkinler kendi çocukluklarını da görmezden gelmeyi bırakıp tekrar oradan kurdukları bir ünsiyetle etrafındaki çocuklarla güçlü bağlar oluşturabilirler. Sadece “benim çocuğum” üzerinden değil “bizim çocuklarımız” diyerek rehberlik vazifesini yerine getirmeye çalışmalılar. Çünkü zehirlenen çocukluk bizden panzehir olmamızı bekliyor.
Ekranlara, betonlara, dört duvara hapsedilen çocuklarında yaşamaya, hissetmeye, dokunmaya, ıslanmaya, korkmaya, gülmeye yani kısaca çocukluğunu çocuk gibi yaşamaya hakkı var. Bu hakkı hiç kimse çocukların elinden almamalı. Ve hiçbir insan çocukluğu olmadan yaşamaya mahkûm edilmemeli. Bu çok ağır bir ceza, kimseye bu zulüm yapılmamalı.
Gelin çocuklar gelin, ekranların önünden kalkıp gelin.
Betonların soğuk duvarlarından firar edip gelin,
Gelin bir dünya var, sizden habersiz.
Bir dünya var, siz ondan habersiz.
Sevgili peygamberimizin buyurduğu gibi “çocuklarınızla çocuklaşın”. Onların biyolojik ve ruhsal ritimlerini bozmadan güçlü bağlar ve karakter inşaları için çalışalım. Onlar bizim için en büyük lütuf ve Rabbimizin emanetleridir. Ve emaneti veren, ona nasıl rehberlik edeceğimizin bilgi ve gücünü bizlere vermiştir.
“Ey insan sen Rabbine doğru büyük bir çaba ve gayret içindesin; sonunda kuşkusuz O’na kavuşacaksın da. Kime kitabı sağından verilirse hesabı kolay bir şekilde verilecektir. Ve ailesinin yanına sevinç içinde dönecektir.” (İnşikak, 6-9) “Çünkü o (dünya iken) ailesi içinde sevinçli idi.” (İnşikak, 13)
Gözleri sevinç içinde birbirine bakan çocuklar yetiştirmek duasıyla…
İlgili Yazılar
Yol Olsun
Ben içimdeki herhangi bir düşü
İyi yetiştirenim
Büyütenim
Ben belki de arşın gölgesinde yetişmiş
Bir nergis demetiyim
Kutlu olan yeryüzü
Senin sevincin değil de
Belki içimdeki
Kelimelerin kalbimden elleriyle tutuşu.
Düşünmek mi Yazmak mı? Forrester’ı Bulmak Üzerine Bir Deneme
Forrester’ı Bulmak, sinemada eğitim mefhumun sınırlarını ve eğitim verildiği yerin ölçülerini belirli kurumların dışına da taşabileceğine dikkat çeker. Okul, eğitim, öğrenmek deyince zihnimizde beliren mekanlar birbirine benzeşebilir. Ancak bu film eğitimle ilgili kavramları farklı yerlerde aramak gerektiğini, eğitimci ve öğrenci ilişkisini farklı mahallerde bulmak gerektiğini söyler adeta. Forrester’ın evinde birçok şeyin de cevabını bulan Cemal, yaşlı adamın evinde çantasını unutmuş, daha sonra ise çantasına kavuştuğunda defterine yazdığı yazıların karalandığını fark etmiştir.
Entelektüel Bir Haslet Olarak Eleştirellik
“Çok okuyan mı, yoksa çok gezen mi daha çok bilir?” diye meşhur bir söz vardır. Doğrusu ben bu sözü çok gerekli bir söz olarak görmüyorum. Çünkü ‘bilmek’ tek başına bir anlam ifade etmeye yetmez. Zira aslolan bilmek değil, anlamaktır. Dolayısıyla âlemin bilmek üzerine değil, anlamak üzerine inşâ edildiğini düşünüyorum. Anlamak, zihnin bilgi üzerinde arayış hamlesiyle takla atmasıdır.
Geleneksel Masallar
Masallar mutlu sonla biter. Ejderhalar mağlup olur, ormanı kaplayan karanlık aydınlığa dönüşür, ‘iyiler’ yol boyu hep iyi olarak kalır ve daha büyük bir iyileşme ile yurtlarına varırlar. Üstelik yola çıkan kahramanımız acemidir. Olağanüstü olaylara karşı onu koruyan da bu hamlığıdır. Kahramanımız yolu yürürken gelişir ve bu gelişme bizim hayal gücümüzü geliştirir aynı zamanda. Ejderhaları yenebileceğimize dair umudumuzu masallara olan inancımızla hissederiz.
Pencere Değiştikçe Manzara Değişir
Malik b. Nebi, Rumuzlu Neşîdeler adlı şiirinde: “Ey ekin peşindeki kardeşim, tohumuKendi tarlandan da uzaklara saçGün gelir, uzun yollar düşerse menzilineSana doğru haykıran sesler de duyacaksın” demekteydi. Muhsin de öyle yaptı ve tohumlarını, gücünün yettiği en uzak topraklara kadar saçmaya çalıştı. Şimdi ise o tohumlar boy vermiş, bereketli bir başak misali karşısında duruyor ve kendi …